SEÇME LÂHİKALAR

62

[ 5]

[Risâle-i Nûr ile Hizmetin Mükâfâtı]

Lâhika 25: (Hazret-i Üstâdın yazı yazmanın beş cihetle ibâdet olmasını, beş türlü dünyevî fâdasını ve kalemle Nûrlara hizmet ve sadâkatle talebesi olmanın iki mühim netîcesini beyân etmesi)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

یُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَٓاءِ بِدِمَٓاءِ الشُّهدَٓاءِ: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖی عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖی فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَهٖیدٍ Bu iki hadîs-i şerîften alınan ilhâmla, Risâle-i Nûr’u yazmanın dünyevî ve uhrevî pek çok fâidelerinden, Risâle-i Nûr’da beyân edilen ve şâkirdlerinin tecrübeleriyle tasdîk edilen yalnız birkaç tanesini beyân ediyoruz.

Beş türlü ibâdettir:

1 En mühim bir mücâhede olan ehl-i dalâlete karşı ma‘nen mücâhede etmektir.

2Üstâdına neşr-i hakîkat cihetinde yardım sûretiyle hizmet etmektir.

3Müslümanlara îmân cihetinde hizmet etmektir.

4Kalemle ilmi tahsîl etmektir.

5Bazen bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçen, tefekkürî olan bir ibâdeti yapmaktır.

63

Beş türlü dünyevî fâidesi var:

1Rızıkta bereket.

2Kalbde râhat ve sürûr.

3Maîşette sühûlet.

4İşlerinde muvaffakıyet

5Talebelik fazîletini almakla, bütün Risâle-i Nûr talebelerinin hâs duâlarına hissedâr olmaktır.

Kalemle nûrlara hizmet ve sadâkatla talebesi olmanın iki mühim netîcesi vardır:

1Âyât-ı Kur’âniye işaretiyle, îmânla kabre girmektir.

2 Bütün şâkirdlerin ma‘nevî kazançlarına, nûr dâiresindeki şirket-i ma‘neviye sırrıyla, umûm onların hasenâtlarına hissedâr olmaktır.

Hem bu talebesizlik zamanında, melâikelerin hürmetine Hâşiye mazhar olan talebe-i ulûm-u dîniye sınıfına dâhil olup, âlem-i berzahta tâli'i varsa, tam muvaffak olmuşsa, Hâfız Alî ve Meyvede bahsi geçen meşhûr talebe gibi, şühedâ hayatına mazhar olmaktır.

Saîdü’n-Nûrsî

Emirdağ Lâhikası 2: 355

64

Lâhika 26: (Hazret-i Üstâdın yazı yazanlara dâir kalbine gelen bu kahramanlara şimdi bir mükâfât yok mu sözüne mukâbil ma‘nevî ihtârı beyân etmesi)

Azîz, Sıddîk, Fa‘âl Kardeşlerim, bu Dehşetli asırda Mükemmel Tesellîlerim ve Vârislerim,

Sizin fevkalâde sa‘y ve gayretiniz, Isparta ve civârını bir geniş Medresetü’z-Zehrâ’ya ve bir Câmiü’l-Ezher’e çevirdiğine bir delîl de, bu defʻa matbaacıları da hayrette

bırakan yazdıklarınız, Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’ndan yirmiden ziyâde mükemmel tevâfuklu nüshalarını bu yarım ümmî kardeşinize göndermenizdir. Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn sizlere ve yazanlara ve yardım edenlere her bir harfine mukābil bin rahmet eylesin. Ve binler meyve-i cennet ihsân etsin. Ve yüzer hasenât defter-i a‘mâlinizde yazdırsın. Âmîn Âmîn Âmîn

Ben onlara baktım, kalbime geldi ki: Bu kahramanların şimdi de bir mükâfâtları yok mu?

Birden ihtâr edildi ki: Onlar bu mecmûayı yazmakla, feylesofları susturan, îmâna getiren kuvvetli bir ders-i îmânîyi en evvel kendi kendine tâm okuyorlar, ma‘nevî bir hazîne kazanıyorlar. Hem onların nüshaları, pek çokların îmânlarını kurtaracaklar veya îmâna gelecekler. Bir hadîste vardır ki: Bir tek adam seninle îmâna gelse, sahrâ dolusu kırmızı koyundan daha hayırlıdır. Hem onlar bu mübârek kalemleriyle,

65

eski zamanda İslâmiyet’in büyük mücâhid kahramanlarının kılınçlarının kudsî hizmetlerini görüyorlar. Elbette istikbâl, onları ve Nûrcuları çok alkışlayacak.

Sâniyen: Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’nın başında, bu gelen ve çizgi ile işâret edilen fıkra yazılsa münâsibdir. İsteyen, bu mektûbun başındaki kısmını da beraber yazabilir.

İmâm-ı Alî radıyallâhü anh Celcelûtiye'sinde pek kuvvetli ve sarâhata yakın bir tarzda Risâle-i Nûr’dan ve ehemmiyetli risâlelerinden aynı numara ile haber verdiğini, Yirmi Sekizinci Lem‘a ile Sekizinci Şuâ‘ tâm isbat etmişler.

İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, Risâle-i Nûr’un en son risâlesini Celcelûtiye’de وَبِاسْمِ عَصَا مُوسٰی بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ fıkrasıyla haber veriyor. Biz bir iki sene evvel Âyetü’l-Kübrâ’yı en son zannetmiştik. Hâlbuki şimdi altmışdörtte te’lîfçe Risâle-i Nûr’un tamam olması ve bu cümle-i Aleviyenin meâlini, yani karanlığı dağıtacak, Asâ-yı Mûsâ as gibi ışık verecek, sihirleri ibtâl edecek bir risâleden haber vermesi;

Ve bu mecmûanın Meyve kısmı bir müdâfaa hükmüne geçip başımıza çöken dehşetli, zulümlü zulmetleri dağıttığı gibi; Hüccetler kısmı da, nûrlara karşı cephe alan felsefe karanlıklarını izâle edip Ankara ehl-i vukūfunu teslîme ve tahsîne mecbûr etmesi; ve istikbâlde zulmetleri dağıtacağına çok emâreler bulunması; ve Asâ-yı Mûsâ aleyhisselâmın

66

Ve bu mecmûanın Meyve kısmı bir müdâfaa hükmüne geçip başımıza çöken dehşetli, zulümlü zulmetleri dağıttığı gibi; Hüccetler kısmı da, nûrlara karşı cephe alan felsefe karanlıklarını izâle edip Ankara ehl-i vukūfunu teslîme ve tahsîne mecbûr etmesi; ve istikbâlde zulmetleri dağıtacağına çok emâreler bulunması; ve Asâ-yı Mûsâ aleyhisselâmın bir taşta on iki çeşme akıtmasına ve on bir mu‘cizeye medâr olmasına mukābil ve müşâbih, bu son mecmûa dahi, Meyve on bir mes’ele-i nûraniyesi ve Huccetullâhi’l-Bâliğa kısmı on bir hüccet-i kātıası bulunması cihetinde bize kanâat verdi ki, İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, o fıkra ile doğrudan doğruya bu Asâ-yı Mûsâ ismindeki mecmûaya bakar ve ondan tahsînkârâne haber verir.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Emirdağ Lâhikası 1: 397

Lâhika 27: (Hazret-i Üstâdın Risâle-i Nûr’a talebeliğin derd-i maîşete en mühim bir çâre olduğunu îzâh etmesi)

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Ben pek kat‘î bir sûrette ve bine yakın tecrübelerim netîcesinde kat‘î kanâatim gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki, Risâle-i Nûr’un hizmetinde bulunduğum günde, o hizmetin derecesine göre kalbimde, bedenimde, dimağımda, maîşetimde bir inkişâf, inbisât, ferahlık, bereket görüyorum. Hem orada iken, hem burada çok kardeşlerimden aynı hâleti hissettim ve ediyorum. Ve çokları i‘tirâf ediyor, Biz de hissediyoruz derler. Hatta size geçen sene yazdığım gibi, benim pek az gıda ile yaşadığımın sırrı, o bereket imiş.

Hem İmâm-ı Şâfiî’den ra rivâyet var ki, Hâlis talebe-i ulûmun rızkına, ben kefâlet edebilirim demiş. Çünki rızıklarında vüs‘at ve bereket olur. Mâdem hakîkat budur ve mâdem hâlis talebe-i ulûm ünvânına Risâle-i Nûr şâkirdleri bu zamanda tam liyâkat göstermişler. Elbette şimdiki açlık ve kahta mukābil, Risâle-i Nûr hizmetini bırakmak ve zarûret-i maîşet özrüyle, maîşet peşine koşmak yerine en iyi çâre, şükür ve kanâat ve Risâle-i Nûr talebeliğine tam sarılmaktır.

67

budur ve mâdem hâlis talebe-i ulûm ünvânına Risâle-i Nûr şâkirdleri bu zamanda tam liyâkat göstermişler. Elbette şimdiki açlık ve kahta mukābil, Risâle-i Nûr hizmetini bırakmak ve zarûret-i maîşet özrüyle, maîşet peşine koşmak yerine en iyi çâre, şükür ve kanâat ve Risâle-i Nûr talebeliğine tam sarılmaktır.

Evet, her tarafta bu derd-i maîşet herkesi sarsıyor. Ehl-i dalâlet bundan istifâde eder. Ehl-i diyânet de kendini ma‘zur bilir, Zarûrettir, ne yapalım? der. Demek, Risâle-i Nûr şâkirdleri bu açlık ve zarûret musîbetine karşı, yine nûrla mukābele etmeli. Her şâkirdin vazîfesi, yalnız kendi îmânını kurtarmak değil, belki başkasının îmânlarını da muhâfaza etmeye mükelleftir. O da hizmete ciddî devam ile olur.

Size yazmıştık ki, muârızlara adâvetle mukābele etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, ehl-i takvâ, ehl-i ilme karşı dostâne vaz‘iyet alınız. Fakat bu noktaya dikkat ediniz ki, Risâle-i Nûr’un zararına ve şâkirdlerinin salâbet ve metânetlerine ilişecek bir tarzda dâireniz içine sokmayınız. Öyleler niyet-i hâlisa ile girmezse, belki fütûr verirler. Eğer enâniyetli ve hodfurûş ise, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin metânetlerini kırarlar. Nazarlarını, Risâle-i Nûr’un hâricine çekip dağıtırlar. Şimdi çok dikkat ve metânet ve ihtiyât lâzımdır.

Saîdü’n-Nûrsî

Kastamonu Lâhikası: 258

68

Lâhika 28: (Risâle-i Nûr ile kırâeten ve kitâbeten iştigâl, sıkıntıyı çok hafifleştirir ferah verir)

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Çok tecrübelerle ve bilhassa bu sıkı ve sıkıntılı hapiste kat‘î kanâatim gelmiş ki: Risâle-i Nûr ile kırâaten ve kitâbeten iştigāl, sıkıntıyı çok hafifleştirir, ferah verir. Meşgul olmadığım zaman, o musîbet tezâuf edip lüzûmsuz şeylerle beni müteessir eder. Bazı esbâba binâen ben en ziyâde Husrev’i, Hâfız Alî’yi ve Tâhirî’yi sıkıntıda tahmîn ettiğim hâlde, en ziyâde temkîn ve teslîm ve râhat-ı kalb, onlarda ve beraberlerinde bulunanlarda görüyordum. Acaba neden derdim?

Şimdi anladım ki: onlar hakîkî vazîfelerini yapıyorlar. mâlâya‘nî şeylerle iştigāl etmediklerinden ve kazâ ve kaderin vazîfelerine karışmadıklarından ve enâniyetten gelen hodfurûşluk ve tenkîd ve telâş etmediklerinden, temkînleriyle metânet ve itmi’nân-ı kalbleriyle Risâle-i Nûr şâkirdlerinin yüzlerini ak ettiler. Zındıkaya karşı Risâle-i Nûr’un ma‘nevî kuvvetini gösterdiler. Cenâb-ı Hakk onlardaki nihâyet tevâzu‘ ve mahviyetteki tam izzet ve kahramanlık seciyesini, umûm kardeşlerimize teşmîl ettirsin. Âmîn.

Kardeşlerim, Gaflet ve dünyaperestlikten çıkan dehşetli bir enâniyet, bu zamanda hükmediyor. Onun için ehl-i hakîkat, hatta meşrû‘ bir tarzda da olsa, enâniyetten, hodfurûşluktan

69

vazgeçmek lâzım olduğundan, Risâle-i Nûr’un hakîkî şâkirdleri buz parçaları olan enâniyetlerini şahs-ı ma‘nevîde ve havz-ı müşterekte erittiklerinden, inşâallâh bu fırtınada sarsılmayacaklar.

Evet, münâfıkların ehemmiyetli ve tecrübeli bir plânı, böyle her biri birer zâbit, birer hâkim hükmündeki eşhâsı, müşterek bir mes’elede, böyle kaçınmak ve birbirini tenkîd etmek asabiyetini veren sıkıntılı yerlerde toplattırır, boğuşturur. ma‘nevî kuvvetlerini dağıttırır. Sonra kuvvetini kaybedenlere, kolayca tokatlar vurur. Risâle-i Nûr şâkirdleri hıllet ve uhuvvet ve fenâ fi'l-ihvân mesleğinde gittiklerinden, inşâallâh bu tecrübeli ve münâfıkāne plânı da akîm bırakacaklar.

Saîdü’n-Nûrsî

Şuâlar 2: 385

Lâhika 29: (Kadir Gecesinin kazancı ve Şirket-i Ma‘neviyeye dâir îzâhât)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Mübârek Ramazân’ın Leyle-i Kadir sırrıyla, seksen üç sene bir ömr-ü ma‘nevî kazandırması sırr-ı hikmetiyle ve Risâle-i Nûr şâkirdlerindeki sırr-ı ihlâsla, tesânüd ve iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûruyla her bir sâdık şâkird, o fevkalâde ma‘nevî kazancı

70

elde edeceğine gāyet kuvvetli bir delîli budur ki: Bu dâire içinde kırk bin, belki yüz bin hâlis, hakîkî mü’minlerin içinde hakîkat-i Leyle-i Kadri elde edecek bir, iki, on, yirmi değil, belki yüzlerin elde etmesi ihtimâli kavîdir.

Sırr-ı ihlâs ile ve iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûrunun sırrıyla biz ve siz bu hakîkate müteveccihen, bu Ramazân-ı Şerîf’de her birimiz umûmun hesabına ve umûm arkadaşları içinde kendini farz edip, nûn-u mütekellim-i maal-gayr, yani dâimâ اَجِرْنَا وَارْحَمْنَا وَاغْفِرْلَنَا وَوَفِّقْنَا وَاهْدِنَا وَاجْعَلْ لَیْلَةَ الْقَدْرِ فٖی هٰذَا الرَّمَضَانَ خَیْرًا فٖی حَقِّنَا مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ gibi kelimelerde, نَا içinde umûm kardeşleri niyet etmektir. Ve bilhassa en zayıf olan bu kardeşinizi, ağır vazîfesinde, o husûsî niyetle yardım etmektir.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Kastamonu Lâhikası: 226

Lâhika 30: (Hulûsi Bey’in yazı yazmanın beş cihetle ibâdet olmasını tafsîlli îzâh etmesi)

[Hulûsî Bey’in fıkrasıdır]

Bugün hayreti mûcib, nazarı câzib, dikkati câlib, ma‘nâsı latîf, tertîbi zarîf, tevâfuku nazîf, envârı zâhir, i‘câzı bâhir, zübde-i burhân, erkân-ı îmân bir lem‘a-i i‘câz-ı Kur’ân olan ve mübârek Husrev’in çok mükemmel bir tarzda istinsâh ettiği Yirmi Dokuzuncu Söz ile, melfûfü cidden çok mühim mes’eleleri câmi‘ ve bedî‘ cevabları

71

hâvî On Altıncı Lem‘a’yı ve benim gibi tenbellere mükemmel bir ders-i îkāz olan mektûbu almakla bahtiyar ve çoktandır mahrûm kaldığım nûrlara kavuşmaktan mütevellid ni‘mete mazhariyetten dolayı, Cenâb-ı Hallâk-ı Rahîm’e teşekkürden âcizim.

Oradaki kardeşlerimizin beş nevi‘ ibâdet hakkındaki îzâhları ile kötü şahsiyetime değil, sırf Kur’ân’a, îmâna, nûra, hakāike müteveccih hâlime baktım. Ve kanâatlerimi yokladım, ben de aynı şeyleri düşünmüş ve kanâat getirmiştim.

1: Ehl-i dalâlete karşı mücahade: اِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ یَنْصُرْكُمْ وَیُثَبِّتْ اَقْدَامَكُمْ

2: Neşr-i hakîkatte Üstâda yardım: وَتَعَاوَنُوا عَلَی الْبِرِّ وَالتَّقْوٰی اَطٖیعُوا اللّٰهَ وَاَطٖیعُوا الرَّسُولَ وَاُولِی الْاَمْرِ مِنْكُمْ

3: Müslümanlara îmân cihetinde hizmet: اِنَّ الدّٖینَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖیعًا وَلَا تَفَرَّقُوا اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ gibi âyetlerle, اَلدّٖینُ النَّصٖیحَةُ اَلدّٖینُ النَّصٖیحَةُ اَلدّٖینُ النَّصٖیحَةُ hadîs-i şerîfi.

4: Kalemle ilmi tahsîl: نٓ وَالْقَلَمِ وَمَا یَسْطُرُونَ Mademki hakîkat ilmi tedrîs edilmiyor, elbette mahfî hikmetlere binâen mahdûd insanların eline geçen, kulağına giren bu nevi‘ derslerin ciddî tahsîli için, bilhassa okuması yazması olanların bizzât yazmak sûretiyle bu netîceyi bulacaklarına şübhe edilmemelidir. Bir şeyi

72

yazmak, onu okumak, anlamak, sonra başka kâğıda nakletmektir ki, bu tarzla matlûb istifâdenin te’mîn edileceği muhakkaktır.

5: Bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçecek tefekkür: Evet, nûrlarla istifâde de böyle saatler, zannederim hepimizin meşhûdu olmuştur. Sözlerdeki hakāiki tefekkür, aynen Kur’ân’ın künûzunu ma‘nen taharrîdir ki, Fettâh ve Hakem ismi imdâda yetişerek

öyle muhayyirü’l-ukūl kapılar açıyor ki, zevkine nihâyet bulunmuyor. Perdesiz, vâsıtasız Kur’ân’a bakınca, zülâl gibi hakāikin tecellî ettiği, bulutsuz havada güneş ve böyle bir havada yıldızlarla süslenmiş semâda bedirlenmiş kamer gibi müşâhede olunuyor.

Benim gibi bir isyankârın vaz‘iyeti, hâli, kābiliyeti, isti‘dâdı aslâ müsteid değilken, Allâh-ü Zülcelâl’in nihâyetsiz kerem ve rahmeti, fazl ve inâyeti ile, iki kerre iki dört kat‘iyetinde kat‘î kanâatim gelmiştir ki, Hazret-i Gavs’ın ks ve onun Üstâdı, iki cihân fahri Nebiyy-i Efhamımız Efendimiz asm Hazretleri’nin duâ ve himmetleri Hazret-i Kur’ân’ın şâkirdleri üzerindedir.

Sû’-i ihtiyârımızla bozmazsak, bu himâyet ve sahâbet, elbette devam edecektir, kat‘î kanâat ve îmânındayım. Şu satırları bana yazdırtan âsâr-ı nûrun şeref-i vürûdları ve feyizleri, inşâallâh içinde gizlenmiş olan aşr-ı âhir-i Ramazândaki Leyle-i Kadr’in ihyâ edilmiş sevâbını verir. Ve rızâ-yı Samedânîye mazhariyetle, saâdet-i ebediyeyi kazanmaya bir vesîle olur.

73

Ey Üstâdımın bu fânî âlemde arkadaşları, inşâallâh âhiret âleminde de yoldaşları olacak olan azîz ve kıymetli kardeşlerim,

Şu anda kalbim şöyle inliyor, ben de ihtiyârsız yazıyorum. Hazret-i Üstâd’ın gösterdiği yol, aynen Kur’ân’ın cadde-i kübrâsıdır. Ondan ayrılmayalım, hizmetten kaçmayalım, fütûr getirmeyelim. Sermayesi yalan ve yalancılık olan siyâset propagandaları, sû’-i kesbimizle kazanılan ve bugün tevârüs edilen fenâ şeylere karşı, kaderi ithâm derecesinde murâdullâha müdâhaleye cesâret etmeyelim. Biz abdiz. Sebeb-i hilkatimiz, seyyidimizi, yaratanımızı, rezzâkımızı bilmek ve bulmaktır. Hulâsa-i mevcûdât olan Peygamberimiz asm vâsıtasıyla inzâl ve ikrâm buyurulan Kur’ân’ın ahkâmına ve o Hazret'in asm sünnetine tevfîk-i harekete bezl-i gayret edelim. İşte o nûr elimizde mürebbî, yanımızda muarrif, aramızda nûrları neşre, mürebbî ve muarrifimizi dinlemeye çalışalım. Biz vazîfe-i ubûdiyeti yapalım, netîceyi, mükâfâtı, Hâlik-ı Rahîmimize bırakalım. Yekdiğerlerimize en büyük yardım olan duâyı da esirgemeyelim.

Hulûsî

Barla Lâhikası: 271

74

Lâhika 31: (Selâmet-i kalb ve istirâhat-i rûh isteyen adam, siyâseti bırakmalı ve Risâle-i Nûr dâiresine girmeli)

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sakın, dünya cereyânları, hususan siyâset cereyânları ve bilhassa hârice bakan cereyânlar, sizi tefrikaya atmasın Karşınızda ittihâd etmiş dalâlet fırkalarına karşı sizi perişan etmesin اَلْحُبُّ فِی اللّٰهِ وَالْبُغْضُ فِی اللّٰهِ

düstûr-u Rahmânî yerine, el-iyâzü billâh اَلْحُبُّ فِی السِّیَاسَةِ وَالْبُغْضُ لِلسِّیَاسَةِ düstûr-u şeytânî hükmederek, melek gibi bir hakîkat kardeşine adâvet etmekle ve el-hannâs gibi bir siyâset arkadaşına muhabbet ve tarafdârlık etmekle zulmüne rızâ gösterip, cinâyetine ma‘nen şerîk eylemesin.

Evet, bu zamandaki siyâset, kalbleri ifsâd edip asabî rûhları azâb içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirâhat-i rûh isteyen adam, siyâseti bırakmalı. Evet, şimdi küre-i arzda herkes ya kalben, ya rûhen, ya aklen, ya bedenen gelen musîbetten hissedarlık dolayısıyla azâb çekiyor, perişandır.

Bilhassa ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet, merhamet-i umûmiye-i İlâhiyeden ve hikmet-i tâmme-i Sübhâniyeden habersiz olduklarından, nev‘-i beşere rikkat-i cinsiyeden gelen alâkadârlık cihetiyle, kendi elemlerinden başka nev‘-i beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleriyle dahi müteellim olup azâb çekiyorlar. Çünki lüzûmsuz ve mâlâya‘nî bir sûrette vazîfe-i hakîkiyelerini

75

ve elzem işlerini bırakıp, âfâkî ve siyâsî boğuşmaları ve kâinâtın hâdiselerini merâkla dinleyerek, karışarak rûhlarını sersem, akıllarını geveze etmişler. Zarara râzı olana merhamet edilmez ma‘nâsında اَلرَّاضٖی بِالضَّرَرِ لَا یُنْظَرُ لَهُ kāide-i esâsiyesiyle, şefkat hakkını ve merhamet liyâkatini kendilerinden selbetmişler. Onlara acınmaz ve şefkat edilmez. Lüzûmsuz başlarına belâ getiriyorlar.

Ben tahmîn ediyorum ki, bütün küre-i arzın yangınında ve fırtınalarında, selâmet-i kalbini ve istirâhat-i rûhunu muhâfaza eden ve kurtaran, bu memlekette Risâle-i Nûr dâiresine sadâkatle girenlerdir. Çünki onlar, Risâle-i Nûr’dan aldıkları îmân-ı tahkîkî derslerinin nûruyla ve gözüyle, her şeyde rahmet-i İlâhiyenin izini ve özünü ve yüzünü gördüklerinden ve her şeyde kemâl-i hikmetini ve cemâl-i adâletini müşâhede ettiklerinden, kemâl-i teslîmiyet ve rızâ ile, rubûbiyet-i İlâhiyenin icrââtından olan musîbetlere karşı teslîmiyetle, gülerek karşılıyorlar ve rızâ gösteriyorlar. Ve merhamet-i İlâhiyeden daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azâb çeksinler.

İşte bu hakîkate binâen, değil yalnız hayât-ı uhreviyenin, belki dünyadaki hayâtın dahi saâdet ve lezzetini isteyenler, hadsiz tecrübelerle tahakkuk eden Risâle-i Nûr’un îmânî ve Kur’ânî derslerinde bu saâdet ve lezzeti bulabilirler ve buluyorlar.

Saîdü’n-Nûrsî

Kastamonu Lâhikası: 155

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç