SEÇME LÂHİKALAR

36

[ 4]

[Risâle-i Nûr ile Hizmetin Kıymeti]

Lâhika 16: (Risâle-i Nûr şâkirdlerinin meşgûl oldukları vazîfe, rû-yi zemîndeki bütün muazzam mesâilden daha büyük olduğundan dünyevî merâk-âver mes'elelere bakıp vazîfe-i bâkiyeye fütûr getirmemek)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

(Bir suâle mecbûrî cevâbın tetimmesidir.)

Bu yaz mevsimi, gaflet zamanı ve derd-i maîşet meşgalesi hengâmı ve şühûr-u selâsenin çok sevâblı ibâdet vakti ve zemîn yüzündeki fırtınaların silâhla değil, diplomatlıkla çarpışmaları zamanı olduğu cihetiyle, gāyet kuvvetli bir metânet ve vazîfe-i nûriye-i kudsiyede bir sebât olmazsa, Risâle-i Nûr’un hizmeti zararına bir atâlet, bir fütûr ve tevakkuf başlar.

Azîz kardeşlerim, siz kat‘î biliniz ki, Risâle-i Nûr ve şâkirdlerinin meşgūl oldukları vazîfe, rû-yu zemîndeki bütün muazzam mesâilden daha büyüktür. Onun için, dünyevî merâk-âver mes’elelere bakıp, vazîfe-i bâkiyenizde fütûr getirmeyiniz. Meyve’nin Dördüncü Mes’elesini çok defʻa okuyunuz, kuvve-i ma‘neviyeniz kırılmasın.

37

Evet, ehl-i dünyânın bütün muazzam mes’eleleri, fânî hayâtta zâlimâne olan düstûr-u cidâl dâiresinde, gaddârâne, merhametsiz ve mukaddesât-ı dînîyeyi dünyaya fedâ etmek cihetiyle, kader-i İlâhî onların o cinâyetleri içinde, onlara bir ma‘nevî cehennem veriyor. Risâle-i Nûr ve şâkirdlerinin çalıştıkları ve vazîfedâr oldukları fânî hayâta bedel, bâkî hayâta

perde olan ölümü ve hayât-ı dünyeviyenin perestişkârlarına gāyet dehşetli ecel cellâdının, hayât-ı ebediyeye birer perde ve ehl-i îmânın saâdet-i ebediyelerine birer vesîle olduğunu, iki kerre iki dört eder derecesinde kat‘î isbat etmektedir. Şimdiye kadar o hakîkati göstermişiz.

Elhâsıl: Ehl-i dalâlet, muvakkat hayâta karşı mücâdele ediyorlar. Bizler, ölüme karşı nûr-u Kur’ân ile cidâldeyiz. Onların en büyük mes’elesi muvakkat olduğu için bizim mes’elemizin en küçüğüne bekāya baktığı için mukābil gelmiyor. Mâdem onlar dîvânelikleriyle bizim muazzam mes’elelerimize tenezzül edip karışmıyorlar. Biz neden kudsî vazîfemizin zararına onların küçük mes’elelerini merâkla ta‘kîb ediyoruz?

Bu âyet لَا یَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَیْتُمْ ve usûl-i İslâmiyenin ehemmiyetli bir düstûru olan اَلرَّاضٖی بِالضَّرَرِ لَا یُنْظَرُ لَهُ yani, Başkasının dalâleti sizin hidâyetinize zarar etmez. Sizler lüzûmsuz onların dalâletleriyle meşgūl olmayasınız

38

düstûrun ma‘nâsı: Zarara kendi râzı olanın lehinde bakılmaz. Ona şefkat edip acınmaz

Mâdem bu âyet ve bu düstûr, bizi zarara bilerek râzı olanlara acımaktan ve dalâletleri îmânımıza zarar vermeyenlerle meşgūl olmaktan men‘ediyor. Biz de bütün kuvvetimiz ve merâkımızla vaktimizi kudsî vazîfemize hasretmeliyiz. Onun hâricindekileri mâlâya‘nî bilip,

vaktimizi zâyi‘ etmemeliyiz. Çünkü elimizde nûr var, topuz yoktur. Biz tecâvüz edemeyiz. Bize tecâvüz edilse, nûr gösteririz. Vaz‘iyetimiz bir nevi‘ nûrânî müdâfaadır.

Bu tetimmenin yazılmasının sebeblerinden birisi: Risâle-i Nûr’un bir talebesini tecrübe ettim. Acaba bu heyecan, şimdiki siyâsete karşı ne fikirdedir diye, boğazlar hakkında boşboğazlığı münâsebetiyle bir iki şey sordum. Baktım, alâkadârâne ve bilerek cevâb verdi. Kalben, Yazık dedim. Bu vazîfe-i Nûriyede zararı olacak. Sonra şiddetle îkāz ettim.

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیطَانِ وَالسِّیَاسَةِ bir düstûrumuzdur. Eğer insanlara acıyorsan, geçmiş düstûr onlara merhamete liyâkati selbediyor. Cennet adamlar istediği gibi, Cehennem de adam ister. Beşinci Şuâ‘ın yine kısmen verdiği haberler tezâhür ediyor.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Emirdağ Lâhikası 1: 44

39

Lâhika 17: (Risâle-i Nûr talebelerinin çok az zahmet çekmekle berâber çok kudsî hizmet kazanmaları)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bayramınızı tekrar tebrîkle beraber, sûreten görüşmediğimize teessüf etmeyiniz. Bizler hakîkaten dâimâ beraberiz. Ebed yolunda da inşâallâh bu beraberlik devam edecek. Îmânî hizmetimizde kazandığınız ebedî sevâblar ve rûhî ve kalbî fazîletler ve sevinçler, şimdiki

geçici ve muvakkat gamları ve sıkıntıları hiçe indirir kanâatindeyim. Şimdiye kadar Risâle-i Nûr şâkirdleri gibi çok kudsî hizmette, çok az zahmet çekenler olmamış.

Evet, cennet, ucuz değil. Hayâtın ikisini de imhâ eden küfr-ü mutlaktan kurtulmak, bu zamanda pek çok ehemmiyetlidir. Bir parça meşakkat olsa da, şevk ve şükür ve sabırla karşılamalı. Mâdem bizi çalıştıran Hâlikımız, Rahîm ve Hakîm’dir. Başa gelen her şeyi rızâ ile sevinç ile rahmetine ve hikmetine i‘timâd ile karşılamalıyız.

Kahraman bir kardeşimiz, Âyetü’l-Kübrâ mes’elesinde bütün mes’ûliyeti kendine alıp, Hizbü’l-Kur’ân’ı ve Hizbü’n-Nûrîye’yi ve kalemiyle kazandığı fevkalâde uhrevî şeref ve fazîlete istihkākını tam göstermiş. beni derin sevinçlerle ağlatmış. Ve Yedinci Şuâ‘ olan

40

Âyetü’l-Kübrâ, tam nazar-ı dikkati celb ederek ileride ona lâyık bir fütûhâtı ihzâr etmek hikmetiyle ona gelen bu muvakkat müsâdere, o kardeşimizin ve rufekāsının hizmetlerini ve masraflarını zâyi‘ etmeyecek. İnşâallâh daha parlattıracak diye rahmet-i İlâhiyeden bekleriz.

Sizi bütün duâlarında اَجِرْنَا, وَارْحَمْنَا, وَاحْفَظْنَا gibi bütün mütekellim-i maalgayr sîgalarında bilâ-istisnâ dâhil edip kesretli cesedler ve bir tek rûh hükmünde şirket-i ma‘neviyemizin düstûrlarıyla çalışan; ve sizin sıkıntınız ile, sizden ziyâde alâkadâr olan; ve şahs-ı ma‘nevînizden himmet ve meded ve sebât ve metânet ve şefkat bekleyen kardeşiniz.

Saîdü’n-Nûrsî

Şuâlar 2: 364

Lâhika 18: (Böyle pek ağır şerâit altında îmân kurtarmak hizmeti her şeyin fevkindedir)

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bugün, büyük ve merhûm kardeşim Molla Abdullâh ile Ziyaeddin hakkındaki ma‘lûmunuz muhâvereyi tahattur ettim. Sonra sizi düşündüm. kalben dedim: Eğer perde-i gayb

41

açılsa, bu sebâtsız zamanda böyle sebât gösteren ve bu yakıcı ateşli hâllerden sarsılmayan bu samîmî dindârlar ve ciddî Müslümanlar, eğer her biri bir velî, hatta bir kutub görünseler, benim nazarımda şimdi verdiğim ehemmiyeti ve alâkayı pek az ziyâdeleştirecek. Ve eğer âdî ve âmî görünseler, şimdi verdiğim kıymeti hiç noksân etmeyecek, diye karar verdim. Çünki, böyle pek ağır şerâit altında îmân kurtarmak hizmeti, her şeyin fevkindedir. Şahsî makamların ve hüsn-ü zanların ilâve ettikleri meziyetler, böyle dağdağalı, sarsıntılı hâllerde hüsn-ü zanlarını kırmakla muhabbetler azalır. ve meziyet sâhibi dahi, onların

nazarlarında mevkiini muhâfaza etmek için tasannu‘a ve tekellüfe ve sıkıntılı vakāra mecbûriyet hisseder. İşte hadsiz şükürler olsun ki bizler, böyle soğuk tekellüflere muhtâç olmuyoruz.

Saîdü’n-Nûrsî

Şuâlar 2: 374

Lâhika 19: (Risâle-i Nûr’un Kur’ân’ın iltifâtına, İmâm-ı Alî’nin takdîrine ve Gavs-ı A‘zam’ın tebşîrine mazhar olmasının hikmeti nedir?)

Birinci Suâl: Bütün kıymetdâr kitaplar içinde Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın işaretine ve iltifâtına ve Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın takdîr ve tahsînine ve Gavs-ı A‘zam’ın teveccüh ve tebşîrine vech-i ihtisâsı nedir? O iki zâtın kerâmetle Risâle-i Nûr’a bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermelerinin hikmeti nedir?

42

Elcevab: Ma‘lûmdur ki, bazı vakit olur, bir dakîka bir sâat, belki bir gün, belki seneler kadar; ve bazı vakit olur, bir sâat bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Meselâ, bir dakîkada şehîd olan bir adam bir velâyet kazanır.

Ve soğuğun şiddetinden incimâd etmek zamanında ve düşmanın dehşet-i hücûmunda bir sâat nöbet beklemek, bir sene ibâdet hükmüne geçebilir.

İşte aynen öyle de, Risâle-i Nûr’a verilen ehemmiyet dahi, zamanın ehemmiyetinden, hem bu asırda şerîat-ı Muhammediye’ye asm ve şeâir-i Ahmediye’ye asm edilen tahrîbâtın dehşetinden, hem bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmetin istiâze etmesi cihetinden, hem o fitnelerin savletinden mü’minlerin îmânlarını kurtarması noktasından Risâle-i Nûr, öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki, Kur’ân ona kuvvetli işaretle iltifât etmiş. Ve Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh üç kerâmet ile ona beşâret vermiş. Ve Gavs-ı A‘zam kerâmetkârâne ondan haber verip tercümanını teşcî‘ etmiş.

Evet, bu asrın dehşetine karşı taklîdî olan i‘tikādın istinâd kal‘aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan, her mü’mini, tek başıyla dalâletin cemâatle hücûmuna mukāvemet ettirecek gāyet kuvvetli bir îmân-ı tahkîkî lâzımdır ki, dayanabilsin. Risâle-i Nûr, bu vazîfeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzûmlu ve nâzik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakāik-i Kur’âniye ve îmâniyenin en derin ve en gizlilerini gāyet kuvvetli burhânlarla isbat ederek; o îmân-ı tahkîkîyi taşıyan

43

hâlis ve sâdık şâkirdleri dahi, bulundukları kasabalarda, karyelerde ve şehirlerde hizmet-i îmâniye i‘tibâriyle âdetâ birer gizli kutub gibi mü’minlerin ma‘nevî birer nokta-i istinâdı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri hâlde; kuvve-i ma‘neviye-i i‘tikādiyeleriyle, cesûr birer zâbit gibi kuvve-i ma‘neviyeyi ehl-i îmânın kalblerine verip, mü’minlere ma‘nen mukāvemet ve cesâret veriyorlar.

Saîdü’n-Nûrsî

Sikke-i Tasdîk-i Gaybî: 114

Lâhika 20: (Risâle-i Nûrun kerâmetine bakan iki hâdise)

Risâle-i Nûr’un kerâmâtının bu havâlîde zuhûr eden çok tereşşuhâtından bir-iki hâdise beyân ediyorum.

Birincisi: Hatîb Mehmed rh nâmında ciddî bir ihtiyâr talebe, İhtiyârlar Risâlesi’ni yazıyordu. Tâ On Birinci Recâ’nın âhirlerinde merhûm Abdurrahmân’ın vefatının tam mukābilinde, kalemi لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ yazmış. Ve lisânı dahi لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek, hüsn-ü hâtimenin hâtemiyle sahîfe-i hayatını mühürlemiş ve Risâle-i Nûr talebelerinin îmân ile kabre gireceklerine dâir olan işârî beşâret-i Kur’âniyeyi vefâtıyla imza etmiş. رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَیْهِ رَحْمَةً وَاسِعَةً اٰمٖینَ

44

İkincisi: Sizin te’lîfiniz olan fihristin tashîhinde, bir müstensihin noksân bıraktığı bir sahîfeyi Tahsîn’e dedim: Yaz O da yazmaya başladı. Simsiyah mürekkeble ve temiz kalemle yazıyordu. Sizin yazdığınız ikinci cild Fihrist’inmakbûliyetine huccet olarak, o siyah mürekkeb birden güzel bir kırmızı sûretini aldı. Tâ yarım sahîfe kadar kırmızıyazdı. Biz bu garîb hâdiseye taaccüb ederek bakarken, o mürekkeb yine simsiyaha döndü. Sahîfenin öteki yarısı, aynı kalem, aynı hokka tam siyah yazıldı. Bir zaman Barla’da bağlardaki köşkte Şâm'lı Hâfız, Mes‘ûd ve Süleymân’ın müşâhedesiyle aynı hâdiseyi başka şekilde görmüştük. Şöyle ki:

Ben sevmediğim için siyah bir mürekkebi kısmen döktüm. Mütebâkîsi birden çok beğendiğim güzel bir kırmızıya tahavvül etti. Risâle-i Nûr kâtiblerini şevklendirdi. Gözümüze silsile-i kerâmetin bir ucunu ve tereşşuhunu gösterdi.

Saîdü’n-Nûrsî

45

Lâhika 21: Hazret-i Üstâdın Risâle-i Nûra işâret eden âyetlerin nasıl anlaşılması gerektiğine dâir îzâhı

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Azîz, sıddîk Risâle-i Nûr şâkirdleri kardeşlerim,

(..

ehl-i dikkate ve sizlere beyân ediyorum ki:

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın feyziyle, Yeni Saîd, hakāik-i îmâniyeye dâir mantıkça ve hakîkatçe o derece kuvvetli burhânlar zikrediyor ki, değil yalnız Müslüman ulemâsını, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslîme mecbûr ediyor ve etmektedir. Ama Risâle-i Nûr’un kıymet ve ehemmiyetine işârî ve remzî bir tarzda, Hazret-i Alî ra ve Gavs-ı A‘zam’ın ks ihbârâtı nev‘inden, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân dahi bu zamanda bir mu‘cize-i ma‘neviyesi olan Risâle-i Nûr’a nazar-ı dikkati celb etmesi, Kur’ân’ın ma‘nâ-yı işârî tabakasından rumûz ve îmâları bulunması, i‘câzının şe’nindendir. Ve o lisân-ı gaybın, belâgat-i mu‘cizekârânesinin muktezâsıdır.

46

Evet, Eskişehir hapishânesinde, dehşetli bir zamanda ve kudsî bir teselliye pek çok muhtâç olduğumuz hengâmda ma‘nevî bir ihtâr ile, Risâle-i Nûr’un makbûliyetine dâir eski evliyâlardan şâhidler getiriyorsun. Hâlbuki وَلَا رَطْبٍ وَلَا یَابِسٍ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ sırrıyla en ziyâde bu mes’elede söz sâhibi Kur’ân’dır. Acaba Kur’ân, Risâle-i Nûr’u kabûl eder mi? Ona ne nazarla bakıyor? denildi. Böyle acîb suâl karşısında bulundum. Ben de Kur’ân’dan istimdâd eyledim.

Birden, otuz üç âyetin ma‘nâ-yı sarîhinin teferruâtı nev‘indeki tabakāttan, ma‘nâ-yı işârî tabakasından ve o ma‘nâ-yı işârî külliyetinde dâhil bir ferdi Risâle-i Nûr olduğunu; ve duhûlüne ve medâr-ı imtiyâzına bir kuvvetli karîne bulunduğunu, bir sâat zarfında hissettim. Bir kısmını bir derece îzâhlı ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanâatimde hiç bir şekk ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ben de ehl-i îmânın îmânını, Risâle-i Nûr’la takviye niyetiyle o kat‘î kanâatimi yazdım ve hâs kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim.

Hem o risâlede, biz demiyoruz ki, Âyâtın ma‘nâ-yı sarîhî budur. Tâ hocalar فٖیهِ نَظَرٌ desin. Hem dememişiz ki, Ma‘nâ-yı işârînin külliyeti budur. Belki diyoruz ki, ma‘nâ-yı sarîhinin tahtında müteaddid tabakalar var. Bir tabakası da, ma‘nâ-yı işârî

47

ve remzîdir. Ve o ma‘nâ-yı işârî de, bir küllîdir. Her asırda cüz’iyâtları var. Ve Risâle-i Nûr dahi bu asırda o ma‘nâ-yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferddir. Ve o ferdin kasden bir medâr-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazîfe göreceğine, eskiden beri ulemâ mâbeynindeki cârî bir düstûr-u cifrî ve riyâzî ile karîneler, belki huccetler gösterilmiş iken, Kur’ân’ın âyetini veya sarâhatini, değil incitmek, belki i‘câzına ve belâgatine hizmet ediyor. Bu nevi‘ işârât-ı gaybiyeye i‘tirâz edilmez. Ehl-i hakîkatin, nihâyetsiz işârât-ı Kur’âniyeden had ve hesaba gelmeyen istihrâcâtlarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.

Ama benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhûr etmesini istiğrâb ve istib‘âd edip, böyle i‘tirâz eden zât, eğer buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halk etmek azamet ve kudret-i İlâhiyeye delîl olduğunu düşünse, elbette bizim gibi acz-i mutlak ve fakr-ı mutlakta bulunan bir kimseden, böyle ihtiyâc-ı şedîd zamanında, böyle bir eserin zuhûru, vüs‘at-i rahmet-i İlâhiyeye delîldir demeye mecbûr olur.

Ben, sizi ve mu‘terizleri Risâle-i Nûr’un şeref ve haysiyetiyle te’mîn ediyorum ki, bu işaretler ve evliyâların îmâlı haberleri ve remizleri, beni dâimâ şükre ve hamde ve

48

kusurlarımdan istiğfâra sevk etmiş. Hiç bir vakitte, hiç bir dakîka, nefs-i emmâreme medâr-ı fahr ve gurur olan bir enâniyet ve benlik vermediğini, sizin gözünüzün önündeki yirmi sene hayâtımın tereşşuhâtıyla isbat ediyorum.

Evet, bu hakîkatle beraber, insan kusurdan, nisyândan hâlî değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risâlelerde bazı hatâlar da olmuş. Fakat Kur’ân’ın hurûfât-ı kudsiyesinin yerine, beşerin tercümesini ikāme perdesi altında, noksân harflerle, yeni hat altında, tahrîfkârâne ehl-i dalâletin te'vîlât-ı fâsideleri âyâtın sarâhatini incitmelerine bakmıyor gibi; bîçâre, mazlum bir adamın, kardeşlerinin îmânını kuvvetlendirmek için, bir nükte-i i‘câziyeyi beyân ettiği için, hizmet-i îmâniyesine fütûr verecek derecede i‘tirâz etmek, elbette değil ehl-i hakîkat zâtlar, belki zerre mikdâr insafı bulunan i‘tirâz edemez.

(..

Bunu da ilâve ediyorum ki: Bu zamanda gāyet kuvvetli ve hakîkatli milyonlar fedâkârları bulunan meşrebler, meslekler, tarîkatler, bu dehşetli dalâlet hücûmuna karşı zâhiren mağlûbiyete düştükleri hâlde; benim gibi yarım ümmî ve kimsesiz ve mütemâdiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müteaddid cihetlerle aleyhimde müdhiş propagandalar ve herkesi benden tenfîr etmek vaz‘iyetinde bulunan bir adam,

49

o mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risâle-i Nûr’a sâhib değildir. O eser, onun hüneri olamaz. Onunla iftihâr edemez. Belki doğrudan doğruya

Kur’ân-ı Hakîm’in bu zamanda bir nevi‘ mu‘cize-i ma‘neviyesi olarak, rahmet-i İlâhiye tarafından ihsân edilmiştir. O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur’âniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazîfesi ona düşmüş.

Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına kat‘î delîl, Risâle-i Nûr’da öyle parçalar var ki, bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı kırk dakîkada, bazı on dakîkada yazılan risâleler var. Ben yeminle te’mîn ediyorum ki, Eski Saîd’in Hâşiyekuvve-i hâfızası da beraber olmak şartıyla, o on dakîkalık işi, on saatte fikrimle yapamıyorum. O bir saatlik risâleyi, iki günde isti‘dâdımla, zihnimle yapamıyorum. Ve o bir günde altı saatlik risâle olan Otuzuncu Söz’ü, ne ben yapabilirim ve ne de en müdakkik dîndâr feylesoflar, altı günde o tahkîkātı yapabilirler. Ve hâkezâ

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç