SEÇME LÂHİKALAR

1

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

[ 1]

[Risâle-i Nûr]

Lâhika 1: (Hazret-i Üstâdın yazdığı eserlere Risâle-i Nûr ismini vermesinin sebebi ve hayâtında Nûr isminin önemi)

Otuz üç aded Sözlerin ve otuz üç aded Mektûbların mecmûuna Risâletü’n-Nûr nâmı verilmesinin sırrı şudur ki: Bütün hayâtımda Nûr kelimesi her yerde bana rast gelmiştir. Ezcümle, karyem Nûrs’dur. Merhûme vâlidemin ismi Nûriye’dir. Nakşî üstâdım Seyyid Nûr Muhammed’dir. Kādirî üstâdım Nûreddîn, Kur’ân üstâdlarımdan Nûrî, talebelerimden benimle en ziyâde alâkadârı Nûr isimli bulunanlardır. Kitaplarımı en ziyâde îzâh ve tenvîr eden, Nûr misâlidir. Kur’ân-ı Hakîm’deki en evvel aklıma, kalbime parlayan ve fikrimi meşgul eden, اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ âyetidir. Hem hakāik-i İlâhiyede müşkilâtımın ekserîsini halleden Esmâ-yı Hüsnâ’dan Nûr ism-i nûrânîsidir. Hem Kur’ân’a şiddet-i sevk ve inhisâr-ı hizmetim için husûsî imamım Zinnûreyn’dir.

Saîdü’n-Nûrsî

Barla Lâhikası: 315

2

[ 2]

[Risâle-i Nûr’un Gâyesi]

Lâhika 2: (Bu zamanda en büyük bir ihsân, bir vazîfe; îmânını kurtarmaktır, başkaların îmânına kuvvet verecek bir sûrette çalışmaktır))

Büyük bir makamda, ehemmiyetli bir zâtın, ehemmiyetli bir mektûbuna mecbûrî bir cevâbdır Hâşiye:

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Bilmukābele biz de Ramazân’ınızı tebrîk ediyoruz. Rü’yâlarınız pek çok mübârektirler. İnşâallâh, Cenâb-ı Hakk sizi büyük ihsânlara mazhar eyleyecek, diye bir işârettir.

Bence bu zamanda en büyük bir ihsân, bir vazîfe, îmânını kurtarmaktır, başkalarının îmânına kuvvet verecek bir sûrette çalışmaktır. Sakın, benlik ve gurura medâr şeylerden çekin. Tevâzu‘, mahviyet ve terk-i enâniyet, bu zamanda ehl-i hakîkate lâzım ve

3

elzemdir. Çünkü bu asırda en büyük tehlike, benlikten ve hodfurûşluktan ileri geldiğinden, ehl-i hak ve hakîkat, mahviyetkârâne dâimâ kusûrunu görmek ve nefsini ithâm etmek gerektir. Sizin gibilerin ağır şerâit içinde kahramancasına îmânını ve ubûdiyetini muhâfaza etmesi, büyük bir makamdır. Senin rüyalarının bir ta‘bîri de, bu noktadan seni tebşîr etmektir.

Risâle-i Nûr eczâlarında tarîkat hakîkatine dâir Telvîhât-ı Tis‘a nâmındaki risâleyi elde edip bakınız. Hem zâtınız gibi metîn ve îmânlı ve hakîkatli zâtlar, Risâle-i Nûr dâiresine giriniz. Çünkü bu asırda Risâle-i Nûr, bütün tehâcümâta karşı mağlûb olmadı. En muannid düşmanlarına da, serbestiyetini resmen teslîm ettirdi. Hatta iki seneden beridir büyük makāmâtlar ve adliyeler, tedkîkāt netîcesinde, Risâle-i Nûr’un serbestiyetini tasdîk ve mahrem ve gayr-ı mahrem bütün eczâlarını sâhiblerine teslîme karar verdiler.

Risâle-i Nûr’un mesleği, sâir tarîkatlar, meslekler gibi mağlûb olmayarak, belki galebe ederek pek çok muannidleri îmâna getirmesi, pek çok hâdisâtın şehâdetiyle, bu asırda bir mu‘cize-i ma‘neviye-i Kur’âniye olduğunu isbat eder. O dâirenin hâricinde, ekseriyetle bu memlekette ve husûsî ve cüz’î ve yalnız şahsî hizmet veya mağlûbâne perde altında veya bid‘alara müsâmaha sûretinde veya te’vîlât ile bir nevi‘ tahrîfât içinde hizmet-i dîniye tâm olamaz diye, hâdisât bize kanâat vermiş.

4

Mâdem sizde büyük bir himmet ve kuvvetli bir îmân var; tâm bir ihlâs ve tâm bir mahviyetle, sebâtkârâne Risâle-i Nûr’a şâkird ol. Tâ binler, belki yüz binler şâkirdlerin şirket-i ma‘neviye-i uhreviyelerine hissedâr ol. Tâ senin hayırların, iyiliklerin cüz’iyetten çıkıp küllîleşsin, âhirette tâm kârlı bir ticâret olsun

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

Emirdağ Lâhikası 1: 100

Lâhika 3: (Kudsî îmân hakîkatleri dersi veren Risâle-i Nûrların sâir yollara mukâbil kıymeti ve ehemmiyeti)

Kardeşlerim,

Gülistân sâhibi Şeyh Sa‘dî-i Şîrâzî naklediyor ve diyor ki: Ben bir ehl-i kalbi tekkede, seyr ü sülûk ile meşgul iken görmüştüm. Birkaç gün sonra onu talebeler içinde, medresede gördüm. Ne için o feyizli tekkeyi terkedip, bu medreseye geldin? dedim. O dedi ki: Orada herkes yalnız kendi nefsini, eğer muvaffak olursa kurtarabilir. Burada ise, bu âlîhimmet şahıslar kendileriyle beraber çoklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Ulüvv-ü cenâblık ve ulüvv-ü himmetlik bunlardadır. Fazîlet ve himmet bunlardadır. Onun için buraya geldim. Şeyh Sa‘dî bu vâkıayı, kısaca hulâsasını Gülistân’ında yazmıştır.

5

Acaba, talebelerin, نَصَرَ, نَصَرُوا, نَصَرَتْ gibi sarf ve nahvin küçücük mes’eleleri tekkelerdeki virdlere râcih gelirse, Risâle-i Nûr, اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهٖ وَكُتُبِهٖ وَرُسُلِهٖ وَبِالْیَوْمِ الْاٰخِرِ deki hakāik-i kudsiye-i îmâniyeyi en kat‘î ve vâzıh bir sûrette ders verip, en muannid zındıkları ve en mütemerrid feylesofları sustururken, onu bırakıp yâhûd sekteye uğratıp veyâhûd kanâat etmeyip, tarîkat hevesiyle Risâle-i Nûr’dan izin almayarak, kapanmış hangâhlara girmek, ne derece yanlış olduğunu ve bizim bu şefkat tokadına ne derece istihkāk kesb ettiğimizi gösteriyor.

Saîdü’n-Nûrsî

Lem’alar: 306

Lâhika 4: (Risâle-i Nûrun îmân hakîkatlerindeki tahşîdâtının sebebi)

Azîz, Sıddîk kardeşlerim,

Îmân, yalnız icmâlî ve taklîdî bir tasdîke münhasır değildir. Bir çekirdekten tut, tâ büyük bir hurmâ ağacına kadar; ve eldeki âyînede görünen misâlî güneşten tut, tâ deniz yüzündeki aksine kadar, tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişâfları olduğu gibi; îmânın o derece kesretli hakîkatleri var ki, bin bir Esmâ-yı İlâhiyenin ve sâir erkân-ı îmâniyenin kâinât hakîkatleriyle alâkadâr çok hakîkatleri var ki, bütün ilimlerin ve ma‘rifetlerin ve kemâlât-ı insâniyenin en büyüğü îmândır ve îmân-ı tahkîkîden gelen tafsîlli ve burhânlı ma‘rifet-i kudsiyedir diye, ehl-i hakîkat ittifâk etmişler.

6

Evet, îmân-ı taklîdî, çabuk şüphelere mağlûb olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan îmân-ı tahkîkîde pek çok merâtib var. O merâtiblerden ilme’l-yakîn mertebesi, çok burhânlarının kuvvetleriyle binler şüphelere karşı dayanır. Hâlbuki taklîdî îmân ise, bir şüpheye karşı bazen mağlûb olur. Hem îmân-ı tahkîkînin bir mertebesi de ayne’l-yakîn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki Esmâ-yı İlâhiye adedince tezâhür dereceleri var. Bütün kâinâtı bir Kur’ân gibi okuyabilecek dereceye gelir. Hem bir mertebesi de hakka’l-yakîndir. Onun da çok mertebeleri var. Böyle îmânlı zâtlara şübühât orduları hücûm da etse, bir halt edemez. Ulemâ-yı ilm-i kelâmın akla ve mantığa istinâden te’lîf ettikleri binler cild kitabları, yalnız o ma‘rifet-i îmâniyenin burhânlı ve aklî bir yolunu göstermişler. Ve ehl-i hakîkatin keşfe ve zevke istinâden yazdıkları yüzer cild kitabları, o ma‘rifet-i îmâniyeyi daha başka bir cihette izhâr etmişler.

Fakat Kur’ân’ın mu‘cizekâr cadde-i kübrâsının gösterdiği hakāik-i îmâniye ve ma‘rifet-i kudsiye, o ulemâ ve evliyânın kitablarındaki beyânlarının pek çok fevkinde bir kuvvet ve yüksekliktedir.

İşte Risâle-i Nûr, bu câmi‘ ve küllî ve yüksek ma‘rifet caddesini tefsîr edip, bin seneden beri Kur’ân aleyhine ve İslâmiyet ve insaniyet zararına ve adem âlemleri hesabına tahrîbâtçı küllî cereyânlara karşı, Kur’ân ve îmân nâmına mukābele ediyor,

7

müdâfaa ediyor. Elbette hadsiz tahşîdâta ihtiyacı vardır ki, o hadsiz düşmanlara karşı dayanıp, ehl-i îmânın îmânını muhâfazaya Kur’ân nûruyla vesîle olsun.

Hadîs-i şerîfte vardır ki: Bir adamın seninle îmâna gelmesi, sana sahrâ dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır. Bazen bir sâat tefekkür, bir sene ibâdetten daha hayırlı olur. Hatta Nakşîlerin hafî zikre verdikleri büyük ehemmiyet, bu nevi‘ tefekküre yetişmek içindir.

Saîdü’n-Nûrsî

Emirdağ Lâhikası 1: 203

[ 3]

[Risâle-i Nûr’un Mâhiyeti]

Lâhika 5: (Risâle-i Nûr ne tarz bir tefsîrdir?)

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Risâle-i Nûr Kur’ân’ın çok kuvvetli hakîkî bir tefsîridir. tekrar ile dediğimizden bazı dikkatsizler tam ma‘nâsını bilmediklerinden bir hakîkati beyân etmeye bir ihtâr aldım. O hakîkat şudur:

Tefsîr iki kısımdır. Birisi: Ma‘lûm tefsîrlerdir ki, Kur’ân’ın ibâresini ve kelime ve cümlelerinin ma‘nâlarını beyân ve îzâh ve isbat ederler.

8

İkinci kısım tefsîr ise:, Kur’ân’ın îmânî olan hakîkatlerini kuvvetli hüccetlerle beyân ve isbat ve îzâh etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zâhirdeki ma‘lûm tefsîrler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risâle-i Nûr doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsâlsiz bir tarzda muannid feylesofları susturan bir ma‘nevî âlî tefsîrdir.

Saîdü’n-Nûrsî

Şuâlar 2: 545

Lâhika 6: (Risâle-i Nûrların yedi Mesnevî kadar ehl-i îmâna mürşid olması)

Kardeşlerim Kalbime ihtâr edildi ki, nasıl ki Mesnevî-i Şerîf, şems-i Kur’âniyeden tezâhür eden yedi hakîkatten bir hakîkatin aynası olmuş, kudsî bir şerâfet almış. Mevlevîlerden başka, daha çok ehl-i kalbin lâyemût bir mürşidi olmuş. Öyle de Risâle-i Nûr, şems-i Kur’âniyenin ziyâsındaki elvân-ı seb‘ayı ve o güneşteki renk renk ve çeşit çeşit yedi nûru birden aynasında temessül ettirdiğinden, inşâallâh yedi cihetle şerîf ve kudsî ve yedi Mesnevî kadar ehl-i hakîkate bâkî bir rehber ve lâyemût bir mürşid olacak.

Saîdü’n-Nûrsî

Lem’alar: 304

9

Lâhika 7: (Hazret-i Üstâdın fâş edilmesi hâtırına gelmeyen bir sırrı fâş etmeye mecbûr olması)

[Fâş edilmesi hâtırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbûr oldum]

Şöyle ki: Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi ve o şahs-ı ma‘nevîyi temsîl eden hâs şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsi Ferîd makamına mazhar oldukları için, değil husûsî bir memleketin kutbu, belki ekseriyet-i mutlaka ile Hicaz’da bulunan Kutb-u A‘zam'ın tasarrufundan hâriç olduğu gibi, onun da hükmü altına girmeye mecbûr değildir. Her zamanda bulunan iki imam gibi, Kutb-u A‘zam'ı tanımaya da mecbûr olmuyor.

Ben eskiden, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsini, o imamlardan birisi zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı A‘zam’da ks kutbiyet ve gavsiyetle beraber, ferdiyet de bulunduğundan, âhirzamandaki şâkirdlerinin bağlandığı Risâle-i Nûr, o ferdiyet makamının mazharıdır. Gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azîme binâen, Mekke-i Mükerreme’de dahi farz-ı muhâl olarak Risâle-i Nûr aleyhinde bir i‘tirâz Kutb-u A‘zam'dan dahi gelse, Risâle-i Nûr şâkirdleri sarsılmayıp, o mübârek Kutb-u A‘zam'ın i‘tirâzını iltifât ve selâm sûretinde telakkî edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr-ı i‘tirâz noktaları o büyük üstâdlarına karşı îzâh ile, ellerini öpmektir.

Saîdü’n-Nûrsî

Kastamonu Lâhikası: 254

10

Lâhika 8: (Hazret-i Üstâdın nazarları kendi şahsı yerine Risâle-i Nûr hizmetine tevcîh etmesindeki hikmetleri îzâh etmesi)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

(Ma‘nen ma‘rûz kaldığım iki şıklı bir suâlin cevabıdır.)

Birincisi: Neden en ziyâde senin şahsın hakkında hüsn-ü zan eden ve sana büyük bir makam veren ve Risâle-i Nûr’la çok kuvvetli irtibâtı bulunan ve sen de onları çok sevdiğin hâlde, hizmet-i nûriyenin hâricinde senin şahsın ile temaslarını istemiyorsun ve senin hakkında fazla hüsn-ü zan beslemeyeni sohbette tercîh ediyorsun, daha ziyâde iltifât gösteriyorsun, nedendir?

Elcevab: Otuz üçüncü Söz’ün İkinci Mektûb’unda dediğim gibi, bu zamanda insanlar, ihsânını muhtâçlara çok pahalı satarlar. Meselâ, benim gibi bir bîçâreyi, sâlih veya velî zannedip, sonra bir ekmek verir ve mukābilinde makbûl bir duâ ister. Bu kadar fiyat vermekten ise, bu ihsânı istemiyorum, diye hediyelerin adem-i kabûlüne bir sebeb gösterdiğim gibi; Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdleri müstesnâ olarak, başkaları beni büyük bir makamda bilmekle, kuvvetli bir alâka ve hizmet gösterir. Hem mukābilinde, dünyada, ehl-i velâyet gibi nûrânî netîceleri ister. Sonra bize hizmeti ile ve alâkası ile

11

ma‘nevî ihsân eder. Böylelerin bu nevi‘ ihsânlarına karşı, istediği fiyata sâhib olamadığım için mahcûb oluyorum. Onlar da ehemmiyetsizliklerimi bildikleri vakit inkisâr-ı hayâle uğrarlar, belki hizmette fütûra düşerler. Gerçi umûr-ı uhreviyede hırs ve kanâatsizlik bir cihette makbûldür. Fakat mesleğimizde ve hizmetimizde bazı ârızalar ile inkisâr-ı hayâl cihetiyle, şükür yerine, me’yûsiyetle şekvâ etmeye sebeb olur; belki de hizmetten vazgeçer. Onun için mesleğimizde kanâat, dâimâ şükrü ve metâneti ve sebâtı netice verdiği için, ihlâs dâiresinde, hizmet noktasında çok hırs ve kanâatsizlik gösterdiğimiz hâlde, netîcelerine ve semerâtına karşı kanâatla mükellefiz.

Meselâ, Risâle-i Nûr hizmetiyle Isparta ve civârında binler ehl-i îmâna fevkalâde kuvvet-i îmâniyeyi te’mîn etmek olan bu netice, bizim fevkalâde hizmetimize kâfîdir.

On kutub derecesinde biri çıksa, bin adamı derece-i velâyete sevketse, yine bu netîceyi aşağıya düşürtmez. Nûrun hakîkî şâkirdleri, bu gibi netîcelere kanâat ediyorlar. O büyük kutbun mürîdlerinin kanâat-i kalbiyelerini te’mîn eden üstâdlarının fevkalâde makamı ve mes’elelerde hükümleri yerine, Risâle-i Nûr’un sarsılmaz huccetleri o mürîdlerinin kanâatlerinden çok ziyâde şâkirdlerine kanâat verdiği gibi, bu hâlet ve i‘tikād başkasına da sirâyet eder, menfaat verir. O mürîdlerin kanâati ise, husûsî ve şahsî kalır.

12

Hatta ilm-i mantıkta kaziye-i makbûle ta‘bîr ettikleri, yani büyük zâtların delîlsiz sözlerini kabûl etmektir. Mantıkça yakîn ve kat‘iyeti ifade etmiyor. Belki zann-ı gālible kanâat verir. İlm-i mantıkta burhân-ı yakînî, hüsn-ü zanna ve makbûl şahıslara bakmıyor, cerhedilmez delîle bakar ki, bütün Risâle-i Nûr huccetleri, bu burhân-ı yakînî kısmındandır. Çünkü ehl-i velâyetin amel ve ibâdet ve sülûk ve riyâzetle gördüğü hakîkatlar ve perdeler arkasında müşâhede ettikleri hakāik-i îmâniye, aynen onlar gibi Risâle-i Nûr ibâdet yerinde, ilim içinde hakîkata bir yol açmış; ve sülûk ve evrâd yerinde, mantıkî burhânlarla ilmî huccetler içinde hakîkatü’l-hakāika yol açmış; ve ilm-i tasavvuf ve tarîkat yerinde, doğrudan doğruya İlm-i Kelâm içinde ve İlm-i Akîde ve Usûlü’d-Dîn içinde bir Velâyet-i Kübrâ yolunu açmış ki, bu asrın hakîkat ve tarîkat cereyânlarına galebe çalan felsefî dalâletlere galebe ediyor, meydandadır.

Teşbîhte hatâ olmasın, nasılki Kur’ân’ın gāyet kuvvetli ve mantıkî hakîkati, sâir dinleri felsefe-i tabîiyenin savletinden ve galebesinden kurtarıp onlara bir nokta-i istinâd oldu; taklîdî ve aklın hâricindeki usûllerini de bir derece muhâfaza etti. Aynen öyle de, bu zamanda onun bir mu‘cizesi ve nûru olan Risâle-i Nûr dahi, felsefe-i maddiyeden gelen dehşetli dalâlet-i ilmiyeye karşı avâm ehl-i îmânın taklîdi olan îmânlarını, o dalâlet-i ilmiyenin savletinden kurtarıp,

13

umûm ehl-i îmâna bir nokta-i istinâd ve yakın ve uzaklarda olanlara dahi zabtedilmez bir kal‘a hükmüne geçmiştir ki, bu emsâlsiz dehşetli dalâletler içinde, yine avâm-ı mü’minînin îmânını şüphelerden ve İslâmiyet’ini hakîkatsizlik vesveselerinden muhâfaza ediyor.

Evet, her tarafta, hatta Hind ve Çin’de ehl-i îmân, bu zamanın çok dehşetli dalâletinin galebesinden, acaba İslâmiyet’te bir hakîkatsizlik mi var ki, sarsılmış diye şüpheye ve vesveseye düştüğü vakit birden işitir ki, bir risâle çıkmış, îmânın bütün hakîkatlerini kat‘î isbat eder, felsefeyi mağlûb edip zındıkayı susturuyor, diye anlar. Birden o şüphe ve vesvese zâil olup îmânı kurtulur ve kuvvet bulur.

Suâlin ikinci şıkkı: Sen bir mektûbunda, şâirâne bir latîfeyi yani kuşların, mektûbları yazmak ve okumak zamanında yanınıza ve şâkirdlerin yanına gelmelerini

o latîfeyi ciddî bir tarzda kardeşlerine yazdın. Hâlbuki o kuşlar, hâl-i âlemi ve Risâle-i Nûr’un hâdisâta karşı fâidesini bilecek mâhiyetinden uzaktırlar.

Elcevab: Emir ve izn-i İlâhî ve havl ve kuvvet-i Rabbâniye ile, umûm hayvanâtın melâikelerden bir çobanı, bir nâzırı olduğu gibi; kuş tâifesinin de bir çobanı var. Onlar

14

bilmese de, emr-i İlâhî ile ve ilhâm-ı Rabbânî ile çobanları onları sevkeder. O sevk-i fıtrî ise, kuşlara gelen ilhâma dayanır. Kuşlar, ilhâma mazhardırlar ki, yaşı bir günlük bir arı yavrusu, havada bir gün mesâfede gider; o ilhâm-ı fıtrî ile, o sevk-i Rabbânî ile yolunu şaşırmadan dönüp, gelip yuvasına girer.

Evet, nasılki küre-i arz, Risâle-i Nûr ve şâkirdlerine gelen zulme i‘tirâz etti; ve cevv-i hevâ yağmursuzlukla ve soğukla Risâle-i Nûr’a gelen tazyîkāt ve müsâdereyi tenkîd etti; ve bulutlar serbestiyetini yağmurlarla alkışladı, elbette kuş nev‘i de alâkadâr olabilir.

Evet, insanın bir kısım sun‘î kuşlarının bir bomba yumurtası ile bir köyü harâb edip bin adamı mahveden cinâyetine ve cehennemî zakkūm yumurtaları taşıyan o insanî kuşların tahrîbci kısmı hem küre-i arza, hem nev‘-i beşere müstebidâne, merhametsiz tahrîbâtına karşı, bu hayvânî kuşlar, te’sîrli bir sûrette istikbâli tenvîr eden Risâle-i Nûr’u elbette ma‘nen tebrîk edip alkışlar, diye sûretindeki hâdise, gerçi çok tatlı bir lâtîfedir, fakat çok ince bir hakîkat dahi içinde var.

Saîdü’n-Nûrsî

Emirdağ Lâhikası 1: 123

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç