
SAYFA 95
[ 7]
[Risâle-i Nûr Talebesi]
[A-Risâle-i Nûr Talebesinin Vazîfesi]
Lâhika 40: (Risâle-i Nûr şâkirdlerinin vazîfesi hizmettir ve vazîfe-i İlâhiyeye karışmamaktır)
Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim,
Hâfız Alî’nin bu def‘aki mektûbunda çok mübârek duâları, beni ve bizi en derin ruhumuzdan mesrûr edip şükre sevk etti. Ve her musîbetzedeye ve hüzün ve kederlere düşenlere, ma‘nâ-yı işârîsiyle meded-res ve halâskâr ve şifâ ve medâr-ı sürûr olan اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ ve اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ یُسْرًا her musîbetzedeye baktığı gibi, bu geçen hastalık cihetiyle bize de bakıyor. Evet, Hâfız Alî o noktayı tam görmüş. Ben de tasdîken derim ki: Eğer o hastalık yirmi derece tezâuf etse idi, bizlere kazandırdığı netîceye nisbeten yine ucuz düşerdi ve rahmet olurdu. Fakat Hâfız Alî’nin kendi üstâdı hakkında, benim haddimden pek çok ziyâde isnâd ettiği meziyet ve ma‘sûmiyeti, onun ma‘sûm lisânıyla hakkımda medih olarak değil, belki bir nevi‘ duâ olarak tasavvur ediyoruz.
SAYFA 96
Hem Hâfız Alî’nin, Sava gibi yerler, karyeler ve Isparta birer medrese-i nûriye hükmüne geçmesi ve Risâle-i Nûr’un sâdık şâkirdleri hârikulâde olarak günden güne yükselmeleri ve tenevvür etmeleri, bizleri, belki Anadolu’yu, belki âlem-i İslâm’ı mesrûr ve müferrah eden bir hakîkatli haber telakkî ediyoruz.
Âhir fıkrasında, Muhbir-i Sâdık’ın asm haber verdiği, Ma‘nevî fütûhât yapmak ve zulümâtı dağıtmak zaman ve zemîn hemen hemen gelmesi, diye fıkrasına bütün rûh u cânımız ile rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz, temennî ediyoruz.
Fakat biz Risâle-i Nûr şâkirdleri ise, vazîfemiz hizmettir. Vazîfe-i İlâhiyeye karışmamak ve hizmetimizi onun vazîfesine binâ etmekle bir nevi‘ tecrübe yapmamak olmakla beraber, kemiyete değil, keyfiyete bakmak, hem çoktan beri sukūt-u ahlâka ve hayât-ı dünyeviyeyi her cihetle hayat-ı uhreviyeye tercîh ettirmeye sevk eden dehşetli esbâb altında Risâle-i Nûr’un
şimdiye kadar fütûhâtı ve zındıkaların ve dalâletlerin savletlerini kırması ve yüz binler bîçârelerin îmânlarını kurtarması ve her biri yüze ve bine mukābil, yüzer ve binler hakîkî mü’min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir-i Sâdık’ın asm ihbârını aynen tasdîk etmiş ve vukūâtla isbat etmiş ve inşâallâh daha edecek. Ve öyle kökleşmiş ki, inşâallâh hiç bir kuvvet Anadolu’nun sînesinden onu çıkaramaz. Tâ âhirzamanda, hayâtın geniş dâiresinde, asıl sâhibleri
SAYFA 97
olan, yani Mehdî ve şâkirdleri Cenâb-ı Hakk’ın izniyle gelir, o dâireyi genişlettirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizden seyredip Allâh’a şükrederiz.
Saîdü’n-Nûrsî
Kastamonu Lâhikası: 135
Lâhika 41: (Îmânı kurtarmak ve Kur’ân’a hizmet için, Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı)
Azîz, Sıddîk Kardeşim ve bu fânî dünyada Hamiyetli ve Ciddî bir Arkadaşım,
Evvelâ: Bütün dostlarım ve hemşehrilerimden en ziyâde zâtınız ve bazı Erzurumlu zâtlar, benim bu işkenceli ve mazlûmiyet hâletimde şefkatkârâne ciddî alâkadârlığınıza ve imdâdıma fikren koşmanıza cidden çok minnetdârım ve âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Size bin Mâşâallâh ve Bârekallâh derim.
Sâniyen: Mesleğime ve Risâle-i Nûr’dan aldığım dersime bütün bütün muhâlif olarak ve on seneden beri fânî dünyanın geçici, ehemmiyetsiz hâdiselerine bakmamak olan bir düstur-u hayâtıma da münâfî olarak, sırf senin hâtırın ve merâk ettiğin ve bu def‘aki uzun mektûbun için vaz‘iyetime ve zâlimlerin işkencelerine âit birkaç maddeyi beyân edeceğim. Birincisi: Otuz sene evvel Dârü’l-Hikmet a‘zâsı iken, bir gün arkadaşımızdan ve Dârü’l-Hikmet a‘zâsından Seyyid Sa‘deddîn Paşa dedi ki: Kat‘î bir vâsıta ile haber aldım, kökü ecnebîde ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi,
SAYFA 98
senin bir eserini okumuş. Demişler ki: Bu eser sâhibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi, yani zındıkayı, dinsizliği bu millete kabûl ettiremeyeceğiz. Bunun vücûdunu kaldırmalıyız diye, senin i‘dâmına hükmetmişler. Kendini muhâfaza et. Ben de تَوَكَّلْتُ عَلَی اللّٰهِ ecel birdir, tegayyür etmez dedim.
İşte bu komite, otuz sene, belki kırk seneden beri hem tevessü‘ etti, hem benimle mücâdelede her bir desîseyi isti‘mâl etti. İki def‘a imhâ için hapse ve on bir def‘adır beni zehirlemeye çalışmışlar. Şimdi on dokuz def‘a oldu. En son dehşetli plânları, sâbık Dâhiliye Vekîli’ni ve Afyon’un sâbık valisini ve Emirdağı’nın sâbık kaymakam vekîlini aleyhime sevketmeleriyle, resmî hükûmetin nüfûzunu bütün şiddetiyle aleyhimde isti‘mâl etmeleridir. Benim gibi zayıf, ihtiyâr, merdümgirîz, fakîr, garîb, hizmete çok muhtâç bir bîçâreye o üç resmî me’mûrlar, aleyhimde öyle bir propaganda ve herkesi korkutmak o dereceye gelmiş ki, bir me’mûr bana selâm etse, haber aldıkları vakit değiştirdikleri için, câsûsluktan başka hiç bir me’mûr bana uğramadığını ve komşularımın da bazıları korkularından hiç selâm etmediklerini gördüğüm hâlde, inâyet ve hıfz-ı İlâhî bana bir sabır ve tahammül verdi. Emsâlsiz bu işkence, bu tazyîk, beni onlara dehâlete mecbûr etmedi.
İkincisi: Belki tahattur edersin, Ankara’da dîvân-ı riyâset’te Mustafâ Kemâl’le münâkaşa zamanında, ona karşı dedim: Namaz kılmayan hâindir, hükmü merdûddur. Yüzüne
SAYFA 99
şiddetli mukābele ettiğim hâlde, bana karşı ihânet ve hakārete cesâret edemediği hâlde, burada küçük bir zâbit ve bir çavuş, o ihâneti ve hakāreti yaptılar. Maksadları, beni hiddete getirip bir mes’ele çıkarmak olmasından, hıfz ve inâyet-i İlâhiye bana sabır ve tahammül verdi.
Üçüncüsü: İki sene, iki mahkeme, ellerinde tetkîk edilen bütün Risâle-i Nûr eczâlarında kanunca bir vesîle bulamayıp Hâşiye bizi ve Risâle-i Nûr’u berâet ettirdikten sonra, zındıka komitesi, münâfık bazı me’mûrları vesîle ederek, merkezî hükûmette resmî bir plân çevirip, beni bütün bütün hilâf-ı kānûn olarak bütün dostlarımdan ve talebelerimden tecrîd ve sıhhat ve hayâtım noktasında en fenâ bir yerde, beni nefyetmek nâmı altında, haps-i münferid ve tecrîd-i mutlak ma‘nâsında beni Emirdağı’na gönderdiler. Şimdi tahakkuk etmiş ki, iki maksadla bu muâmeleyi yapıyorlar:
SAYFA 100
Birisi: Eskiden beri ihâneti kabûl etmediğimden, beni o sûrette hiddete getirip bir mes’ele çıkararak mahvıma yol açmaktı. Bundan bir şey çıkaramadıkları için, zehirlendirmek vâsıtasıyla mahvıma çalıştılar. Fakat inâyet-i İlâhiye ile, nûr şâkirdlerinin duâları tiryâk gibi, panzehir gibi ve sabır ve tahammülüm tam bir ilaç gibi o plânı akîm bıraktı, o maddî ve ma‘nevî zehrin tehlikesini geçirdi. Gerçi hiç bir târihte, hiç bir hükûmette bu tarzda işkenceli zulümler kanun nâmına, hükûmet nâmına yapılmadığı hâlde, damarlarıma dokunduracak tarzda mütemâdî tarassudlarla herkesi ürkütmekle beni hiddete getiriyordu. Fakat birden kalbime ihtâr edildi ki, bu zâlimlere hiddet değil, acımalısın. Onların her birisi, pek az bir zaman sonra, sana muvakkaten verdikleri azâb yerinde bin derece fazla bâkî azâblara ve maddî ve ma‘nevî cehennemlere ma‘rûz kalacaklar. Senin intikāmın, bin def‘a ziyâde onlardan alınır. Ve bir kısmı, aklı varsa, dünyada da kaldıkça, geberinceye kadar vicdân azâbı ve i‘dâm-ı ebedî korkusuyla işkence çekecekler. Ben de onlara karşı hiddeti terkettim, onlara acıdım. Allâh ıslâh etsin dedim.
Hem bu azâb ve işkencelerinde pek büyük sevâb kazanmakla beraber, Risâle-i Nûr şâkirdleri yerine ve onların bedeline benimle meşgūl olup, yalnız beni ta‘zîb etmeleri, Nûrculara büyük bir fâide ve selâmetlerine hizmet olması cihetinde de Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum ve müdhiş sıkıntılarım içinde bir sevinç hissediyorum.
SAYFA 101
Dördüncüsü: Senin mektûbunda benim istirâhatimi ve eğer iktidârım olsa, benim Şâm ve Hicâz tarafına gitmeme dâir sizin hükûmet-i hâzıraya mürâcaat maddesi ise:
Evvelâ: Biz îmânı kurtarmak ve Kur’ân’a hizmet için, Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı. Çünkü en ziyâde burada ihtiyâç var. Binler rûhum olsa, binler hastalıkla mübtelâ olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin îmânına ve saâdetine hizmet için burada kalmaya Kur’ân’dan aldığım dersle karar verdim ve vermişiz.
Sâniyen: Bana karşı hürmet yerine hakāret görmek noktasını mektûbunuzda beyân ediyorsunuz. Mısır’da, Amerika’da olsa idiniz, târihlerde hürmetle yâdedilecektiniz dersiniz.
Azîz, dikkatli kardeşim Biz, insanların hürmet ve ihtirâmından ve şahsımıza âit hüsn-ü zan ve ikrâm ve tahsînlerinden mesleğimiz i‘tibâriyle cidden kaçıyoruz. Husûsen acîb bir riyâkârlık olan şöhretperestliğin câzibedâr bir hodfurûşluk olan, tarihlere şa‘şaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, nûrun bir esası ve mesleği olan ihlâsa zıddır ve münâfîdir. Onu arzulamak değil, bilakis şahsımız i‘tibâriyle ondan ürküyoruz. Yalnız Kur’ân’ın feyzinden gelen ve i‘câz-ı ma‘nevîsinin lemeâtı olan ve hakîkatlerinin tefsîri bulunan ve tılsımlarını açan Risâle-i Nûr’un revâcını ve herkesin ona ihtiyâcını hissetmesini ve pek yüksek kıymetini herkes takdîr etmesini
SAYFA 102
ve onun pek zâhir ma‘nevî kerâmâtını ve îmân noktasında zındıkanın bütün
dinsizliklerini mağlûb ettiklerini ve edeceklerini bildirmek, göstermek istiyoruz ve onu rahmet-i İlâhiyeden bekliyoruz.
Saîdü’n-Nûrsî
Emirdağ Lâhikası 2: 361
Lâhika 42: (İhlâs düstûrlarına sarılmak vücûb derecesindedir)
Azîz, sıddîk, muhlis kardeşlerim,
Bizler imkân dâiresinde bütün kuvvetimizle Lem‘a-i İhlâs’ın düstûrlarını ve hakîkî ihlâsın sırrını mâbeynimizde ve birbirimize karşı isti‘mâl etmekliğimiz vücûb derecesine gelmiştir. Kat‘î haber aldım ki: üç aydan beri buradaki hâs kardeşleri birbirine karşı meşreb veya fikir ihtilâfıyla bir soğukluk vermek için üç adam ta‘yîn edilmiş. Hem metîn Nûrcuları usandırmakla sarsmak; ve nâzik ve tahammülsüzleri evhâmlandırmak ve hizmet-i Nûriyeden vazgeçirmek için sebebsiz mahkememizi uzatıyorlar.
Sakın sakın Şimdiye kadar mâbeyninizdeki fedâkârâne uhuvvet; ve samîmâne muhabbet sarsılmasın. Bir zerre kadar da olsa, bize büyük zarar olur. Çünki pek az bir sarsıntı, Denizli’de olduğu gibi hocaları yabânîleştirir. Birbirimize lüzûm olsa rûhumuzu fedâ etmeye hizmet-i Kur’âniye ve îmâniyemiz iktizâ ettiği hâlde, sıkıntıdan veya
başka şeylerden gelen titizlikle hakîkî fedâkârlar birbirine karşı küsmeye değil, belki kemâl-i mahviyetle ve tevâzu‘ ve teslîmiyetle
SAYFA 103
kusuru kendine alır. Muhabbetini ve samîmiyetini ziyâdeleştirmeye çalışır. Yoksa habbe kubbe olup ta‘mîr edilmeyecek bir zarar verebilir. Sizin ferâsetinize havâle edip kısa kesiyorum.
Saîdü’n-Nûrsî
Şuâlar 2: 534
Lâhika 43: (Risâle-i Nûr'a intisâb eden zâtın en ehemmiyetli vazîfesi.
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Âhiret kardeşlerime mühim bir ihtâr. İki maddedir.
Birincisi: Risâle-i Nûr’a intisâb eden zâtın en ehemmiyetli vazîfesi, onu yazmak veya yazdırmaktır ve intişârına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, Risâle-i Nûr talebesi ünvânını alır. Ve o ünvân altında, her yirmi dört saatte benim lisânımla belki yüz def‘a, bazen daha ziyâde hayırlı duâlarımda ve ma‘nevî kazançlarımda hissedâr olmakla beraber, benim gibi duâ eden kıymetdâr binler kardeşlerin ve Risâle-i Nûr talebelerinin duâlarına ve kazançlarına dahi hissedâr olur.
Hem dört vecihle dört nevi‘ ibâdet-i makbûle hükmünde bulunan kitabetinde, hem îmânını kuvvetlendirmek, hem başkalarının îmânlarını tehlikeden kurtarmasına çalışmak,
SAYFA 104
hem hadîsin hükmüyle, bir sâat tefekkür bazen bir sene kadar bir ibâdet hükmüne geçen tefekkür-ü îmânîyi elde etmek ve ettirmek, hem hüsn-ü hattı olmayan ve vaz‘iyeti çok ağır bulunan üstâdına yardım etmek ile hasenâtına iştirâk etmek gibi çok fâideleri elde edebilir.
Ben kasem ile te’mîn ederim ki, bir küçük risâleyi kendine bilerek yazan adam, bana büyük bir hediye hükmüne geçer. Belki her bir sahîfesi bir okka şeker kadar beni memnûn eder.
İkinci Madde: Maatteessüf, Risâle-i Nûr’un îmânsız ve emânsız cin ve ins düşmanları, onun çelik gibi metîn kal‘alarına, elmas kılıç gibi kuvvetli huccetlerine mukābele edemediklerinden, çok gizli desîseler ve hafî vâsıtalar ile, haberleri olmadan yazanların şevklerini kırmak ve fütûr vermek ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde şeytancasına hücûm
edip darbe vuruyorlar. Hususan burada ihtiyâç pek çok ve yazıcılar çok az ve düşmanlar çok dikkatli, kısmen talebeler mukāvemetsiz olduğundan, bu memleketi o nûrlardan bir derece mahrûm ediyor.
Benimle hakîkat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam, hangi risâleyi açsa, benimle değil, hâdim-i Kur’ân olan üstâdıyla görüşür ve hakāik-i îmâniyeden zevkle bir ders alabilir.
Saîdü’n-Nûrsî
Kastamonu Lâhikası: 25
SAYFA 105
Lâhika 44: (Yazı mektûbu)
[Bir Kısım Kardeşlerime Husûsî Bir Mektûbdur]
Yazıda usanan ve ibâdet ayları olan şuhûr-u selâsede, sâir evrâdı, beş cihetle Hâşiye ibâdet sayılan Risâle-i Nûr yazısına tercîh eden kardeşlerime, iki hadîs-i şerîfin bir nüktesini söyleyeceğim.
Birincisi: یُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَٓاءِ بِدِمَٓاءِ الشُّهَدَٓاءِاَوْ كَمَا قَالَ; yani, Mahşerde ulemâ-yı hakîkatin sarfettikleri mürekkeb, şehîdlerin kanıyla muvâzene edilir, o kıymette olur.
SAYFA 106
İkincisi: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖی عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖی فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَهٖیدٍاَوْ كَمَا قَالَ; yani, Bid‘aların ve dalâletlerin istîlâsı zamanında, sünnet-i seniyeye ve hakîkat-i Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehîd sevâbını kazanabilir.
Ey tenbellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofîmeşreb kardeşlerim Bu iki hadîsin mecmûu gösterir ki, böyle bir zamanda hakāik-i îmâniyeye ve esrâr-ı şerîata ve sünnet-i seniyeye hizmet eden mübârek hâlis kalemlerden akan siyah nûr ve âb-ı hayât hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedânın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size fâide verebilir. Öyle ise, onu kazanmaya çalışınız
Eğer deseniz: Hadîste âlim ta‘bîri var. Biz, bir kısmımız yalnız kâtibiz? Elcevab Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamanın mühim hakîkatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, mâdem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir şahs-ı ma‘nevîsi var, şübhesiz o şahs-ı ma‘nevî, bu zamanın mühim büyük bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı ma‘nevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyâkatsiz olduğum hâlde, haydi hüsn-ü zannınıza binâen, bu fakîre bir üstâdlık ve tebeiyet noktasında bir âlim vaz‘iyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır. Hadîste gösterilen ecri alırsınız.
Saîdü’n-Nûrsî
Barla Lâhikası: 264
SAYFA 107
Lâhika 45: (Selâhaddîn Çelebi’nin teyemmüm âyetinden yaptığı bir istihrâc)
[Birinci Şuâ‘dan Otuz Birinci Âyet]
Pederiyle beraber Risâle-i Nûr talebelerinden olan Salâhaddin Çelebi’nin Risâle-i Nûr’a âit bir âyetten bir istihrâcıdır.
وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓی اَوْ عَلٰی سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَیَمَّمُوا صَعیٖدًا طَیِّبًا : âyeti, ma‘nâ-yı zâhirîsiyle diyor ki: Su bulamadığınız vakit, temiz toprak ile teyemmüm ediniz.
Ve ma‘nâ-yı işârîsiyle diyor ki: Bin üç yüz elliyedide ma‘nevî âb-ı hayât menba‘ları kapatıldığı zamanda, temiz toprağa kasıd ve teveccüh ediniz. Onda bir menba‘-ı hayât ve bir ma‘den-i nûr bulursunuz. Bu âyetin işareti husûsî bir sûrette Risâle-i Nûr’a baktığına iki emâre var:
Birincisi: Bu فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَیَمَّمُوا صَعیٖدًا طَیِّبًا âyetinin makam-ı ebcedîsi ve cifrîsi, bin üç yüz elli yedi eder. O târihlerde medreselerin ve irşâdgâhların seddiyle ve ehl-i ilmin sarıklarının açılmasıyla ma‘nevî susuzluk başladığı hengâmda, Risâle-i Nûr hakāik-i îmâniye cihetinde on beş senede kazanılan îmân-ı tahkîkîyi on beş haftada, belki on beş günde, belki tam müsteidlere on beş saatte, sarsılmayacak derecede îmân-ı tahkîkîyi kazandırması, kavî bir emâredir ki, şu işâret ona husûsî bakar.
SAYFA 108
İkinci Emâre: ص ve س birbirine tam kardeş olması ve bir kelimede birbirinin yerine geçmesi münâsebetiyle, bu âyetteki صَعٖیدًا kelimesindeki ص س okunsa, Risâle-i Nûr’un tercümanını göstermesi; hem bu cümlenin birinci mukaddimesi olan اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ fıkrasının işaretiyle, kadınların çıplak bacak olarak erkeklere karışması ve Risâle-i Nûr’un şiddetli taarruzlar içinde tesettür lehinde kuvvetli mukāvemeti zamanına, şeddeli ن iki ن olmak üzere makam-ı ebcedîsi فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً ile beraber bin üç yüz kırk yedi adediyle parmak basması;
اَوْ عَلٰی سَفَرٍ: fıkrasının işaretiyle, umûmî harblerin asrında her millet seferberlik vaz‘iyetinde bulunması; ve اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ fıkrasının aynen bin üç yüz elli yedi makam-ı ebcedîsiyle, hem bu senenin târîhini, hem فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَیَمَّمُوا صَعٖیدًا طَیِّبًا cümlesinin aynı târîhini göstermesiyle beraber, müteaffin çukur ma‘nâsında olan غَٓائِطٍ den, yani Ma‘nevî bataklıktan çıktığınız ve temizlenmek için su aradığınız zaman ma‘nâsını ifade etmesi latîf ve kuvvetli bir emâredir ki, فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَیَمَّمُوا صَعٖیدًا طَیِّبًا âyetinin işareti, bu asra ve Risâle-i Nûr’a bir husûsiyeti var ve remzen ona bakar.