
SAYFA 132
[ON SEKİZİNCİ LEM‘A]
[Birinci Kerâmet-i Aleviye ]
Cây-ı dikkat : Şu acîb Lem‘anın ehemmiyeti üç noktadan geliyor:
Birincisi ve en mühimi: Gizli kalmış, gaybî mühim bir mu‘cize-i Ahmediyeyi asm cevâmiü’l-kelim Hâşiye nev‘inden, iki cümleden ibâret bir hadîs-i şerîf , iki sahîfe kadar hakāik-i târîhiyeyi ve iki devlet-i azîme-i İslâmiyenin hâtimelerini ifade ediyor.
İkincisi: Kerâmât-ı evliyâ hak olduğuna kat‘î bir burhân gösteren Hazret-i Alî radıyallâhü anhın, latin hurûfunun kabûlünü tam târîhiyle ve tarz-ı tatbîkini iki kelime ile göstermesidir.
Üçüncüsü: Risâle-i Nûr şâkirdlerine ve nâşirlerine karşı Hazret-i Alî radıyallâhü anhın irşâdkârâne ve teveccühkârâne bakması ve işâret etmesidir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Hazret-i Gavs-ı A‘zam Şeyh-i Geylânî’nin ks sarâhat derecesindeki kerâmet-i gaybiyesini te’yîd ve takviye eden, Hazret-i Esedul-lâhi’l-Gālib Ali İbn-i Ebî Tâlib radıyallâhü anh ve kerremallâhu veche, Kasîde-i Ercûze-i meşhûresinde aynen ihbârât-ı Gavsiyeyi tasdîk edip işâret ediyor.
Mecmûatü’l-Ahzâb’ın 582 sahîfesinden 597 nci sahîfesine kadar, o Ercûze’dir. o Ercûze’nin mevzû‘u ve içindeki maksad-ı aslî, İsm-i A‘zam'ı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyân etmek, hem o münâsebetle istikbâldeki bir kısım umûr-u gaybiyeye ve te’sîs-i İslâmiyetteki bir kısım mücâhedâtına işâret etmektir.
Evet, Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh üstâdı olan Habîbullâh Aleyhissalâtü Vesselâm’dan aldığı dersin bir kısmını işârî bir sûrette zikrediyor. Feth-i Hayber’deki hem mu‘cize-i Nebeviye, hem kerâmet-i Aleviye olan hârika vâkıayı bahsettiği gibi; te’sîs-i İslâmiyete temas eden mühim noktaları da bahsediyor. sonra istikbâle bakıyor. Peygamber-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm’dan
SAYFA 133
aldığı dersle bir kısım A‘râbın kendisine karşı isyanlarından hiddet ederek demiş:
فٖی عِلْمٍ تِسْعٖینَ حِسَابِ الْفَارِسٖی مِنْ بَعْدِ قَرْنٍ تَاسِعِ الْمَعَاصٖی سَتَظْهَرُ الْفُرْسُ عَلَی الْاَعْرَابِ تَقْتُلُهُمْ كَقَتْلَةِ الدَّوَٓابِّ تَكُونُ مَبْدَأُ فِتَنِ عَوَابِسِ مُظْلِمَةً كَظُلْمَةِ الْخَنَادٖیسِ Yani, Dokuz karn sonra فُرْسُ yani akvâm-ı şarkiye, A‘râb üzerine hücûm edecek. Galebe edip A‘râbı hayvan gibi kesecek. Öyle müdhiş fitneler ve karanlıklı musibetler ki, en karanlıklı gecelerden daha ziyâde karanlık olacak.
İşte Hazret-i Alî radıyallâhü anhın bir kerâmet-i bâhiresi ki, kendinden beş yüz sene sonra gelen ve Arab Devlet-i Abbâsiyesini mahveden ve hadsiz kütüb-ü İslâmiyeyi nehr-i Fırât’a döken ve A‘râbı gāyet zâlimâne katleden Hülâgū vâkıa-i meşhûresini haber veriyor. Çünki meşhûr olan karn, kırk sene değil, o zamanın ıstılâhınca ağleb-i ömür olan altmış seneden ibârettir. Çünki bir devir altmış senede değişir.
Bu sûretle İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın hicretten otuz sene sonra Kûfe’de yazdığı bu Ercûze’deki dokuz def‘a altmış, otuza ilâve edilse, beş yüz yetmiş oluyor ki, Cengiz’in ve Hülâgū’nun hücûm ve tahrîbât zamanıdır.
Sonra Hazret-i Cebrâîl’in, Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhissalâtü Vesselâm huzûr-u Nebevîde getirip Sekîne nâmıyla bir sahîfede yazılı İsm-i A‘zam, Hazret-i Alî radıyallâhü anhın kucağına düşmüş. Hazret-i Alî radıyallâhü anh diyor:
Ben Cebrâîl’in şahsını yalnız alâimü’s-semâ sûretinde gördüm. Sesini işittim, sahîfeyi aldım, bu isimleri içinde buldum diyerek, bu İsm-i A‘zam'dan bahis ile bazı hâdisâtı zikirden sonra, tahdîs-i ni‘met sûretinde diyor ki:
فَكُلُّ مَعْنًا مِنْ عُلُومٍ فَاخِرَةٍ مِنْ مَبْدَأِ الدُّنْیَا لِیَوْمِ الْاٰخِرَةِ قَدْ صَارَ كَشْفًا عِنْدَنَا عَیَانًا فَكُلُّ ذٖی شَكٍّ غَدًا مُهَانًا Yani Evvel-i dünyâdan kıyâmete kadar ulûm-u esrâr-ı mühimme bize şuhûd derecesinde inkişâf etti. Kim ne isterse sorsun. Sözümüze şübhe edenler, zelîl olur.
Sonra yine İsm-i A‘zam içinde bulunan o altı esmâ-yı hüsnâ’dan bahsedip, birdenbire aynen Gavs-ı Geylânî’nin ks ihbâr-ı gaybîsi gibi Hülâgū asrından bu asrımıza bakıyor ve ikinci bir kerâmet-i gaybiyeyi izhâr ediyor. Ve diyor ki:
SAYFA 134
اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطٖیرًا Hâşiye بِتَّ بِهَا الْاَمٖیرُ وَالْفَقٖیرًا Yani, On dördüncü asr-ı Muhammedîde bin üç yüz kırk dokuz ve Rûmîce bin üç yüz kırk yedide Arabî hurûfunu terk edip, ecnebî ve acemî hurûfuna İslâm içinde başlanacak. Hem umûm fakîr zengin, emîr ve işçi, çoluk-çocuk gece dersleriyle o hurûfu cebren öğrenecekler. Çünki bir nüshada بَاتَ dir. بَاتَ ise gece çalışmasıdır. بِتَّ ise, kat‘î ve cebrî ifade ediyor. اَحْرُفُ عُجْمٍ fıkrasındaki عُجْمٍ ise, o zamanın ıstılâhınca Arab’ın gayrı, Latince ve Frengî hurûf demektir.
Sonra diyor: فَمَنْ اَرَادَ اللّٰهُ اَنْ یُعٖینَهُ اَتْحَفَهُ بِهٰذِهِ السَّكٖینَةِ Yani Kim inâyet-i İlâhiyeye mazhar ise, Hazret-i Cebrâîl’in ta‘bîriyle bu Sekîne-i kudsiye olan İsm-i A‘zam'ı Cenâb-ı Hakk ona hediye eder. Onunla o zamanın şer ve fitnelerinden kurtarır.
Bu sözden dört sahîfe evvel, yine demiş: فَكُلُّ مَنْ لَاحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ كَانَ لَهُ فِی الْجٖیدِ كَاالْقِلَادَةِ Yani Kim saâdete mazhar ise, saîd ise, şakî değilse, o İsm-i A‘zam onun boynunda mübârek bir gerdanlık hükmünde bir nüsha olur.
Sonra diyor: ثُمَّ اعْلَمُوا مَعَاشِرَ الْاِخْوَانِ اَنَّ غُوَاةَ اٰخِرِ الزَّمَانِ هُمْ عُلَمَٓاءُ ذَوَّقُٓوا اَفْوَاهَهُمْ ثُمَّ انْثَنُوا وَاتَّبَعُٓوا اَهْوَٓائَهُمْ Yani O bid‘alar ve acemî ve ecnebî hurûfunun intişârı zamanı olan o âhirzamanın fenâ adamları, bir kısım ulemâü’s-sû’dur ki: hırs sebebiyle batınlarını haramla doldurmak için, bid‘alara yardım edenler ve fetvâ verenlerdir.
Sonra bir kısım ulemâü’s-sû’u tokatlamakla beraber birisiyle konuşuyor. Der: فَسْئَلْ لِمَوْلَاكَ الْعَظٖیمِ الشَّأْنِ یَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ بِاَنْ یَقٖیكَ شَرَّ تِلْكَ الْفِتْنَةِ وَشَرَّ كُلِّ كُرْبَةٍ وَمِحْنَةٍ Yani O zamana yetişen ve âlimlerden olan insan Cenâb-ı Hakk’tan o fitnenin şerrinden muhâfaza için sana ders verdiğim İsm-i A‘zamla duâ et.
فَاِنَّمَا نَحْنُ عَلَی التَّحْقٖیقِ غَوْثٌ لِكُلِّ كُرْبَةٍ وَضٖیقٍ Yani Biz Âl-i Beyt’ten birer Gavs çıkıp, her kürbet ve şiddet zamanında imdâd ediyoruz.
Esedullâhi’I-Gālib Hazret-i Alî İbn-i Ebî Tâlib radıyallâhü anh ve kerramallâhü vechenin, ihbârât-ı gaybiyeye âit şu kasîdesinin bir kısmında Risâle-i Nûr şâkirdlerine bilhassa baktığına müteaddid emâreler var. O da Gavs-ı Geylânî gibi, Risâle-i Nûr’un makbûliyetini imza ediyor ve alkışlıyor.
SAYFA 135
Birinci Emâre: Latin hurûfunun İslâmlar içinde cebren kabûl ettirileceğini teessüfle bahsedip ve ulemâü’s-sû’u tokatladığı yerde, birdenbire birisiyle irşâdkârâne konuşuyor. Ve diyor ki: یَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ Sana verdiğim ders ile hıfz duâsını et İşte bu مُدْرِكْ aynen Hazret-i Gavs’ın kasîde-i meşhûresinde مُرٖیدٖی dediği adamın aynıdır. Çünki ikisi de aynı fitneden bahs edip, umûm içinde husûsî bir adama iltifât gösteriyorlar. Kasîde-i Gavsiye’de مُرٖیدٖی ilm-i cifir ve on yedi emâre ile مُلَّا سَعٖیدْ dir. Hem اَلْكُرْدٖی olduğu tahakkuk etmiş.
Risâle-i Nûr’un bir vâsıta-i neşri olan Üstâdımızın hem ismi, hem lakabı مُرٖیدٖی lafzında olduğu gibi, aynen Hazret-i Alî radıyallâhü anhın یَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ Hâşiye fıkrasındaki مُدْرِكًا kelimesi, ilm-i cifir ve hesâb-ı ebcedle aynen hem مُلَّا سَعٖیدْ hem اَلْكُرْدٖی oluyor. Her ikisi de iki yüz altmış beş ediyor.
مُدْرِكًا üstündeki tenvîn vakıfta elife inkılâb ettiği için اَلْفٌ oluyor. مُدْرِكْ lafzı mimsiz yukarıdan okunmasıyla كُرْدْ olduğu gibi, اَلزَّمَانُ lafzı da بَدٖیعُ الزَّمَانْ ın bir parçasını okumakla bu emâreyi letâfetlendiriyor. Demek o zamana yetişenlerin arasında Hazret-i Alî radıyallâhü anhın hitâbına mazhar çok efrâd içinde Risâle-i Nûr nâşirine husûsî bir iltifâtı vardır.
İkinci Emâre: Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, hırs ve tama‘ yolunda bid‘alara tâbi‘ olan bir kısım ulemâü’s-sû’u tokatladığı vakit, ulemâ içinde birisiyle merhametkârâne konuşmaya başlıyor. Üstâdımızı bilenlere ma‘lûmdur ki: Ankara rüesâsı onun İstanbul’da İngilizlere karşı mücâhedâtını takdîr ederek onu istediler. Ankara’ya gitti. Van’da Medresetü’z-Zehrâ nâmındaki kendi Dârü’l-fünûn'una yüz elli bin banknot, iki yüz meb‘ûstan yüz altmış üçünün imzasıyla i‘tâsı kararlaştırılan lâyiha-i kānûniye kabûl edilmekle beraber; Şeyh Sünûsî makamında vilâyât-ı şarkiye vâiz-i umûmîliği, hem Dâru’l-Hikmet’in a‘zâları orada Diyânet Riyâseti’nin a‘zâları olmakla, o da onlar içinde bulunmakla beraber meb‘ûs olmak; ve daha ne isterse yapılacak diye teklîf ettikleri hâlde, sırf sünnet-i seniyeye muhâlif
SAYFA 136
hareket etmemek için o teklîfleri kabûl etmeyerek, on dokuz sene, belki yirmi iki sene işkenceli esâreti kabûl eden Üstâdımıza, elbette Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın ulemâü’s-sû’a hiddet ettiği zaman, ona karşı husûsî iltifâtı olacak; ve o ma‘nevî mecliste onu okşayacak. Onun için bu hâl bir emâredir ki Hazret-i Alî radıyallâhü anh, Hazret-i Gavs-ı Geylânî ks gibi umûm muhâtabları içinde Risâle-i Nûr’un bir vâsıtası olan Hocamıza işareten iltifât ediyor.
نَحْنُ عَلَی التَّحْقٖیقِ غَوْثٌ لِكُلِّ كُرْبَةٍ fıkrasında, Gavs lafzıyla, Gavs-ı Geylânî’nin mürîdine şefkatle bakmasına, İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın baktığını îmâ ediyor.
Üçüncü Emâre: Ulemâ bahsinin evvelki satırında diyor: فَمَنْ اَرَادَ اللّٰهُ اَنْ یُعٖینَهُ Hâşiyeاَتْحَفَهُ بِهٰذِهِ السَّكٖینَةِ Hâşiye İsm-i A‘zam bahsinde diyor: فَكُلُّ مَنْ لَاحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ كَانَ لَهُ فِی الْجٖیدِ كَاالْقِلَادَةِ Yani, Kim inâyete
SAYFA 137
ve saâdete mazhar ise, o âhirzamanın fitnelerinden bu altı ismi verdiğim ders tarzında vird edenler mahfûz kalır.
Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, hurûf-u ecnebiyeyi İslâmlar içinde cebren kabûl ettirmek hâdisesi ile ulemâü’s-sû’un bid‘alara yardımlarından teessüfle bahsedip, o iki hâdise ortasında irşâdkârâne bazılarından bahsediyor ki, o Sekîne olan İsm-i A‘zam ile ecnebî hurûfuna karşı mukābele ediyor. Ve hem ulemâü’s-sû’a karşı muhâlefet ediyor. İşte bu zamanda o adamlar, Risâle-i Nûr şâkirdleri ve nâşirleri oldukları şübhesizdir. Çünki onlardır ki, hatt-ı Kur’ân’ı muhâfaza ediyorlar. Ve bid‘akâr bir kısım ulemâlara karşı mukāvemet ediyorlar.
Evet, biz Hocamızdan anlamışız ki, on üç sene evvel Hazret-i Alî radıyallâhü anhın bu kasîdesinin sırrını bilmeden yedi sene evvel bu altı ismi İmâm-ı Gazâlî’den ders alarak kendine vird etmiş. Hem bütün evrâdları tebeddül ve tahavvül ettiği hâlde, bu Sekîne ta‘bîr edilen altı isme, Hazret-i Alî radıyallâhü anhın verdiği ders tarzında mütemâdiyen terk etmeden devam etmiş. Bu tarzda devam edenleri işitmemişiz.
Hem hilâf-ı âdet bir tarzda, yirmi sene zarfında yirmi fitne-i azîmeye düştüğü gibi, te’sîrli bir sûrette hayât-ı ictimâiye-i İslâmiyeye karıştığı hâlde hârika bir mahfûziyet altında olduğunu gözümüzle gördüğümüzden, Hazret-i Alî radıyallâhü anhın âhirzamandaki hitâb ettiği dostları içinde bilhassa ona rûy-u iltifâtı olduğunu hissediyoruz.
Hem لَاحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ lafzıyla, yani Said olduğunu ve ulemâ bahsine muttasıl birisinin inâyete mazhar olduğunu ve یَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ fıkrası, hesâb-ı ebcedle on üçüncü asrı gösterip, o asırda dünyaya gelen ulemâdan Saîd Hâşiye isminde birisine latîfâne bir îmâ, bu emâreyi ziynetlendiriyor.
Dördüncü Emâre: Hazret-i Gavs-ı Geylânî fitne-i âhirzamanda sünnet-i seniyeyi ve esrâr-ı Kur’âniyeyi muhâfazaya ve neşre çalışan bir mürîdine, on beş emâre ile iltifât eder. ve onunla konuşursa, elbette İslâmiyet’in te’sîsinde Esedullâh ünvânını alan; ve ulûm-u esrâriyede اَنَا مَدٖینَةُ الْعِلْمِ وَعَلِیٌّ بَابُهَا hadîsine mazhar bulunan; ve kerâmât-ı hârika ile iştihâr eden; ve Vehhâbîlerin ecdâdı olan Hâricîleri kılıçtan geçiren; ve Gavs-ı A‘zam’ın ks ceddi
SAYFA 138
ve üstâdı olan Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, elbette Âl-i Beyt’e bir cihette düşman olan Vehhâbîlerin Haremeyn-i Şerîfeyn’i istîlâsı hengâmında; ve Hâricîlerden daha berbâd bir tarzda sünnet-i seniyeye muhâlefet eden bir kısım ulemâü’s-sû’ ve zalemelerin istîlâsı zamanında Risâle-i Nûr vâsıtasıyla Risâle-i Nûr şâkirdleri bütün kuvvetleriyle sünnet-i seniyenin muhâfazasına ve Âl-i Beyt’in hürmetine ve meveddetine çalıştıkları ve o müdhiş mehâlike karşı sarsılmadıkları hâlde imdâd-ı rûhânîye ve kuvve-i ma‘neviyenin takviyesine pek çok muhtâç oldukları bir zamanda; o ulûm-u evvelîn ve âhirini bildiğini müftehirâne iddiâ eden Hazret-i Alî radıyallâhü anh, hiç mümkün müdür ki, evlâdından olan Gavs-ı Geylânî’den geri kalsın? Şecâat-i Haydarânesiyle Risâle-i Nûr şâkirdlerinin imdâdına yetişmesin? Elbette bu sûretle yetişir ve yetişti.
Ma‘lûmdur ki, meselâ umûm bir cemâat içinde biri hareket etse, biri de dese: Ey insan Bana bak. O insan lafz-ı umûmîsinde karîne-i hâl ile, o hareket eden adama hitâbdır. Mâdem muktezâ-yı hâl ve karîne-i hâl ile, Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın umûm muhâtabları içinde en ziyâde muhtâç ve en ziyâde Hazret-i Alî radıyallâhü anhın maksadı lehinde hareket eden Risâle-i Nûr şâkirdleridir. Elbette o zât istikbâle bakıp یَٓا اَیُّهَا اْلاِخْوَانُ ta‘bîriyle konuştuğu cemâat içinde en ziyâde müteharrik ve en ziyâde kuvve-i ma‘neviyenin takviyesine muhtâç olanlara hususiyetle bakar.
Beşinci Emâre: Ecnebî hurûfâtını ehl-i İslâm’ın en mühim hükûmeti resmi bir sûrette kabûl ve neşir ve cebrettiği hâlde, Risâle-i Nûr şâkirdleri bütün kuvvetleriyle hatt-ı Kur’ânîyi hârika bir sûrette neşir ve ta‘mîm ile muhâfazasına çalıştıkları bir zamanda Hazret-i Alî radıyallâhü anh, târîhiyle ondan haber vermekle gaybî kerâmâtı beyân ettiği yerde, ulemâ içinde birisine iltifât gösteriyor. Elbette bu iltifâtın gerçi çok efrâdı olabilir. Fakat bu karîne-i hâl gösteriyor ki: Risâle-i Nûr şâkirdleri bir husûsiyet kesb etmiş ki, Hazret-i Alî radıyallâhü anh iltifâtıyla Risâle-i Nûr’u alkışlıyor.
Altıncı Emâre: Kuvvetlidir, fakat yazamayız.
Yedinci Emâre: Zâhirdir, fakat gösteremiyoruz.
Elhâsıl: Hazret-i Alî kerremallâhü veche, ecnebî hurûfuna karşı şiddetli teessüf ve hiddet ettiği ve bid‘alara tarafdârlık eden bir kısım ulemâü’s sû’a karşı şiddetli nefret ve hiddet ettiği yerde irşâdkârâne bazılarla konuşuyor. Ve Hazret-i Cibrîl’in ta‘bîriyle, Sekîne ismi verilen ve İsm-i A‘zam sandukçası olan esmâ-yı sitteye
SAYFA 139
devam edeni irşâd ediyor. taltîf ediyor. İşte o esmâ-yı sittenin devamından tereşşuh eden ve o esmânın lemeâtı olan Risâle-i Nûr; ve o Risâle-i Nûr kendi şâkirdleri ile lâakal yüzer kalemle yüzer parça Risâle-i Nûr’un eczâlarıyla ve intişâr eden yirmi bin nüshasıyla lâakal yüz bin adamı hurûf-u Kur’âniye lehine ve sünnet-i seniyeye ittibâa ve îmânlarının takviyesine; ve Hazret-i Alî radıyallâhü anhın hiddet ettiği iki cereyâna karşı tamamıyla mukāvemet ettiklerinden, elbette Hazret-i Alî radıyallâhü anhın یَٓا اَیُّهَا اْلاِخْوَانُ ta‘bîr ettiği ihvânları içinde husûsî bir sûrette onlara bakıyor.
Evet, Hazret-i Alî radıyallâhü anhın bu zâhir kerâmât-ı gaybiyesi Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın irşâdıyla olduğu için, başka şekilde bir mu‘cize-i Peygamberiye olduğu münâsebetiyle; aynı kerâmet-i Gavsiye ve işârât-ı hârika-i Aleviye gibi beşinci asırla on dördüncü asrın fitnelerine işâret eden ve gizli kalıp ma‘nâsı anlaşılmayan bir mu‘cize-i gaybiye-i Nebeviyeyi beyân etmeye münâsebet geldi. Şöyle ki:
Hadîs-i sahîhte vardır ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اِنِ اسْتَقَامَتْ اُمَّتٖی فَلَهُمْ یَوْمٌ وَاِلَّا فَنِصْفُ یَوْمٍ ev kemâ kāl; Bu hadîs-i şerîfe her nasılsa, Kıyâmete işâret ediyor, sûretinde ma‘nâ verilmiş, mu‘cize-i Nebeviye gizlenmiş, anlaşılmamış. Hem Şeyh-i Geylânî’nin, hem Hazret-i Alî radıyallâhü anhın irşâd-ı Nebevî ile beşinci ve altıncı ve on dördüncü asırların fitnelerinden kerâmetkârâne bahisleri gösteriyor ki, bu hadîs-i şerîf onların bu zamana bakmak için bir teleskoplarıdır ki, bu iki asra bakıyorlar.
Evet, hadîste یوم ta‘bîri, اِنَّ یَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ âyetinin delâletiyle bin seneden ibârettir. Hilâfet-i İslâmiyeye ve hükûmet-i Arabiyeye, hadîs mûcibince tam istikāmetle gitmediği için, tam nısf-ı yevm olan beş yüz küsûr senede Hâşiye Hülâgū hücumuyla hâtime verildi. Üç-dört, asır zaman-ı fetretten sonra یَاْتِی اللّٰهُ بِقَوْمٍ یُحِبُّهُمْ وَیُحِبُّونَهُ âyetinin sırrına mazhar olan Osmânlı âdil padişahları, hadîs-i şerîfteki istikāmeti yerine getirmeye çalıştıklarından, hadîsin hükmüyle ümmet için bin sene hilâfet-i İslâmiyeye ve şer‘-i şerîf üzerinde giden hükûmetin idâmesine vâsıta oldular.
Hadîsin ikinci ciheti ki,
SAYFA 140
فَلَهُمْ یَوْمٌ: de tahakkuk ediyor. Ve İstanbul’un fethinden takrîben yirmi sene evvel, yine hilâfet-i İslâmiyeye zemîn ihzâr edildi. Ve tam umûm âlem-i İslâm’ın merkez-i hükûmeti olacak bir vaz‘iyet almaya başladı. Ve müjde ve senâ-yı Peygamberîye mazhar olan Fâtih’in vâsıtasıyla İstanbul’un fethi tarihinden fetret zamanını tayyedip, Abbâsîler nereden bırakmışlar ise oradan başlayarak Osmanlılar bilistihkāk âlem-i İslâm’ın başına geçtiler. Yine hadîs-i şerîfin hükmüyle Eğer istikāmetle gitse, hilâfet bin seneden ibâret olan bir gün devam edecek. Yoksa yarım gün devam edecek. İşte aynen Abbâsîler gibi Osmanlılar da yarım gün devam etti. Yani beş yüz sene devam etti. Bu mu‘cize-i Nebeviye pek parlak bir sûrette tezâhür etti.
İşte hilâfet-i Arabiye tam istikāmete mazhar olmadığından, yalnız yarım gün olan beş yüz seneyi aldı. Osmanlı Devleti dahi, tek başıyla âhirlerinde ecnebîlerin ve münâfıkların müdâhaleleri yüzünden tam istikāmeti muhâfaza edemediği için, o da yarım gün olan beş yüz seneyi aldı. Bu iki kardeş olan iki unsurun ittihâdından tam istikāmete mazhariyet sırrı vardır ki: bin sene olan bir günü tamam aldılar.
Suâl: Rüyâ-yı sâdıka vâsıtasıyla veya hakîkî keşif cihetiyle, Hazret-i Alî kerremallâhu veche ve Gavs-ı A‘zam radıyallâhü anhümâ gibi zevât-ı kudsiye, cüz’î işlere dâir âmî adamlarla da temas edebilirler. Ve bazı şeyleri haber veriyorlar. Nedendir ki, bunların bir işâret-i gaybiyelerini gāyet ehemmiyetle binler keşif; ve binler rüyâ-yı sâdıka kadar tutuyorsunuz ve ehemmiyet veriyorsunuz?
Elcevab: Sekiz yüz sene ve bin üç yüz sene mesâfede, verâset-i nübüvvet makamında âlem-i İslâm’ın istikbâli nokta-i nazarında küllî bir nazara o uzun mesâfede görünen hâdisâtın, elbette çok ehemmiyeti olacak ve dağ gibi bir büyüklüğü olacak ki, o uzun mesâfede ve o küllî nazarda, âlem-i İslâm’ın menfaati nokta-i nazarında uzaktan görünsün. ve ona dikkat edilsin. Ve vücûda gelmeden evvel ondan haber verilsin. Rüyâ-yı sâdıka ve keşif ise, cüz’î ve hususîdir. Vücûda geldikten sonra, yakından bakmaktır. Elbette böyle keşif cihetinde, rûhânî temessül i‘tibâriyle yakından bakıldığı vakit zerreler dahi görünebilir.
SAYFA 141
Âdî adamlar da onların rûhânî misâlleriyle görüşebilirler. Ve gāyet ehemmiyetsiz şeyler de medâr-ı nazar olabilir.
Fakat bir aynadaki misâlî güneşle münâsebetdâr olmak ve sohbet etmek nerede? Hakîkî semâdaki güneşle münâsebetdâr olmak nerede? Aynadaki güneşi herkes eline alabilir. İltifâtına mazhar olabilir. Konuşabilse, belki konuşturabilir. Fakat semâdaki güneşin iltifâtını celb eden ve kendisiyle konuşturan kimse, kamere çıkmalı, makamı kamerde olmalı veya kamer gibi bir vazîfe görmeli. Yoksa o sultân-ı semâvi olan güneşin haşmetli nazarı altında hiç görünmeyecek derecede gizlenecektir.
Risâle-i Nûr şâkirdleri nâmına
Kürt Bekir rh Âsım rh Mustafa rh Keçeci Mustafa rh Ali rh Süleymân rh Rüşdü rh Abdullâh rh Husrev rh Re’fet rh Süleymân rh Sabrî rh Hulûsî rh Babacan Mehmed Ali rh Mes‘ud rh Hüseyin rh Gālib rh Hâfız Alî rh Küçük Lütfü rh Zekâî rh Abdülbâkî rh Şamlı Hâfız Tevfîk rh Ya‘kub Cemâl rh vesâire
SAYFA 142
[SEKİZİNCİ LEM‘A]
Gavs-ı A‘zam’ın ks Hizbü’l-Kur’ân’a dâir kerâmet-i gaybiyesidir.
Şu risâlenin içindeki imzalarla gösterildiği gibi, benim de hizmet-i Kur’âniyedeki arkadaşlarıma iştirâkim var. Bir kısmı, benim imzam iledir. Bir kısmı, onların tasvîb ve istihrâcıyla ve tasdîkleriyle olduğundan, bana âit haddimden fazla hisseyi onların hâtırı için sükût ile kabûl ettim. Yoksa bu risâlenin başında söylediğim gibi, bunda öyle bir hisse-i şerefe hakkım yoktur. On sene mukaddem bu kasîde-i gaybiyeyi gördükçe bana ma‘nevî bir ihtâr gibi, Dikkat et diye kalbime geliyordu. O hâtırayı iki cihetle dinlemiyordum.
Birincisi: Benim gibi ehemmiyetli ömrü şân ve şeref perdesi altında geçen bir kimsenin nefs-i emmâresi, hubb-u câh ile zehirlenip öldükten sonra, yeniden bu sûretle nefs-i emmâreye diğer bir şeref kapısı açmak istememekti.
İkinci Cihet: Bu muannid zamanda bedîhî da‘vâları ve zâhirî huccetleri kabûl etmeyenlere karşı, böyle işârât-ı gaybiye nev‘inden olan şeyleri hodfurûşâne bir tarzda izhâr etmek, hoşuma gitmiyordu.
En nihâyet esâretimin sekizinci senesinde, en işkenceli ve en sıkıntılı bir zamanda, gāyet kuvvetli bir teselliye ve teşvîke muhtâç olduğumuzdan bana ihtâr edildi ki: Bunu tahdîs-i ni‘met ve bir şükr-ü ma‘nevî nev‘inden izhâr et Hem korkma Kanâat verecek derecede kuvvetlidir.
Bu izhârda en mühim maksadım, esrâr-ı Kur’âniyeye âit olan risâlelerin makbûliyetine Gavs-ı A‘zam’ın ks imza basması nev‘inden olduğudur.
İkinci maksadım, o kudsî üstâdımın kerâmetini izhâr etmekle, kerâmât-ı evliyâyı inkâr eden mülhidleri iskât edip, hizmet-i Kur’âniyeye fütûr verecek çok esbâba ma‘rûz ve çok avâika hedef olan arkadaşlarımın kuvve-i ma‘neviyelerini takviye ve şevklerini tezyîd ve fütûrlarını izâle etmek idi.
Benim için bir nevi‘ hodfurûşluk nev‘inden olduğu için ehemmiyetli zarardır. Fakat o zararımı, o kudsî üstâdımın ve arkadaşlarımın hâtırı için kabûl ettim.
Şu Kerâmet-i Gavsiye Risâlesi tedrîcen istihrâc edildiği için, birkaç parçaya ve tetimmelere inkısâm etti. Gittikçe, birbirini tenvîr ve te’yîd ettikçe vuzûh peydâ ediyor. İşârâtın bazısında zaaf varsa da, sâir arkadaşlarının ittifâkından aldığı kuvvet, o za‘fı izâle eder.
SAYFA 143
[Şâyân-ı hayret bir tefe’ül ve mühim bir ihbâr-ı gaybî ]
Sabrî, Süleymân, Bekir, Gālib, Tevfîk’in fıkrasıdır. Hem Husrev, Hâfız Alî, Re’fet, Âsım ve Kuleönü’nden Mustafa’ların fıkrasıdır.
Latîf ve müjdeli bir tefe’ül: Üstâd, Gālib ve Süleymân; Ümmî Sinan’ın dîvânında mesleğimize ve Sözler’e dâir tefe’ül edildi, şu beyitler çıktı. Baktık, Sözler bahsi, bütün dîvânında yalnız bu kāfiyelerde görünüyor. Demek Sözler hak söz , hem nûr söz oluyor.
Derim ki, yardımcım Allâh
Şefâatçim Resûlullâh
Ki burhânım Kitabullâh
Budur bendeki hak söz.
Senin kapında kul çoktur
Hesabı haddi hiç yoktur
Velâkin bir dahi yoktur
Sinân-ı Ümmî gibi nûr söz.
[Mühim bir ihbâr-ı gaybî ]
Şeyh-i Geylânî’nin ks gayb-âşinâ gözüyle kendinden sekiz yüz sene sonra vukū‘a geleceğini görüp haber verdiği bir hâdise-i Kur’âniyedir.
Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hizmetindeki kudsiyete, kerâmetkârâne olarak sekiz yüz sene evvel Gavs-ı A‘zam ünvânıyla bihakkın iştihâr eden Kutb-u A‘zam Şeyh-i Geylânî, نَظَرْتُ بِعَیْنِ الْفِكْرِ فٖی حَانِ حَضْرَتٖی جَلٖیبًا تَجَلّٰی لِلْقُلُوبِ فَجَنَّتْ fıkrasıyla başlayan kasîdesinin âhirinde, Mecmûatü’l-Ahzâb’ın birinci cildinin 562 nci sahîfesinde beş satırla şu zamanda hizmet-i Kur’âniyedeki hey’ete ve başta bulunan Üstâdımıza beş vecihle bakıyor ve gösteriyor. İşte o beş satır şudur:
تَوَسَّلْ بِنَا فٖی كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ اَغٖیثُكَ فِی الْاَشْیَٓاءِ دَهْرًا بِهِمَّتٖی
اَنَا لِمُرٖیدٖی حَافِظًا مَا یَخَافُهُ وَاَحْرُسُهُ فٖی كُلِّ شَرٍّ وَفِتْنَةٍ
مُرٖیدٖٓی اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَمَغْرِبًا اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فٖٓی اَیِّ بَلْدَةٍ
فَیَا مُنْشِدًا نَظْمٖی فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَیْنِ الْعِنَایَةِ
وَكُنْ قَادِرِیَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَعٖیشُ سَعٖیدًا صَادِقًا بِمَحَبَّتٖی
SAYFA 144
Beşinci satırdan sonra gelen hâtime-i kasîde, وَجَدّٖی رَسُولُ اللّٰهِ اَعْنٖی مُحَمَّدًا اَنَا عَبْدُ الْقَادِرِ دَامَ عِزّٖی وَرِفْعَتٖی dir. İşte evvelki beş satırda, beş vecihle ve beş tevâfukla, şimdi hizmet-i Kur’âniyenin başında bulunanı gösteriyor.
Birinci Vecih: Âhirdeki satırda, تَعٖیشُ سَعٖیدًا ismini sarâhatle haber vermekle beraber, maîşet husûsunda izzet ve saâdetle geçineceğini haber veriyor. Evet Hocamız, küçüklüğünden beri fakr-ı hâliyle ve istiğnâ-yı tâm ile beraber maîşet husûsunda en mes‘ûd bir zâttır.
İkinci Vecih: Aynı satırın başında وَكُنْ قَادِرِیَّ الْوَقْتِ fıkrasıyla o mürîdine diyor ki: Vaktin Abdülkādir’i ol Bu قادری kelimesi, hesâb-ı ebced ile üç yüz yirmi beş eder. Üstâdımızın lakabı نورسی olduğu cihetle, Nûrsî’nin makam-ı ebcedîsi üç yüz yirmi altı ediyor. Bir tek fark var. O tek الف dir. Bin ma‘nâsında elf’e remzeder. Demek bin üç yüz yirmi beşde Şeyh-i Geylânî’ye mensûb bir zât, Şeyh-i Geylânî tarzında hakîkat-i Kur’âniyeyi müdâfaa etmeye çalışacak. Hakîkaten Üstâdımız, bin üç yüz yirmi altı senesinde, Hürriyetin ikinci senesi, mücâhede-i ma‘neviyeye atılmıştır.
Üçüncü Vecih: Onun iki ismi var. Biri Saîd, biri Bedîüzzamân. Bu iki ismin mecmûunun makam-ı ebcedîsi الزّمان daki şedde sayılmazsa, üç yüz yirmi dokuz ediyor. İki د bir sayılsa, üç yüz yirmi beş eder. Aynen كُنْ قَادِرِیَّ الْوَقْتِ deki muhâtab o olduğuna işâret ediyor, belki delâlet ediyor. Eğer الزّمان daki okunmayan الف لام sayılsa, kaideten قادری kelimesi’nde bir الف لام dâhil olmak lâzım gelir. Çünki ta‘rîf için muzâfün ileyh kalktıktan sonra الف لام gelir. O hâlde dahi müsâvî olurlar.
Dördüncü Vecih Bu beş satırda Hazret-i Şeyh istikbâlde bir mürîdine te’mînât veriyor. قُلْ وَلَا تَخَفْ diyor:. Korkma Sözlerini söyle diyor: Sen şark ve garba gideceksin. Çok fitnelere ve şerlere girip, umumunda esbâb-ı âdiyenin fevkinde bir tarz ile kurtularak mahfûz kalacaksın diyor.
Evet, bu hizmet-i Kur’âniye içindeki zât, hakîkaten esâretle şarka gitti. Ve yine acîb bir esâretle Asya’nın garbında on dokuz sene kaldı. Hazret-i Şeyh’in dediği gibi, çok şehirleri gezdi. Mücâhedesi Sözler’ledir. قُلْ وَلَا تَخَفْ hükmüyle çekinmeyerek Hazret-i Şeyh’in dediği gibi yapmış. Yirmi sene zarfında yirmi fitneye ve mehâlik-i azîmeye düştüğü hâlde, bir hıfz-ı gaybî ile, Hazret-i Şeyh’in dediği gibi mahfûz kalmış.
Hem fevkalme’mûl bir gurbet diyârında fevkalâde inâyete mazhariyeti o
SAYFA 145
dereceye gelmiş ki, her bir risâle, o inâyâtın ta‘dâdında yazılmıştır. Hazret-i Gavs’ın dediği gibi, biz onun etrafında مَحْرُوسٌ بِعَیْنِ الْعِنَایَةِ fıkrasının meâlini gözümüzle görüyoruz.
Beşinci Vecih: Üstâdımız kendisi söylüyor ki: Ben sekiz-dokuz, yaşında iken bütün nâhiyemiz ve etrafındaki ahâli Nakşî tarîkatinde idiler. Oraca meşhûr Gavs-ı Hîzân nâmıyla bir zâttan istimdâd ediyorlardı. Ben akrabama ve umûm ahâliye muhâlif olarak Yâ Gavs-ı Geylânî derdim. Çocukluk i‘tibâriyle, elimden ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, Yâ Şeyh Sana bir Fâtiha, sen benim bu şeyimi buldur derdim. Acîbdir ve yemîn ediyorum, bin def‘a böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duâsıyla imdâdıma yetişmiştir. Onun için bütün hayâtımda umûmiyetle Fâtiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zât-ı asm Risâletten sonra Şeyh-i Geylânî’ye hediye ediyordum. Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kādirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyârsız hükmediyordu. Fakat tarîkatle iştigāle ilmin meşguliyeti mâni‘ oluyordu.
Sonra bir inâyet-i İlâhiye imdâdıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyh’in فُتُوحُ الْغَیْبْ nâmındaki kitabı hüsn-ü tesâdüf elime geçmişti. Yirmi Sekizinci Mektûb’da beyân edildiği gibi, Hazret-i Şeyh’in himmet ve irşâdıyla Eski Saîd Yeni Saîd’e inkılâb etti. O Fütûhu’l-Gayb’ın tefe’ülünde en evvel şu fıkra çıktı: اَنْتَ فٖی دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبٖیبًا یُدَاوٖی قَلْبَكَ Yani Ey bîçâre Sen Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de bir a‘zâ olmak cihetiyle, güyâ bir hekimsin. Ehl-i İslâm’ın ma‘nevî hastalıklarını tedâvi ediyorsun. Hâlbuki en ziyâde hasta sensin. Sen evvelâ kendine tabîb ara Şifâ bul Sonra başkasının şifâsına çalış diyordu.
İşte o vakit o tefe’ül sırrıyla, maddî hastalığım gibi, ma‘nevî hastalığımı da kat‘iyen anladım. O şeyhime dedim: Sen tabîbim ol. Elhak, o tabîbim oldu. Fakat çok şiddetli ameliyât-ı cerrâhiye yaptı. Fütûhu’l-Gayb kitabında Yâ gulâm ta‘bîr ettiği talebesine pek müdhiş ameliyât-ı cerrâhiye yapıyor. Ben kendimi, o gulâm yerine vaz‘ ettim. Fakat pek şiddetli hitâb ediyordu. Eyyühe’l-münâfık Ey dinini dünyaya satan riyâkâr diye diye levmediyordu. Kitabın yarısını ancak okuyabildim.
Sonra o risâleyi terk ettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyât-ı cerrâhiyenin arkasından bir lezzet geldi. İştiyâkla o mübârek eseri acı bir tiryâk gibi veya sulfato gibi içtim. Elhamdülillâh kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı. Hocamızın sözü burada bitti.