
SAYFA 142
[SEKİZİNCİ LEM‘A]
Gavs-ı A‘zam’ın ks Hizbü’l-Kur’ân’a dâir kerâmet-i gaybiyesidir.
Şu risâlenin içindeki imzalarla gösterildiği gibi, benim de hizmet-i Kur’âniyedeki arkadaşlarıma iştirâkim var. Bir kısmı, benim imzam iledir. Bir kısmı, onların tasvîb ve istihrâcıyla ve tasdîkleriyle olduğundan, bana âit haddimden fazla hisseyi onların hâtırı için sükût ile kabûl ettim. Yoksa bu risâlenin başında söylediğim gibi, bunda öyle bir hisse-i şerefe hakkım yoktur. On sene mukaddem bu kasîde-i gaybiyeyi gördükçe bana ma‘nevî bir ihtâr gibi, Dikkat et diye kalbime geliyordu. O hâtırayı iki cihetle dinlemiyordum.
Birincisi: Benim gibi ehemmiyetli ömrü şân ve şeref perdesi altında geçen bir kimsenin nefs-i emmâresi, hubb-u câh ile zehirlenip öldükten sonra, yeniden bu sûretle nefs-i emmâreye diğer bir şeref kapısı açmak istememekti.
İkinci Cihet: Bu muannid zamanda bedîhî da‘vâları ve zâhirî huccetleri kabûl etmeyenlere karşı, böyle işârât-ı gaybiye nev‘inden olan şeyleri hodfurûşâne bir tarzda izhâr etmek, hoşuma gitmiyordu.
En nihâyet esâretimin sekizinci senesinde, en işkenceli ve en sıkıntılı bir zamanda, gāyet kuvvetli bir teselliye ve teşvîke muhtâç olduğumuzdan bana ihtâr edildi ki: Bunu tahdîs-i ni‘met ve bir şükr-ü ma‘nevî nev‘inden izhâr et Hem korkma Kanâat verecek derecede kuvvetlidir.
Bu izhârda en mühim maksadım, esrâr-ı Kur’âniyeye âit olan risâlelerin makbûliyetine Gavs-ı A‘zam’ın ks imza basması nev‘inden olduğudur.
İkinci maksadım, o kudsî üstâdımın kerâmetini izhâr etmekle, kerâmât-ı evliyâyı inkâr eden mülhidleri iskât edip, hizmet-i Kur’âniyeye fütûr verecek çok esbâba ma‘rûz ve çok avâika hedef olan arkadaşlarımın kuvve-i ma‘neviyelerini takviye ve şevklerini tezyîd ve fütûrlarını izâle etmek idi.
Benim için bir nevi‘ hodfurûşluk nev‘inden olduğu için ehemmiyetli zarardır. Fakat o zararımı, o kudsî üstâdımın ve arkadaşlarımın hâtırı için kabûl ettim.
Şu Kerâmet-i Gavsiye Risâlesi tedrîcen istihrâc edildiği için, birkaç parçaya ve tetimmelere inkısâm etti. Gittikçe, birbirini tenvîr ve te’yîd ettikçe vuzûh peydâ ediyor. İşârâtın bazısında zaaf varsa da, sâir arkadaşlarının ittifâkından aldığı kuvvet, o za‘fı izâle eder.
SAYFA 143
[Şâyân-ı hayret bir tefe’ül ve mühim bir ihbâr-ı gaybî ]
Sabrî, Süleymân, Bekir, Gālib, Tevfîk’in fıkrasıdır. Hem Husrev, Hâfız Alî, Re’fet, Âsım ve Kuleönü’nden Mustafa’ların fıkrasıdır.
Latîf ve müjdeli bir tefe’ül: Üstâd, Gālib ve Süleymân; Ümmî Sinan’ın dîvânında mesleğimize ve Sözler’e dâir tefe’ül edildi, şu beyitler çıktı. Baktık, Sözler bahsi, bütün dîvânında yalnız bu kāfiyelerde görünüyor. Demek Sözler hak söz , hem nûr söz oluyor.
Derim ki, yardımcım Allâh
Şefâatçim Resûlullâh
Ki burhânım Kitabullâh
Budur bendeki hak söz.
Senin kapında kul çoktur
Hesabı haddi hiç yoktur
Velâkin bir dahi yoktur
Sinân-ı Ümmî gibi nûr söz.
[Mühim bir ihbâr-ı gaybî ]
Şeyh-i Geylânî’nin ks gayb-âşinâ gözüyle kendinden sekiz yüz sene sonra vukū‘a geleceğini görüp haber verdiği bir hâdise-i Kur’âniyedir.
Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hizmetindeki kudsiyete, kerâmetkârâne olarak sekiz yüz sene evvel Gavs-ı A‘zam ünvânıyla bihakkın iştihâr eden Kutb-u A‘zam Şeyh-i Geylânî, نَظَرْتُ بِعَیْنِ الْفِكْرِ فٖی حَانِ حَضْرَتٖی جَلٖیبًا تَجَلّٰی لِلْقُلُوبِ فَجَنَّتْ fıkrasıyla başlayan kasîdesinin âhirinde, Mecmûatü’l-Ahzâb’ın birinci cildinin 562 nci sahîfesinde beş satırla şu zamanda hizmet-i Kur’âniyedeki hey’ete ve başta bulunan Üstâdımıza beş vecihle bakıyor ve gösteriyor. İşte o beş satır şudur:
تَوَسَّلْ بِنَا فٖی كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ اَغٖیثُكَ فِی الْاَشْیَٓاءِ دَهْرًا بِهِمَّتٖی
اَنَا لِمُرٖیدٖی حَافِظًا مَا یَخَافُهُ وَاَحْرُسُهُ فٖی كُلِّ شَرٍّ وَفِتْنَةٍ
مُرٖیدٖٓی اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَمَغْرِبًا اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فٖٓی اَیِّ بَلْدَةٍ
فَیَا مُنْشِدًا نَظْمٖی فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَیْنِ الْعِنَایَةِ
وَكُنْ قَادِرِیَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَعٖیشُ سَعٖیدًا صَادِقًا بِمَحَبَّتٖی
SAYFA 144
Beşinci satırdan sonra gelen hâtime-i kasîde, وَجَدّٖی رَسُولُ اللّٰهِ اَعْنٖی مُحَمَّدًا اَنَا عَبْدُ الْقَادِرِ دَامَ عِزّٖی وَرِفْعَتٖی dir. İşte evvelki beş satırda, beş vecihle ve beş tevâfukla, şimdi hizmet-i Kur’âniyenin başında bulunanı gösteriyor.
Birinci Vecih: Âhirdeki satırda, تَعٖیشُ سَعٖیدًا ismini sarâhatle haber vermekle beraber, maîşet husûsunda izzet ve saâdetle geçineceğini haber veriyor. Evet Hocamız, küçüklüğünden beri fakr-ı hâliyle ve istiğnâ-yı tâm ile beraber maîşet husûsunda en mes‘ûd bir zâttır.
İkinci Vecih: Aynı satırın başında وَكُنْ قَادِرِیَّ الْوَقْتِ fıkrasıyla o mürîdine diyor ki: Vaktin Abdülkādir’i ol Bu قادری kelimesi, hesâb-ı ebced ile üç yüz yirmi beş eder. Üstâdımızın lakabı نورسی olduğu cihetle, Nûrsî’nin makam-ı ebcedîsi üç yüz yirmi altı ediyor. Bir tek fark var. O tek الف dir. Bin ma‘nâsında elf’e remzeder. Demek bin üç yüz yirmi beşde Şeyh-i Geylânî’ye mensûb bir zât, Şeyh-i Geylânî tarzında hakîkat-i Kur’âniyeyi müdâfaa etmeye çalışacak. Hakîkaten Üstâdımız, bin üç yüz yirmi altı senesinde, Hürriyetin ikinci senesi, mücâhede-i ma‘neviyeye atılmıştır.
Üçüncü Vecih: Onun iki ismi var. Biri Saîd, biri Bedîüzzamân. Bu iki ismin mecmûunun makam-ı ebcedîsi الزّمان daki şedde sayılmazsa, üç yüz yirmi dokuz ediyor. İki د bir sayılsa, üç yüz yirmi beş eder. Aynen كُنْ قَادِرِیَّ الْوَقْتِ deki muhâtab o olduğuna işâret ediyor, belki delâlet ediyor. Eğer الزّمان daki okunmayan الف لام sayılsa, kaideten قادری kelimesi’nde bir الف لام dâhil olmak lâzım gelir. Çünki ta‘rîf için muzâfün ileyh kalktıktan sonra الف لام gelir. O hâlde dahi müsâvî olurlar.
Dördüncü Vecih Bu beş satırda Hazret-i Şeyh istikbâlde bir mürîdine te’mînât veriyor. قُلْ وَلَا تَخَفْ diyor:. Korkma Sözlerini söyle diyor: Sen şark ve garba gideceksin. Çok fitnelere ve şerlere girip, umumunda esbâb-ı âdiyenin fevkinde bir tarz ile kurtularak mahfûz kalacaksın diyor.
Evet, bu hizmet-i Kur’âniye içindeki zât, hakîkaten esâretle şarka gitti. Ve yine acîb bir esâretle Asya’nın garbında on dokuz sene kaldı. Hazret-i Şeyh’in dediği gibi, çok şehirleri gezdi. Mücâhedesi Sözler’ledir. قُلْ وَلَا تَخَفْ hükmüyle çekinmeyerek Hazret-i Şeyh’in dediği gibi yapmış. Yirmi sene zarfında yirmi fitneye ve mehâlik-i azîmeye düştüğü hâlde, bir hıfz-ı gaybî ile, Hazret-i Şeyh’in dediği gibi mahfûz kalmış.
Hem fevkalme’mûl bir gurbet diyârında fevkalâde inâyete mazhariyeti o
SAYFA 145
dereceye gelmiş ki, her bir risâle, o inâyâtın ta‘dâdında yazılmıştır. Hazret-i Gavs’ın dediği gibi, biz onun etrafında مَحْرُوسٌ بِعَیْنِ الْعِنَایَةِ fıkrasının meâlini gözümüzle görüyoruz.
Beşinci Vecih: Üstâdımız kendisi söylüyor ki: Ben sekiz-dokuz, yaşında iken bütün nâhiyemiz ve etrafındaki ahâli Nakşî tarîkatinde idiler. Oraca meşhûr Gavs-ı Hîzân nâmıyla bir zâttan istimdâd ediyorlardı. Ben akrabama ve umûm ahâliye muhâlif olarak Yâ Gavs-ı Geylânî derdim. Çocukluk i‘tibâriyle, elimden ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, Yâ Şeyh Sana bir Fâtiha, sen benim bu şeyimi buldur derdim. Acîbdir ve yemîn ediyorum, bin def‘a böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duâsıyla imdâdıma yetişmiştir. Onun için bütün hayâtımda umûmiyetle Fâtiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zât-ı asm Risâletten sonra Şeyh-i Geylânî’ye hediye ediyordum. Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kādirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyârsız hükmediyordu. Fakat tarîkatle iştigāle ilmin meşguliyeti mâni‘ oluyordu.
Sonra bir inâyet-i İlâhiye imdâdıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyh’in فُتُوحُ الْغَیْبْ nâmındaki kitabı hüsn-ü tesâdüf elime geçmişti. Yirmi Sekizinci Mektûb’da beyân edildiği gibi, Hazret-i Şeyh’in himmet ve irşâdıyla Eski Saîd Yeni Saîd’e inkılâb etti. O Fütûhu’l-Gayb’ın tefe’ülünde en evvel şu fıkra çıktı: اَنْتَ فٖی دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبٖیبًا یُدَاوٖی قَلْبَكَ Yani Ey bîçâre Sen Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de bir a‘zâ olmak cihetiyle, güyâ bir hekimsin. Ehl-i İslâm’ın ma‘nevî hastalıklarını tedâvi ediyorsun. Hâlbuki en ziyâde hasta sensin. Sen evvelâ kendine tabîb ara Şifâ bul Sonra başkasının şifâsına çalış diyordu.
İşte o vakit o tefe’ül sırrıyla, maddî hastalığım gibi, ma‘nevî hastalığımı da kat‘iyen anladım. O şeyhime dedim: Sen tabîbim ol. Elhak, o tabîbim oldu. Fakat çok şiddetli ameliyât-ı cerrâhiye yaptı. Fütûhu’l-Gayb kitabında Yâ gulâm ta‘bîr ettiği talebesine pek müdhiş ameliyât-ı cerrâhiye yapıyor. Ben kendimi, o gulâm yerine vaz‘ ettim. Fakat pek şiddetli hitâb ediyordu. Eyyühe’l-münâfık Ey dinini dünyaya satan riyâkâr diye diye levmediyordu. Kitabın yarısını ancak okuyabildim.
Sonra o risâleyi terk ettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyât-ı cerrâhiyenin arkasından bir lezzet geldi. İştiyâkla o mübârek eseri acı bir tiryâk gibi veya sulfato gibi içtim. Elhamdülillâh kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı. Hocamızın sözü burada bitti.
SAYFA 146
İşte Hocamızın bu mâcerâ-yı hayatiyesi gösteriyor ki, Hazret-i Şeyh’in müteveccih olduğu ve ehemmiyetle bahsettiği ve istikbâlde gelecek mürîdi bu Hocamız olması kuvvetli bir ihtimâldir. Hazret-i Şeyh’in vefâtından sonra hayâtta oldukları gibi tasarrufları, ehl-i velâyetçe kabûl edilen üç evliyâ-yı azîmenin en a‘zamı bu Hazret-i Gavs-ı Geylânî’dir. Demiş:
اَفَلَتْ شُمُوسُ الْاَوَّلٖینَ وَشَمْسُنَٓا اَبَدًا عَلٰی فَلَكِ الْعُلٰی لَا تَغْرُبُ fıkrasıyla, ba‘de’l-memât duâ ve himmetiyle mürîdlerinin arkasında ve önünde bulunmasıyla böyle hârika kerâmet-i acîbe ile meşhûr olan bir zâtın, elbette böyle bir zamanda kıymetdâr bir hizmet-i Kur’âniyeyi bir mürîdinin vâsıtasıyla yapılacağını görmesi ve göstermesi şânındandır. Şeyh’in bahsettiği ehemmiyetli mürîdi ve talebesi ve himâyegerdesi olan şahsın binden sonra, on dördüncü asırda geleceğine bir îmâdır.
Süleymân rh Sabrî rh Zekâî rh Âsım rh Re’fet rh Ali rh Ahmed rh Husrev rh Mustafa Efendi rh Rüşdü rh Lütfü rh Şamlı Tevfîk rh Ahmed Gālib rh Zühdü rh Bekir Bey rh Lütfü rh Mustafa rh Mustafa rh Mes‘ûd rh Mustafa Çavuş rh Hâfız Ahmed rh Hacı Hâfız Mehmed Efendi rh Ali Rızâ rh
[Şeyh-i Geylânî’nin fıkrasıyla verdiği kerâmetkârâne haber-i gaybînin tetimmesidir.]
اَنَا لِمُرٖیدٖی fıkrasında مُرٖیدٖی مُنْلَا سَعٖیدُ kelimesine tam tevâfuk ediyor. Yalnız bir elif fark var. Elif ise, kāide-i sarfiyece elfün okunur. Elfün ise bindir. Demek bin iki yüz doksan dörtte dünyaya gelecek bir mürîdi, bu مُرٖیدٖی lafzında muraddır. Çünki لِمُرٖیدٖی de ل sayılsa, iki yüz doksan dört eder ki, bir tek fark ile Saîd’in târîh-i velâdetine tevâfuk ediyor. Esas Arabî sayılsa, fark yoktur. ل sız مُرٖیدٖی ise, iki yüz altmış dört eder. مُنْلَا سَعٖیدُ dahi iki yüz altmış beş eder. منلا daki elif, bine işâret olduğu için mütebâkîsi iki yüz altmış dört kalır.
SAYFA 147
Elhâsıl: Şu zamanda dellâl-ı Kur’ân ve hâdim-i Furkān olan o zâtın iki ismi var. ve iki lakabı var. El-Kürdî’ lakabıyla Mollâ Saîd ismi اَنَا لِمُرٖیدٖی fıkrasında zâhir görünüyor. Nûrsî lakabıyla Bedîüzzamân Saîd ismi, كُنْ قَادِرِیَّ الْوَقْتِ fıkrasında âşikâr görünüyor. Hatta hizmet-i Kur’âniyede en mühim bir arkadaşı ve hâlis bir talebesi olan Hulûsî Bey’e, لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَعٖیشُ سَعٖیدًا صَادِقًا بِمَحَبَّتٖی fıkrasında işâret olduğu gibi, diğer bir kısım talebelerine de işaretler var.
Risâle-i Nûr talebeleri nâmına
Rüşdü Husrev
[Saîd kendi söylüyor]
Hazret-i Şeyh-i Geylânî ks, hizmet-i Kur’âniyeye nazar-ı dikkati celb etmek ve o hizmet-i Kur’âniye âhirzamanda dağ gibi büyük bir hâdise olduğuna işâret etmek için, şu hizmette isti‘dâd ve liyâkatimin pek fevkinde bulunması ve fedâkâr çalışkan kardeşlerimle çalıştığımıza, fazîlet noktasından değil de, belki sebkatiyet noktasından kerâmetkârâne ismimi bir derece göstermesi, beni epey zamandan beri düşündürüyordu. Acaba bunun izhârında ma‘nevî bir zarar bana terettüb eder mi? Bir gurur, bir hodfurûşluk getirir mi? diye sekiz on senedir üzerinde tevakkuf ettim. Bugünlerde izhârını bir ihtâr ile hissettim.
Hem kalbime geldi ki, Hazret-i Şeyh bana bir pâye vermiyor, belki Saîd isminde bir mürîdim hem bir hizmette bulunacak, hem fitne ve belâlardan izn-i İlâhî ile ve Şeyh’in duâsıyla ve himmetiyle mahfûz kalacak.
Hem uzak yerde taşlar görünmez, dağlar görünür. Demek sekiz yüz senelik bir mesâfede görünen, hizmet-i Kur’âniyenin şâhikasıdır. Yoksa Saîd gibi karıncalar değil. Mâdem bu kerâmet-i Gavsiye’yi i‘lân ve izhârdan Kur’ân şâkirdlerinin ve hizmetkârlarının şevki artıyor. Elbette arkalarında Şeyh-i Geylânî gibi kahramanlar kahramanı zâtlar, himmet ve duâlarıyla ve izn-i İlâhî ile himâye ettiklerini bilseler, şevk ve gayretleri daha artar.
Elhâsıl: Bunu kardeşlerimi fazla şevke ve ziyâde gayrete getirmek için izhâr ettim. Eğer kusur etmiş isem, Cenâb-ı Hakk affetsin. اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّیَّاتِ
SAYFA 148
Şu âhirki beyit, وَكُنْ قَادِرِیَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَعٖیشُ سَعٖیدًا صَادِقًا بِمَحَبَّتٖی Hâşiye Saîdü’n-Nûrsî’yi iki-üç vecihle gösterdiği gibi; medâr-ı imtiyâzı olan ihlâsı îmâ ederek ve hizmette ikinci olmak cihetiyle iki farkla مُخْلِصًا kelimesi, Hulûsî Bey’e tevâfukla işâret ediyor. قَادِرِیَّ الْوَقْتِ de قَادِرٌ Hâşiye kelimesi, üç farkla üçüncü arkadaş takdîr ve istihsân ile Hulûsî-i Sânî olan Sabrî’ye tevâfukla işâret ediyor. صَادِقًا kelimesiyle hârika bir sadâkatle mümtâz dördüncü arkadaş olan Süleyman’a, dört fark ile tevâfuk cihetiyle işâret ediyor. صَادِقًا kelimesindeki tenvîn dâhil edilse, hizmet-i sâdıkānede mümtâz olan Bekir Ağa’ya, Bekir Bey ünvânıyla bir fark ile işâret eder. Mâdem bu beyt-i âhir, bu hey’etin efradına bakar ve bazılarına sarâhate yakın işâret var. Ötekilere ednâ bir îmâ dahi kanâat verir ki, onlar dahi muraddır.
Elhâsıl: Bu dört zât, bu fakîr ile beraber hizmette sebkat edip, Hulûsî rh ihlâsıyla, Sabrî rh takdîriyle, Süleymân rh sadâkatiyle, Bekir rh hizmet ve gayretiyle hizmet-i Kur’âniyede bulundular. Hem mertebelerine îmâ sûretinde bu beyt ihbâr ediyor. Elbette denilebilir ki, Hazret-i Şeyh onları izn-i İlâhî ile Saîd’in etrafında görmüş, haber vermiş. Daha sâir arkadaşlara işaretler var. Şimdi izhâra me’zun olmadığımdan bana tam görünmüyor. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ
فَیَا مُنْشِدًا نَظْمٖی fıkrasında dahi Hazret-i Şeyh’in muhâtabı, şübhesiz Bedîüzzaman Molla Said’dir.
Elhâsıl: Şu acîb kasîdesinin âhirindeki şu beş beyitte beş kelime, medâr-ı nazar-ı Şeyh ve mahall-i hitâb-ı Gavsîdir. Ve o beş kelime ise, لِمُرٖیدٖی ve مُرٖیدٖی ve مُنْشِدًا ve قَادِرِیٌّ ve سَعٖیدًا lafızlarıdır. Saîd’in dahi iki lakabı olan نُورْسٖی, اَلْكُرْدٖی. ve iki ismi olan مُنْلَا سَعٖیدْ, بَدٖیعُ الزَّمَانْ bu beş kelimede bulunur.
SAYFA 149
Hazret-i Gavs’ın medâr-ı teveccüh ve hitâbı olan şu beş kelimesi’nde, âşikâr bir sûrette mezkûr iki isim ve iki lakab, ilm-i cifir kaidesinde makam-ı ebcedî ile görünmesi şübhe bırakmıyor ki, Hazret-i Şeyh, kasîdesinin âhirinde onunla konuşuyor ve ona teselli veriyor ve teşcî‘ ediyor. وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقٖینَ sırrıyla muvaffakiyetine te’mînât veriyor. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
فَیَا مُنْشِدًا نَظْمٖی fıkrasında نَظْمٖی kelimesinin makam-ı ebcedîsi bin olup Risâletü’n-Nûr iki farkla رَسَائِلُ كِتَابِ النُّورِ un iki medde sayılmazsa ve şeddeli nûn bir nûn ve okunmayan ل sayılsa, makam-ı ebcedîsi yine bindir Demek, فَیَا مُنْشِدًا نَظْمٖی فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ fıkrasının meâl-i gaybîsi şudur ki: یَا مُؤَلِّفَ رِسَالَةِ النُّورِ جَاهِدْ بِهَا فَقُلْ وَلَا تَخَفْ Yani Korkma, sözlerini söyle Neşrine çalış.
(وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ)
Ama فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ fıkrasında şâyân-ı hayret bir tevâfuk var ki, bu fıkranın ilm-i cifir kāidesiyle makam-ı ebcedîsi bin üç yüz otuz iki eder. Şu hâlde یَا مُنْشِدًا نَظْمٖی فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ meâl-i gaybîsi, Yâ Risâlei'n-Nûr ve Sözler sâhibi Bana bak, gāfil davranma Bin üç yüz otuzikide mücâhedeye başla. Sözleri korkma, yaz, söyle Filhakîka Saîd hürriyetten sonra az bir zaman mücâhedesine tevakkuf etmiş ise de, bin üç yüz otuz ikide İşârâtü’l-İ‘câz’ı te’lîf ile beraber, Eski Saîd’den sıyrılmayı niyet edip, yeni Saîd sûretinde bütün kuvvetiyle mücâhede-i ma‘neviyeye başlamış. İki üç sene sonra da Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de bulunarak bir-iki sene Hazret-i Gavs-ı Geylânî’nin şu vasiyetini ve emrini imtisâl ederek envâr-ı Kur’âniyeyi neşretmiş. Lillâhilhamd, şimdiye kadar da devam ediyor.
Bu şâyân-ı hayret fıkrada, cây-ı dikkat şu nokta var ki, Hazret-i Gavs, doğrudan doğruya altıncı asırdan bu asrımıza bakıyor. O altıncı asrın âhirlerinde Hülâgū felâketi gibi fecî‘, dehşetli meşhûr fitnenin çok elîm ve çok fecî‘ ve kuburdaki emvâtı ağlattıracak derecede dehşetli bir nev‘i, bu on dördüncü asırda bulunuyor. Bu iki asır birbirine tevâfuk ediyor ki, Hazret-i Şeyh, o asırdan bu asra bakıyor.
Risâle-i Nûr talebeleri nâmına
Re’fet Husrev Hâfız Alî Sabrî
SAYFA 150
Şu Kerâmet-i Gavsiye münâsebetiyle üç noktabeyân edilecek.
Birinci Nokta: Hazret-i Gavs’ın kasîdesinin başında bu beş satırdan evvel, pek acîb ve pek garîb ve çok belîğ ve nâzdârâne ve tahdîs-i ni‘met sûretinde bir da‘vâ-yı iftihârkârâneyi ifade eden iki sahîfelik kasîdesindeki hârika da‘vâsına delîl olarak bir kerâmet-i bâhireyi ve âdetâ mu‘cizeye yakın bir hârikayı göstermek lâzım geliyor.
İşte, akılları hayrette bırakan o mertebeye lâyık olduğunu gösterir bir kerâmet izhâr ediyor ki, sekiz yüz senelik bir mesâfede Cenâb-ı Hakk’ın izniyle ve i‘lâmıyla, zamanımızı tafsîlâtıyala görür tarzında, bizim gibi âciz ve zaîf talebelerine ders verip teşvîk ediyor. İşte Hazret-i Şeyh’in da‘vâsına bu ihbâr-ı gaybîsi en bâhir burhân olduğu gibi, Risâle-i Nûr’un eczâlarının hakkāniyet ve ulviyetine bir huccet-i kātıa hükmündedir. Evet Hazret-i Şeyh, bu kasîdesiyle Sözler’in hakkāniyetini imza ediyor.
İkinci Nokta: Ehl-i tarîkat ve hakîkatçe müttefekun aleyh bir esas vardır ki, tarîk-i hakda sülûk eden bir insan, nefs-i emmâresinin enâniyetini ve serkeşliğini kırmak için lâzım gelir ki, nazarını nefsinden kaldırıp, şeyhine hasr-ı nazar ede ede, tâ fenâfişşeyh hükmüne gelir. Ben dediği vakit, şeyhinin hissiyâtıyla konuşur ve hâkezâ Tâ fenâfirresûl, fenâfillâha kadar gider. Meselâ, nasıl ki gāyet fedâkâr ve sâdık bir hizmetkâr ve bir yâver, efendisinin hissiyâtıyla konuşur. Güyâ kendisi kendisinin efendisidir ve padişahıdır gibi konuşur. Ben böyle istiyorum der. Yani Benim seyyidim, üstâdım, sultânım böyle istiyor. Çünki kendini unutmuş, yalnız onu düşünür, Böyle emrediyor der.
Öyle de, Gavs-ı Geylânî’nin ks o hârika kasîdesinin tazammun ettiği ezvâk-ı fevkalâdesi, Hazret-i Şeyh sırr-ı azîm-i Ehl-i Beytin irsiyetiyle Âl-i Beyt’in şahs-ı ma‘nevîsinin makamı noktasında; ve Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın verâsetiyle hakîkat-i Muhammediyesinde kendini gördüğü gibi; fenâ-yı mutlak ile Cenâb-ı Hakk’ın tecellî-i zâtîsine mazhariyet noktasında kasîdesinde o sözleri söylemiş. Onun gibi olmayan ve o makama yetişmeyen, onu söyleyemez, söylese mes’ûldür.
Hazret-i Şeyh, verâset-i mutlaka noktasında Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kadem-i mübârekini omzunda gördüğü için, kendi kademini evliyânın omzuna o sırdan bırakıyor. Kasîdesinde zâhir görünen, temeddüh ve iftihâr değildir, belki tahdîs-i ni‘met ve âlî bir şükürdür. Yalnız bu kadar var ki, mahviyet makamı olan niyâzdan, mahbûbiyet makamı olan
SAYFA 151
nâzdârlık makamına çıkmış. Yani tarîk-i acz ve fakrdan, meşreb-i aşk ve istiğrâka girmiş. Kendine olan niam-ı azîme-i İlâhiyeyi yâd edip bihakkın müftehirâne şükretmiştir.
Üçüncü Nokta: Kerâmet, mu‘cize gibi Cenâb-ı Hakk’ın fiilidir, hediyesidir, ihsânıdır, ikrâmıdır. Beşerin fiili değildir. O kerâmete mazhar olan zât ise, bazen biliyor, bazen bilmiyor. Fakat vukūundan sonra bilir. Kerâmete mazhariyetini kablelvukū‘ bilen ve ikrâm-ı İlâhîye ihtiyârıyla tevfîk-i hareket eden kısım, eğer enâniyetten bütün bütün tecerrüd etmiş ise ve Hazret-i Gavs ks gibi kudsiyet kesb etmiş ise, Cenâb-ı Hakk’ın izniyle o kerâmetin her tarafını bilerek kendisi sâhib çıkar, bilir ve bildirir. Fakat bununla beraber, mâdem o kerâmet ikrâmdır; bütün tafsîlâtıyla kerâmet sâhibine de meşhûd olması lâzım değildir. Bu sırra binâen, Hazret-i Şeyh i‘lâm-ı Rabbânî ile ve izn-i İlâhî ile bu asrı görmüş ve hizmet-i Kur’âniyenin etrafında bizleri müşâhede etmiş. Bizlere nazar-ı şefkatle bakmış.
İşte o beş satır, sırf bir kerâmet ve intâk-ı bilhak ve bir ikrâm-ı İlâhî ve verâset-i nebeviye i‘tibâriyle zuhûr ettiğinden, mu‘cizevârî, kudret-i beşer fevkinde bir şekil almış. Sun‘î bir sûrette irâde-i şeyh ile olmuş değildir; çünki intâkdır. Rûh-u kudsîsi hissetmiş, görmüş. O hâle irâde ve ihtiyâr yetişemiyor. Akıl ise rûhun harekâtını ihâta edemez. Lisân, ne kadar aklın dekāik-i tasavvurâtının tercümesinden âciz ise, ihtiyâr dahi rûhun dekāik-i harekâtının derkinde o derece âcizdir.
Hazret-i Gavs, o derece yüksek bir mertebeye mâlik ve o derece hârika bir kerâmete mazhardır ki, kâfirlerin bir kısmı demişler: Biz İslâmiyet’i kabûl edemiyoruz. Fakat Abdülkādir-i Geylânî’yi de inkâr edemiyoruz. Hem evliyâyı inkâr eden Vahhâbînin müfrit kısmı dahi Hazret-i Şeyh’i inkâr edemiyorlar. Evliyâ, onun derece-i celâletine yetişmediği, bütün ehl-i tarîkatçe teslîm edilmiştir.
İşte böyle güneş gibi bir mu‘cize-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ve yüksek ve sönmez bir bârika-i İslâmiyet olan bir zât-ı nûrânînin gayb-âşinâ nazarıyla asrımızı görüp, böyle bir kerâmet izhârıyla teselli verip teşcî‘ etmesi, şânındandır.
Acaba hiç mümkün müdür ki, sultânü’l-evliyâ makamını ihrâz etmiş ve hamiyet-i İslâmiye ile zamanındaki padişahları titretmiş ve kuvve-i kudsiyesiyle mâzî ve müstakbeli hazır gibi izn-i İlâhî ile görmüş ve memâtında dahi hayatındaki
SAYFA 152
gibi dâimî tasarrufu bulunduğu tasdîk edilmiş olan bir kahramân-ı velâyet, bu asrımıza ve bu asır içindeki kemâl-i acz ve zaaf ile Kur’ân’ın hizmetinde çalışan ve insafsız düşmanların hücûmuna ma‘rûz ve teselli ve te’mîne muhtâç bîçâre Kur’ân’ın hâdimlerine ve talebelerine lâkayd kalabilir mi? Hiç mümkün müdür ki, bizimle münâsebetdâr olmasın? Sekiz, dokuz, belki on beş kuvvetli delilden kat‘-ı nazar, ednâ bir işâret kelâmında bulunsa, bize baktığına delâlet eder. Hafî bir işâret etse, kâfîdir. Çünki makam iktizâ ediyor. Mutâbık-ı muktezâ-yı hâldir ve münâsebet kavîdir.
Ey benimle beraber Hazret-i Şeyh’in teveccüh ve duâsına mazhar kardeşlerim,
Şu Üstâdımız, bizi istikbâlde adem zulümâtı içinde düşünüp bizimle meşgul olurken, o mâzîde mevcûd ve nûr perdeleri içindeki Üstâdımızın ve Üstâdımızın Üstâdı ve ceddi olan Fahrü’l-Âlemîn Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in teveccühlerinden gaflet etmek ve onlara istinâd etmemek, bize lâyık mıdır? Mâdem onlar bizi düşünüyorlar. Biz de bütün kuvvet ve rûhumuzla onlara i‘timâd edip, emirlerine bilâ-kayd u şart itâat etmeliyiz.
Ehl-i dünyânın telsiz telgrafları ve telefonları şarktan garba gittiği gibi; işte ehl-i hakîkatin de mâzîden dokuz yüz sene mesâfe-i azîmeden müstakbele böyle ma‘nevî telefonları işleyebilir. Ve ma‘nevî teleskopları görebilir. Ma‘lûmdur ki, zaîf emâreler ictimâ‘ ettikçe kuvvet bulup, delîl hükmüne geçer. İncecik ipler ictimâ‘ ettikçe, kopmaz halat olur. Küllî ve umûmî kayıdlar ictimâ‘ ettikçe, husûsiyet peydâ edip muayyen olur. Bu sırra binâen, Hazret-i Şeyh’in bu beş satırında sekiz-dokuz kuvvetli işârâtın ictimâında hiç şekk ve şübhe bırakmadı ki, Hazret-i Şeyh, şimdiki Kur’ân-ı Hakîm’in şâkirdlerine biiznillâh üstâdlık ediyor. Bihavlillâh şefkati altında himâye ediyor.
Cem‘-i kutbiyet ve ferdiyet ve gavsiyet ile üç sütun üzerine durur, râyet-i ulviyet-i Şeyh.
Hakkānîdir, hitâb-ı Abdülkādir. İlhâm-ı Hüdâ, kitâb-ı Abdülkādir.
Bâzü’l-eşheb ferd-i ferîd-i devrân, Gavs-ı A‘zam Cenâb-ı Abdülkādir.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 153
[Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir fıkrasıdır.]
(وَكُنْ قَادِرِیَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَعٖیشُ سَعٖیدًا صَادِقًا بِمَحَبَّتٖی)
İlm-i cifr ile ma‘nâsı:
Ey Saîd Sen zamanın Abdülkādir’i ol. İhlâs-ı tâmmı kazan. Fakirliğinle beraber maîşetini düşünme. Nâsdan minnet alma. İsmin Saîd olduğu gibi, maîşette de mes‘ûd olacaksın. Muhabbetimde sâdık olduğundan ve ihlâsa çalıştığından, Hulûsî gibi muhlis talebeler ve yardımcılar ve Süleymân ve Bekir gibi sâdık hizmetkârlar ve Sabrî gibi tam takdîr edici ve ciddî müştâk talebeler size verilmiş.
Evet, lillâhilhamd, Gavs’ın sarâhat derecesinde ihbâr ettiği hâl vukū‘ bulmuştur. Gavs-ı A‘zam, Saîd nâmıyla tesmiye ettiği mürîdinin târîhçe-i hayâtında en mühim noktaları beyân etmekle beraber, ilm-i cifir esrârıyla sekiz-dokuz, cihette, Saîd’in başına parmağını basıyor. Beyitlerin ma‘nâ-yı zâhirîsiyle ma‘nâ-yı cifrîsi birbirine çok yakın olmakla dokuz vecihteki işaretler birbirini te’yîd ettiğinden, sarâhat derecesine çıkmıştır.
(اَنَا لِمُرٖیدٖی حَافِظًا مَا یَخَافُهُ وَاَحْرُسُهُ فٖی كُلِّ شَرٍّ وَفِتْنَةٍ)
İlm-i cifr ile ma‘nâsı:
On dördüncü asırda el-Kürdî’ lakabıyla yâd edilen Mollâ Saîd benim mürîdimdir. O fitne ve belâ asrının her şer ve fitnesinden Allâh’ın izniyle ve havl ve kuvvetiyle onun muhâfızıyım. Evet, Hürriyetten yirmi-otuz sene sonraya kadar yirmi fitne-i azîme içinde, fevkalâde bir sûrette Gavs’ın o mürîdi mahfûz kalmıştır. Korktuğu şer ve mehâlikten bir hıfz-ı gaybî ile fevkalme’mûl kurtulmuştur.
(مُرٖیدٖی اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَمَغْرِبًا اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فٖٓی اَیِّ بَلْدَةٍ)
İlm-i cifr ile ma‘nâsı:
O Gavs’ın mürîdi olan Saîdü’l-Kürdî, Rusya’da esâretle Asya’nın şark-ı şimâlîsinde ve ehl-i bid‘anın eliyle Asya’nın garbına nefyolarak kaldığı müddetçe, Sibirya taraflarından firar edip âdetin fevkinde çok bilâdı seyir ve seyâhat etmeye mecbûr olduğu zaman, Allâh’ın izniyle, havl ve kuvvet-i Rabbânî ile ona imdâd etmişim. Ve istimdâdına
SAYFA 154
yetişmişim.
Evet, Hazret-i Gavs’ın Mürîdi ünvânıyla irâde ettiği Saîd, üç sene esâretle Asya’nın şark-ı şimâlîsinde mehâlik içinde mahfûz kalıp, üç-dört aylık mesâfeyi firar etmek sûretiyle kat‘ ederek, çok şehirleri gezip Gavs’ın dediği gibi mahfûz kalmıştır.
(فَیَا مُنْشِدًا نَظْمٖی فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَیْنِ الْعِنَایَةِ)
İlm-i cifr ile ma‘nâsı:
Gavs-ı A‘zam, Bedîüzzamân Mollâ Saîd nâmıyla yâd olunan ve evrâd-ı muntazamasını muntazam okuyan mürîdine der ki: Benim nazmımı, yani meslek ve meşrebimi ve mücâhedâtımı gösteren makālâtımı söyle. Yani nazmımdan murad, senin risâlelerindir ve Sözlerin ve Mektubâtındır. فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ Bin üç yüz otuz ikide o Sözler ile mücâhedeye başla. Sen inâyet-i İlâhiyenin hıfzındasın.
Evet, مُنْشِدًا ilm-i cifir ile Molla Said Bedîüzzaman’ı gösterdiği gibi, نَظْمٖی Risâletü’n-Nûr’u gösterir. ض ile olsa, هُوَ مَكْتُوبَاتِكَ hem كَلِمَاتُ سَعٖیدِ الْكُرْدِیِّ yi gösterir. Kelimât sözler demektir. فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ bin üç yüz otuz ikiyi gösterir. O târîh mebde’-i cihâdıdır. O târihte İşârâtü’l-İ‘câz Tefsîri’nin neşriyle mücâhedeye başlamıştır.
Kerâmet-i gaybiye-i Gavsiyenin işârâtını te’yîd eden üç remizdir.
Birinci Remiz: اَنَا لِمُرٖیدٖی حَافِظًا ilm-i cifir i‘tibâriyle ve makam-ı ebcedî hesabıyla, bin üç yüz otuz altıyı gösterir. Demek Hazret-i Gavs: Bu târihte, istikbâlde gelecek mürîdimi emr-i İlâhî ile muhâfaza edeceğim diyor. Evet, bu bîçâre Saîd dahi diyor: Nev‘-i beşere gelen ve en büyük bir musîbet olan harb-i umûmî hengâmında çok tehlikelere ma‘rûz kaldım. Hazret-i Gavs’ın gösterdiği Arabî târihte veya az evvel, hârika bir sûrette kurtuldum. Hatta bir def‘a, bir dakîkada üç gülle öldürecek yerime bana isâbet ettiği hâlde te’sîr etmediler. Bitlis’in sukūtunda, bir mikdâr talebelerimle Rus askerlerinin bir taburu içine düştük. Bizi sardılar, her taraftan üzerimize el ele ateş edildi. Dört tanesi müstesnâ, bütün arkadaşlarım şehîd olduktan sonra, taburun dört sıralarını yardık. Yine onların içinde bir yere girdik. Onlar üstümüzde, etrafımızda sesimizi, öksürüğümüzü işittikleri hâlde, bizi görmüyorlardı.
SAYFA 155
Otuz dört sâat, o hâlde çamur içinde ben yaralı iken, hıfz-ı İlâhî ile istirâhat-i kalb içinde muhâfaza edildim.
Bunun gibi müteaddid tehlikelerde Hazret-i Gavs’ın gösterdiği tarîh-i Arabî i‘tibâriyle, hakîkaten bir hıfz-ı İlâhî içinde bulunduğumu hissediyordum. Demek Cenâb-ı Hakk o kudsî üstâdımı, bir melâike-i sıyânet gibi bana muhâfız kılmış.
İşte bu اَنَا لِمُرٖیدٖی حَافِظًا fıkrası, bu fakîrin mühim sergüzeştlerine işâret ettiği gibi, bu fakîrin etrafında hizmet-i Kur’âniye işinde toplanan arkadaşlarımdan dokuz talebesine Hâfız ismiyle işâret ediyor. وَاَحْرُسُهُ فٖی كُلِّ شَرٍّ وَفِتْنَةٍ fıkrasında iki hüküm var. Biri şerden, diğeri fitnedendir. Demek ikincisi اَحْرُسُهُ فٖی كُلِّ فِتْنَةٍ cümlesidir. Bu cümle كُلِّ deki şedde sayılmazsa, bin üç yüz kırk dört eder. Evet, bu târihten şimdiye kadar çok fitne-i mühimmeden, bir himâyet-i gaybî ile mahfûz kaldığımı تَحْدٖیثاً لِلنِّعْمَةِ i‘lân ediyorum.
İkinci Remiz: مُرٖیدٖٓی اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَمَغْرِبًا اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فٖٓی اَیِّ بَلْدَةٍ fıkrasında bahsettiği ve konuştuğu mürîdinin şarka esâreten gittiği târîhî gösterdiği gibi, garba nefiy olunduğu tarihi de gösteriyor. Şöyle ki:
Şu fıkranın hakîkî ta‘bîri اِذَا مَا كَانَ مُرٖیدٖٓی اَسٖیرًا فٖی شَرْقٍ oluyor. Demek zaman-ı esâret مَا كَانَ مُرٖیدٖٓی اَسٖیرًا فٖی شَرْقٍ de çıkıyor. Ve bin üç yüz otuz yedi ediyor. İşte bu fakîr, o târîh-i Arabîde Rus esâretinden, tek başımla Petroğrad’dan bir ay şimâl-i şark tarafından firar edip, çok envâ‘-ı mehâlik varken, Rusça bilmediğim hâlde bir muhâfaza-i gaybiye altında pek çok bilâdı seyir ve seyâhat ettim. Tâ Varşova ve Avusturya tarîkiyle İstanbul’a geldim. Uzun bir dâire-i arzda seyâhat ettim. Hazret-i Gavs’ın dediği gibi, o esâret-i şarkiyede ve o seyr-i bilâd-ı kesîre içinde izn-i İlâhî ile istigāseme meded görüyordum. Demek izn-i İlâhî ile, Hazret-i Gavs melek gibi bu vazîfeyi duâsıyla yapmış.
Ama مَا كَانَ مَغْرِبًا kaydı, Rûmî târîhî olarak bin üç yüz elli bir eder. Arabî târîhiyle iki sene fark eder. İşte Hazret-i Gavs’ın dediği gibi bu fakîr, tarîh-i Arabî ile bin üç yüz elli birde şeâir-i İslâm içinde mühim tahavvülât zamanında, bütün kuvvetimle şeâirin muhâfazasına hizmetle mükellef olduğum hâlde, o ma‘nevî herc ü merc içindeki fırtınalar bizi sarsamadı.
Hem مَغْرِبًا kelimesi, âhirdeki tenvîn ile beraber bin iki yüz doksan iki eder ki, bu fakîrin dünyaya gelmesinden bir sene evveline veyâhûd rahm-i mâderdeki târîhe işâret etmekle beraber كَانَ مَغْرِبًا bin üç yüz on dört eder. Bin üç yüz on dört senelerinde mevzû‘-u bahis olan mürîdi mühim vartadan kurtulmasına