SEÇME LÂHİKALAR

247

[ 10]

[Muhtelif Mes’eleler]

Lâhika 114: (Hazret-i Üstâdın Hâfız Mustafâ’nın oğlu için onun nâmı Saîd Nûrî olmalı diyerek ismini koyması)

Azîz, Sıddîk, Fa‘âl Kardeşlerim, bu Dehşetli asırda Mükemmel Tesellîlerim ve Vârislerim,

Nûr santrali ve Yirmi Yedinci Mektûb’da çok ehemmiyetli fıkraları bulunan Sabrî’nin bu defʻaki mersiyesini Lâhika’ya geçirdik ve size de gönderdik. Ve çalışkan mübâreklerden ve nûrların neşrine çok hizmet eden Hâfız Mustafâ’nın yedi yaşında iken Altıncı Şuâ‘ı ve bana bir mektûb yazan tâm mübârek, ma‘sûm mahdûmu, burada ma‘sûmlar içinde nûrlara bir iştiyâk uyandıracak. Onun nâmı Saîd Nurî olmalı. Nûrsî köydür, ma‘nâsız olur. س olmasın, yalnız ی olsun; tâ nûrlara alâkasını göstersin.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Emirdağ Lâhikası 1: 400

248

Lâhika 115: (Hazret-i Üstâdın Kur’ân okumaya dâir ma‘sûm çocuklara tavsiyeleri)

Azîz, Ma‘sûm Evlâdlar,

Kur’ân’ı öğrenmek için ders almaya çalışıyorsunuz. Sizin bildiğiniz yeni harfte noksânlar olduğu için, mümkün oldukça yeni harften okunmamak lâzım gelir. Hem Kur’ân’ı okumanın fâidesi, yalnız hâfız olmak ve dünyada onunla bir makam kazanmak, bir maaş almak değil. belki her bir harfi, hiç olmazsa on hayrından tâ yüz, tâ bine, tâ binlere kadar cennet meyvelerini, âhiret fâidelerini vermesini düşünüp ve ebedî hayâtın râhatını ve saâdetini te’mîn etmek niyetiyle okumak lâzımdır.

Evet mekteplerde dünya maîşeti ya rütbeleri için fenleri ders okumak, bu kısacık dünyevî hayâtta derecesi, fâidesi bir ise, ebedî hayâtta Kur’ân ve Kur’ân’ın kudsî kelimelerini ve nûrlu ve îmânî ma‘nâlarını öğrenmek, binler derece daha kıymetlidir. Onlar şişe hükmünde, bunlar elmas hükmündedir.

Hem peder ve vâlidenize hakîkî ve fâideli evlâdlar olabilirsiniz. Siz mâdem ma‘sûmsunuz, daha günâhınız yok. böyle kudsî bir niyetle okusanız, sizleri Risâle-i Nûr’un ma‘sûm şâkirdleri içinde kabûl edip umûm şâkirdlerin duâlarında hissedâr olursunuz ve nûrlu ve mübârek talebeler olursunuz.

Hem Üstâdınızı, hem sizi, hem peder ve vâlidenizi, hem memleketinizi tebrîk ediyorum.

Saîdü’n-Nûrsî

Emirdağ Lâhikası 3: 230

249

Lâhika 116: (Risâle-i Nûrlarda tevâfukâta ziyâde ehemmiyet verilmesinin sırrı)

Âlîcenâb kardeşlerim,

Bugünlerde Tefsîr’in ve Onuncu Söz’ün tevâfukātına baktım. Kendi kendime dedim ki: Bu ziyâde tafsîlât israftır. Ehemmiyetli mes’eleler çoktur, vakit zâyi‘ olmasın. Birden ihtâr edildi ki: O tevâfuk altında çok ehemmiyetli bir mes’ele vardır. Hem mâdem tevâfukta bir inâyet-i hâssa ve iltifât-ı Rahmâniye Risâle-i Nûr’a karşı tezâhür etmiş. O iltifâta karşı hiss-i şükrân ve memnuniyet ve müteşekkirâne sevinç, ne kadar ifrâtkârâne olsa israf olmaz. Bu ihtâr-ı mücmeli iki cihetle îzâh edeceğim:

Birincisi: Her şeyde ne kadar cüz’î olsa da, bir kasıd ve irâdenin cilvesi bulunmasıdır. Tesâdüf, hakîkî olarak olmamasıdır. Evet, kesretin en çok dağınık ve en ziyâde tesâdüfe verilen, kelimâttaki hurûfâtın vaz‘iyetleridir.

Hususan kitabette, mâdem hiç münâsebeti olmayan ve ihtiyâr-ı beşerî karışmayan hurûfâtın vaz‘iyetlerinde bir tenâsüb, bir intizâm bulunuyor. Elbette bir irâde-i gaybiye tahtında vaz‘iyetler veriliyor. Hiç bir şey dâire-i ilim ve kudretinden hâriç olmadığı gibi, dâire-i irâde ve meşîetinden dahi hâriç değildir ki, böyle cüz’î ve dağınık şeylerde dahi bir tenâsüb gözetiliyor ve tanzîm ediliyor.

Ve o tanzîm içinde ve irâde-i âmme cilvesinde bir inâyet-i hâssa sûretinde, Risâle-i Nûr’a bir imtiyâz nev‘inde husûsî bir teveccüh ve iltifât görülmüş. Ben de bu derin mes’eleyi

250

görmek için, İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrinin tevâfukātına dikkat ettim. Kat‘î bir kanâat ile o sırrı bildim ve hissettim.

İkinci cihet: Nasıl ki çok mübârek ve kudsî büyük bir zât, gāyet fakîr ve muhtâç bir adama, ümîd edilmediği bir tarzda, iltifâtkârâne, bir kapta bazı kâğıtlara sarılı bir hediye ihsân etse; elbette o bîçâre adam, o pek büyük zâta

karşı hediyenin binler mislinden fazla teşekkür etmek ister. Ve bin o hediye kadar kıymetli bulunan, o hediye ile gösterilen iltifâtına karşı, ne kadar teşekkürde israf ve ifrât etse de makbûldür.

Ve o çok mübârek zâtın o hediyesine sardığı kâğıtları da teberrük deyip şeker gibi yese, hatta o hediye içindeki cevizlerin sert kabuklarını da teberrük diye ekmek gibi yutsa ve o hediyenin kabını mübârek bir kitap gibi öpse ve başına koysa, israf olmadığı gibi; aynen öyle de, Risâle-i Nûr yüzünde irâde-i âmme, inâyet-i hâssa iltifâtını tevâfuk zarfıyla ihsân edilmiş. Elbette tevâfuka dâir tafsîlât, tasvîrât fiilî teşekkürâtın bir nev‘idir ve sevincin ve minnetdârlığın heyecanlı tereşşuhâtıdır. Kusura bakılmaz. Evet, böyle bir zâtın iltifâtını gösteren maddî kırk para ihsânına karşı kırk bin teşekkür edilse, israf değil.

Saîdü’n-Nûrsî

Kastamonu Lâhikası: 81

251

Lâhika 117: (Nûr Şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük Dershâne-i Nûriye açmaları lâzımdır)

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Sâniyen: Mâdem Risâle-i Nûr, o mu‘cize-i kübrânın elinde bir elmas kılıç hükmünde hizmetini görmüş ve göstermiş ve en muannid düşmanları teslîme mecbûr etmiş. Hem kalbi, hem rûhu, hatta hissiyâtı tenvîr edecek ve ilaçlarını verecek bir tarzda hazîne-i Kur’âniyenin dellâllığını yapan ve ondan başka me’haz ve mercii olmayan bir mu‘cize-i ma‘neviyesi bulunan Risâle-i Nûr, o vazîfeyi yapıyor. Ve aleyhinde olan dehşetli propagandalara ve gāyet muannid zındıklara tam galebe çalmış. Ve dalâletin en sert ve kuvvetli kal‘ası olan tabiatı, Tabiat Risâlesi’yle parça parça etmiş. Ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş dâire-i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ-yı Mûsâ’daki Meyve’nin Altıncı Mes’elesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü ve Sekizinci Huccetleriyle gāyet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nûr-u tevhîdi göstermiş. Elbette bizlere lâzım ve millete elzem, şimdi resmen izin verilen dîn tedrîsâtı için husûsî dershâneler açılmasına izin verilmesine binâen, nûr şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük dershâne-i nûriye açmaları lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifâde eder, fakat herkes her bir mes’elesini tam anlamaz. Hem îmân hakîkatlerinin îzâhı olduğu için,

252

hem ilim, hem ma‘rifet, hem ibâdettir. Hâşiye Eski medreselerde beş on seneye mukābil,

İnşâallâh nûr medreseleri beş on haftada aynı netîceyi te’mîn edecek. Yirmi senedir ediyor.

Hem hükûmet ve millet ve vatana, hem hayât-ı dünyeviyesine ve siyâsiyesine ve uhreviyesine pek çok fâidesi bulunan bu Kur’ân lemeâtlerine ve dellâlı bulunan Risâle-i Nûr’a, değil ilişmek, belki tamamıyla tervîc ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günâhlara keffâret ve gelecek müdhiş belâlara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.

Saîdü’n-Nûrsî

Emirdağ Lâhikası 3: 288

Lâhika 118: (Takvâ ve amel-i sâlih bahsi)

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bugünlerde, Kur’ân-ı Hakîm’in nazarında îmândan sonra en ziyâde esas tutulan takvâ ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyâttan ve günâhlardan ictinâb etmek; ve amel-i sâlih, emir dâiresinde hareket ve hayrât kazanmaktır. Her zaman def‘-i şer, celb-i nef‘a râcih olmakla beraber, bu tahrîbât ve sefâhet ve câzibedâr

253

hevesât zamanında, bu takvâ olan def‘-i mefâsid ve terk-i kebâir üssül’esâs olup büyük bir rüchâniyet kesb etmiş.

Bu zamanda tahrîbât ve menfî cereyân dehşetlendiği için, takvâ bu tahrîbâta karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebîreleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebâir-i azîme içinde amel-i sâlihin ihlâsla muvaffakiyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerâit içinde çok hükmündedir.

Hem takvâ içinde bir nevi‘ amel-i sâlih var. Çünki bir haramın terki, vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukābil sevâbı var. Takvâ, böyle zamanlarda, binler günâhın tehâcümünde bir tek ictinâb, az bir amelle yüzer günâh terkinde, yüzer vâcib işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta niyetiyle, takvâ nâmıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli a‘mâl-i sâlihadır.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinin, bu zamanda en mühim vazîfeleri, tahrîbâta ve günâhlara karşı takvâyı esas tutup davranmak gerektir. Mâdem her dakîkada, şimdiki tarz-ı hayat-ı ictimâiyede yüz günâh insana karşı geliyor. Elbette takvâ ile ve niyet-i ictinâb ile, yüz amel-i sâlih işlemiş hükmündedir.

Ma‘lûmdur ki, bir adamın bir günde harâb ettiği bir sarayı, yirmi adam, yirmi günde yapamaz. Ve bir adamın tahrîbâtına karşı yirmi adam çalışmak lâzım gelirken, şimdi binler tahrîbâtçıya mukābil, Risâle-i Nûr gibi bir ta‘mîrcinin bu derece mukāvemeti ve

254

te’sîrâtı pek hârikadır. Eğer bu iki mütekābil kuvvetler bir seviyede olsa idi, onun tamirindeki mu‘cizevârî muvaffakiyet ve fütûhât görülecekti.

Ezcümle: Hayât-ı ictimâiyeyi idare eden en mühim esas olan hürmet ve merhamet, gāyet sarsılmış. Bazı yerlerde, gāyet elîm ve bîçâre ihtiyârlar ve peder ve vâlideler hakkında dehşetli netîceler veriyor. Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, Risâle-i Nûr, bu müdhiş tahrîbâta karşı girdiği yerlerde mukāvemet ediyor, ta‘mîr ediyor. Sedd-i Zülkarneyn’in tahrîbiyle Ye’cûc ve Me’cûclerin dünyayı fesâda vermesi gibi, şerîat-ı Muhammediye asm olan sedd-i Kur’ânînin tezelzülüyle de Ye’cûc ve Me’cûc’den daha müdhiş olarak ahlâkta ve hayâtta zulmetli bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik fesâda ve ifsâda başlıyor.

Risâle-i Nûr’un şâkirdleri, böyle bir hâdisede ma‘nevî mücâhedeleri, inşâallâh zaman-ı sahâbedeki gibi az amelle, pek çok büyük sevâb ve a‘mâl-i sâlihaya medâr olur.

Azîz kardeşlerim İşte böyle bir zamanda, bu dehşetli hâdisâta karşı, ihlâs kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz, iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûruyla birbirimize kalemler ile, her birinin a‘mâl-i sâliha defterine hasenât yazdırdıkları gibi; lisânlarıyla her birinin takvâ kal‘asına ve siperine kuvvet ve imdâd göndermektir. Ve bilhassa fırtınalı tehâcüme hedef olan bu fakîr ve âciz kardeşinize, bu mübârek şuhûr-u selâsede ve

255

eyyâm-ı meşhûrede yardımına koşmak, sizin gibi kahraman ve vefâdâr ve şefkatkârların şe’nidir. Bütün rûhumla bu imdâd-ı ma‘nevîyi sizden ricâ ediyorum. Ve ben dahi, îmân ve sadâkat şartlarıyla, Risâle-i Nûr talebelerini bütün duâlarıma ve ma‘nevî kazançlarıma, yirmi dört saatte, iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûruyla, bazen yüz def‘adan ziyâde Risâle-i Nûr talebeleri ünvânıyla hissedâr ediyorum.

Saîdü’n-Nûrsî

Kastamonu Lâhikası: 193

Lâhika 119: (Riyâya dâir üç nokta)

Azîz, sıddîk, hâlis, muhlis kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede ciddî, hakîkî arkadaşlarım,

Bu yakında hem Isparta’da, hem bu havâlîde Risâle-i Nûr’un İhlâs Lem‘aları intişâra başladığı münâsebetiyle ve bir-iki küçük hâdise cihetiyle şiddetli bir ihtâr kalbe geldi. Riyâya dâir Üç Nokta yazılacak.

Birincisi: Farz ve vâciblerde ve şeâir-i İslâmiyede ve sünnet-i seniyenin ittibâında ve haramların terkinde riyâ giremez. Izhârı, riyâ olamaz. Meğer gāyet za‘f-ı îmânla beraber, fıtraten riyâkâr ola. Belki şeâir-i İslâmiyeye temas eden ibâdetlerin ızhârları, ihfâsından çok derece daha sevâblı olduğunu, Huccetü’l-İslâm

256

İmâm-ı Gazâlî ra gibi zâtlar beyân ediyorlar. Sâir nevâfilin ihfâsı çok sevâblı olduğu hâlde, şeâire temas eden, hususan böyle bid‘alar zamanında ittibâ‘-ı sünnetin şerâfetini gösteren ve böyle büyük kebâir içinde, haramların terkindeki takvâyı ızhâr etmek, değil riyâ, belki ihfâsından çok derece daha sevâblı ve hâlistir.

İkinci Nokta: Riyâya insanları sevk eden esbâbın, Birincisi: Za‘f-ı îmândır. Allâh’ı düşünmeyen, esbâba perestiş eder, halklara hodfurûşlukla riyâkârâne vaz‘iyet alır. Risâle-i Nûr şâkirdleri, Risâle-i Nûr’dan aldıkları kuvvetli îmân-ı tahkîkî dersiyle esbâba ve nâsa ubûdiyet noktasında bir kıymet, bir ehemmiyet vermiyor ki, ubûdiyetlerinde onlara gösterişle riyâ etsinler.

İkinci Sebeb: Hırs ve tama‘, zaaf ve fakr noktasında teveccüh-ü nâsı celbine medâr riyâkârâne vaz‘iyet almaya sevk ediyor. Risâle-i Nûr şâkirdleri, iktisâd ve kanâat ve tevekkül ve kısmetine rızâ gibi, Risâle-i Nûr’un dersinden aldıkları izzet-i îmâniye, inşâallâh onları riyâdan ve dünya menfaatleri için hodfurûşluktan men‘ eder.

Üçüncü Sebeb: Hırs-ı şöhret, hubb-u câh, makam sâhibi olmak, emsâline tefevvuk etmek gibi hisler ve insanlara iyi görünmek, tasannu‘kârâne haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek ve tekellüfkârâne lâyık olmadığı yüksek makamlarda görünmek tarzını takınmakla riyâ eder.

257

Risâle-i Nûr şâkirdleri, ene'yi, nahnü'ye tebdîl ettikleri, yani enâniyeti bırakıp, Risâle-i Nûr dâiresinin şahs-ı ma‘nevîsinin hesabına çalışması, ben yerine biz demeleri; ve ehl-i tarîkatin fenâfişşeyh ve fenâfirresûl ve nefs-i emmâreyi öldürmek gibi riyâdan kurtaran vâsıtaların bu zamanda birisi de fenâfilihvân, yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs-ı ma‘nevîsi içinde eritip öyle davrandığı için, inşâallâh ehl-i hakîkatin riyâdan kurtulmaları gibi, bu sır ile onlar da kurtulurlar.

Üçüncü Nokta: Vazîfe-i dîniye i‘tibâriyle, nâsa hüsn-ü kabûl ettirmek, o makamın iktizâ ettiği yüksek tavırlar ve vaz‘iyetler, hodfurûşluk ve riyâ sayılmaz ve sayılmamalı. Meğer o adam, o vazîfeyi kendi enâniyetine tâbi‘ edip isti‘mâl ede.

Evet, bir imam, imamet vazîfesinde tesbîhâtları ızhâr eder, ismâ‘ eder. Hiç bir cihetle riyâ olamaz. Fakat vazîfe hâricinde o tesbîhâtları âşikâre halklara işittirmeğe riyâ girebildiği için, gizlisi daha sevablıdır.

Risâle-i Nûr’un şâkirdleri, neşriyât-ı dîniyelerinde ve ittibâ‘-ı sünnetteki ibâdetlerinde ve ictinâb-ı kebâirdeki takvâlarında, Kur’ân hesabına vazîfedâr sayılırlar. İnşâallâh riyâ olmaz. Meğer ki, Risâle-i Nûr’a başka bir maksad-ı dünyevî için girmiş ola.

Saîdü’n-Nûrsî

Kastamonu Lâhikası: 234

258

Lâhika 120: ( "Kerâmet izhâr edilmezse daha evlâ olduğu halde, neden sen i‘lân ediyorsun" suâline Hazret-i Üstâdın verdiği cevâb)

İkinci Suâl: Kerâmet izhâr edilmezse daha evlâ olduğu hâlde, neden sen i‘lân ediyorsun?

Elcevab: Bu bana âit bir kerâmet değildir. Belki Kur’ân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinden tereşşuh ederek hâs bir tefsîrinden kerâmet sûretinde bizlere ve ehl-i îmâna bir ikrâm-ı Rabbânî ve bir in‘âm-ı İlâhîdir. Elbette mu‘cize-i Kur’âniye ve onun lem‘aları izhâr edilir. Ni‘meti ise, şükür niyetiyle i‘lân etmek, bir tahdîs-i ni‘mettir. وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ âyeti, ni‘metin izhârını emreder.

Benim için medâr-ı fahr ve gurur olacak bir liyâkatim ve istihkākım olmadığını kasemle i‘tirâf ediyorum. Ben çekirdek gibi çürüdüm ve kurudum. Bütün kıymet ve hayat ve şeref o çekirdekten çıkan şecere-i Risâle-i Nûr’a ve mu’cize-i maneviye-i Kur’âniyeye geçmiş biliyorum. Ve öyle i‘tikād ettiğimden, kerâmeti i‘câz-ı Kur’ânî hesabına izhâr ederim. Bütün kıymet bir mu‘cize-i Kur’âniye olan Risâle-i Nûr’dadır. Hatta eskiden beri taşıdığım Bedîüzzamân ismi onun imiş. Yine ona

iâde edildi. Risâle-i Nûr ise, Kur’ân’ın malıdır.

Bu remizde husûsî kanâatimi te’yîd eden kendime mahsûs çok emâreler ve karîneler var. Fakat başkalara isbat edemediğimden yazamıyorum. Yalnız iki-üçüne işâret etmeye münâsebet geldiği için yazıyorum.

259

Birincisi: Ben Celcelûtiye’yi okuduğum vakit, sâir münâcâtlara muhâlif olarak, kendim bizzât hissiyâtımla münâcât ediyorum, diye his ediyorum. Ve onu okurken başkasının lisânıyla taklîdkârâne okuyor gibi olmuyordu. Benim için gāyet fıtrî ve derdlerimle alâkadâr ve tefekkürât-ı rûhiyeme hoş bir zemîn oluyordu. Birkaç sene sonra kerâmetini ve Risâle-i Nûr ile münâsebetini gördüm. Ve anladım ki, o hâlet bu münasebetten gelmiş.

İkincisi: Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, başta رُوحٖی بِهِ اهْتَدَتْ اِلٰی كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ ve ortalarında وَامْنَحَنّٖی یَا ذَ الْجَلَالِ كَرَامَةً بِاَسْرَارِ عِلْمٍ یَا حَلٖیمُ بِكَ انْجَلَتْ ve âhirinde مَقَالُ عَلِیٍّ وَابْنِ عَمِّ مُحَمَّدٍ وَسِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلَٓائِقِ جُمِّعَتْ diyerek Celcelûtiye’yi bir hazîne-i ulûm olarak gösteriyor. Hâlbuki, zâhirinde yalnız bir münâcâttır. Hatta İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın hakîkat-feşân sâir kasîdelerinin ve ilimli başka münâcâtlarının Celcelûtiye gibi esrâr-ı ilmiye ile tam münâsebeti görünmüyor. Benim husûsî kanâatim şudur ki, Celcelûtiye mâdem Risâle-i Nûr’u içine almış ve sînesine basıp ma‘nevî veled gibi kabûl etmiş. Elbette وَسِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلَٓائِقِ جُمِّعَتْ fıkrasıyla, kendi hazînesinin bir kısım pırlantalarını âhirzamanda neşreden Risâle-i Nûr’u şâhid gösterip, Celcelûtiye’yi bir hazîne-i ulûm ve bir defîne-i ilmiyedir diye, bihakkın medh ü senâ edebilir.

260

Üçüncüsü: Ma‘lûmdur ki, bazen gāyet küçük bir emâre bazı şerâit dâhilinde gāyet kuvvetli bir delîl hükmüne geçer. Yakîn derecesinde kanâat verir. Bana böyle kanâat veren çok misâllerinden, yalnız sâbıkan beyân ettiğim bir tek misâl bana kâfî geliyor. Şöyle ki:

Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasıyla Risâle-i Nûr’u târîhiyle ve ismiyle ve mâhiyetiyle ve esaslarıyla ve hizmetiyle ve vazîfesiyle gösterdikten sonra, Süryânîce isimleri ta‘dâd ederek münâcât eder. Otuz iki veya otuz üç aded isimlerde iki def‘a da بَعْدَهَا kelimesini tekrar eder. Biri, yirmi yedincide وَذَیْمُوخٍ بَعْدَهَا dır. Diğeri, otuz birde وَبَازُوخٍ بَعْدَهَا dır.

İşte Risâle-i Nûr’un Sözler’i otuz üç ve bir cihette otuz ikidir. Ve Mektubât nâmındaki risâleler dahi, bir cihette otuz iki ve bir cihette otuz üç olup, bu münâcâtla mutâbık olması; ve diğer risâle şeklinde iki aded zeyilleri bulunması; ve o zeyillerin

birisi Yirmi Yedinci Söz’ün ehemmiyetli zeyli, diğeri Otuz Birinci Söz’ün kıymetdâr zeyli olması; ve o iki Zeyil risâlelerinin müstakil mertebe ve numaraları bulunmaması; ve بَعْدَهَا kelimesi dahi, aynı yerde ve aynı ma‘nâda tevâfuk etmesi bana iki kerre iki dört eder derecesinde kanâat veriyor ki, Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh tebeî bir ma‘nâ ile ve işârî bir mefhûm ile Risâle-i Nûr’a, hatta zeyillerine

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç