SEÇME LÂHİKALAR

7

müdâfaa ediyor. Elbette hadsiz tahşîdâta ihtiyacı vardır ki, o hadsiz düşmanlara karşı dayanıp, ehl-i îmânın îmânını muhâfazaya Kur’ân nûruyla vesîle olsun.

Hadîs-i şerîfte vardır ki: Bir adamın seninle îmâna gelmesi, sana sahrâ dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır. Bazen bir sâat tefekkür, bir sene ibâdetten daha hayırlı olur. Hatta Nakşîlerin hafî zikre verdikleri büyük ehemmiyet, bu nevi‘ tefekküre yetişmek içindir.

Saîdü’n-Nûrsî

Emirdağ Lâhikası 1: 203

[ 3]

[Risâle-i Nûr’un Mâhiyeti]

Lâhika 5: (Risâle-i Nûr ne tarz bir tefsîrdir?)

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Risâle-i Nûr Kur’ân’ın çok kuvvetli hakîkî bir tefsîridir. tekrar ile dediğimizden bazı dikkatsizler tam ma‘nâsını bilmediklerinden bir hakîkati beyân etmeye bir ihtâr aldım. O hakîkat şudur:

Tefsîr iki kısımdır. Birisi: Ma‘lûm tefsîrlerdir ki, Kur’ân’ın ibâresini ve kelime ve cümlelerinin ma‘nâlarını beyân ve îzâh ve isbat ederler.

8

İkinci kısım tefsîr ise:, Kur’ân’ın îmânî olan hakîkatlerini kuvvetli hüccetlerle beyân ve isbat ve îzâh etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zâhirdeki ma‘lûm tefsîrler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risâle-i Nûr doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsâlsiz bir tarzda muannid feylesofları susturan bir ma‘nevî âlî tefsîrdir.

Saîdü’n-Nûrsî

Şuâlar 2: 545

Lâhika 6: (Risâle-i Nûrların yedi Mesnevî kadar ehl-i îmâna mürşid olması)

Kardeşlerim Kalbime ihtâr edildi ki, nasıl ki Mesnevî-i Şerîf, şems-i Kur’âniyeden tezâhür eden yedi hakîkatten bir hakîkatin aynası olmuş, kudsî bir şerâfet almış. Mevlevîlerden başka, daha çok ehl-i kalbin lâyemût bir mürşidi olmuş. Öyle de Risâle-i Nûr, şems-i Kur’âniyenin ziyâsındaki elvân-ı seb‘ayı ve o güneşteki renk renk ve çeşit çeşit yedi nûru birden aynasında temessül ettirdiğinden, inşâallâh yedi cihetle şerîf ve kudsî ve yedi Mesnevî kadar ehl-i hakîkate bâkî bir rehber ve lâyemût bir mürşid olacak.

Saîdü’n-Nûrsî

Lem’alar: 304

9

Lâhika 7: (Hazret-i Üstâdın fâş edilmesi hâtırına gelmeyen bir sırrı fâş etmeye mecbûr olması)

[Fâş edilmesi hâtırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbûr oldum]

Şöyle ki: Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi ve o şahs-ı ma‘nevîyi temsîl eden hâs şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsi Ferîd makamına mazhar oldukları için, değil husûsî bir memleketin kutbu, belki ekseriyet-i mutlaka ile Hicaz’da bulunan Kutb-u A‘zam'ın tasarrufundan hâriç olduğu gibi, onun da hükmü altına girmeye mecbûr değildir. Her zamanda bulunan iki imam gibi, Kutb-u A‘zam'ı tanımaya da mecbûr olmuyor.

Ben eskiden, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsini, o imamlardan birisi zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı A‘zam’da ks kutbiyet ve gavsiyetle beraber, ferdiyet de bulunduğundan, âhirzamandaki şâkirdlerinin bağlandığı Risâle-i Nûr, o ferdiyet makamının mazharıdır. Gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azîme binâen, Mekke-i Mükerreme’de dahi farz-ı muhâl olarak Risâle-i Nûr aleyhinde bir i‘tirâz Kutb-u A‘zam'dan dahi gelse, Risâle-i Nûr şâkirdleri sarsılmayıp, o mübârek Kutb-u A‘zam'ın i‘tirâzını iltifât ve selâm sûretinde telakkî edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr-ı i‘tirâz noktaları o büyük üstâdlarına karşı îzâh ile, ellerini öpmektir.

Saîdü’n-Nûrsî

Kastamonu Lâhikası: 254

10

Lâhika 8: (Hazret-i Üstâdın nazarları kendi şahsı yerine Risâle-i Nûr hizmetine tevcîh etmesindeki hikmetleri îzâh etmesi)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

(Ma‘nen ma‘rûz kaldığım iki şıklı bir suâlin cevabıdır.)

Birincisi: Neden en ziyâde senin şahsın hakkında hüsn-ü zan eden ve sana büyük bir makam veren ve Risâle-i Nûr’la çok kuvvetli irtibâtı bulunan ve sen de onları çok sevdiğin hâlde, hizmet-i nûriyenin hâricinde senin şahsın ile temaslarını istemiyorsun ve senin hakkında fazla hüsn-ü zan beslemeyeni sohbette tercîh ediyorsun, daha ziyâde iltifât gösteriyorsun, nedendir?

Elcevab: Otuz üçüncü Söz’ün İkinci Mektûb’unda dediğim gibi, bu zamanda insanlar, ihsânını muhtâçlara çok pahalı satarlar. Meselâ, benim gibi bir bîçâreyi, sâlih veya velî zannedip, sonra bir ekmek verir ve mukābilinde makbûl bir duâ ister. Bu kadar fiyat vermekten ise, bu ihsânı istemiyorum, diye hediyelerin adem-i kabûlüne bir sebeb gösterdiğim gibi; Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdleri müstesnâ olarak, başkaları beni büyük bir makamda bilmekle, kuvvetli bir alâka ve hizmet gösterir. Hem mukābilinde, dünyada, ehl-i velâyet gibi nûrânî netîceleri ister. Sonra bize hizmeti ile ve alâkası ile

11

ma‘nevî ihsân eder. Böylelerin bu nevi‘ ihsânlarına karşı, istediği fiyata sâhib olamadığım için mahcûb oluyorum. Onlar da ehemmiyetsizliklerimi bildikleri vakit inkisâr-ı hayâle uğrarlar, belki hizmette fütûra düşerler. Gerçi umûr-ı uhreviyede hırs ve kanâatsizlik bir cihette makbûldür. Fakat mesleğimizde ve hizmetimizde bazı ârızalar ile inkisâr-ı hayâl cihetiyle, şükür yerine, me’yûsiyetle şekvâ etmeye sebeb olur; belki de hizmetten vazgeçer. Onun için mesleğimizde kanâat, dâimâ şükrü ve metâneti ve sebâtı netice verdiği için, ihlâs dâiresinde, hizmet noktasında çok hırs ve kanâatsizlik gösterdiğimiz hâlde, netîcelerine ve semerâtına karşı kanâatla mükellefiz.

Meselâ, Risâle-i Nûr hizmetiyle Isparta ve civârında binler ehl-i îmâna fevkalâde kuvvet-i îmâniyeyi te’mîn etmek olan bu netice, bizim fevkalâde hizmetimize kâfîdir.

On kutub derecesinde biri çıksa, bin adamı derece-i velâyete sevketse, yine bu netîceyi aşağıya düşürtmez. Nûrun hakîkî şâkirdleri, bu gibi netîcelere kanâat ediyorlar. O büyük kutbun mürîdlerinin kanâat-i kalbiyelerini te’mîn eden üstâdlarının fevkalâde makamı ve mes’elelerde hükümleri yerine, Risâle-i Nûr’un sarsılmaz huccetleri o mürîdlerinin kanâatlerinden çok ziyâde şâkirdlerine kanâat verdiği gibi, bu hâlet ve i‘tikād başkasına da sirâyet eder, menfaat verir. O mürîdlerin kanâati ise, husûsî ve şahsî kalır.

12

Hatta ilm-i mantıkta kaziye-i makbûle ta‘bîr ettikleri, yani büyük zâtların delîlsiz sözlerini kabûl etmektir. Mantıkça yakîn ve kat‘iyeti ifade etmiyor. Belki zann-ı gālible kanâat verir. İlm-i mantıkta burhân-ı yakînî, hüsn-ü zanna ve makbûl şahıslara bakmıyor, cerhedilmez delîle bakar ki, bütün Risâle-i Nûr huccetleri, bu burhân-ı yakînî kısmındandır. Çünkü ehl-i velâyetin amel ve ibâdet ve sülûk ve riyâzetle gördüğü hakîkatlar ve perdeler arkasında müşâhede ettikleri hakāik-i îmâniye, aynen onlar gibi Risâle-i Nûr ibâdet yerinde, ilim içinde hakîkata bir yol açmış; ve sülûk ve evrâd yerinde, mantıkî burhânlarla ilmî huccetler içinde hakîkatü’l-hakāika yol açmış; ve ilm-i tasavvuf ve tarîkat yerinde, doğrudan doğruya İlm-i Kelâm içinde ve İlm-i Akîde ve Usûlü’d-Dîn içinde bir Velâyet-i Kübrâ yolunu açmış ki, bu asrın hakîkat ve tarîkat cereyânlarına galebe çalan felsefî dalâletlere galebe ediyor, meydandadır.

Teşbîhte hatâ olmasın, nasılki Kur’ân’ın gāyet kuvvetli ve mantıkî hakîkati, sâir dinleri felsefe-i tabîiyenin savletinden ve galebesinden kurtarıp onlara bir nokta-i istinâd oldu; taklîdî ve aklın hâricindeki usûllerini de bir derece muhâfaza etti. Aynen öyle de, bu zamanda onun bir mu‘cizesi ve nûru olan Risâle-i Nûr dahi, felsefe-i maddiyeden gelen dehşetli dalâlet-i ilmiyeye karşı avâm ehl-i îmânın taklîdi olan îmânlarını, o dalâlet-i ilmiyenin savletinden kurtarıp,

13

umûm ehl-i îmâna bir nokta-i istinâd ve yakın ve uzaklarda olanlara dahi zabtedilmez bir kal‘a hükmüne geçmiştir ki, bu emsâlsiz dehşetli dalâletler içinde, yine avâm-ı mü’minînin îmânını şüphelerden ve İslâmiyet’ini hakîkatsizlik vesveselerinden muhâfaza ediyor.

Evet, her tarafta, hatta Hind ve Çin’de ehl-i îmân, bu zamanın çok dehşetli dalâletinin galebesinden, acaba İslâmiyet’te bir hakîkatsizlik mi var ki, sarsılmış diye şüpheye ve vesveseye düştüğü vakit birden işitir ki, bir risâle çıkmış, îmânın bütün hakîkatlerini kat‘î isbat eder, felsefeyi mağlûb edip zındıkayı susturuyor, diye anlar. Birden o şüphe ve vesvese zâil olup îmânı kurtulur ve kuvvet bulur.

Suâlin ikinci şıkkı: Sen bir mektûbunda, şâirâne bir latîfeyi yani kuşların, mektûbları yazmak ve okumak zamanında yanınıza ve şâkirdlerin yanına gelmelerini

o latîfeyi ciddî bir tarzda kardeşlerine yazdın. Hâlbuki o kuşlar, hâl-i âlemi ve Risâle-i Nûr’un hâdisâta karşı fâidesini bilecek mâhiyetinden uzaktırlar.

Elcevab: Emir ve izn-i İlâhî ve havl ve kuvvet-i Rabbâniye ile, umûm hayvanâtın melâikelerden bir çobanı, bir nâzırı olduğu gibi; kuş tâifesinin de bir çobanı var. Onlar

14

bilmese de, emr-i İlâhî ile ve ilhâm-ı Rabbânî ile çobanları onları sevkeder. O sevk-i fıtrî ise, kuşlara gelen ilhâma dayanır. Kuşlar, ilhâma mazhardırlar ki, yaşı bir günlük bir arı yavrusu, havada bir gün mesâfede gider; o ilhâm-ı fıtrî ile, o sevk-i Rabbânî ile yolunu şaşırmadan dönüp, gelip yuvasına girer.

Evet, nasılki küre-i arz, Risâle-i Nûr ve şâkirdlerine gelen zulme i‘tirâz etti; ve cevv-i hevâ yağmursuzlukla ve soğukla Risâle-i Nûr’a gelen tazyîkāt ve müsâdereyi tenkîd etti; ve bulutlar serbestiyetini yağmurlarla alkışladı, elbette kuş nev‘i de alâkadâr olabilir.

Evet, insanın bir kısım sun‘î kuşlarının bir bomba yumurtası ile bir köyü harâb edip bin adamı mahveden cinâyetine ve cehennemî zakkūm yumurtaları taşıyan o insanî kuşların tahrîbci kısmı hem küre-i arza, hem nev‘-i beşere müstebidâne, merhametsiz tahrîbâtına karşı, bu hayvânî kuşlar, te’sîrli bir sûrette istikbâli tenvîr eden Risâle-i Nûr’u elbette ma‘nen tebrîk edip alkışlar, diye sûretindeki hâdise, gerçi çok tatlı bir lâtîfedir, fakat çok ince bir hakîkat dahi içinde var.

Saîdü’n-Nûrsî

Emirdağ Lâhikası 1: 123

15

Lâhika 9: (Risâle-i Nûr hakâik-i İslâmiyeye dâir ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor)

Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esasları olan kardeşlerime bugünlerde vukū‘ bulan bir hâdise münâsebetiyle beyân ediyorum ki:

Risâle-i Nûr, hakāik-i İslâmiyeye dâir ihtiyaçlara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâç bırakmıyor. Kat‘î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkîkî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâle-i Nûr’dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risâle-i Nûr o yolu kestirir, îmân-ı hakîkîye îsâl eder.

Bu fakîr kardeşiniz, yirmi seneden evvel kesret-i mütâlaa ile bazen bir günde bir cild kitabı anlayarak mütâlaa ederken, yirmi seneye yakındır ki, Kur’ân ve Kur’ân’dan gelen Risâle-i Nûr bana kâfî geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtâç olmadım, başka kitapları yanımda bulundurmadım. Risâle-i Nûr çok mütenevvi‘ hakāike dâir olduğu hâlde, te’lîfi zamanında, yirmi seneden beri ben muhtâç olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtâç olmamak lâzım gelir.

Hem mâdem ben sizlere kanâat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul

16

olmuyorum. Siz dahi Risâle-i Nûr’a kanâat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.

Hem şimdilik bazı ulemânın yeni eserlerinde meslek ve meşreb ayrı ve bid‘atlere müsâid gittiği için, Risâle-i Nûr zındıkaya karşı hakāik-i îmâniyeyi muhâfazaya çalışması gibi, bid‘ate karşı da hurûf ve hatt-ı Kur’ânı muhâfaza etmek bir vazîfesi iken, hâs talebelerden birisi, bilfiil hurûf ve hatt-ı Kur’ânîyi ders verdiği hâlde, sırrı bilinmez bir hevesle, hurûf ve hatt-ı Kur’ânîye, ilm-i dîn perdesinde te’sîrli bir sûrette darbe vuran bazı hocaların darbede isti‘mâl ettikleri eserleri almışlar. Haberim olmadan dağda, şiddetli bir tarzda o hâs talebelere karşı bir gerginlik hissettim, sonra îkāz ettim. Elhamdülillâh ayıldılar. İnşâallâh tamâmen kurtuldular.

Ey kardeşlerim Mesleğimiz tecâvüz değil, tedâfü‘dür. Hem tahrîb değil, ta‘mîrdir. Hem hâkim değil, mahkûmuz. Bize tecâvüz eden, hadsizdirler. Mesleklerinde, elbette çok mühim ve bizim de malımız hakîkatler var. O hakîkatlerin intişârına, bize ihtiyâçları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Onların yardımlarına koşmamızla, omzumuzdaki çok ehemmiyetli vazîfe zedelenir ve muhâfazası lâzım olan ve birer tâifeye mahsûs bir kısım esaslar ve âlî hakîkatler kaybolmasına vesîle olur. Meselâ, hâdisât-ı zamaniye bahânesiyle Vehhâbîlik ve Melâmîliğin

17

bir nev‘ine zemîn ihzâr etmek tarzında, bazı ruhsat-ı şer‘iyeyi perde yapıp eserler yazılmış.

Risâle-i Nûr, gerçi umûma teşmîl sûretiyle değil, fakat her hâlde hakîkat-i İslâmiyenin içinde cereyân edip gelen esâs-ı velâyet ve esâs-ı takva ve esâs-ı azîmet ve esâsât-ı sünnet-i seniye gibi ince, fakat ehemmiyetli esasları muhâfaza etmek bir vazîfe-i asliyesidir. Sevk-i zarûretle, hâdisâtın fetvâlarıyla onlar terk edilmez.

Saîdü’n-Nûrsî

Kastamonu Lâhikası: 93

Lâhika 10: (Neden Risâle-i Nûrun tevhîd ve îmân üzerindeki tahşîdâtı gittikçe ziyâdeleşiyor?)

[Bugünlerde ma‘nevî bir muhâverede bir suâl ve cevâbı dinledim. Size bir kısa hulâsasını beyân edeyim.]

Biri dedi: Risâle-i Nûr’un îmân ve tevhîd için büyük tahşîdâtları ve küllî techîzâtları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için o tahşîdâtın yüzde birisi kâfî iken, neden bu derece harâretle daha yeni tahşîdât yapıyor?

Ona cevâben dediler: Risâle-i Nûr, yalnız bir cüz’î tahrîbâtı ve bir küçük hâneyi ta‘mîr etmiyor. Belki küllî bir tahrîbâtı ve İslâmiyet’i içine alan ve dağlar büyüklüğünde

18

taşları bulunan bir muhît kal‘ayı ta‘mîr ediyor. Yalnız husûsî bir kalbin ve hâs bir vicdânın ıslâhına çalışmıyor. Belki bin seneden beri terâküm eden ve tedârik edilen müfsid âletlerle

dehşetli rahnelenen kalb-i umûmî ve efkâr-ı âmmeyi ve umûmun ve bâhusûs avâm-ı mü’minînin istinâdgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyânlar ve şeâirler kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdân-ı umûmîyi, Kur’ân’ın i‘câzıyla; ve geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve îmânın ilaçlarıyla tedâvi etmeye çalışıyor.

Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkalyakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde huccetler ve cihazlar ve bin tiryâk hâsiyetinde mücerreb ilaçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki, bu zamanda Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinden çıkan Risâle-i Nûr, o vazîfeyi görmekle beraber, îmânın hadsiz mertebelerinde terakkıyât ve inkişâfâta medârdır diyerek uzun bir mükâleme cereyân etti. Ben de tamâmen işittim, hadsiz şükrettim.

Bu hâdise münâsebetiyle yine bu günlerde hâtırıma gelen bir vâkıayı beyân ediyorum. Ben namaz tesbîhâtının âhirinde, otuz üç def‘a kelime-i tevhîd zikrederken birden kalbe geldi ki: Hadîs-i şerîfte Bazen bir sâat tefekkür, bir sene ibâdet hükmüne geçer. Risâle-i Nûr’da o sâat var. Çalış, o saati bul ihtâr edildi.

Saîdü’n-Nûrsî

Kastamonu Lâhikası: 32

19

Lâhika 11: (Konuşan yalnız hakîkattir)

Konuşan yalnız hakîkattir

Risâle-i Nûr’da isbat edilmiştir ki, bazen zulüm içinde adâlet tecellî eder. Yani insan bir sebeble bir haksızlığa, bir zulme ma‘rûz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur, zindâna da atılır. Bu sebeb haksız olur, bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vâkıa, adâletin tecellîsine bir vesîle olur. Kader-i İlâhî başka bir sebebden dolayı cezâya, mahkûmiyete istihkāk kesbetmiş olan o kimseyi, bu def‘a bir zâlim eliyle cezâya çarptırır, felâkete düşürür. Bu, adâlet-i İlâhiyenin bir nevi‘ tecellîsidir.

Ben şimdi düşünüyorum. Yirmi sekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılıyorum. Mahkemeden mahkemeye sürükleniyorum. Bana bu zâlimâne işkenceleri yapanların bana atfettikleri suç nedir? Dîni siyâsete âlet yapmak mı? Fakat bunu ne için tahakkuk ettiremiyorlar? Çünkü hakîkat-i hâlde böyle bir şey yoktur. Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor, diğer bir mahkeme aynı mes’eleden dolayı beni tekrar muhâkeme altına alıyor. Bir müddet de o uğraşıyor, beni tazyîk ediyor, türlü türlü işkencelere ma‘rûz kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor. Bu def‘a bir üçüncüsü yakama yapışıyor. Böylece musîbetten musîbete, felâketten felâkete sürüklenip

20

gidiyorum. Yirmi sekiz sene ömrüm böyle geçti. Bana isnâd ettikleri suçun aslı ve esası olmadığını nihâyet kendileri de anladılar.

Onlar bu ithâmı kasden mi yaptılar, yoksa bir vehme mi kapıldılar? İster kasıd olsun, ister vehim olsun, ben böyle bir suçla münâsebet ve alâkam olmadığını kemâl-i kat‘iyetle yakînen ve vicdânen biliyorum. Dîni siyâsete âlet edecek bir adam olmadığımı bütün insaf dünyası da biliyor. Hatta beni bu suçla ithâm edenler de biliyorlar.

O hâlde neden bana bu zulmü yapmakta ısrâr edip durdular? Neden ben suçsuz ve ma‘sûm olduğum hâlde, böyle devamlı bir zulme, muannid bir işkenceye

ma‘rûz kaldım? Neden bu musîbetlerden kurtulamadım? Bu ahvâl, adâlet-i İlâhiyeye muhâlif düşmez mi?

Bir çeyrek asırdır, bu suâllerin cevablarını bulamıyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakîkî sebebini şimdi anladım. Ben kemâl-i teessürle söylüyorum ki, benim suçum, hizmet-i Kur’âniyemi maddî ve ma‘nevî terakkiyâtıma, kemâlâtıma âlet yapmakmış.

Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum, Allâh’a binlerle şükrediyorum ki, uzun seneler ihtiyârım hâricinde olarak hizmet-i îmâniyemi maddî ve ma‘nevî kemâlât ve terakkiyâtıma ve azâbdan ve cehennemden kurtulmama ve hatta saâdet-i ebediyeme vesîle yapmaklığıma, yâhûd herhangi bir maksada âlet yapmaklığıma ma‘nevî gāyet kuvvetli mânialar

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç