SEÇME LÂHİKALAR

84

çevirdiğinden, şekvâ yerinde şükür etmeleri iktizâ ediyor. Ve fakîr ve zayıf kısmı ise, zâten hapsin hârici de onlara fâidesiz, sevabsız, mes’ûliyetli meşakkat verdiğinden, bu hayırlı ve çok sevâblı ve mes’ûliyetsiz ve arkadaşlarının mütekābil tesellileriyle hafifleşen meşakkat onlar için medâr-ı şükrândır.

Saîdü’n-Nûrsî

Şuâlar 2: 383

[ 6]

[Risâle-i Nûr’un Husûsiyetleri]

Lâhika 36: (Risâle-i Nûrlardaki kuvvet ve te’sîrin sâir müfessir ve âriflerin sözlerinde bulunmamasının sırrı)

Benden suâl ediyorsun: Neden senin Kur’ân’dan yazdığın Sözler’de bir kuvvet, bir te’sîr var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur? Bazen bir satırda bir sahîfe kadar kuvvet var. Bir sahîfede, bir kitap kadar te’sîr bulunuyor.

Güzel bir cevaptır Elcevab Şeref, i‘câz-ı Kur’ân’a âit olduğundan, ve bana âit olmadığından bilâ-pervâ derim: Ekseriyet i‘tibâriyle öyledir. Çünki yazılan Sözler, tasavvur değil, tasdîktir. Teslîm değil, îmândır. Ma‘rifet değil, şehâdettir, şuhûddur. Taklîd değil, tahkîktir.

85

İltizâm değil, iz‘ândır. Tasavvuf değil, hakîkattir. Da‘vâ değil, da‘vâ içinde burhândır. Şu sırrın hikmeti budur ki: Eski zamanda, esâsât-ı îmâniye mahfûz idi. Teslîm kavî idi. Teferruâtta, âriflerin ma‘rifetleri delilsiz de olsa, beyânâtları makbûl idi, kâfî idi. Fakat şu zamanda dalâlet-i fenniye, elini esâsâta ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devâyı ihsân eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl, Kur’ân-ı Kerîm’in en parlak mazhar-ı i‘câzından olan temsîlâtından bir şu‘lesini, acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten, hizmet-i Kur’âna âit yazılarıma ihsân etti. Felillâhilhamd, sırr-ı temsîl dürbünüyle, en uzak hakîkatler gāyet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsîl cihetü’l-vahdetiyle, en dağınık mes’eleler toplattırıldı. Hem sırr-ı temsîl merdiveniyle, en yüksek hakāike kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr-ı temsîl penceresiyle, hakāik-i gaybiyeye, esâsât-ı İslâmiyeye şuhûda yakın bir yakîn-i îmânî hâsıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayâl, hatta nefis ve hevâ teslîme mecbûr olduğu gibi, şeytan dahi teslîm-i silâha mecbûr oldu.

Elhâsıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve te’sîr bulunsa, ancak temsîlât-ı Kur’âniyenin lemeâtındandır. Benim hissem yalnız şiddet-i ihtiyâcımla talebdir. Ve gāyet aczimle tazarruumdur. Derd benimdir, devâ Kur’ân’ındır

Saîdü’n-Nûrsî

Barla Lâhikası: 13

86

Lâhika 37: (Risâle-i Nûr’un verdiği zevk ve şevk ve îmân ve iz‘ânın sâir kitaplardan daha çok kuvvetli olmasının sebebi nedir?)

Azîz ve sıddîk ve fedâkâr ve vefâkâr kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniye ve îmâniyede kuvvetli ve kıymetli ve çalışkan ve muktedir arkadaşlarım,

Evet, bu asrın ehemmiyetli ve ma‘nevî ve ilmî bir mürşidi olan Risâle-i Nûr’un hey’et-i mecmûası, sâir şahsî büyük mürşidler gibi, kendine muvâfık ve hakîkat-i ilmiyeye münâsib olarak, birkaç nev‘de ve bilhassa hakāik-i îmâniyenin

ızhârında, intişârında azîm kerâmetleri olduğu gibi; üç kerâmet-i zâhiresi bulunan Mu‘cizât-ı Ahmediye asm, Onuncu Söz ve Yirmi Dokuzuncu Söz ve Âyetü’l-Kübrâ gibi çok risâleleri dahi, her biri kendine mahsûs kerâmetleri bulunduğunu çok emâreler ve vâkıalar bana kat‘î bir kanâat vermiş. Hatta sekerâtta bulunan talebelerine îmânını kurtarmak için bir mürşid gibi yetiştiğine, müteaddid vâkıalar şübhe bırakmıyor.

Hem kezâ her biri, bir sâat tefekkür, bir sene ibâdet-i nâfile hükmünde; bir misâli, Hizbü’l-Ekber’dir diye müşâhede ettim ve kanâat getirdim. Hâşiye

87

Sizlere Risâle-i Nûr’un Hizb-i Ekber'ini ve Kur’ân’ın Hizb-i A‘zam'ını göndermek isterdim. Fakat Hizb-i A‘zam çok uzun olduğundan daha yazdıramadım. Hizb-i Ekber ise, tercüme etmek istedim, şimdilik vazgeçtim. Sizin gibi kardeşlerim tercümeye muhtâç olmadığını düşünüp, yalnız Arabî sûretini göndereceğim, inşâallâh.

Sizlere evvelce Âyetü’l-Kübrâ’nın Birinci Makamı’nın hulâsası nâmıyla gönderdiğim parça, o hizbin esasıdır. İhtiyârsız, o esasa küçük fıkralar ve bazı kayıdlar ilâve edildiği vakit, birden başka bir şekil aldı. İnkişâf ve inbisât ederek Âyetü’l-Kübrâ’nın misâl-i musaggarı gibi şehâdet-i tevhîdiyesi parladı, ma‘nâları ziyâlandı. Rûhuma, kalbime, fikrime büyük bir inşirâh vermeye başladı. Ben de en yorgunluk ve usanç zamanımda onu mütefekkirâne okudum, büyük zevk ve şevk hissettim.

Bir suâle cevâb olarak: yazdığım bir fıkrayı, size de fâidesi olur ihtimâliyle beyân ediyorum. Şöyle ki: Evliyâ dîvânlarını ve ulemânın kitaplarını çok mütâlaa eden bir kısım zâtlar tarafından soruldu: Risâle-i Nûr’un verdiği zevk ve şevk ve îmân ve iz‘ân, onlardan çok kuvvetli olmasının sebebi nedir?

Elcevab: Eski mübârek zâtların ekserî dîvânları ve ulemânın bir kısım risâleleri, îmânın ve ma‘rifetin neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederler.

88

Onların zamanlarında îmânın esâsâtına ve köklerine hücûm yoktu ve erkân-ı îmâniye sarsılmıyordu. Şimdi ise, îmân ve ma‘rifetin köklerine ve erkânına şiddetli ve cemâatli bir sûrette taarruz ediliyor. Ve o dîvânların ve risâlelerin çoğu, hâs mü’minlere ve ferdlere hitâb ediyorlar. Bu zamanın şiddetli taarruzunu def‘ edemiyorlar.

Risâle-i Nûr ise, Kur’ân’ın bir ma‘nevî mu‘cizesi olarak îmânın esâsâtını kurtarıyor. Mevcûd ve muhkem îmândan istifâde cihetine değil, belki çok delîller ve parlak burhânlarla îmânın isbatına ve tahakkukuna ve muhâfazasına ve şübehâttan kurtarılmasına hizmet ettiğinden, herkese bu zamanda ekmek gibi, ilaç gibi lüzûmu var olduğunu, dikkatle bakanlar hükmediyorlar.

O dîvânlar derler ki: Velî ol, gör. Makamâta çık, bak. Nûrları, feyizleri al. Risâle-i Nûr ise der: Her kim olursan ol, bak, gör. Yalnız gözünü aç, hakîkati müşâhede et. Saâdet-i ebediyenin anahtarı olan îmânını kurtar.

Hem Risâle-i Nûr, en evvel tercümanının nefsini iknâa çalışır, sonra başkalarına bakar. Elbette tercümanının nefs-i emmâresini tam iknâ‘ eden ve vesvesesini tamâmen izâle eden bir ders, gāyet kuvvetli ve hâlisdir ki, bu zamanda cemâat şekline girmiş dehşetli bir şahs-ı ma‘nevî-i dalâlet karşısında, tek başıyla gālibâne mukābele eder.

89

Hem Risâle-i Nûr, sâir ulemânın eserleri gibi, yalnız aklın ayağıyla ve nazarıyla ders vermiyor. Ve evliyâ misillü, yalnız kalbin keşif ve zevkiyle hareket etmiyor. Belki aklın ve kalbin ittihâd ve imtizâcı ve rûh ve sâir letâifin teâvünü ayağıyla hareket ederek evc-i a‘lâya uçar. Taarruz eden felsefenin, değil ayağı, belki gözü yetişemediği yerlere çıkar. Hakāik-i îmâniyeyi kör gözlerine de gösterir.

Saîdü’n-Nûrsî

Kastamonu Lâhikası: 8

Lâhika 38: (Risâle-i Nûra âit kerâmetlerin izhâr edilmesinin hikmetleri)

Azîz, Sıddîk, Sarsılmaz, Sebâtkâr, Fedâkâr, Vefâdâr Kardeşlerim,

Bilirsiniz ki, Ankara ehl-i vukūfu, Risâle-i Nûr’a âit kerâmetleri ve işârât-ı gaybiyeleri

inkâr edememişler. Yalnız, yanlış olarak o kerâmetlerde hissedâr olduğumu zannedip i‘tirâz etmişler. Ve böyle şeyler kitabda yazılmamalı idi. Kerâmet izhâr edilmez demişler. Bunların bu hafîf tenkîdlerine mukābil müdâfaâtımda onlara cevâben demiştim ki: O kerâmetler bana âit değildir. Ve o kerâmetlere sâhib olmak benim haddim değildir. Belki Kur’ân’ın mu‘cize-i ma‘neviyesinin tereşşuhâtı ve lem‘alarıdır ki, hakîkî bir tefsîri olan Risâle-i Nûr’da kerâmetler şeklini almıştır. O kerâmetler Risâle-i Nûr şâkirdlerinin kuvve-i ma‘neviyelerini takviye etmek için ikrâmât-ı İlâhiye nev‘indendir. İkrâm ise, izhârı bir şükürdür, câizdir, hem makbûldür.

90

Şimdi ehemmiyetli bir sebebe binâen cevâbı bir parça îzâh edeceğim. Ve ne için izhâr ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahşîdât yapıyorum ve ne için bu birkaç aydır bu mevzû‘da çok ileri gidiyorum ve ne için ekser mektûblar o kerâmete bakıyor? diye ma‘nen suâl edildi.

Elcevab: Risâle-i Nûr’un hizmet-i îmâniyesinde, bu zamanda binler tahrîbâtçılara mukābil, yüz binler ta‘mîrâtçı lâzım gelirken ; hem benimle beraber lâakall yüzer kâtib ve yardımcı bulunmaya ihtiyâç varken ; değil çekinmek ve temas etmemek, belki milletin ve ehl-i idârenin takdîr ile ve teşvîk ile yardım etmeleri ve temas etmeleri zarûrî iken ; ve o hizmet-i îmâniye hayât-ı bâkiyeye baktığı için, hayât-ı fâniyenin meşgalelerine ve fâidelerine tercîh etmek ehl-i îmâna vâcib iken ; kendimi misâl olarak derim ki: beni her şeyden

ve temastan ve yardımcılardan men‘etmek ile beraber, aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve-i ma‘neviyelerini kırmak ve benden ve Risâle-i Nûr’dan soğutmak; ve benim gibi ihtiyâr, hasta, zayıf, garîp, kimsesiz bîçâreye, binler adamın göreceği vazîfeyi başına yüklemek; ve tecrîd ve tazyîklerde maddî bir hastalık nev‘inden insanlarla temastan ve ihtilâttan çekilmeye mecbûr olmaklığım;

Hem o derece te’sîrli bir tarzda halkları ürkütmek ki, en ziyâde merbût görünen bazı dostlarım bana selâm vermemek, hatta bazı, namazı da terketmek derecesinde ürkütmek ile kuvve-i ma‘neviyeyi kırmak cihetlerinden ve sebeblerinden,

91

ihtiyârım hâricinde bütün o mâni‘lere karşı Risâle-i Nûr şâkirdlerinin kuvve-i ma‘neviyelerinin takviyesine medâr ikrâmât-ı İlâhiyeyi beyân ederek Risâle-i Nûr etrafında ma‘nevî bir tahşîdât yaptırmak; ve Risâle-i Nûr kendi kendine, tek başıyla başkalarına muhtâç olmayarak bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle bu çeşit şeyler bana yazdırılmıştır. Yoksa hâşâ, kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek ve hodfurûşluk etmek, Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir esası olan ihlâs sırrını bozmaktır. İnşâallâh Risâle-i Nûr kendi kendine hem kendini müdâfaa ettiği, hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de ma‘nen müdâfaa edip kusurlarımızı affettirmeye vesîle olacaktır.

Saîdü’n-Nûrsî

Emirdağ Lâhikası 1: 81

Lâhika 39: (Hazret-i Üstâdın Kur’ân ve Risâledeki tekrârların hikmeti ile birlikte Hazret-i Alî’nin Risâle-i Nûra ve Âyetü’l-Kübrâ risâlesine ziyâde ehemmiyet vermesinin sebebini îzâh etmesi)

Azîz kardeşlerim,

Sizinle pek çok alâkadârım ve görüşmeye çok müştâkım. Ve vaz‘iyetinizi bu soğuk kışta merâk ediyorum. Hayâlen sizinle görüşürken bir-iki nokta hâtıra geldi, beyân ediyorum:

Birincisi: On Dokuzuncu Söz’ün âhirinde, Kur’ân’daki tekrârâtın ekser hikmetleri Risâle-i Nûr’da dahi cereyân eder. Bilhassa ikinci hikmeti tam tamına vardır.

92

O hikmet şudur: Herkes Kur’ân’a muhtâçtır. Fakat herkes her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya muktedir olamaz. Fakat bir sûreye gāliben muktedir olur. Onun için en mühim makāsıd-ı Kur’âniye ekser uzun sûrelerde derc edilerek, her bir sûre bir Kur’ân hükmüne geçmiştir. Demek hiç kimseyi mahrûm etmemek için, haşir ve tevhîd ve kıssa-i Mûsâ as gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş.

Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bazı def‘a haberim olmadan, ihtiyârım ve rızâm olmadığı hâlde, ince hakāik-i îmâniye ve kuvvetli huccetler müteaddid risâlelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ediyordum. Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış? Sonra kat‘î bir sûrette bildim ki, herkes bu zamanda Risâle-i Nûr’a muhtâçtır. Fakat umumunu elde edemez. Etse de tam okuyamaz. Fakat küçük bir Risâle-i Nûr hükmüne geçmiş bir risâle-i câmiayı

elde edebilir. Ekser vakitlerde muhtâç olduğu mes’eleleri ondan okuyabilir. Ve gıda gibi, her zaman ihtiyâç tekrar ettiği gibi, o da mütâlaasını tekrar eder.

(..

Üçüncüsü: Azîz kardeşlerim Çok def‘a kalbime geliyordu: Neden İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, Risâle-i Nûr’a ve bilhassa Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ne ziyâde ehemmiyet vermiş? diye sırrını bekliyordum. Lillâhilhamd, o sır ihtâr edildi. İnkişâf eden o sırra şimdilik kısa bir işâret ediyorum. Şöyle ki:

93

Risâle-i Nûr’un mümtâz bir hâsiyeti, îmânın en son ve en küllî istinâd noktası kavî ve kat‘î beyân edildiğinden, bu hâsiyet Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’nde fevkalâde parlak görünüyor. Bu acîb asırda mübâreze-i küfür ve îmân en son nokta-i istinâda sirâyet ederek dayanıyor.

Meselâ, nasıl ki gāyet büyük bir meydan muhârebesinde ve iki tarafın bütün kuvvetleri toplandığı bir sırada iki tabur çarpışıyorlar. Düşman tarafı en büyük ordusunun cihâzât-ı muharribesini kendi taburuna imdâd ve kuvve-i ma‘neviyesini fevkalâde takviye için her vâsıtayı isti‘mâl eder. Ehl-i îmân taburunun kuvve-i ma‘neviyesini bozmak ve efrâdının tesânüdünü kırmak için her vesîleyi kullanır. Ehemmiyetli bir istinâdgâhı kendine temâyül eder. İhtiyât kuvvetini dağıtır. Müslüman taburunun her bir neferine karşı, cem‘iyet ve komitecilik rûhuyla mütesânid bir cemâat gönderir. Bütün bütün kuvve-i ma‘neviyesini mahvetmeye çalıştığı bir hengâmda, Hızır gibi biri çıkar, o tabura der:

Me’yûs olma Senin öyle sarsılmaz bir nokta-i istinâdın ve öyle mağlûb olmaz muhteşem orduların ve öyle tükenmez ihtiyât kuvvetlerin var ki, dünya toplansa karşısına çıkamaz. Kâinâtı dağıtamayan onu dağıtamaz.

94

Şimdilik mağlûbiyetin sebebi, bir cemâate ve bir şahs-ı ma‘nevîye karşı, bir neferi göndermenizdir. Çalış ki, her bir neferin, istinâd noktaları olan dâirelerden ma‘nen istifâde ettiği kuvvetli kuvve-i ma‘neviye ile bir şahs-ı ma‘nevî ve cem‘iyet hükmüne geçsin dedi. Ve tam kanâat verdi.

Aynen öyle de, ehl-i îmâna hücûm eden ehl-i dalâlet, bu asır cemâat zamanı olduğu cihetle, cem‘iyet ve komitecilik mayasıyla bir şahs-ı ma‘nevî ve bir rûh-u habîs olmuş. Müslüman âlemindeki vicdân-ı umûmîyi ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avâmın taklîdî olan i‘tikādlarını himâye eden İslâmî perde-i ulvîyi yırtıyor. Ve hayat-ı îmâniyeyi yaşatan ve an‘ane ile gelen hissiyât-ı mütevâriseyi yakıyor.

Her bir müslüman tek başıyla bu dehşetli yangından kurtulmaya me’yûsâne çabalarken, Risâle-i Nûr Hızır gibi imdâda yetişti. Kâinâtı ihâta eden son ordusunu Hâşiyegösterdi. Ve o son ordudan mukāvemetsûz maddî ve ma‘nevî imdâd getirmek hizmetinde hârika bir emirber neferi olarak Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ni İmâm-ı Alî radıyallâhü anh keşfen görmüş, ehemmiyetle göstermiş. Temsîldeki sâir noktaları tatbîk ediniz, tâ o sırrın bir hulâsası görünsün.

Saîdü’n-Nûrsî

Kastamonu Lâhikası: 64

95

[ 7]

[Risâle-i Nûr Talebesi]

[A-Risâle-i Nûr Talebesinin Vazîfesi]

Lâhika 40: (Risâle-i Nûr şâkirdlerinin vazîfesi hizmettir ve vazîfe-i İlâhiyeye karışmamaktır)

Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim,

Hâfız Alî’nin bu def‘aki mektûbunda çok mübârek duâları, beni ve bizi en derin ruhumuzdan mesrûr edip şükre sevk etti. Ve her musîbetzedeye ve hüzün ve kederlere düşenlere, ma‘nâ-yı işârîsiyle meded-res ve halâskâr ve şifâ ve medâr-ı sürûr olan اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ ve اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ یُسْرًا her musîbetzedeye baktığı gibi, bu geçen hastalık cihetiyle bize de bakıyor. Evet, Hâfız Alî o noktayı tam görmüş. Ben de tasdîken derim ki: Eğer o hastalık yirmi derece tezâuf etse idi, bizlere kazandırdığı netîceye nisbeten yine ucuz düşerdi ve rahmet olurdu. Fakat Hâfız Alî’nin kendi üstâdı hakkında, benim haddimden pek çok ziyâde isnâd ettiği meziyet ve ma‘sûmiyeti, onun ma‘sûm lisânıyla hakkımda medih olarak değil, belki bir nevi‘ duâ olarak tasavvur ediyoruz.

96

Hem Hâfız Alî’nin, Sava gibi yerler, karyeler ve Isparta birer medrese-i nûriye hükmüne geçmesi ve Risâle-i Nûr’un sâdık şâkirdleri hârikulâde olarak günden güne yükselmeleri ve tenevvür etmeleri, bizleri, belki Anadolu’yu, belki âlem-i İslâm’ı mesrûr ve müferrah eden bir hakîkatli haber telakkî ediyoruz.

Âhir fıkrasında, Muhbir-i Sâdık’ın asm haber verdiği, Ma‘nevî fütûhât yapmak ve zulümâtı dağıtmak zaman ve zemîn hemen hemen gelmesi, diye fıkrasına bütün rûh u cânımız ile rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz, temennî ediyoruz.

Fakat biz Risâle-i Nûr şâkirdleri ise, vazîfemiz hizmettir. Vazîfe-i İlâhiyeye karışmamak ve hizmetimizi onun vazîfesine binâ etmekle bir nevi‘ tecrübe yapmamak olmakla beraber, kemiyete değil, keyfiyete bakmak, hem çoktan beri sukūt-u ahlâka ve hayât-ı dünyeviyeyi her cihetle hayat-ı uhreviyeye tercîh ettirmeye sevk eden dehşetli esbâb altında Risâle-i Nûr’un

şimdiye kadar fütûhâtı ve zındıkaların ve dalâletlerin savletlerini kırması ve yüz binler bîçârelerin îmânlarını kurtarması ve her biri yüze ve bine mukābil, yüzer ve binler hakîkî mü’min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir-i Sâdık’ın asm ihbârını aynen tasdîk etmiş ve vukūâtla isbat etmiş ve inşâallâh daha edecek. Ve öyle kökleşmiş ki, inşâallâh hiç bir kuvvet Anadolu’nun sînesinden onu çıkaramaz. âhirzamanda, hayâtın geniş dâiresinde, asıl sâhibleri

97

olan, yani Mehdî ve şâkirdleri Cenâb-ı Hakk’ın izniyle gelir, o dâireyi genişlettirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizden seyredip Allâh’a şükrederiz.

Saîdü’n-Nûrsî

Kastamonu Lâhikası: 135

Lâhika 41: (Îmânı kurtarmak ve Kur’ân’a hizmet için, Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı)

Azîz, Sıddîk Kardeşim ve bu fânî dünyada Hamiyetli ve Ciddî bir Arkadaşım,

Evvelâ: Bütün dostlarım ve hemşehrilerimden en ziyâde zâtınız ve bazı Erzurumlu zâtlar, benim bu işkenceli ve mazlûmiyet hâletimde şefkatkârâne ciddî alâkadârlığınıza ve imdâdıma fikren koşmanıza cidden çok minnetdârım ve âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Size bin Mâşâallâh ve Bârekallâh derim.

Sâniyen: Mesleğime ve Risâle-i Nûr’dan aldığım dersime bütün bütün muhâlif olarak ve on seneden beri fânî dünyanın geçici, ehemmiyetsiz hâdiselerine bakmamak olan bir düstur-u hayâtıma da münâfî olarak, sırf senin hâtırın ve merâk ettiğin ve bu def‘aki uzun mektûbun için vaz‘iyetime ve zâlimlerin işkencelerine âit birkaç maddeyi beyân edeceğim. Birincisi: Otuz sene evvel Dârü’l-Hikmet a‘zâsı iken, bir gün arkadaşımızdan ve Dârü’l-Hikmet a‘zâsından Seyyid Sa‘deddîn Paşa dedi ki: Kat‘î bir vâsıta ile haber aldım, kökü ecnebîde ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç