SEÇME LÂHİKALAR

126

[B-Risâle-i Nûr Talebelerinin Şahs-ı Ma‘nevîsi]

Lâhika 54: (Risâle-i Nûr şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsi bu zamanda bir ferd-i ferîd hükmündedir)

Azîz, sıddîk kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede kuvvetli, dirâyetli arkadaşlarım,

Bu zaman cemâat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı ma‘nevîye göre olur. Maddî ve ferdî ve fânî şahsın mâhiyeti nazara alınmamalı. Hususan benim gibi bir bîçârenin, kıymetinden bin derece ziyâde ehemmiyet vermekle, bir batmanı kaldırmayan zayıf omzuna binler batman ağırlığı yüklense, altında ezilir.

Lillâhilhamd Risâle-i Nûr, bu asrı, belki gelen istikbâli tenvîr edebilir bir mu‘cize-i Kur’âniye olduğunu çok tecrübeler ve vâkıalar ile körlere de göstermiş. Ona âit medh ü senânız tam yerindedir. Fakat bana verdiğinizden, binden birine de kendimi lâyık göremem. Yalnız, pek büyük bir ni‘mete ve muvaffakiyete sizin gibi hakîkatli talebelerin iştirâk ve sa‘y ü gayretleriyle mazhariyetim noktasında, Risâle-i Nûr hesabına ebede kadar iftihâr ederim.

(..

127

Mustafâ’lar, Küçük Alî, mübârek ve münevver kardeşler Mektûbunuz Büyük Alî’nin mektûbu gibi acîb bir hakîkati ifade eder. O hakîkat, Risâle-i Nûr hakkında haktır. Fakat benim haddim değil ki, o hududa gireyim.

Evet, عُلَمَٓاءُ اُمَّتٖی كَاَنْبِیَٓاءِ بَنٖٓی اِسْرَٓائیٖلَ ferman etmiş. Gavs-ı A‘zam Şâh-ı Geylânî, İmâm-ı Gazâlî, İmâm-ı Rabbânî gibi hem şahsen, hem vazîfeten büyük ve hârika zâtlar, bu hadîsi, kıymetdâr irşâdâtlarıyla ve eserleriyle fiilen tasdîk etmişler. O zamanlar bir cihette ferdiyet zamanı olduğundan, hikmet-i Rabbâniye onlar gibi ferîdleri ve kudsî dâhîleri ümmetin imdâdına göndermiş. Şimdi ise, aynı vazîfeye, fakat müşkilâtlı ve dehşetli şerâit içinde, bir şahs-ı ma‘nevî hükmünde bulunan Risâle-i Nûr’u ve sırr-ı tesânüd ile bir ferd-i ferîd ma‘nâsında olan şâkirdlerini

bu cemâat zamanında o mühim vazîfeye koşturmuş. Bu sırra binâen, benim gibi bir neferin ağırlaşmış müşîriyet makamında ancak bir dümdârlık vazîfesi var.

Duâlarınıza çok muhtâç, duânızdan çok istifâde eden

Saîdü’n-Nûrsî

Kastamonu Lâhikası: 4

128

Lâhika 55: (İştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûruna dâir bir îzâh)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinin iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûr-u esâsîleri sırrınca, her birisinin kazandığı mikdâr, her bir kardeşlerine aynı mikdâr defter-i a‘mâline geçmesi, o düstûrun ve rahmet-i İlâhiyenin muktezâsı olmak haysiyetiyle, Risâle-i Nûr dâiresine sıdk ve ihlâs ile girenlerin kazançları pek azîm ve küllîdir. Her biri, binler hisse alır. İnşâallâh emvâl-i dünyeviyenin iştirâki gibi inkısâm ve tecezzî etmeden her birisine aynı amel defterine

geçmesi, bir adamın getirdiği bir lâmba, binler aynaların her birisine aynı lâmba inkısâm etmeden girmesi gibidir. Demek Risâle-i Nûr’un sâdık şâkirdlerinden birisi, Leyle-i Kadr’in hakîkatini ve Ramazân’ın yüksek mertebesini kazansa, umûm sâdık şâkirdler sâhib ve hissedâr olmak, vüs‘at-i rahmet-i İlâhiyeden çok kuvvetli ümîdvârız.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Duânıza çok muhtâç kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

Kastamonu Lâhikası: 115

129

[C-Risâle-i Nûr Talebelerinin Birbirine Karşı Sorumlulukları]

Lâhika 56: (Hazret-i Üstâdın tesânüd, uhuvvet ve tenkîd etmemek hakkında mühim bir fıkrasıdır)

Azîz, sıddîk, vefâdâr, âhiret kardeşim, hizmet-i Kur’ânda arkadaşım Re’fet Bey,

Senin gördüğün vazîfe-i Kur’âniyenin hizmeti mübârektir. Cenâb-ı Hakk sizi muvaffak etsin, fütûr vermesin, şevkinizi artırsın. Senin vazîfen yazıdan daha mühimdir. Yalnız yazıyı terk etmeyiniz.

Uhuvvet için bir düstûru beyân edeceğim ki, o düstûru cidden nazara almalısınız: Hayat, vahdet ve ittihâdın netîcesidir. İmtizâckârâne ittihâd gittiği vakit, ma‘nevî hayat da gider. وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖیحُكُمْ işâret ettiği gibi, tesânüd bozulsa cemâatin tadı kaçar. Bilirsiniz ki, üç elif ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Tesânüd-ü adedî ile ictimâ‘ etse, yüz on bir kıymetinde olduğu gibi; sizin gibi üç-dört hâdim-i hak, ayrı ayrı ve

taksîmü’l-a‘mâl olmamak cihetiyle hareket etseler, kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakîkî bir uhuvvetle, birbirinin fazîletleriyle iftihâr edecek bir tesânüdle, birbirinin aynı olmak derecede bir tefânî sırrıyla hareket etseler, o dört adam, dört yüz kuvvetinin kıymetindedirler.

Sizler koca Isparta değil, belki büyük bir memleketi tenvîr edecek elektriklerin

130

makinistleri hükmündesiniz. Makinenin çarkları birbirine muâvenete mecbûrdur. Birbirini kıskanmak değil, bilakis birbirinin fazla kuvvetinden memnûn olurlar. Şuûrlu farz ettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnûn olur. Çünki vazîfesini tahfîf ediyor. Hak ve hakîkatin, Kur’ân ve îmânın hizmeti olan büyük bir hazîne-i âliyeyi omuzlarında taşıyan zâtlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihâr eder, minnetdâr olur, şükreder.

Sakın birbirinize tenkîd kapısını açmayınız. Tenkîd edilecek, kardeşlerinizden hâriç dâirelerde çok var. Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihâr ediyorum, o meziyetlerden ben mahrûm kaldıkça, sizde bulunduğundan memnûn oluyorum, kendimindir telakkî ediyorum. Siz de Üstâdınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Âdetâ, her biriniz ötekinin fazîletlerine nâşir olunuz. Kardeşlerimizden İslâmköy’lü Hâfız Alî, kendine rakîb olacak diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği hiss-i uhuvveti, çok kıymetdâr gördüğüm için size beyân ediyorum:

O zât yanıma geldi. Ötekinin hattı, kendisinin hattından iyi olduğunu söyledim. O daha çok hizmet eder dedim. Baktım ki Hâfız Alî, kemâl-i samîmiyet ve ihlâs ile, o zâtın tefevvukuyla iftihâr etti, telezzüz eyledi. Hem Üstâdının nazar-ı muhabbetini celb ettiği için memnûn oldu. Onun kalbine dikkat ettim; gösteriş değil, samîmî olduğunu hissettim. Cenâb-ı Allâh’a şükrettim ki, kardeşlerim içinde bu âlî

131

hissi taşıyanlar var. İnşâallâh bu his büyük hizmet görecek. Elhamdülillâh yavaş yavaş o his bu civarımızdaki kardeşlere sirâyet ediyor.

Bu münâsebetle kardeşim Re’fet Bey’e derim ki: Aslında tevâfuk noksân olsaydı, zâten ben tavsiye etmiştim ki, kalem karıştırmasınlar. Asıl vaz‘iyet bozulmasın. Bekir Ağa da gördü ki, asıl müsveddede çıkıntı olduğu hâlde, tevâfuk Husrev’in tarzında var. Onun için Husrev’in bir mahâreti varsa, tevâfuku bozmamış. Hatta Mu‘cizât-ı Ahmediye’deki asm salavât tevâfukunda tavsiye etmiştim ki, kimse mahâretini karıştırmasın. Fakat asıl müsveddelerde en acemî bir müstensihin setredemediği bir tevâfuk, elbette kuvvetlidir. Müstensihler bozmasınlar, tevâfuku getiremeyen bozuyor. Demek en büyük mahâret odur ki, tevâfuku bozmasın. Çünki tevâfuk var. Sen de Husrev’e yardım et ki, hakîkaten mevcûd ve matlûb tevâfuku denk getirebilsin. Çünki yoktan var etmiyorsunuz, hakîkî varı yok etmeyin.

Sözlerle alâkadarlara selâm ve duâ.

Saîdü’n-Nûrsî

Barla Lâhikası: 114

132

Lâhika 57: (Hazret-i Üstâdın iki küçük hikâye ile Nûr talebelerine tesânüd ve uhuvvet dersini vermesi)

[Tenbîh; İki Küçük Hikâye]

Birincisi: Bundan on beş sene evvel, Rusya’nın şimâlinde esîr olduğum zaman, doksan esîr zâbitlerimizle beraber büyük bir fabrika koğuşunda bulunuyorduk. Sıkıntıdan ve rûh darlığından çok münâkaşalar, gürültüler oluyordu. Umûmunun bana karşı ziyâde hürmetleri olduğundan, teskîn ediyordum. Sonra sükûneti muhâfaza için dört beş zâbiti ta‘yîn ettim. Ve dedim: Hangi köşede bir gürültü işittiniz, hemen yetişiniz. Hangi taraf haksız ise, ona yardım ediniz Hakîkaten bu tedbîrle gürültünün önü alındı. Benden soruldu: Ne için haksıza yardım ediniz, diyorsun?

Cevâben o zaman demiştim ki: Haksız, insafsızdır. Bir dirhem menfaatini, istirâhat-i umûmiyenin kırk dirhem menfaati için bırakmaz. Haklı adam ise insaflı olur. Bir dirhem hakkını, sükûnet-i umûmiyedeki arkadaşının kırk dirhem menfaatine fedâ eder, bırakır. Gürültü kalkar, sükûnet iâde edilir. Bu koğuştaki doksan zât istirâhat eder.

Eğer, haklıya muâvenet edilse, gürültü daha ziyâdeleşecek. Bu nevi‘ hayât-ı ictimâiyede, menfaat-i umûmiye ehemmiyeti nazara alınır.

133

İşte ey kardeşlerim Bu ictimâî hayatımızda, Bu kardeşim bana haksızlık etti de küstüm demeyiniz. Bu pek hatâdır. O arkadaşın sana bir dirhem zarar vermiş ise, sen küsmekle bizlere kırk dirhem zarar veriyorsun. Belki Risâle-i Nûr’a kırk lira zarar vermek ihtimâli var. Fakat lillâhilhamd pek haklı ve kuvvetli müdâfaâtımız, arkadaşların mükerrer isticvâba gitmelerinin önünü aldığından, fesâdın önü alındı. Yoksa birbirinden küsmüş kardeşler, bir sinek kanadı kadar küçük bir çöpün göze girmesi gibi veyâhûd bir kıvılcımın baruta düşmesi gibi, az bir garazla büyük bir zarar verebilirdi.

İkinci Hikâye: Bir vakit ihtiyâr bir kadının sekiz oğlu varmış. Her birisine mevcûd sekiz ekmekten birer ekmek vermiş. kendisine kalmamış. Sonra her birisi ekmeğinin yarısını ona verdi. onun ekmeği dört oldu, ötekiler yarıya indi.

İşte kardeşlerim; ben de kırkınızın her birinin musîbet hissesinin ma‘nevî eleminin yarısını kendimde hissediyorum. Kendi şahsıma âit elemi aldırmıyorum. Bir gün fazla muzdarib bulundum, acaba hatâmın cezâsı mıdır, çekiyorum diye, geçmiş hâleti tedkîk ettim. Gördüm ki, bu musîbeti kaynatmaya ve tahrîk etmeye hiç bir cihette müdâhalem yoktur. Bilakis kaçmak için mümkün olan tedbîrleri isti‘mâl ediyordum. Demek bu bir kazâ-yı İlâhîdir. Ve bil’iltizâm bir seneden beri müfsidler tarafından aleyhimize ihzâr ediliyordu. Kaçınmak kābil değildi. Alâ küll-i hâl başımıza geçireceklerdi. Cenâb-ı Hakk’a yüz bin şükürler olsun ki, musîbeti yüzden bire indirdi.

134

İşte bu hakîkate binâen, Senin yüzünden bu belâyı çektik diye minnet etmeyiniz. Belki beni helâl ediniz. Ve bana duâ ediniz. Hem birbirinizi tenkîd etmeyiniz. Demeyiniz ki: Sen böyle yapmasa idin, böyle olmayacaktı Meselâ bir kardeşimiz, iki üç imza sâhiblerini söylemesiyle, müfsidlerin pek çok zâtları belâya atmak için düşündükleri plânı küçültüp, çoklarını kurtarmış. Değil zarar, belki büyük menfaat olmuş. Çok ma‘sûmların bu belâdan kurtulmasına bir vesîle oldu.

Saîdü’n-Nûrsî

Lem’alar: 306

Lâhika 58: (Asıl hüner kardeşini fenâ gördüğü vakit onu terketmekde değil, belki daha ziyâde uhuvvetini kuvvetleştirip ıslâhına çalışmak ehl-i sadâkatin şe’nidir)

Azîz sıddîk kardeşlerim

Bir zaman müslim olmayan bir zât, bir çâre bulmuş. tarîkatten hilâfet almış. ve irşâda başlamış. Terbiyesindeki mürîdleri terakkîye başlarken, birisi keşfen mürşidlerini gāyet sukūtta görmüş. O zât ise ferâsetiyle bilir. o mürîdine der: İşte beni sen anladın. O da demiş: Mâdem senin irşâdınla bu makamı buldum. seni bundan sonra daha ziyâde başımda tutacağım deyip Cenâb-ı Hakk’a yalvarmış. o bîçâre şeyhini kurtarmış. O şeyh birden terakkî edip bütün mürîdlerinden

geçmiş. yine onlara mürşid kalmış.

135

Demek bazen bir mürîd, şeyhinin şeyhi oluyor. İşte asıl hüner; kardeşini fenâ gördüğü vakit onu terk etmekte değil, belki daha ziyâde uhuvvetini kuvvetleştirip ıslâhına çalışmak, ehl-i sadâkatin şe’nidir.

Münâfıklar böyle vaz‘iyetlerden kardeşlerimizin tesânüdünü ve birbirlerine karşı hüsn-ü zanlarını bozmak için derler: İşte o kadar ehemmiyet verdiğin zâtlar; âdî, âciz insanlardır.

Her ne ise; bu musîbette gerçi çok zararımız var. Fakat umûm âlem-i İslâm’ı alâkadâr edecek bir keyfiyet ve bir vaz‘iyet olmasından, pek çok ucuz olarak pek büyük kıymeti var. Buna benzer vukū‘a gelen hâdiseler, ya siyâset-i dîniye veya başka şeylerle umûm âlem-i İslâm nâmına olmadılar. Ve bu hizmetimizin bir netîcesi olan bu fedâkârlık ise, doğrudan doğruya Kur’ân nâmına ve hakāik-i îmâniye hesabına ve siyâsetsiz hakkāniyet ve dîn-i İslâm niyetine olduğu cihetle umûm âlem-i İslâm’ı alâkadâr eden; ve bu vatandaki milletin ve hususan Türkün, eskiden beri fedâkârâne hizmet ettiği kudsî dinine dâimâ sâhib ve perestişkârı bulunduğuna kuvvetli bir hüccet gösteren; ve istikbâlde takdîrler ve tahsînlerle tebrîke lâyık olan bu imtihânlı musîbette ve çok ma‘nîdâr vaz‘iyette ne kadar zarar olsa ve ne kadar masraf edilse ve ne kadar zahmet çekilse, yine ucuzdur. Yine kıymeti çok, fiyatı azdır, diye kanâatim var.

Saîdü’n-Nûrsî

Şuâlar 2: 388

136

Lâhika 59: (Bir kısım Nûr talebelerinin içine düştüklere sıkıntılara karşı en tesîrli çâre birbirine tesellî ve ferah vermek ve kuvve-i ma‘neviyesini takviye etmek ve tam şefkatle kederli kalbini okşamaktır)

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu dünyada, hususan bu zamanda, hususan musîbete düşenlere ve bilhassa Nûr şâkirdlerindeki dehşetli sıkıntılara ve me’yûsiyetlere karşı en te’sîrli çâre, birbirine teselli ve ferah vermek; ve kuvve-i ma‘neviyesini takviye etmek; ve fedâkâr hakîkî kardeş gibi birbirinin gam ve hüzün ve sıkıntılarına merhem sürmek; ve tam şefkatle kederli kalbini okşamaktır. Mâbeyninizdeki hakîkî ve uhrevî uhuvvet, gücenmek ve tarafgîrlik kaldırmaz. Mâdem ben size bütün kuvvetimle i‘timâd edip bel bağlamışım. ve sizin için, değil yalnız istirâhatimi ve haysiyetimi ve şerefimi, belki sevinçle ruhumu da fedâ etmeye karar verdiğimi bilirsiniz. belki de görüyorsunuz. Hatta kasemle te’mîn ederim ki: sekiz gündür, Nûr’un iki rüknü zâhirî birbirine nâzlanmakla ve teselli yerine hüzün vermek olan ehemmiyetsiz hâdisenin bu sırada benim kalbime verdiği azâb cihetiyle Eyvâh Eyvâh; el-Emân el-Emân Yâ Erhame’r-râhimîn

meded; Bizi muhâfaza eyle. bizi cin ve insî şeytanların şerrinden kurtar. Kardeşlerimin kalblerini birbirine karşı tam sadâkatle ve muhabbetle ve uhuvvet ve şefkatle doldur diye, hem rûhum, hem kalbim, hem aklım feryâd edip ağladılar.

137

Ey demir gibi sarsılmaz kardeşlerim Bana yardım ediniz. Mes’elemiz çok nâziktir. Ben sizlere çok güveniyordum ki: bütün vazîfelerimi şahs-ı ma‘nevînize bırakmıştım. Siz de bütün kuvvetinizle benim imdâdıma koşmanız lâzım geliyor. Gerçi hâdise pek cüz’î ve geçici ve küçük idi. Fakat saatimizin zenbereğine ve gözümüzün hadekasına gelen bir saç ve bir zerrecik dahi incitir. Ve bu noktada ehemmiyetlidir. Maddî üç patlak ve ma‘nevî üç müşâhedeler, tam tamına haber verdiler.

Saîdü’n-Nûrsî

Şuâlar 2: 532

Lâhika 60: (Nûr talebelerinin mâbeynlerindeki küsmek ve gücenmenin hizmet-i Kur’âniyeye büyük bir zarar ve münâfıklara büyük bir yardım olacağı)

Azîz, sıddîk kardeşim Re’fet Bey,

Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın hürmetine ve alâka-i Kur’âniyenizin hakkına ve Nûrlar ile yirmi sene zarfında îmâna hizmetinizin şerefine çabuk bu dehşetli, zâhiren küçük, fakat vaz‘iyetimizin nezâketine binâen pek elîm ve fecî‘ olan ve bizi mahva çalışan gizli münâfıklara büyük bir yardım olan birbirinize küsmekten ve baruta ateş atmak hükmündeki gücenmekten vazgeçiniz. ve geçiriniz. Yoksa bir dirhem şahsî hak yüzünden, bizlere ve hizmet-i Kur’âniyeye ve îmâniyeye yüz batman zarar gelmesi, şimdilik ihtimâli pek kavîdir.

Sizi kasem ile te’mîn ederim ki: biriniz bana en büyük bir hakāret yapsa ve şahsımın haysiyetini bütün bütün

138

kırsa, fakat hizmet-i Kur’âniye ve îmâniye ve Nûriyeden vazgeçmese, ben onu helâl ederim, onunla barışırım. gücenmemeye çalışırım. Mâdem cüz’î bir yabânîlikten düşmanlarımızın istifâdeye çalıştıklarını biliyorsunuz. çabuk barışınız. Ma‘nâsız çok zararlı nazlanmaktan vazgeçiniz. Yoksa bir kısmımız Şemsi, Şefîk, Tevfîk gibi muârızlara sûreten iltihâk edip, hizmet-i îmâniyemize büyük bir zarar ve noksâniyet olacak. Mâdem inâyet-i İlâhiye şimdiye kadar bir zâyiâta bedel çoklarını o sistemde vermiş. İnşâallâh yine imdâdımıza yetişir.

Saîdü’n-Nûrsî

Şuâlar 2: 543

Lahika 61: (Bizi vurmak ve sarsmak için en fena plân; Nur talebelerini birbirinden soğutmak, usandırmak ve meşreb ve fikir cihetiyle birbirinden ayırmaktır)

Azîz, sıddîk, sarsılmaz kardeşlerim,

Sizi rûh u cânımla tebrîk ediyorum. Çabuk yaramızı tedâvi ettiniz. Ben de bu gece şifâdan tam ferahlandım. Zâten Medresetü’z-Zehrâ tevessü‘ edip, hakîkî ihlâsı ve tam fedâkârâne terk-i enâniyeti ve tevâzu‘-u tâmmı dâire-i Nûrda aşılıyor. neşrediyor. Elbette gāyet cüz’î ve muvakkat hassâsiyet ve titizlik ve nazlanmak, o kuvvetli uhuvvet ve alâkayı bozmaz. ve İhlâs Lem‘ası bu noktada mükemmel bir nâsihtir. Şimdi en ziyâde bizi ve Nûrları vurmak ve sarsmak için en fenâ plân, Nûr talebelerini birbirinden soğutmak

139

ve usandırmak ve meşreb ve fikir cihetinde birbirinden ayırmaktır. Gerçi gāyet cüz’î bir nazlanmak oldu. Fakat göze bir saç düşse, başa düşen bir taş kadar incitir ki, büyük bir hâdise hükmünde mataram haber verdi. Merhûm Hâfız Alî’nin küçücük böyle bir hâlden vefâtından bir parça evvel şekvâsı o vakitten beri, belki yüz def‘a hâtırıma gelmiş. ve beni müteessir etmiştir.

Saîdü’n-Nûrsî

Şuâlar 2: 548

Lâhika 62: (Ehl-i dalâletin, Nûr talebelerinin meşreb ve hissiyâtlarının farklılığından istifâde ile aralarında soğukluk vermek istemeleri)

Azîz, sıddîk kardeşlerim, birden rûhuma gelmiş bir endişeyi beyân ediyorum.

Ehl-i dalâlet, Risâle-i Nûr’un elmas kılıçlarına mukābele edemedikleri için, şâkirdleri içinde derd-i maîşet cihetinden ve bahar mevsimi gafletinden istifâde ederek, meşrebler veya hissiyâtları muhâlefetinden zayıf damarları bulup, şâkirdler içindeki tesânüdü sarsmak istediklerini hissettim ve anladım.

Sakın, çok dikkat ediniz İçinize bir mübâyenet düşmesin. İnsan hatâdan hâlî olamaz. Fakat tevbe kapısı açıktır. Nefis ve şeytan, sizi, kardeşinize karşı i‘tirâza ve haklı olarak tenkîde sevk ettiği vakit, deyiniz ki: Biz, değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç