Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 241
[D-Husrev Efendi’nin Bâzı Husûsiyetleri]
Lâhika 110: (Husrev’in Kur’ânî vazîfesinde muvaffakıyet kazanacağının müjdelenmesinden duyduğu sürûr)
[Husrev’in bir fıkrasıdır]
Sevgili ve muhterem Üstâdım Efendim,
Bizi maddî ve ma‘nevî tenvîr eden, yükselten ve erişilmez feyizlere müstağrak kılan risâlelerinize mâlikiyetimden ve lâyık olmadığım bu şerefe nâiliyetimden dolayı, Cenâb-ı Hakk’a bî-nihâye teşekkür etmekte, gerek bu şerefe nâil olmaklığıma vesîle olduğunuzdan ve gerekse âtiyen bu husûsta üzerimize terettüb eden vazîfe-i Kur’âniyede muvaffakiyet kazanacağımızı tebşîr etmekte olduğunuzdan dolayı, duyduğum pek büyük bir sürûrla müftehirim. Üstâdım, hakkınızda hatırınıza gelmeyen ni‘metlerin en güzeliyle dünyevî ve uhrevî mes‘ûd olmanızı her vakit için duâ etmekteyim.
Muhterem Üstâdım, sizi özlemiştim. Aradaki hâinlerin her husûsta engel olmaları, şübhesiz çok müteessir ediyor. Bugünkü hâl yüreklerimizi sızlatıyor, fakat elimizden bir şey gelmiyor.
SAYFA 242
Nûr deryasının feyizli risâleleri kimin eline geçerse, o zâtı kendine ciddî olarak rabt ettiği gibi, müştâklar ve ehil olanlar arasında dolaşıyor
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Husrev
Barla Lâhikası: 61
Lâhika 111: (Risâle-i Nûr’un kahramanı Husrev’in, Nûr hizmetinde gösterdiği bazı hârikalar)
Husrev’in Kur’ânlarını bütün Ramazân’da birer hatmeyi okumak için İnebolu ve Küre’de hâfızların tashîhâtları münâsebetiyle onlara yazılan mektûbun bir sûretidir.
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizi tebrîk ediyoruz. Hakîkaten müdakkik hâfızlarsınız. Husrev’in yazdığı Kur’ân’da incecik sehivlerini bulmanız, hıfzınızın kuvvetine tam delâlet ediyor. Bizler size minnetdâr olduk ve teşekkür ediyoruz. Cenâb-ı Hakk sizlerden ebeden râzı olsun. Bu münâsebetle Risâle-i Nûr’un kahramanı olan Husrev, Risâle-i Nûr’un hizmetinde gösterdiği hârikaları numûne olmak için bir kısmını beyân edeceğiz. Şöyle ki:
SAYFA 243
Bu zât, dokuz-on sene zarfında dört yüz risâle kadar dikkatli ve tevâfuklu olarak Risâle-i Nûr’dan yazdığı gibi, hâfız olmadığı hâlde yazdığı iki mükemmel Kur’ân ile ve üçüncüsü müteferrik bir sûrette gözle görünür bir nevi‘ i‘câz-ı Kur’ân’ı gösterir bir tarzda üç Kur’ân’ı yazmış. Tam mukābele edilmeden bize gelmiş, biz de mukābele etmeden size göndermiştik. Sizler de kemâl-i dikkatle, hareke ve harflerde gördüğünüz kırk-elli sehiv, Husrev’in kaleminin ne derece hârika olduğunu gösterir. Çünki her Kur’ân’ın üç yüzbin altı yüz yirmi harfinde ve o kadar hareke ve sükûnlarında yalnız kırk-elli sehiv bulunması, o kalemin isâbette hârika olduğunu gösterir.
Latîftir ki, Husrev’in sehvini bulan bir zât, iki harfte bir sehiv etmiş. Husrev, yüz bin harfte bir sehiv etmiş. Tashîh eden, iki harfte noktayı bırakıp sehiv etmiş. Demek o dikkatli hâfızın o sehvi, Husrev’in o sehvini affettiriyor.
Hem bu Husrev’in kalemi gibi fikri, kalbi de o nisbette hârika diyebiliriz. Risâle-i Nûr’a karşı irtibâtı ve iştiyâkı ve kanâati gittikçe terakkî ve inkişâf ediyor. Hiç bir hâdise onu sarsmıyor, fütûr vermiyor. Hem onun bir hârikası odur ki, Risâle-i Nûr’a beş sene yabânî kaldığı hâlde, birden intisâb edip bir ay zarfında on dört risâleyi Risâle-i Nûr’dan yazmış.
SAYFA 244
Hem Kur’ân’ın gözle görülen bir nevi‘ lem‘a-i i‘câziyeyi, beş-altı mushafta işaretler yaptım. Hatt-ı Arabî-i Kur’ânîleri mükemmel olan kardeşlerime taksîm ettim. Bunların içinde hatt-ı Arabî-i Kur’ân’da Husrev onlara yetişemediği hâlde, birden umûm o kâtiblere ve hatt-ı Arabî muallimine tefevvuk eyledi. Ve hatt-ı Arabîde en mümtâz kardeşlerimizden on derece geçti. Umûmen onlar tasdîk edip, Evet, bizden geçti. Biz ona yetişemiyoruz dediler. Demek Husrev’in kalemi, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ve Risâle-i Nûr’un mu‘cizevârî kerâmetleri ve hârikalarıdır.
Saîdü’n-Nûrsî
Kastamonu Lâhikası: 136
Lâhika 112: (Husrev’in ihlâsının bir hârikasıdır)
Çok Sevgili, çok Mübârek Nûr Kahramanı Ağabeyim Husrev,
Gönderdiğiniz Hutbe-i Şâmiye’nin sahîfelerini Üstâdımız gāyet hasta vaz‘iyette iken gördü. Birden tiryâk gibi ona ilaç olup ferahlandı. Dedi: Husrev ve yardımcılarına yüz bin Bârekallâh Nûr kahramanı Husrev Arabî hattı olmadığı hâlde, yirmi beş sene evvel Kur’ân yazmasında, Arabî hattında mümtâz zâtları geçtiği gibi, şimdi de Arabî lisânı ile Asâ-yı Mûsâ’yı o kadar sıhhatli ve güzel yazması ve yanlışının pek az olması, Husrev’in ihlâsının bir hârikasıdır. Allâh dâimâ onu ve yardımcılarını muvaffak eylesin, Âmîn. Dedi. Hem Abdülmecîd’in Arabî tercümesi
İkinci Şuâ‘yı beğendi ve dedi: Afyon Mahkemesi’nin meyvesi olan Hüccetü’z-Zehrâ’yı Medresetü’z-Zehrâ erkânlarına gönderiyorum. Onu da çabuk Abdülmecîd’e göndersinler. Yanımda en evvel Husrev’in çıkardığı nüshamı bir vâsıta ile Isparta’ya göndereceğim. Ona o nüshamı göndersinler. Dedi.
Halîl, Mustafâ
Emirdağ Lâhikası 4: 114
SAYFA 245
Lâhika 113: (Hazret-i Üstâdın Nûr talebelerine Tevâfuklu Kur’ân’ın tab‘ı noktasında Husrev ile berâber hareket etmelerini ayrıca tesânüde ziyâdesiyle ehemmiyet vermelerini istemesi)
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu def‘a Hâfız Alî’nin mektûbunda büyük bir beşâret hissettik ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ımızı tab‘ edilecek esbâb var, mâni‘ler yok. Mâdem mübârek Husrev geldi. En birinci hak, bu mes’elede onundur. Ve mâdem iki Alî ile Tâhirî, Hâfız Mustafâ, hârika tesânüdleriyle ve şimdiye kadar bütün Risâle-i Nûr talebelerini sevindiren ve ehl-i îmânı memnûn ve minnetdâr eden meydandaki hizmetleriyle kahraman Rüşdü’nün lâyetezelzel sadâkatiyle, Husrev’le beraber bu büyük ve ağır ve kıymetdâr hizmet-i Kur’âniyeye kemâl-i tesânüdle çalışmak lâzımdır.
Sakın Dikkat ediniz İhtilâf-ı meşrebinizden ve zayıf damarlarınızdan ve derd-i maîşet zarûretinizden ehl-i dalâlet istifâde edip, birbirinizi tenkîd ettirmeye meydan vermeyiniz. Meşveret-i şer‘iye ile re’ylerinizi teşettütten muhâfaza
ediniz. İhlâs Risâlesi’nin düstûrlarını her vakit göz önünüzde bulundurunuz. Yoksa
SAYFA 246
az bir ihtilâf, bu vakitte Risâle-i Nûr’a büyük zarar verebilir. Hatta sizden saklamam, işte şimdi Feyzî de, Emîn de biliyorlar ki, mâbeyninizde gāyet ehemmiyetsiz bir tenkîd, bize burada zarar veriyor gibi, size hiç bilmediğim hâlde, bu noktaya dâir iki mektûb yazdım. Ve rûhen çok endişe ediyordum. Acaba yeni bir taarruz mu var? diye muzdarib idim.
Hem o zarardandır ki, mübârek Husrev’in gelmesiyle yeni bir şevk ve sür‘atle bize Hizb-i Nûrî’nin arkasına ilhâk edilen münâcât parçası on beş gün te’hîre uğradı. On beş gün evvel bize geleceğini tahmîn ediyordum. İnsan kusursuz olmaz ve rakibsiz de olmaz. Risâle-i Nûr’un kahraman şâkirdleri her müşkilâta galebe ettikleri gibi, inşâallâh bu ehemmiyetli ve dehşetli mevsimde yine galebe ederler. Safvet ve ihlâslarını bozmayacaklar ve hizmetlerine de fütûr getirmeyecekler. Siz tedbîr-i maddîyi benden daha iyi bilirsiniz.
Fakat mâdem Husrev’le Rüşdü, Risâle-i Nûr’da çok ehemmiyetli rükünlerdir. Hem etraflarında Risâle-i Nûr’un çok ehemmiyetli şâkirdleri var. Ve mâdem Hâfız Alî, Tâhirî, Hâfız Mustafâ, Küçük Ali Risâle-i Nûr hizmetinde tam muvaffakiyetleriyle tam makbûl oldukları tahakkuk etmiş. Bu iki cereyân, baştaki iki göz gibi olmalı. Tam bir tesânüd lâzım ki, bu ağır defineye omuzları dayanabilsin.
Saîdü’n-Nûrsî
Kastamonu Lâhikası: 304
SAYFA 247
[ 10]
[Muhtelif Mes’eleler]
Lâhika 114: (Hazret-i Üstâdın Hâfız Mustafâ’nın oğlu için “onun nâmı Saîd Nûrî olmalı diyerek ismini koyması)
Azîz, Sıddîk, Fa‘âl Kardeşlerim, bu Dehşetli asırda Mükemmel Tesellîlerim ve Vârislerim,
Nûr santrali ve Yirmi Yedinci Mektûb’da çok ehemmiyetli fıkraları bulunan Sabrî’nin bu defʻaki mersiyesini Lâhika’ya geçirdik ve size de gönderdik. Ve çalışkan mübâreklerden ve nûrların neşrine çok hizmet eden Hâfız Mustafâ’nın yedi yaşında iken Altıncı Şuâ‘ı ve bana bir mektûb yazan tâm mübârek, ma‘sûm mahdûmu, burada ma‘sûmlar içinde nûrlara bir iştiyâk uyandıracak. Onun nâmı Saîd Nurî olmalı. Nûrsî köydür, ma‘nâsız olur. س olmasın, yalnız ی olsun; tâ nûrlara alâkasını göstersin.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Emirdağ Lâhikası 1: 400
SAYFA 248
Lâhika 115: (Hazret-i Üstâdın Kur’ân okumaya dâir ma‘sûm çocuklara tavsiyeleri)
Azîz, Ma‘sûm Evlâdlar,
Kur’ân’ı öğrenmek için ders almaya çalışıyorsunuz. Sizin bildiğiniz yeni harfte noksânlar olduğu için, mümkün oldukça yeni harften okunmamak lâzım gelir. Hem Kur’ân’ı okumanın fâidesi, yalnız hâfız olmak ve dünyada onunla bir makam kazanmak, bir maaş almak değil. belki her bir harfi, hiç olmazsa on hayrından tâ yüz, tâ bine, tâ binlere kadar cennet meyvelerini, âhiret fâidelerini vermesini düşünüp ve ebedî hayâtın râhatını ve saâdetini te’mîn etmek niyetiyle okumak lâzımdır.
Evet mekteplerde dünya maîşeti ya rütbeleri için fenleri ders okumak, bu kısacık dünyevî hayâtta derecesi, fâidesi bir ise, ebedî hayâtta Kur’ân ve Kur’ân’ın kudsî kelimelerini ve nûrlu ve îmânî ma‘nâlarını öğrenmek, binler derece daha kıymetlidir. Onlar şişe hükmünde, bunlar elmas hükmündedir.
Hem peder ve vâlidenize hakîkî ve fâideli evlâdlar olabilirsiniz. Siz mâdem ma‘sûmsunuz, daha günâhınız yok. böyle kudsî bir niyetle okusanız, sizleri Risâle-i Nûr’un ma‘sûm şâkirdleri içinde kabûl edip umûm şâkirdlerin duâlarında hissedâr olursunuz ve nûrlu ve mübârek talebeler olursunuz.
Hem Üstâdınızı, hem sizi, hem peder ve vâlidenizi, hem memleketinizi tebrîk ediyorum.
Saîdü’n-Nûrsî
Emirdağ Lâhikası 3: 230
SAYFA 249
Lâhika 116: (Risâle-i Nûrlarda tevâfukâta ziyâde ehemmiyet verilmesinin sırrı)
Âlîcenâb kardeşlerim,
Bugünlerde Tefsîr’in ve Onuncu Söz’ün tevâfukātına baktım. Kendi kendime dedim ki: Bu ziyâde tafsîlât israftır. Ehemmiyetli mes’eleler çoktur, vakit zâyi‘ olmasın. Birden ihtâr edildi ki: O tevâfuk altında çok ehemmiyetli bir mes’ele vardır. Hem mâdem tevâfukta bir inâyet-i hâssa ve iltifât-ı Rahmâniye Risâle-i Nûr’a karşı tezâhür etmiş. O iltifâta karşı hiss-i şükrân ve memnuniyet ve müteşekkirâne sevinç, ne kadar ifrâtkârâne olsa israf olmaz. Bu ihtâr-ı mücmeli iki cihetle îzâh edeceğim:
Birincisi: Her şeyde ne kadar cüz’î olsa da, bir kasıd ve irâdenin cilvesi bulunmasıdır. Tesâdüf, hakîkî olarak olmamasıdır. Evet, kesretin en çok dağınık ve en ziyâde tesâdüfe verilen, kelimâttaki hurûfâtın vaz‘iyetleridir.
Hususan kitabette, mâdem hiç münâsebeti olmayan ve ihtiyâr-ı beşerî karışmayan hurûfâtın vaz‘iyetlerinde bir tenâsüb, bir intizâm bulunuyor. Elbette bir irâde-i gaybiye tahtında vaz‘iyetler veriliyor. Hiç bir şey dâire-i ilim ve kudretinden hâriç olmadığı gibi, dâire-i irâde ve meşîetinden dahi hâriç değildir ki, böyle cüz’î ve dağınık şeylerde dahi bir tenâsüb gözetiliyor ve tanzîm ediliyor.
Ve o tanzîm içinde ve irâde-i âmme cilvesinde bir inâyet-i hâssa sûretinde, Risâle-i Nûr’a bir imtiyâz nev‘inde husûsî bir teveccüh ve iltifât görülmüş. Ben de bu derin mes’eleyi
SAYFA 250
görmek için, İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrinin tevâfukātına dikkat ettim. Kat‘î bir kanâat ile o sırrı bildim ve hissettim.
İkinci cihet: Nasıl ki çok mübârek ve kudsî büyük bir zât, gāyet fakîr ve muhtâç bir adama, ümîd edilmediği bir tarzda, iltifâtkârâne, bir kapta bazı kâğıtlara sarılı bir hediye ihsân etse; elbette o bîçâre adam, o pek büyük zâta
karşı hediyenin binler mislinden fazla teşekkür etmek ister. Ve bin o hediye kadar kıymetli bulunan, o hediye ile gösterilen iltifâtına karşı, ne kadar teşekkürde israf ve ifrât etse de makbûldür.
Ve o çok mübârek zâtın o hediyesine sardığı kâğıtları da teberrük deyip şeker gibi yese, hatta o hediye içindeki cevizlerin sert kabuklarını da teberrük diye ekmek gibi yutsa ve o hediyenin kabını mübârek bir kitap gibi öpse ve başına koysa, israf olmadığı gibi; aynen öyle de, Risâle-i Nûr yüzünde irâde-i âmme, inâyet-i hâssa iltifâtını tevâfuk zarfıyla ihsân edilmiş. Elbette tevâfuka dâir tafsîlât, tasvîrât fiilî teşekkürâtın bir nev‘idir ve sevincin ve minnetdârlığın heyecanlı tereşşuhâtıdır. Kusura bakılmaz. Evet, böyle bir zâtın iltifâtını gösteren maddî kırk para ihsânına karşı kırk bin teşekkür edilse, israf değil.
Saîdü’n-Nûrsî
Kastamonu Lâhikası: 81
SAYFA 251
Lâhika 117: (Nûr Şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük Dershâne-i Nûriye açmaları lâzımdır)
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Sâniyen: Mâdem Risâle-i Nûr, o mu‘cize-i kübrânın elinde bir elmas kılıç hükmünde hizmetini görmüş ve göstermiş ve en muannid düşmanları teslîme mecbûr etmiş. Hem kalbi, hem rûhu, hatta hissiyâtı tenvîr edecek ve ilaçlarını verecek bir tarzda hazîne-i Kur’âniyenin dellâllığını yapan ve ondan başka me’haz ve mercii olmayan bir mu‘cize-i ma‘neviyesi bulunan Risâle-i Nûr, o vazîfeyi yapıyor. Ve aleyhinde olan dehşetli propagandalara ve gāyet muannid zındıklara tam galebe çalmış. Ve dalâletin en sert ve kuvvetli kal‘ası olan tabiatı, Tabiat Risâlesi’yle parça parça etmiş. Ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş dâire-i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ-yı Mûsâ’daki Meyve’nin Altıncı Mes’elesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü ve Sekizinci Huccetleriyle gāyet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nûr-u tevhîdi göstermiş. Elbette bizlere lâzım ve millete elzem, şimdi resmen izin verilen dîn tedrîsâtı için husûsî dershâneler açılmasına izin verilmesine binâen, nûr şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük dershâne-i nûriye açmaları lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifâde eder, fakat herkes her bir mes’elesini tam anlamaz. Hem îmân hakîkatlerinin îzâhı olduğu için,
SAYFA 252
hem ilim, hem ma‘rifet, hem ibâdettir. Hâşiye Eski medreselerde beş on seneye mukābil,
İnşâallâh nûr medreseleri beş on haftada aynı netîceyi te’mîn edecek. Yirmi senedir ediyor.
Hem hükûmet ve millet ve vatana, hem hayât-ı dünyeviyesine ve siyâsiyesine ve uhreviyesine pek çok fâidesi bulunan bu Kur’ân lemeâtlerine ve dellâlı bulunan Risâle-i Nûr’a, değil ilişmek, belki tamamıyla tervîc ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günâhlara keffâret ve gelecek müdhiş belâlara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.
Saîdü’n-Nûrsî
Emirdağ Lâhikası 3: 288
Lâhika 118: (Takvâ ve amel-i sâlih bahsi)
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bugünlerde, Kur’ân-ı Hakîm’in nazarında îmândan sonra en ziyâde esas tutulan takvâ ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyâttan ve günâhlardan ictinâb etmek; ve amel-i sâlih, emir dâiresinde hareket ve hayrât kazanmaktır. Her zaman def‘-i şer, celb-i nef‘a râcih olmakla beraber, bu tahrîbât ve sefâhet ve câzibedâr
SAYFA 253
hevesât zamanında, bu takvâ olan def‘-i mefâsid ve terk-i kebâir üssül’esâs olup büyük bir rüchâniyet kesb etmiş.
Bu zamanda tahrîbât ve menfî cereyân dehşetlendiği için, takvâ bu tahrîbâta karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebîreleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebâir-i azîme içinde amel-i sâlihin ihlâsla muvaffakiyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerâit içinde çok hükmündedir.
Hem takvâ içinde bir nevi‘ amel-i sâlih var. Çünki bir haramın terki, vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukābil sevâbı var. Takvâ, böyle zamanlarda, binler günâhın tehâcümünde bir tek ictinâb, az bir amelle yüzer günâh terkinde, yüzer vâcib işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta niyetiyle, takvâ nâmıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli a‘mâl-i sâlihadır.
Risâle-i Nûr şâkirdlerinin, bu zamanda en mühim vazîfeleri, tahrîbâta ve günâhlara karşı takvâyı esas tutup davranmak gerektir. Mâdem her dakîkada, şimdiki tarz-ı hayat-ı ictimâiyede yüz günâh insana karşı geliyor. Elbette takvâ ile ve niyet-i ictinâb ile, yüz amel-i sâlih işlemiş hükmündedir.
Ma‘lûmdur ki, bir adamın bir günde harâb ettiği bir sarayı, yirmi adam, yirmi günde yapamaz. Ve bir adamın tahrîbâtına karşı yirmi adam çalışmak lâzım gelirken, şimdi binler tahrîbâtçıya mukābil, Risâle-i Nûr gibi bir ta‘mîrcinin bu derece mukāvemeti ve
SAYFA 254
te’sîrâtı pek hârikadır. Eğer bu iki mütekābil kuvvetler bir seviyede olsa idi, onun tamirindeki mu‘cizevârî muvaffakiyet ve fütûhât görülecekti.
Ezcümle: Hayât-ı ictimâiyeyi idare eden en mühim esas olan hürmet ve merhamet, gāyet sarsılmış. Bazı yerlerde, gāyet elîm ve bîçâre ihtiyârlar ve peder ve vâlideler hakkında dehşetli netîceler veriyor. Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, Risâle-i Nûr, bu müdhiş tahrîbâta karşı girdiği yerlerde mukāvemet ediyor, ta‘mîr ediyor. Sedd-i Zülkarneyn’in tahrîbiyle Ye’cûc ve Me’cûclerin dünyayı fesâda vermesi gibi, şerîat-ı Muhammediye asm olan sedd-i Kur’ânînin tezelzülüyle de Ye’cûc ve Me’cûc’den daha müdhiş olarak ahlâkta ve hayâtta zulmetli bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik fesâda ve ifsâda başlıyor.
Risâle-i Nûr’un şâkirdleri, böyle bir hâdisede ma‘nevî mücâhedeleri, inşâallâh zaman-ı sahâbedeki gibi az amelle, pek çok büyük sevâb ve a‘mâl-i sâlihaya medâr olur.
Azîz kardeşlerim İşte böyle bir zamanda, bu dehşetli hâdisâta karşı, ihlâs kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz, iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûruyla birbirimize kalemler ile, her birinin a‘mâl-i sâliha defterine hasenât yazdırdıkları gibi; lisânlarıyla her birinin takvâ kal‘asına ve siperine kuvvet ve imdâd göndermektir. Ve bilhassa fırtınalı tehâcüme hedef olan bu fakîr ve âciz kardeşinize, bu mübârek şuhûr-u selâsede ve