
SAYFA 152
[E-Risâle-i Nûr Talebesinin Husûsiyetleri]
Lâhika 70: (Risâle-i Nûr talebeleri, Risâle-i Nûr’un dâiresi hâricinde nûr aramamalı ve aramaz)
[Bir Düstûr]
Risâle-i Nûr talebeleri, Risâle-i Nûr’un dâiresi hâricinde nûr aramamalı ve aramaz. Eğer ararsa, Risâle-i Nûr’un penceresinden ışık veren ma‘nevî güneşe bedel, bir lâmbayı bulur. belki güneşi kaybeder.
Hem Risâle-i Nûr’un dâiresindeki hâlis ve pek kuvvetli; ve her bir ferdine çok rûhları kazandıran; ve Sahâbenin sırr-ı verâset-i nübüvvetle meşreb-i uhuvvetkârânesini gösteren meşreb-i hıllet ve meslek-i uhuvvet ise, hâriç dâirelerde olan o pedere ve o mürşide, üç cihetle zarar vermek sûretiyle bir pederi aramaya ihtiyâç bırakmaz. Bir tek peder yerine, pek çok ağabeyleri buldurur. Elbette büyük kardeşlerin müteaddid şefkatleri, bir pederin şefkatini hiçe indirir.
Dâireye girmeden evvel bulduğu şeyhini dâireye girdikten sonra da her ferd, o şeyhini ve o mürşidini dâirede dahi muhâfaza edebilir. Fakat şeyhi olmayanlar, dâireye
SAYFA 153
girdikten sonra ancak dâire içinde mürşid arayabilir. Hem Risâle-i Nûr’unvelâyet-i kübrâ olan ve sırr-ı verâset-i nübüvvet feyzini veren ders-i hakāik dâiresindeki ilm-i hakîkat dahi, dâire hâricindeki
tarîkatlere ihtiyâç bırakmaz. Meğer tarîkati yanlış anlasın. Yani güzel rüyalara ve hülyalara ve nûrlara ve zevklere mübtelâ; ve âhiret fazîletinden ayrı olan dünyevî ve hevesî zevkleri arzulayan ve merciiyet makamını isteyen nefisperestler ola
Bu dünya dâru’l-hizmettir. dâru’l-mükâfât değildir. Ücret, külfet ve meşakkat ile ölçülür. Onun içindir ki ehl-i hakîkat, keşif ve kerâmetlerdeki ezvâk ve envâra ehemmiyet vermiyorlar. Belki bazen kaçıyorlar, setrini istiyorlar.
Hem Risâle-i Nûr’un dâiresi çok geniştir. şâkirdleri pek çoktur. Hârice kaçanları aramazlar, ehemmiyet vermezler. Belki daha içlerine almazlar. Her insanda bir kalb var. Bir kalb ise hem dâirede, hem hâriçte olamaz.
Hem hâriçteki irşâda hevesli zâtlar, Risâle-i Nûr’un şâkirdleriyle meşgul olmamalı. Çünkü kendileri üç cihetle zarar görmeleri muhtemeldir. Takvâ dâiresindeki talebeler irşâda muhtâç olmadıkları gibi, hâriçte kesretli namazsızlar var. Onları bırakıp bunlarla meşgul olmak, irşâd değildir. Eğer bu şâkirdleri severse, evvelen dâire içine girsin. O şâkirdlere peder değil, belki kardeş olsun. Fazîleti varsa, ağabeyleri olsun.
SAYFA 154
Hem bu hâdisede göründü ki, Risâle-i Nûr’a intisâbın çok ehemmiyeti var. ve çok pahalıya düştü. Ve buna bu fiyatı veren ve o yolda bütün âlem-i İslâm nâmına dinsizliğe karşı mücâhid vaz‘iyetini alan aklı başında bir adam, o elmas gibi mesleğini terkedip, başka mesleklere giremez.
Saîdü’n-Nûrsî
Lem’alar: 300
Lâhika 71: (Husrev Efendinin Nûrlardan aldığı feyzi ifâde etmesi ve Re’fet’in Nûrları mütâlaa etmenin lüzûmuna işâret etmesi)
[Husrev’in bir fıkrasıdır]
Sevgili muhterem Üstâdım,
Sözlerinizin yani risâlelerinizin her biri birer deryâ-yı azîmdir. Sözlerinizden pek çok feyiz alıyorum. O kadar ki, okudukça tekrar etmeyi istiyorum. Ve tekrarında duyduğum İlâhî bir zevki ta‘rîf edemeyeceğim. Bugün sözlerinizden değil hepsini, bir tanesini alan insaf ile okursa, hakkı teslîme ve münkir ise gittiği yolu terke, fâsık ise tevbeye mecbûr olacağına kat‘iyen ümidvârım
Husrev
SAYFA 155
[Re’fet Bey’in bir fıkrasıdır]
Sözleriniz mürşidâne ve çok yüksek olduğundan, gāyet dikkatli ve tahlîl ederek okunmak îcâb ediyor. Serd eylediğiniz delâil-i akliye ve mantıkiye o kadar tatlı ve hayret-bahştır ki, insan okudukça okuyor ve nâ-mütenâhî bir zevk-i ma‘nevî hissederek hiç elinden bırakmak istemiyor. Bu sebeble, bir def‘a okumak kâfî değil. Hepsi yanında bulunup dâimâ okumalıdır
Re’fet
Barla Lâhikası: 41
Lâhika 72: (Hazret-i Üstâdın bahar ve yaz mevsiminde talebelerin hizmette gevşekliğe düşmemeleri için derslerine devâm etme sebeplerini beyân etmesi)
Azîz kardeşlerim, bahar ve yazın meşgaleleri, hem gecelerin kısalması, hem şuhûr-u selâsenin gitmesi ve ekser kardeşlerimin bir derece hisse alması ve daha sâir bazı esbâbın bulunması, elbette bir derece neş’eli kış dersine fütûr verir. Fakat onlardan gelen fütûr size fütûr vermesin. Çünki o dersler, ulûm-u îmâniyeden olduğu için, bir insan yalnız kendi nefsine dinlettirse yeter. Bâhusûs, siz dâimâ bir-iki hakîkî kardeşi de bulursunuz.
Hem o dersi dinleyenler yalnız insanlar değil. Cenâb-ı Hakk’ın zîşuûr çok mahlûkātı vardır ki, hakāik-i îmâniyenin istimâından çok zevk alırlar. Sizin o kısım arkadaşınız ve müstemi‘leriniz çoktur.
SAYFA 156
Hem mütefekkirâne o çeşit sohbet-i îmâniye, zemîn yüzünün bir ma‘nevî ziyneti ve medâr-ı şerefi olduğuna işareten biri demiş
آسْمَانْ رَشْكْ بَرَدْ بَهَرْ زَمٖینْ كِە دَارَدْ
یَكْ دُوكَسْ یَكْ دُو نَفَسْ بَهْرِخُدَا بَرْ نَشٖینَنْدْ
Yani semâvât zemine gıbta eder ki, zeminde hâlisan lillâh sohbet ve zikir ve tefekkür için bir-iki adam, bir-iki nefes, yani bir-iki dakîka beraber otururlar. Kendi Sâni‘-i Zülcelâl’inin çok güzel âsâr-ı rahmetini ve çok hikmetli ve süslü âsâr-ı san‘atını birbirine göstererek Sâni‘lerini sevip sevdirirler, düşünüp düşündürürler.
Hem de ilim iki kısımdır: Bir nevi‘ ilim var ki, bir def‘a bilinse ve bir-iki def‘a düşünülse kâfî gelir. Diğer bir kısmı ekmek gibi, su gibi, her vakit insan onu düşünmeye muhtâç olur. Bir def‘a anladım, yeter, diyemez. İşte ulûm-u îmâniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet i‘tibâriyle inşâallâh o cümledendir.
Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ediyorum. Zannederim mufârakat ihtimâlinden, ikimizden ziyâde Hakkı Efendi kardeşimiz, daha ziyâde sevâb kazanmak emâresi olarak, daha ziyâde müteessirdir. Fakat Cenâb-ı Hakk hakkımızda çok emârelerle inâyet ve rahmetini gösterdiğinden, sûrî iftirâkımız vukū‘ bulsa, bir eser-i inâyet ve rahmet olduğunu telakkî etmeliyiz.
Saîdü’n-Nûrsî
Barla Lâhikası: 323
SAYFA 157
Lâhika 73: (Isparta kahramanlarına benzemek isteyen tam onlar gibi olmalı)
[Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Mehmed Feyzî ve emsâline hitâben beyân edilen bir hakîkattir]
Kardeşim Feyzî Mâdem sen, Isparta vilâyetindeki kahramanlara benzemek istiyorsun, tam onlar gibi olmalısın. Eskişehir hapishânesinde Allâh rahmet etsin, mühim bir şeyh, mürşid ve câzibedâr, Nakşî evliyâsından bir zât, dört ay mütemâdiyen Risâle-i Nûr’un elli-altmış şâkirdi içinde celbkârâne onlarla sohbet ettiği hâlde, yalnız bir tek şâkirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebâkîsi, o câzibedâr şeyhe karşı müstağnî kaldılar. Risâle-i Nûr’un yüksek ve kıymetdâr hizmet-i îmâniyesi onlara kâfî geliyordu ve kanâat veriyordu.
O şâkirdlerin gāyet keskin kalb ve basîretleri şöyle bir hakîkati anlamış ki, Risâle-i Nûr’a hizmet eden, îmânını kurtarıyor. Tarîkat ve şeyhlik ise, velâyet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın îmânını kurtarmak, on mü’mini velâyet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevablıdır. Çünki îmân, saâdet-i ebediyeyi kazandırdığı için, bir mü’mine küre-i arz kadar bir saltanat-ı bâkiyeyi te’mîn eder. Velâyet ise, mü’minin cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultân yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın îmânını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevablıdır.
SAYFA 158
İşte bu dakîk sırrı, senin Isparta’lı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de, umûmunun keskin kalbleri görmüş ki, benim gibi bîçâre, günâhkâr bir adamın arkadaşlığını, evliyâlara, belki eğer olsa idi müctehidlere tercîh ettiler. Bu hakîkate binâen, bu şehre bir kutub ve bir Gavs-ı A‘zam gelse, dese: Seni on günde velâyet derecesine çıkaracağım. Sen Risâle-i Nûr’u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramânlarına arkadaş olamazsın
Lillâhilhamd, bu zamanda sünnet-i seniye dâiresinde kemâl-i îmânı kazanan Risâle-i Nûr şâkirdleri, evliyâların, mürşidlerin nazar-ı dikkatini celb edecek vaz‘iyeti aldığından, her zamanda bulunan hakîkî mürşidler, her hâlde bu zamanda Risâle-i Nûr şâkirdlerine müşteri olurlar. Birisini elde etseler, yirmi mürîd kadar kıymet verirler. Hem zevkli ve câzibedâr velâyet tereşşuhâtı karşısında Risâle-i Nûr’un hizmetinde meşakkat, mücâhede, külfet bulunduğundan, Feyzî’ye hitâben beyân edilen bu hakîkat kaleme alındı.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Kastamonu Lâhikası: 103
SAYFA 159
Lâhika 74: (Bu zamanda hizmet-i îmâniyede bir hâlis kardeşimiz, bir velîden ziyâde mevki‘ alıyor)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin hapis meyveleriniz, benim nazarımda Firdevs meyveleri gibi hoşdur, kıymetlidir. Benim sizler hakkında büyük ümidlerimi ve da‘vâlarımı tasdîk ve tahkîk ettiği gibi, tesânüdün kuvvetini pek güzel gösterdi. O mübârek kalemler birleştikçe üç dört elifin birleşmesi gibi, üç yüz-dört, yüz kıymetini bu kadar ağır tazyîkāt altında izhâr eyledi. Ve bu müşevveş şerâit içinde vahdetinizi muhâfaza eden hâlet-i rûhiye, dünkü pusulamdaki da‘vâmı isbat ediyor.
Evet, temsîlde hatâ yok büyük bir velî, küçük bir ashâb kadar hizmet-i İslâmiyede ehl-i sünnetçe mevki‘ almadığı gibi, aynen öyle de: bu zamanda hizmet-i îmâniyede hazz-ı nefsini bırakan ve mahviyetle tesânüd ve ittihâdı muhâfaza eden bir hâlis kardeşimiz, bir velîden ziyâde mevki‘ alıyor diye kanâatim gelmiş. ve siz dâimâ bu kanâatimi takviye ediyorsunuz. Cenâb-ı Hakk sizlerden ebeden râzı olsun. Âmîn.
Saîdü’n-Nûrsî
Şuâlar 2: 386
SAYFA 160
Lâhika 75: (Talebeler arasındaki tesânüdün avâm ehl-i îmân için bir nokta-i istinâd olması ve îmânlarına kuvvet vermesi)
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin tesânüdünüze benim ziyâde ehemmiyet verdiğimin sebebi, yalnız bize ve Risâle-i Nûr’a menfaati için değildir. Belki
tahkîkî îmânın dâiresinde olmayanlar için; ve nokta-i istinâda ve sarsılmayan bir cemâatin kat‘î buldukları bir hakîkate dayanmaya pek çok muhtâç bulunan avâm-ı ehl-i îmân için dalâlet cereyânlarına karşı yılmaz, yıkılmaz, çekilmez, bozulmaz, aldanmaz ve aldatmaz bir merci‘, bir mürşid, bir hüccet olmak içindir. Sizin kuvvetli tesânüdünüzü gören kanâat eder ki: bir hakîkat var. Hiç bir şeye fedâ edilmez. ehl-i dalâlete başını eğmez. mağlûb olmaz diye kuvve-i ma‘neviyesi ve îmânı kuvvet bulur. Ehl-i dünyâya ve ehl-i sefâhete iltihâktan kurtulur.
Saîdü’n-Nûrsî
Şuâlar 2: 386
Lâhika 76: (Hazret-i Üstâd ve bir kısım Risâle-i Nûr talebelerinin Risâle-i Nûr hizmetine hazırlanmalarını, Üstâdın hiss-i kable’l-vukū‘ ile îzâhı)
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Risâle-i Nûr’un zuhûru hiss-i kable’l-vukū‘ ile küllî bir sûrette hissedilmesi gibi, Risâle-i Nûr’un hâs talebelerinin bir kısmının i‘tirâfıyla ve bir kısmının tarz-ı hayâtı Risâle-i Nûr
SAYFA 161
gibi bir hizmete nâmzedliğini gösterdiği cihetle bu tetimmeyi yazıyorum. Evet, hiss-i kable’l-vukū‘ herkeste cüz’î küllî vardır. Hatta hayvanâtta dahi vardır. Hatta rüyâ-yı sâdıkanın ehemmiyetli bir kısmı, bu hiss-i kable’l-vukūun nev‘indendir. Hatta bazılarda ziyâde hassâsiyet cihetiyle kerâmet derecesine çıkar. Benim a‘sâbımdaki hassâsiyetle yağmurdan
yirmi dört sâat evvelki rutûbet-i havaiye ile yağmurun gelmesini hissetmem, bir cihette hiss-i kable’l-vukū‘ sayılabilir ve bir cihette sayılmaz.
Ben Risâle-i Nûr’a ehemmiyetli hizmet eden kardeşlerimin tarz-ı hayâtlarına dikkat ettim, gördüm ki, aynı benim güzerân-ı hayâtım gibi, Risâle-i Nûr gibi bir netîceye göre techîz edilip sevkedilmiş.
Evet, Husrev, Feyzî, Hâfız Alî, Nazîf gibi çok kardeşlerimizin geçen tarz-ı hayâtları bu hizmet-i nûriyeye göre bir vaz‘iyet verildiğini onlar hissettikleri gibi; ben de çok hâs kardeşlerimde, hatta burada da aynen tarz-ı hayâtım gibi böyle bir nûrânî meyveyi vermek için tanzîm edilmiş görüyorum. Hissetmeyen kısmı, dikkat etseler hissedecekler. Ben kendim, bütün hayâtımın hârika kısmını, evvelce Gavs-ı A‘zam’ın ks bir silsile-i kerâmeti telakkî ediyordum. Şimdi Risâle-i Nûr’un bir silsile-i ikrâmâtı olduğu tebeyyün etti.
Ezcümle: Ben hürriyetten evvel İstanbul’a gelirken, yolda, bir iki mühim ilm-i kelâm’a âit kitablar elime geçti. Dikkatle mütâlaa ettim. İstanbul’a geldikten sonra,
SAYFA 162
sebebsiz olarak hem ulemâyı, hem mekteb muallimlerini münâzaraya Kim ne isterse benden sorsun diye iʻlân ettim. Medâr-ı hayrettir ki, münâzaraya gelenlerin bütün sordukları suâller, yolda mütâlaa ettiğim ve hâfızamda kaldığı mes’elelerdi. Hem feylesofların sordukları suâller, hâfızamda bulunan mes’elelerdi.
Şimdi anlaşıldı ki, o fevkalâde muvaffakiyet ve benim de haddimden çok ziyâde o hodfurûşluk ve ma‘nâsız izhâr-ı fazîlet ise, ileride Risâle-i Nûr’un İstanbul’ca ve ulemâca makbûliyetine ve ehemmiyetine zemîn ihzâr etmek imiş.
İkincisi: Hatta ben fakîr ve muhtâç olduğum ve zâhid ve sofu ve riyâzetçi olmadığım ve büyük bir şeref ve haysiyet ve hânedânlık haysiyetinden, şân ve şerefinden hissedâr olmadığım hâlde târîhçe-i hayatımda yazıldığı gibi küçükten beri halkların mallarını, hediyelerini kabûl edemiyordum, ihtiyâcımı izhâra tenezzül edemiyordum. Beni bilenler gibi ben de çok hayret ederdim. Şimdi hâssaten birkaç sene zarfında anlaşıldı ki, Risâle-i Nûr’un dehşetli bir mücâhedesinde, tama‘ ve mal yüzünden mağlûb olmamak ve i‘tirâz gelmemek için o hâlet-i rûhiye bize ihsân edilmişti. Yoksa düşmanlarım, o cihetten büyük bir darbe indirecektiler.
Hem ezcümle, Eski Saîd siyâsette çok ileri gittiği hâlde, Yeni Saîd de tarafdâr bulmak için çok muhtâç olduğu zamanda bütün insanları merâk ile meşgūl eden bu beş altı senedeki beşer tûfanları, siyâset fırtınaları içinde
SAYFA 163
kat‘â ve aslâ beni meşgūl etmedi ve merâkla mağlûb etmedi ve beş sene, bilmeyi merâk etmedim. Beni bilenler gibi ben de bu hâle çok hayret ederdim. Hatta kendi kendime der idim: Acaba ben mi dîvâne olmuşum ki, bütün dünyayı kendiyle meşgūl eden bu hâdisâta bakmıyorum, ehemmiyet vermiyorum. Yoksa insanlar mı dîvâne olmuşlar? diye
hayret içinde idim. Şimdi hem ma‘nevî ihtârla, hem mezkûr hiss-i kable’l-vukū‘lar ile, hem meydandaki Risâle-i Nûr’un galebe ve serbestiyeti ile tahakkuk etti ki, Risâle-i Nûr’daki hakîkat-i ihlâs, Rızâ-yı İlâhîden başka hiç bir şeye âlet ve tâbi‘ olamaz. Ve Kur’ân’dan başka hiç bir nokta-i istinâdı olmadığını isbat etmek için o acîb hâlet-i rûhiye verilmiş.
Husrev mektûbunda demiş ki: Yüzümüzden çektiğin zahmetlerden hakkını helâl et. Ben de derim: Yüz bin def‘a helâl ediyorum. Çünkü o zahmetler bütün rahmetler oldu. Noktaları silindi. Fakat benim hatâlar ve kusurlarımla sizin çektiğiniz zahmetler cihetiyle hakkınızı siz bana helâl etmelisiniz. Ben i‘tirâf ediyorum ki, sizin gibi hâlis, sâfî zâtlara tam kardeş olmaya lâyık değilim. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk merhametiyle sizlerin yüzünden beni de affeder
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Emirdağ Lâhikası 1: 78
SAYFA 164
Lâhika 77: (Risâle-i Nûr’un Eskişehir imtihânında yalnız bir buçuk talebesini kaybetmesi)
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Eski zamanda bir şeyhin mürîdleri pek çok olmasından, o memleketin hükûmeti siyâsetçe telâş etmiş. onun cemâatini dağıtmak istemiş. O zât, o hükûmete demiş: Benim yalnız bir buçuk mürîdim var. başka yok. İsterseniz tecrübe edeceğiz.
O zât bir yerde çadır kurdu. kendi binler mürîdlerini oraya topladı. emretti: Ben bir imtihân yapacağım. Her kim benim mürîdim ise: ve emrimi kabûl etse, cennete gidecek. Çadırın yanına birer birer çağırdı. Çadırın içinde gizli bir koyun kesti. güyâ, hâs bir mürîdini kesti, cennete gönderdi. O kanı gören binler mürîdler, daha hiç biri şeyhi dinlemediler. inkâra başladılar. Yalnız bir adam dedi: Başım fedâ olsun. Yanına gitti. Sonra bir kadın daha gitti. başkaları dağıldılar. O zât, hükûmet adamlarına dedi: İşte benim yalnız bir buçuk mürîdim bulunduğunu gördünüz. Cenâb-ı Hakk’a yüz binler şükür olsun ki: Risâle-i Nûr Eskişehir imtihân ve mahkemesinde şâkirdlerinden yalnız bir buçuk kaybetti. O eski şeyhin aksine olarak, Isparta ve civâr kahramanlarının himmetiyle o zâyi‘ olan bir buçuk adam yerine on bin ilâve oldu. İnşâallâh bu imtihânda dahi hem şark,
SAYFA 165
hem garbın kahramanlarının himmetleriyle çokları kaybedilmeyecek. ve bir giden yerinde, on girecek.
Saîdü’n-Nûrsî
Şuâlar 2: 387
Lâhika 78: (Risâle-i Nûr şâkirdleri muârızları hiddet ve tehevvürle ve mukâbele-i bi’l-misil ile karşılamamalı)
Azîz, sıddîk, müstakîm kardeşlerim,
Gāyet ciddî bir ihtâr ile bir hakîkati beyân etmeye lüzûm var. Şöyle ki:
لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ: sırrıyla, ehl-i velâyet, gaybî olan şeyleri bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakîkî hâlini bilmedikleri için haksız olarak mübâreze etmesi, Aşere-i Mübeşşere’nin mâbeynindeki muhârebe gösteriyor. Demek iki velî ve iki ehl-i hakîkat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukūt etmezler. Meğer bütün bütün zâhir-i şerîata muhâlif ve hatâ bir ictihâd ile hareket edilmiş ola. Bu sırra binâen وَالْكَاظِمٖینَ الْغَیْظَ وَالْعَافٖینَ عَنِ النَّاسِ daki ulüvv-ü cenâblık düstûruna ittibâen ve avâm-ı mü’minînin şeyhlerine karşı hüsn-ü zanlarını kırmamakla beraber, îmânlarını sarsılmadan muhâfaza etmek ve Risâle-i Nûr’un erkânlarının haksız i‘tirâzlara karşı haklı ve fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak lüzûmuna binâen; ve ehl-i ilhâdın iki tâife-i ehl-i hakîkatin mâbeynindeki husûmetten