
SAYFA 59
[BİRİNCİ ŞU‘]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَبِهٖ نَسْتَعٖینُ
İki acîb suâle karşı def‘aten hâtıra gelen ikigarib cevâbdır.
Birinci Suâl: Denildi ki: Fâtiha ve Yâsîn ve hatm-i Kur’ânî gibi okunan virdler ve kudsî şeyler, bazen hadsiz ölmüş ve sağ insanlara bağışlanıyor. Hâlbuki böyle cüz’î bir tek hediye, ân-ı vâhidde hadsiz zâtlara yetişmesi ve her birisine aynı hediyenin düşmesi, tavr-ı aklın hâricindedir?
Elcevab: Fâtır-ı Hakîm, nasıl ki unsur-u havayı, kelimelerin berk gibi intişârlarına ve tekessürlerine bir mezraa, bir vâsıta yapmış. Ve radyo vâsıtasıyla, bir minârede okunan ezân-ı Muhammedî’yi asm umûm yerlere ve umûm insanlara aynı anda yetiştirmesi gibi; öyle de, okunan bir Fâtiha’yı dahi, meselâ umûm ehl-i îmân emvâtına aynı anda yetiştirmek için hadsiz kudretiyle ve nihâyetsiz hikmetiyle ma‘nevî âlemde, ma‘nevî havada çok ma‘nevî elektrikleri ve ma‘nevî radyoları sermiş ve serpmiş. Fıtrî telsiz telefonları istihdâm ediyor, çalıştırıyor. Hem nasıl ki bir lâmba yansa, mukābilindeki binler aynanın her birine tam bir lâmba girer. Aynen öyle de, bir Yâsîn-i Şerîf okunsa, milyonlar rûhlara hediye edilse, her bir rûha tam bir Yâsîn-i Şerîf düşer.
İkinci Suâl: Şiddetle ve âmirâne denildi ki: Sen Risâle-i Nûr’un makbûliyetine dâir Hazret-i Alî ra ve Gavs-ı A‘zam ra gibi zâtların kasîdelerinden şâhidler gösteriyorsun. Hâlbuki asıl söz sâhibi Kur’ân’dır. Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın hakîkî bir tefsîri ve hakîkatinin bir tercümanı ve mes’elelerinin burhânıdır. Kur’ân ise sâir kelâmlar gibi kışırlı ve kemikli ve şuûru husûsî ve cüz’î değildir. Belki Kur’ân, umûm işârâtıyla ve eczâsı ile ayn-ı şuûrdur, kışırsızdır. Fuzûlî ve lüzûmsuz maddeleri yoktur. Âlem-i gaybın tercümanıdır. Sözler hakkında söz onundur. Görelim, o ne diyor?
Elcevab: Risâle-i Nûr, doğrudan doğruya Kur’ân’ın bâhir bir burhânı ve kuvvetli bir tefsîri ve parlak bir lem‘a-i i‘câz-ı ma‘nevîsi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuâ‘ı ve o ma‘den-i ilm-i hakîkatten mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i ma‘neviyesi olduğundan, onun kıymetini ve ehemmiyetini beyân etmek, Kur’ân’ın şerefine,
SAYFA 60
hesabına ve senâsına geçtiğinden, elbette Risâle-i Nûr’un meziyetini beyân etmekliği hak iktizâ eder ve hakîkat ister. Kur’ân izin verir. Benim gibi bir tercümanın hissesi, yalnız şükürdür. Hiç bir cihetle fahre, temeddühe, gurura hakkı yoktur ve olamaz. Gelecek âyetlerin işârâtına bu nokta-i nazarla bakmak gerektir. Yoksa beni hodbînlik ile ithâm edenlere, hakkımı helâl etmem.
Bu çok ehemmiyetli suâle karşı iki-üç sâat zarfında birden Kur’ân’ın âyât-ı meşhûresinden Sözler adedince otuz üç âyet hem ma‘nâsıyla, hem cifir ile Risâle-i Nûr’a işâret ettiği uzaktan uzağa icmâlen görüldü. Ayrı ayrı tarzlarda, otuz üç âyet müttefikan Risâle-i Nûr’u remizleriyle gösterdiği hayâl meyâl görüldü.
İhtâr: En evvel yirmi dördüncü âyetin başında zikredilen ihtâra dikkat etmek lâzımdır. O ihtârın yeri başta idi. Fakat orada hâtıra geldi, oraya girdi.
İkinci bir ihtâr: Tevâfukla işaretler, eğer münâsebet-i ma‘neviyeye istinâd etmezse, ehemmiyeti azdır. Eğer münâsebet-i ma‘neviyesi kuvvetli ise ve onun bir ferdi, bir mâsadakı hükmünde olsa ve müstesnâ bir liyâkati bulunsa, o vakit tevâfuk ehemmiyetlidir. Ve o kelâmdan, onun irâde edildiğine bir emâre olur. Ve ondan, o ferdin husûsî bir sûrette dâhil olduğuna ya remiz, ya işâret, ya delâlet hükmünde onu gösterir.
İşte gelecek âyât-ı Kur’âniyenin Risâle-i Nûr’a işaretleri ve tevâfukları, ekseriyet ile kuvvetli bir münâsebet-i ma‘neviyeye istinâd ederler. Evet, bu gelecek âyât-ı meşhûre, müttefikan on üçüncü asrın âhirine ve on dördüncü asrın evveline cifirce bakıyorlar. Ve Kur’ân ve îmân hesabına bir hakîkate işâret ediyorlar. Ve medâr-ı teselli bir Nûr’dan haber veriyorlar. Ve o zamanın dalâlet fitnesinden gelen şübühâtı izâle edecek Kur’ânî bir burhânı müjde veriyorlar. Ve o işaretlere ve remizlere tam mazhar ve o vazîfeleri bihakkın görecek Risâle-i Nûr gibi bir tefsîr-i Kur’ânî olacağını ihbâr ediyorlar. İşte Risâle-i Nûr bu mezkûr noktalarda ileri olduğunu, onu okuyanlarca şübhesiz olmasıyla delâlet eder ki, o âyetler, bilhassa Risâle-i Nûr’a bakıp ona işâret ediyorlar.
Birincisi: Sûre-i Nûr’dan âyet-i Nûr’dur ki, Risâle-i Nûr’un Resâilü’n-Nûr ve Risâlei’n-Nûr ve Risâletü’n-Nûr nâmlarıyla sebeb-i tesmiyesinin on altı sebebinden bir sebebi olduğundan, birinci olarak onu beyân etmek gerektir.
Bu âyetü’n-Nûr: اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖیهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فٖی زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّیٌّ یُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَیْتُونَةٍ لَا شَرْقِیَّةٍ وَلَا غَرْبِیَّةٍ یَكَادُ زَیْتُهَا
SAYFA 61
یُضٖٓئُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰی نُورٍ یَهْدِی اللّٰهُ لِنُورِهٖ مَنْ یَشَٓاءُ وَیَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖیمٌ
Şu âyet-i Nûriyenin ma‘nâca çok tabakātı ve vücûh-u kesîresi vardır. Ve o tabakalardan ve o vecihlerden işârî ve remzî bir vechi, ma‘nâca ve cifirce nûrlu bir tefsîri olan Risâlei’n-Nûr ve Risâletü’n-Nûr’a dört-beş cümlesiyle on cihetten bakıyor. Ve o tabakalardan ve o vecihlerden bir tabakası ve bir perdesi dahi mu‘cizâne elektrikten haber veriyor.
Risâle-i Nûr’a bakan Birinci Cümle مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖیهَا مِصْبَاحٌ dur. Yani nûr-u İlâhînin veya nûr-u Kur’ânînin veya nûr-u Muhammedînin asm misâli şu مِشْكٰوةٍ فٖیهَا مِصْبَاحٌ dur. Makam-ı cifrîsi dokuz yüz doksan sekiz olarak aynen Risâletü’n-Nûr şeddeli nûn iki nûn sayılmak cihetiyle tam tamına tevâfukla ona işâret eder.
İkinci Cümlesi: اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّیٌّ یُوقَدُ dür. Yirmi Sekizinci Lem‘a’da tafsîlen beyân edildiği gibi, İmâm-ı Alî ra Kasîde-i Celcelûtiye’sinde sarâhat derecesinde Risâle-i Nûr’a bakarak ve ona işâret ederek demiş: اَقِدْ كَوْكَبٖی بِالْاِسْمِ نُورًاBen tahmîn ediyorum ki, İmâm-ı Alî’nin ra bu işareti, bu cümle-i Nûriyenin remzinden mülhemdir. Bu cümle-i âyetin makamı, beş yüz kırk altı edip, Risâle-i Nûr’un adedi olan beş yüz kırksekize gāyet cüz’î ve sırlı iki fark ile tevâfuk noktasından işâret ettiği gibi, remzî bir ma‘nâsıyla tam bakıyor.
Üçüncü Cümlesi: مِنْ شَجَرَةٍ dir. Eğer مِنْ شَجَرَةٍ deki ت vakıflardaki gibi ە sayılsa, beş yüz doksan sekiz ederek tam tamına Resâilü’n-Nûr ve Risâlei’n-Nûr adedi olan beş yüz doksansekize tevâfukla beraber, مِنْ فُرْقَانٍ حَكٖیمٍ in adedine yine sırlı bir tek fark ile tevâfuk-u remzî ile, hem Resâilü’n-Nûr’u efradına dâhil eder, hem yine Risâlei’n-Nûr’un şecere-i mübâreki Furkān-ı Hakîm olduğunu gösterir.
Eğer مِنْ شَجَرَةٍ deki ة ت kalsa, o vakit makam-ı cifrîsi dokuz yüz doksan üç eder. Tevâfuka zarar vermeyen cüz’î ve sırlı beş fark ile Risâletü’n-Nûr adedi olan dokuz yüz doksansekize tevâfukla, ma‘nâsının dahi muvâfakatine binâen ona işâret eder.
Dördüncü Cümlesi: نُورٌ عَلٰی نُورٍ یَهْدِی اللّٰهُ لِنُورِهٖ dir ki: dokuz yüz doksan dokuz ederek sırlı bir tek fark ile Risâletü’n-Nûr adedi olan dokuz yüz doksansekize tevâfukla, ma‘nâsının kuvvetli münâsebetine binâen işâret derecesinde remzeder.
SAYFA 62
Beşinci Cümlesi: مَنْ یَشَٓاءُ cümlesi, gāyet cüz’î bir fark ile Risâle-i Nûr müellifinin ismiyle meşhûr bir lakabına tevâfukla ma‘nâsı baktığı gibi bakıyor. Eğer یَشَٓاءُ de mukadder zamir izhâr edilirse, مَنْ یَشَٓائُهُ olur. Tam tamına tevâfuk eder.
Bu âyet nasıl ki Risâlei’n-Nûr’a ismiyle bakıyor, öyle de târîh-i te’lîfine ve tekemmülüne tam tamına tevâfukla remzen bakıyor. كَمِشْكٰوةٍ فٖیهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فٖی زُجَاجَةٍ cümlesi كَمِشْكٰوةٍ deki tenvîn vakıf yeri olmadığından ن sayılmak ve فٖی زُجَاجَةٍ vakıf yeri olduğundan ت ە olmak şartıyla, bin üç yüz kırk dokuz ederek, Resâilü’n-Nûr’un en nûrânî cüz’lerinin te’lîfi hengâmı ve tekemmül zamanı olan bin üç yüz kırk dokuz târîhine tam tamına tevâfukla işâret eder.
Hem اَلْمِصْبَاحُ فٖی زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّیٌّ cümlesi bin üç yüz kırk beş ederek Resâilü’n-Nûr’un intişârı ve iştihârı ve parlaması târîhine tam tamına tevâfuk eder. Çünki şeddeli ر iki ر ر, şeddeli ن iki ن ن, şeddeli ز aslı i‘tibâriyle bir ل, bir ز ve birinci زُجَاجَة deki ت vakıf cihetiyle ە, ikincisi vakıf olmadığından ت sayılır.
Eğer şeddeli ز iki ز ز sayılsa, o vakit bin üç yüz yirmi iki eder ki: yine Risâlei’n-Nûr müellifinin mukaddemât-ı Nûriyeye başladığı aynı târîhe tam tamına tevâfuk eder.
Hem مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ cümlesi, tâ-yı evvel, ت, ikinci ت ise, vakıf yeri olduğundan ە olmak ve شَجَرَةٍ deki tenvîn ن sayılmak cihetiyle bin üç yüz on bir eder ki, o târihte Resâilü’n-Nûr müellifinin Risâletü’n-Nûr’un mübârek şecere-i kudsiyesi olan Kur’ân’ın basamakları olan ulûm-u Arabiyeyi tedrîse başladığı aynı târîhe tevâfuk ederek remzen bakar.
İşte bu kadar ma‘nîdâr ve müteaddid tevâfukāt-ı Kur’âniyenin ittifâkı, yalnız bir emâre ve bir işâret değildir. Belki kuvvetli bir delâlettir. Belki elektrik ile beraber, Resâilü’n-Nûr’a münâsebet-i ma‘neviyesiyle bir tasrîhtir.
Bu âyetin münâsebet-i ma‘neviyesinin letâfetlerinden bir letâfeti şudur ki, ihbâr-ı gayb nev‘inden mu‘cizâne hem elektriğe, hem Risâlei’n-Nûr’a işâret ettiği gibi; ikisinin zuhûrlarını ve zaman-ı zuhûrlarından sonraki tekemmül zamanlarını ve hilâf-ı âdet vaz‘iyetlerini çok güzel gösteriyor.
Meselâ زَیْتُونَةٍ لَا شَرْقِیَّةٍ وَلَا غَرْبِیَّةٍ
SAYFA 63
cümlesi der: Nasıl ki elektriğin kıymetdâr metâ‘ı, ne şarktan, ne de garbdan celb edilmiş bir mal değildir. Belki yukarıda, cevv-i havada rahmet hazînesinden, semâvât tarafından iniyor. Her yerin malıdır. Başka yerden aramaya lüzûm yoktur der. Öyle de ma‘nevî bir elektrik olan Resâilü’n-Nûr dahi, ne şarkın ma‘lûmâtından ve ne ulûmundan; ve ne de garbın felsefe ve fünûnundan gelmiş bir mal ve ne de onlardan iktibâs edilmiş bir nûr değildir. Belki, semâvî olan Kur’ân’ın şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşiyesinden iktibâs edilmiştir.
Hem meselâ: یَكَادُ زَیْتُهَا یُضٖٓئُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ cümlesi, ma‘nâ-yı remziyle diyor ki: On üçüncü ve on dördüncü asırda semâvî lâmbalar ateşsiz yanarlar. Ateş dokundurmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır. Yani bin iki yüz seksen târîhine yakındır. İşte bu cümle ile, nasıl ki elektriğin hilâf-ı âdet keyfiyetini ve geleceğini remzen beyân eder. Aynen öyle de, ma‘nevî bir elektrik olan Resâilü’n-Nûr dahi gāyet yüksek ve derin bir ilim olduğu hâlde, külfet-i tahsîle ve derse çalışmaya ve başka üstâdlardan taallüm edilmeye ve müderrisinin ağzından iktibâs olmaya muhtâç olmadan, herkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi, meşakkat ateşine lüzûm kalmadan anlayabilir. Kendi kendine istifâde eder. Muhakkik bir âlim olur. Hem işâret eder ki: Resâilü’n-Nûr müellifi dahi ateşsiz yanar. Tahsîl için külfete ve ders meşakkatine muhtâç olmadan kendi kendine nûrlanır, âlim olur.
Evet, bu cümlenin mu‘cizâne üç işârâtı elektrik ve Resâilü’n-Nûr hakkında hak olduğu gibi, müellif hakkında dahi ayn-ı hakîkattir. Târîhçe-i hayatını okuyanlar ve hemşehrileri bilirler ki, İzhâr Kitabı'ndan sonraki medrese usûlünce on beş sene ders almak ile okunan kitapları Resâilü’n-Nûr müellifi yalnız üç ayda tahsîl etmiştir.
Hem nasıl ki, bu cümlenin ma‘nevî münâsebet cihetinde kuvvetli ve letâfetli işareti var; öyle de, cifrî ve ebcedî tevâfukuyla hem elektriğin zaman-ı zuhûrunun kurbiyetini, hem Resâilü’n-Nûr’un meydana çıkmasını, hem de müellifinin velâdetini remzen haber veriyor ve bir lem‘a-i i‘câz daha gösteriyor. Şöyle ki: یَكَادُ زَیْتُهَا یُضٖٓئُ cümlesinin makamı bin iki yüz yetmiş dokuz olup, وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ kısmı ise, iki tenvîn ن sayılmak cihetiyle bin iki yüz seksen dört ederek, hem elektriğin taammümünün kurbiyetini, hem Resâilü’n-Nûr’un yakınlığını, hem on dört sene sonra müellifinin velâdetini یَكَادُ kelime-i kudsiyesiyle ma‘nen işâret ettiği gibi, cifir ile de tam tamına
SAYFA 64
aynı târîhe tevâfukla işâret eder. Ma‘lûmdur ki: zaîf ve ince ipler ictimâ‘ ettikçe kuvvetleşir, kopmaz bir halat olur. Bu sırra binâen bu âyetin bu işaretleri birbirine kuvvet verir, te’yîd eder. Tevâfuk tam olmazsa da tam hükmünde olur ve işareti delâlet derecesine çıkarır.
Tenbîh: Ben bu âyet-i Nûriyenin işaretlerini, elektrik ve Risâlei'n-Nûr’un hâtırı için beyân etmedim. Belki bu âyetin i‘câz-ı ma‘nevîsinin bir şu‘besinden bir lem‘asını göstermek için beyân ettim.
Elhâsıl: Bu âyet-i kudsiye sarîh ma‘nâsıyla nûr-u İlâhîyi ve nûr-u Kur’ânîyi ve nûr-u Muhammedî’yi asm ders verdiği gibi; ma‘nâ-yı işârîsiyle de her asra baktığı gibi, on üçüncü asrın âhirine ve on dördüncü asrın evveline dahi bakar ve dikkatle baktırır. Ve bu iki asrın âhirlerinde ve evvellerinde en ziyâde nazara çarpan ve en ziyâde münâsebet-i ma‘neviyesi bulunan ve bu âyetin umûm cümlelerinin muvâfakatlarını ve mutâbakatlarını en ziyâde kazanan, elektrik ile Resâilü’n-Nûr olduğundan, doğrudan doğruya ma‘nâ-yı remziyle onlara bakar diye bana kanâat-i kat‘iye verdiğinden, çekinmeyerek kanâatimi yazdım. Hatâ etmiş isem, Erhamü’r-Râhimîn’den rahmetiyle affetmesini niyâz ediyorum.
Resâilü’n-Nûr’un bu âyetin iltifâtına liyâkatini anlamak isteyen zâtlar, hangi risâleye dikkatle baksalar anlarlar. Hiç olmazsa, Eskişehir hapishânesi’nin bir meyvesi olan Otuzuncu Lem‘a nâmındaki altı esmâ-yı İlâhiyeye dâir Altı Nükte Risâlesi’ne, hiç olmazsa o Lem‘a’dan ism-i Hayy ve Kayyûm’a dâir Beşinci ve Altıncı Nüktelere dikkatle baksalar, elbette tasdîk ederler.
Resâili’n-Nur’a işâret eden ikinci âyet: فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ âyet-i meşhûresidir ki, شَیَّبَتْنٖی سُورَةُ هُودٍ hadîsinin vürûduna sebeb olmuştur. اِسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ âyetinin işareti, Sekizinci Lem‘a’da tafsîlen beyân edildiği gibi, Sûre-i Hûd’da فَمِنْهُمْ شَقِیٌّ وَسَعٖیدٌ ilâ-âhirihî; âyetinin iki kuvvetli işâret veren sahîfesinin mukābilindeki gāyet meşhûr bir âyettir. Makam-ı cifrîsi bin üç yüz üç eder. Hem Sûre-iŞûrâ’nın ikinci sahîfesinde وَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ âyeti ise, bin üç yüzdokuz ederek, o târihte umûm muhâtabları içinde birisine, hususan Kur’ân hesabına iltifât edip, istikāmetle emreder ki; birinci târîh ise, Resâilü’n-Nûr müellifi Resâilü’n-Nûr’u netice veren ulûmun tahsîline başladığı tarihtir. Ve ikinci âyetin
SAYFA 65
târîhî ise, o müellifin hârika bir sûrette pek az bir zamanda ilimce tekemmül etmesi, tahsîlden tedrîse başladığı; ve üç ayda ve bir kış içinde on beş senede medresece okunan yüz kitaptan ziyâde okuduğu; ve o zamanın o muhîtinde en meşhûr ulemâsının yanında o üç ayın mahsûlü on beş senenin mahsûlü kadar netice verdiği; ve çok mükerrer imtihânlarla ve hangi ilimden olursa olsun sorulan her suâle karşı cevâb-ı savâb vermekle isbat ettiği Hâşiyeaynı târîhe tam tamına tevâfukla, remzen Risâle-i Nûr’un istikametine bir işârettir.
Üçüncü âyet-i meşhûre: : وَالَّذٖینَ جَاهَدُوا فٖینَا لَنَهْدِیَنَّهُمْ سُبُلَنَا âyeti, kuvvetli münâsebet-i ma‘neviyesiyle beraber, cifirce bin üç yüz kırk dört eder ki, o târihte Risâle-i Nûr’un şâkirdleri gibi bu âyetin ma‘nâsına daha ziyâde mazhar olanlar zâhiren görülmüyor. Demek bu âyet, ma‘nâsının müteaddid tabakalarından işârî bir tabakadan ve remzî bir perdeden Kur’ân’ın parlak bir tefsîri olan Risâle-i Nûr’a bakıyor. Ve en evvel nâzil olan Sûre-i Alak’da اِنَّ الْاِنْسَانَ لَیَطْغٰی âyeti gibi, ma‘nâsıyla ve makam-ı cifrîsiyle ifade ediyor ki, bin üç yüz kırk dörtte nev‘-i insan içinde firavunâne emsâlsiz bir tuğyân, bir inkâr çıkacak.
وَالَّذٖینَ جَاهَدُوا فٖینَا âyeti ise, o tuğyâna karşı mücâhede edenleri senâ ediyor. Evet, harb-i umûmî’nin neticelerinden hem âlem-i insâniyet, hem âlem-i İslâmiyet çok zarar gördüler. Nev‘-i insanın, hususan Avrupa’nın mağrûr ve cebbârları, bilhassa birisi kuvvet ve gınâya ve paraya istinâd ederek firavunâne bir tuğyâna girdiklerinden, o husûsî insanlar nev‘-i beşeri mes’ûl ediyor diye, âyette insan ism-i umûmîsiyle ta‘bîr edilmiş.
Eğer لَنَهْدِیَنَّهُمْ deki şeddeli nûn bir nûn sayılsa, bin iki yüz doksan dört eder ki, Risâletü’n-Nûr müellifinin besmele-i hayatıdır. Ve târîh-i velâdetinin birinci senesidir. Eğer şeddeli ل iki ل ve nûn bir sayılsa, o vakit bin üç yüz yirmidörtte hürriyetin i‘lânı hengâmında mücâhede-i ma‘neviye ile tezâhür eden Risâle-i'n-Nûr müellifinin görünmesi tarihidir.
SAYFA 66
Dördüncü âyet-i meşhûre: : وَلَقَدْ اٰتَیْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانٖی âyetidir. Şu cümle Kur’ân-ı Azîmüşşân’ı ve Fâtiha Sûresi’ni müsennâ senâsıyla ifade ettiği gibi, Kur’ân’ın müsennâ vasfına lâyık bir burhânını ve altı erkân-ı îmâniye ile beraber hakîkat-i İslâmiyet olan yedi esasını ve Kur’ân’ın seb‘a-i meşhûresini parlak bir sûrette isbat eden ve Seb‘u’l-Mesânînûruna mazhar bir aynası olan Risâlei'n-Nûr’a cifirce dahi işâret eder. Çünki اٰتَیْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانٖی makam-ı ebcedîsi, bin üç yüz otuz beş adediyle Risâlei'n-Nûr’un Fâtihası olan İşârâtü’l-İ‘câz Tefsîri'nin Fâtiha Sûresi’yle el-Bakara Sûresi’nin başına âit kısmını basmakla intişâr târîhî olan bin üç yüz otuz beş veya altıya tevâfukla, remzî bir perdeden ona baktığına bir emâredir.
Beşinci âyet: اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا یَمْشٖی بِهٖ فِی النَّاسِ dir. Bu âyetin remzi latîftir. Çünki hem kuvvetli münâsebet-i ma‘neviye ile, hem cifirle, efrâd-ı kesîresi içinde husûsî bir sûrette Risâle-i Nûr’a ve müellifine bakıyor. Şöyle ki: مَیْتًا kelimesi, tenvîn nûn sayılmak cihetiyle beş yüz ederek, Saîdü’n-Nûrsî adedi olan beş yüze tevâfukla işâret ediyor ki, Saîdü’n-Nûrsî dahi meyyit hükmünde idi, Risâletü’n-Nûr ile ihyâ edildi, onunla hayat buldu.
Evet اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا deki iki tenvîn ن durlar. Bin üç yüz otuz dört eder ki, Arabî tarihle o aynı zamanda Saîd, umûmî harbde maddî ve dehşetli bir mevtten hârika bir tarzda kurtulması; ve felsefe ve gafletten gelen ma‘nevî ve şiddetli bir ölümden necât bulması; ve Kur’ân’ın âb-ı hayâtıyla taze bir hayâta girmesi tarihidir. Bu tevâfuk-u ma‘nevî ve muvâfakat-ı cifriye delâlet derecesinde bir işârettir. Hem فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا یَمْشٖی بِهٖ فِی النَّاسِ tenvîn ve şeddeli nûn iki nûn ve بِهٖdeki telaffuz edilen ی sayılmak cihetiyle, bin iki yüz doksan dört eder ki, velâdetinin ve hayatının birinci senesidir. Demek bu cümle ile hayat-ı maddiyesine, evvelki cümle ile de hayat-ı ma‘neviyesine işâret eder.
Elhâsıl: Bu âyet, müteaddid ve çok tabakalarından bir işârî tabakadan hem Risâletü’n-Nûr’a, hem müellifine, hem bu on dördüncü asrın ibtidâsına, hem ibtidâsındaki Risâletü’n-Nûr’un mebdeine remzen, belki işareten, belki delâleten bakar.
SAYFA 67
[ اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا Âyetinin Tetimmesi]
اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا یَمْشٖی بِهٖ فِی النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِی الظُّلُمَاتِ لَیْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا
Âyetinin kuvvetli işaretini hem te’yîd, hem letâfetlendiren üç münâsebet birden Ramazân’da kalbime geldi.
Birincisi: Bana kat‘î bir kanâat verdi ki, مَیْتًا kelimesine tam münâsib Saîddir. Bu âyet, Risâle-i Nûr’un tercümanı olan Saîd’i meyyit ünvânıyla göstermesinin hikmeti budur ki, mevtin muammâsını ve tılsımını Risâle-i Nûr’la o açmış. O dehşetli yüzün altında ehl-i îmâna çok ünsiyetli ve sürûrlu ve nûrlu bir hakîkat keşfedip isbat etmiş.
Ve mevt-âlûd hayât-ı fâniyede boğulan ehl-i ilhâda karşı, bâkıyâne, hayat-âlûd, muvakkat bir mevt-i zâhirî ile gālibâne mukābele eder. كَمَنْ مَثَلُهُ فِی الظُّلُمَاتِ sırrına mazhar olan ehl-i ilhâd, gayr-i meşrû‘ müştehiyâtın ibâhasıyla fânî dünyayı süslendirmesine mukābil, Risâle-i Nûr, mevti o aldatıcı fânî hayâta karşı çıkarıp, lezzet ve ziynetini zîr u zeber eder. Ve der ve isbat eder ki, Mevt, ehl-i dalâlet için i‘dâm-ı ebedîdir. Ve o dehşetli darağacından kurtaran ve mevti mübârek bir terhîs tezkeresine çeviren, yalnız Kur’ân ve îmândır. İşte bunun içindir ki, bu hakîkat-i muazzama-i mevtiye, Risâle-i Nûr’da gāyet mühim ve geniş bir mevki‘ almış. Hatta ekser hücûmunda mevti elinde tutup ehl-i dalâletin başına vurur. aklını başına getirmeye çalışır.
İkincisi: Ehl-i tarîkatin ve bilhassa Nakşîlerin dört esasından biri ve en müessiri olan râbıta-i mevt, Eski Saîd’i Yeni Saîd’e çevirmiş ve dâimâ hareket-i fikriyede Yeni Saîd’e yoldaş olmuş. Başta İhtiyârlar Risâlesi olarak, risâlelerde o râbıta-i keşfiyâtı göstere göstere, tâ ehl-i îmân hakkında mevtin nûrânî ve hayâtdâr ve güzel hakîkatini görüp gösterdi.
Üçüncüsü: Bu âyet, cifir ve ebced hesabıyla, her tarafta Saîd’e hücûm eden üç çeşit mevtin temas zamanını ve târîhini aynen gösterip tevâfuk eder. Demek, âyetteki مَیْتًا kelimesinin efrâdından medâr-ı nazar bir ferdi ve cifirce onun ismi مَیْتًا adedine tam tevâfukla husûsî işarete mazhar bir mâsadak Saîdü’n-Nûrsî’dir.
[Sabrî’nin sadâkatinin bir kerâmetidir]
Ben namazdan sonra bu tetimmeyi yazarken Sıddîk Süleymân’ın halefi Emîn, Sabrî’nin اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا âyetine dâir parçayı aldığını ve Ramazân’ın feyzinden onun îzâhı gibi nûrlar istediğini gördüm. Ne yazdığımı Emîn’e gösterdim. Hayretle dedi: Bu hem Sabrî’nin, hem Risâle-i Nûr’un bir kerâmetidir.
SAYFA 68
Bu âyetteki esrârlı muvâzene-i Kur’âniyeyi düşünürken, Sûre-i Hûd’daki فَاَمَّا الَّذٖینَ شَقُوا fıkrasına karşı, وَاَمَّا الَّذٖینَ سُعِدُوا فَفِی الْجَنَّةِ deki muvâzene hâtıra geldi. Ve bildirdi ki, nasıl ki bu ikinci âyet ve birinci fıkra, Risâle-i Nûr’un mesleğine, şâkirdlerine tam tamına ma‘nen ve cifirce bakıyor. Öyle de, فَاَمَّا الَّذٖینَ âyeti dahi, Risâle-i Nûr’un muârızlarına ve düşmanlarına ve onların cereyânlarının mebdeine ve fa‘âliyet devresine ve müntehâsına cifir ile, tevâfuk ile işâret eder. Şöyle ki:
یُرٖیدُونَ اَنْ یُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ gibi âyetlerin bahsinde Birinci Şuâ‘da yedi-sekiz âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri bin üç yüz on altı ve yedi tarihi ki, Kur’ân’a karşı olan sû’-i kasdin mebdeidir. فَاَمَّا الَّذٖینَ شَقُوا cifirce aynı târîhî gösteriyor. Eğer şeddeli م iki م sayılsa, bin üç yüz elli yedi eğer şeddeli ل iki ل sayılsa, bin üç yüz kırk yedi eder ki, bu asrın tâğıyâne fa‘âliyet tarihidir. Her iki şeddeli ikişer sayılsa, bin üç yüz seksen yedi eder. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ dehşetli bir cereyânın müntehâsı târîhî olmak ihtimâli var.
فَفِی النَّارِ لَهُمْ فٖیهَا زَفٖیرٌ وَشَهٖیقٌ ise, bin üç yüz altmış bir eğer فَفِی النَّارِ daki okunmayan ی sayılmazsa, bin üç yüz elli bir târîhini; eğer şeddeli ن asıl i‘tibâriyle bir ل, bir ن sayılsa, yine bin üç yüz otuz bir târîhini ve harb-i umûmî ateşinin feryâd u fîzâr içindeki yangınını göstererek cehennem ateşinde zefîr ve şehîk eden ehl-i şekāvetin azâbını haber verip, ehl-i îmânı fitnelere düşüren şakîlerin hem dünyada, hem âhirette cezâlarına işâret eder.
Aynen öyle de, bu asra da zâhiren bakan, esrârlı olan Sûre-i وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ den şu âyetin اِنَّ الَّذٖینَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنٖینَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ یَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرٖیقِ ifâdesi gibi, İstanbul’un iki harîk-ı kebîrine, hem harb-i umûmî’nin dehşetli yangınına, cehennem azâbı gibi o fitnenin bir cezâsıdır diye işâret eder.
Elhâsıl: Bu âyet her asra baktığı gibi, bu asra daha ziyâde nazar-ı dikkati celb etmek için, cifirce bu asrın üç-dört devresinin tarihlerine ve hâdiselerine işâret; ve ma‘nâsının sûretiyle ve tarz-ı ifâdesiyle iki cereyânın keyfiyetlerine ve vaz‘iyetlerine îmâ eder.
Sabrî’nin mektûbu yolda iken ve gelmeden evvel, o mektûbun ma‘nevî te’sîri ile bu âyeti, اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا âyetiyle beraber düşünürken hâtırıma geldi:. Risâle-i Nûr bu derece kuvvetli işârât-ı Kur’âniyeye ve şâkirdlerinin bu kadar kıymetli beşâret-i Furkāniyeye ve aktâbların iltifâtına mazhariyetin sırrı ve hikmeti, musîbetin azameti ve dehşetidir ki, Risâle-i Nûr hiç bir eserin mazhar olmadığı bir kudsî takdîr ve tahsîn almış.
Demek ehemmiyet onun fevkalâde büyüklüğünde değil, belki musîbetin fevkalâde dehşetine
SAYFA 69
ve tahrîbâtına karşı mücâhedesi cüz’î ve az olduğu hâlde, gāyet büyük bir ehemmiyet kesb etmiş ki, bu âyette işâret ve beşâret-i Kur’âniye ifade eder. Risâle-i Nûr dâiresi içine girenler, tehlikede olan îmânlarını kurtarıyorlar ve îmân ile kabre giriyorlar ve cennete gidecekler diye müjde veriyorlar Evet, bazı vakit oluyor ki, bir nefer gördüğü hizmet için bir müşîrin fevkine çıkar, binler derece kıymet alır.
İhtâr: Geçmiş ve gelecek âyetlerin işaretleri, yalnız tevâfuk ile değildir. Belki her bir âyetin ma‘nâ-yı küllîsindeki cüz’iyât-ı kesîresinden bir cüz’î ferdi Risâle-i Nûr olduğuna îmâen, münâsebet-i ma‘neviyeye göre cifrî ve ebcedî bir tevâfuk ile o münâsebeti te’yîden ve ona binâen husûsî ona bakar demektir.
Altıncı âyet: Sûre-i Hadîd’de وَیَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهٖ Yani, Karanlıklar içinde size bir nûr ihsân edeceğim ki, o nûr ile doğru yolu bulup onda gidesiniz. Lillâhilhamd, Risâle-i Nûr bu kudsî ve küllî ma‘nâsının parlak bir ferdi olduğu gibi, نُورًا daki tenvîn نsayılmak cihetiyle bin üç yüz on sekiz adediyle Risâle-i Nûr müellifi tedrîsten te’lîf vazîfesine ve mücâhidâne seyahate başladığı zamanın beş sene evvelki zamanına ve çok âyetlerin işâret ettikleri bin üç yüz on altı tarihindeki mühim bir inkılâb-ı fikrîden iki sene sonraki zamana tevâfuk eder ki, o zaman istihzârat-ı Nûriyeye başladığı aynı tarihtir. İşte şu nûrlu âyetin hem ma‘nâca, hem cifirce tevâfuku ise, umûm vücûhu ayn-ı şuûr olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’da, elbette ittifâkî ve tesâdüfî olamaz.
Yedinci âyet: وَیُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهٖ şu âyet-i meşhûrenin küllî ma‘nâsının bu zamanda zâhir bir mâsadakı Risâletü’n-Nûr olduğu gibi, lafzullâhtaki şeddeli ل bir ل; ve بِكَلِمَاتِهٖ deki melfûz ی sayılmamak şartıyla dokuz yüz doksan sekiz adediyle, Risâletü’n-Nûr’un dokuz yüz doksan sekiz adedine tam tamına tevâfukla münâsebet-i ma‘neviyeye binâen, remzen ona bakar. Ve bu remzi latîfleştiren ve kuvvet veren münâsebetlerin birisi şudur ki, Risâletü’n-Nûr eczâları Sözler nâmıyla iştihâr etmiştir. Sözler ise Arabca Kelimât dır. Ve o kelimât ile Kur’ân’ın hakāikini o derece mahz-ı hak ve ayn-ı hakîkat olduğunu isbat etmiş ki, bu zamanın dinsiz feylesoflarını tam susturuyor.
SAYFA 70
Sekizinci âyet: قُلْ اِنَّنٖی هَدٰینٖی رَبّٖٓی اِلٰی صِرَاطٍ مُسْتَقٖیمٍ dir. Şu âyet-i meşhûrenin küllî ma‘nâsının bu asırda muvâfık ve münâsib bir ferdi Risâletü’n-Nûr olduğu gibi, cifirce صِرَاطٍ مُسْتَقٖیمٍ kelimesi, صِرَاطٍ deki tenvîn nûn sayılmak cihetiyle Risâletü’n-Nûr adedi olan dokuz yüz doksan sekize yine iki sırlı fark ile Hâşiye baktığı gibi; هَدٰینٖی رَبّٖٓی اِلٰی صِرَاطٍ مُسْتَقٖیمٍ cümlesinin makam-ı ebcedîsi bin üç yüz on altı ederek, Risâle-i Nûr müellifinin tedrîsle istihzârât-ı Nûriyede bulunduğu en harâretli târîhî olan bin üç yüz on altı adedine tam tamına tevâfuk eder.
Dokuzuncu âyet: Hem el-Bakara Sûresi’nde, hem Lokmân Sûresi’nde فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰی cümlesidir. Yani, Allâh’a îmân eden, hiç kopmayacak bir zincîr-i nûrânîye yapışır, temessük eder. Risâle-i Nûr ise, îmân-ı billâhın Kur’ânî burhânlarından bu zamanda en nûrânîsi; ve en kuvvetlisi olduğu tahakkuk ettiğinden, bu بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰی külliyetinde husûsî dâhil olduğunu te’yîden makam-ı cifrîsi bin üç yüz kırk yedi ederek, Risâletü’n-Nûr’un intişârının fevkalâde parlaması târîhine tevâfukla bakar. Ve bu on dördüncü asırda, Kur’ân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinden neş’et eden bir عُرْوَةُ الْوُثْقٰی ve zulümâttan nûra çıkaracak bir vesîle-i nûrâniye, Risâletü’n-Nûr olduğunu remzen bildirir.
Onuncu âyet: یُؤْتِی الْحِكْمَةَ مَنْ یَشَٓاءُ On birinci âyet: یُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَیُزَكّٖیهِمْ
On ikinci âyet: وَیُزَكّٖیكُمْ وَیُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ âyetleridir. Meâl-i icmâlîleri der ki: Kur’ân ve hikmet-i kudsiyeyi size bildiriyor. sizi ma‘nevî kirlerden temizletdiriyor.
Bu üç âyetin küllî ve umûmî ma‘nâlarında Risâlei’n-Nûr kasdî bir sûrette dâhil olduğuna, iki kuvvetli emâre var.
Birisi şudur: Risâlei’n-Nûr’un müstesnâ bir hâssası, ism-i Hakem ve Hakîm’in mazharı olup bütün safahâtında, mebâhisinde nizâm ve intizâm-ı kâinâtın aynasında ism-i Hakem ve Hakîm’in cilveleri olan hikmet-i kudsiyeyi ve hikmet-i Kur’âniyeyi ders veriyor. Mevzû‘u ve netîcesi hikmet-i Kur’âniyedir.
İkinci Emâre: Birinci âyet, bin üç yüz yirmi iki ederek makam-ı ebcediyle Risâlei’n-Nûr müellifinin doğrudan doğruya ulûm-u âliyeden başını kaldırıp hikmet-i Kur’âniyeye müteveccih olarak hâdimü’l-Kur’ân vaz‘iyetini aldığı tarihtir ki: bir sene sonra İstanbul’a gitmiş, ma‘nevî mücâhedesine başlamış.
İkinci âyet ise, makam-ı cifrîsi
SAYFA 71
bin üç yüz iki ederek, Risâle-i Nûr müellifinin Kur’ân dersini aldığı târîhe, tam tamına tevâfuk ile, remzen Kur’ân’ın bâhir bir burhânı olan Resâilü’n-Nûr’a bakar.
Üçüncü âyet ise, bin üç yüz otuz sekiz olduğundan, hikmet-i Kur’âniyeyi Avrupa hukemâsına karşı parlak bir sûrette gösterebilen ve gösteren Risâlei’n-Nûr müellifi Dâru’l-Hikmet-ül İslâmiye’de hikmet-i Kur’âniyeyi müdâfaa etmekle, hatta İngiliz'in baş papazının suâl ettiği ve altı yüz kelime ile cevâb istediği altı suâline altı kelime ile cevâb vermekle beraber; inzivâya girip bütün gayretiyle Kur’ân’ın ilhâmâtından Risâle-i Nûr’un mes’elelerini iktibâsa başladığı aynı târîhe tam tamına tevâfukla remzen bakar.
On üçüncü âyet: Sûre-i Âl-i İmrân’da وَمَا یَعْلَمُ تَاْوٖیلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِی الْعِلْمِ On dördüncü âyet: Sûre-i Nisâ’da لٰكِنِ الرَّاسِخُونَ فِی الْعِلْمِ مِنْهُمْ bu iki âyet, bu asra da husûsî bakarlar.
Birincisinin meâli gösteriyor ki: ehl-i dalâletin müteşâbihât-ı Kur’âniyeyi yanlış te’vîlât ile tahrîfe ve şübheleri çoğaltmaya çalıştığı bir zamanda, ilimde rüsûhu bulunan bir tâife, o müteşâbihât-ı Kur’âniyenin hakîkî te’vîllerini beyân edip ve îmân ederek o şübühâtı izâle eder. Bu küllî ma‘nânın her asırda mâsadakları ve cüz’iyâtları var. Harb-i umûmî vâsıtasıyla bin seneden beri Kur’ân aleyhinde terâküm eden Avrupa’nın i‘tirâzları ve evhâmları, âlem-i İslâm içinde yol bulup yayıldılar. O şübühâtın bir kısmı fennî şeklini giydi, ortaya çıktı. Bu şübühâtı ve i‘tirâzları bu zamanda def‘ eden Risâlei’n-Nûr ve şâkirdleri göründüğünden, bu âyet bu asra da baktığından, Risâlei’n-Nûr ve şâkirdlerine remzen bakmakla beraber; ulemâ-yı müteahhirînin mezhebine göre اِلَّا اللّٰهُ da vakfedilmez, o hâlde makam-ı cifrîsi aynen اِنَّ الْاِنْسَانَ لَیَطْغٰی nın makamı gibi bin üç yüz kırk dört ederek, Risâlei'n-Nûr ve şâkirdlerinin meydan-ı mücahede-i maneviyeye atılmaları târîhine tam tamına tevâfukla, onları da bu âyetin harîm-i kudsîsinin içine alıyor.
Hem haşrin en kuvvetli ve parlak bir burhânı olan Onuncu Söz’ün etrâfa yayılması târîhine; ve Kur’ân’ın kırk vecih ile mu‘cize olduğunu beyân eden Yirmi Beşinci Söz’ün iştihârı hengâmına; hem اِنَّ الْاِنْسَانَ لَیَطْغٰی adedine tam tamına tevâfukla bakar.
Eğer mezheb-i selef gibi اِلَّا اللّٰهُ da vakıf olsa, o hâlde اَلرَّاسِحُونَ فِی الْعِلْمِ deki şeddeli ر iki ر ر sayılsa, bin üç yüz altmış küsûr ederek Risâletü’n-Nûr şâkirdlerinin bundan on beş, yirmi sene
SAYFA 72
sonraki râsihâne ve muhakkikāne olan ilimlerine ve îmânlarına remzen baktığı gibi; şeddeli ر asıl i‘tibâriyle bir ل bir ر sayılsa, bin iki yüz on iki ederek, bundan bir buçuk asır evvel Mevlânâ Hâlid-i Zülcenâheyn’in Hindistan’dan getirdiği parlak bir ilm-i hakîkat rüsûhuyla, o zamanda meydana gelen te’vîlât-ı fâsideyi ve şübühâtı dağıtarak yüz senede elli milyondan ziyâde insanları dâire-i irşâdına aldığı ve tenvîr ettiği zamanın târîhine tam tamına tevâfukla bakar.
İkinci âyet olan: اَلرَّاسِخُونَ فِی الْعِلْمِ مِنْهُمْ şeddeli ر aslına nazaran bir ل, bir ر sayılmak cihetiyle makam-ı ebcedîsi, bin üç yüz kırk dört etmekle, her asra baktığı gibi bu asra da husûsî remzen bakar. Ve ilm-i hakîkatte râsihâne çalışan ve kuvvetli îmân eden bir tâifeye işâret eder. Ve çok âyetlerin ehemmiyet ile gösterdikleri bu bin üç yüz kırk dörtte Risâletü’n-Nûr ve şâkirdlerinden bu vazîfeyi daha ziyâde müşkil şerâit altında sebâtkârâne yapan zâhirde görülmüyor. Demek bu âyet, onları dahi dâire-i harîmine husûsî dâhil ediyor.
On beşinci âyet: یَٓا اَیُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَیْكُمْ نُورًا مُبٖینًا Şu âyet, bu zamana dahi hitâb eder. Çünki tamam مُبٖینًا hâriç kalsa, bin üç yüz altmış küsûr eder. Eğer قَدْ جَٓاءَكُمْ den sonraki olsa ve بُرْهَانٌ ve نُورًا kelimelerindeki tenvînler nûn sayılsalar, bin üç yüz on eder. Demek bu asra da hitâb eder. Hem قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ cümlesi, yalnız dört farkla Furkānadedine tevâfukla sarîhan baktığı gibi, o kudsî burhân-ı İlâhînin bu zamanda parlak ve kuvvetli bir burhânı olan Resâilü’n-Nûr’a dahi, ikinci cümlesi olan اَنْزَلْنَٓا اِلَیْكُمْ نُورًا مُبٖینًا adedi, iki tenvîn vakıfta iki elif sayılmak cihetiyle beş yüz doksan sekiz ederek, aynen tam tamına Resâilü’n-Nûr’a ve Risâlei’n-Nûr adedine tevâfuk ile, o semâvî burhân-ı kudsînin yerde bir burhânı Resâilü’n-Nûr olduğunu remzen haber veriyor.
İhtâr: Sözler’in üç ismi olan Risâlei’n-Nûr veya Resâilü’n-Nûr veya Risâletü’n-Nûr’daki şeddeli nûn iki nûn sayılması, cifirce ağlebî bir kaidedir. Şeddeli harf bazen bir, bazen iki sayılabilir.