SEÇME LÂHİKALAR

181

[ 8]

[Bedîüzzamân Saîd Nursî]

[A-Hazret-i Üstâdın Târihçe-i Hayâtı]

Lâhika 85: (Abdurrahmân Selâhaddîn’in Hazret-i Üstâdın Târihçe-i Hayâtından kısa bir hulâsasıdır)

İnebolu havâlîsindeki umûm nûr şâkirdleri nâmına Salâhaddîn’in, Üstâdının Târîhçe-i Hayât’ından çıkardığı bir kısacık hulâsanın bir parçasıdır.

[Üstâdımızın tercüme-i hâline kısaca bir nazar]

Şark isyanında Şeyh Saîd ve askerleri, Üstâdımız Bedîüzzamân’ı şarktaki büyük nüfûzundan istifâde için mücâdeleye iştirâke da‘vet ettikleri zaman, cevâben demiş: Yaptığınız mücâdele, kardeşi kardeşe öldürtmektir ve netîcesizdir.

182

Çünkü Türk milleti bin senedir İslâmiyet’e bayrakdârlık etmiş, dîni uğrunda binlerle şehîd vermiş ve binlerle velî yetiştirmiştir. Binâenaleyh kahraman ve fedâkâr İslâm müdâfi‘lerinin torunlarına, yani Türk milletine kılıç çekilmez. Ve ben de çekmem, diyerek hem redd-i cevâb vermiş, hem mücâdelesinden vazgeçmesini söylemiştir.

Eski harb-i umûmî’de taarruz eden Rus ordularına karşı Bitlis millî kuvvetleri kumandanı olarak, çok fâik kuvvetlerle hücûm eden Rus ordusuna günlerce ve kahramanca müdâfaa ile, şehirdeki bütün mühimmât ve erzâk ve halkın ve askerin cihâzâtının taşınmasını te’mîn etmiş. yaralandığı hâlde geri çekilmeyi şahsen züll saydığından, gāzîlik makamıyla da karârgâhında son mermisine kadar şerefle dövüşmüş, nihâyet bilmecbûriye Ruslara esîr düşmüştür. Dininin ve vatan ve milletinin selâmeti için hayatını fedâdan çekinmeyen bu kahraman kumandana, üç Rus mermisi isâbet etmiş. Biri kalbinin üzerindeki ma‘den tabakayı deliyor, iç çamaşırda kalıyor. İkincisi sol tarafta hançerin sapını delerek durur. Üçüncüsü omuzunda hafîf bir yara açar. Nihâyet Bitlis’in hîn-i sukūtunda ayağı kırılmış ve omuzu mecrûh bir hâlde Ruslara esîr düşüyor.

Sibirya’da üserâ ikāmetgâhlarında iki sene üç ay kalmış, bu müddet zarfında

183

esîr olan doksan zâbit kardeşlerinin ma‘neviyâtlarını takviye etmiş, sonra Varşova yoluyla İstanbul’a gelmiştir. O sırada İngiltere Anglikan kiliseleri baş piskoposunun, hürriyetten sonra padişah hükûmetinden sorduğu suâllere cevâb veren. ve Lemeât, Katre, Zerre, Habbe, Kızıl Îcâz ve İşârâtü’l-İ‘câz nâmında yazdığı Arabî eserleri okuyanlara, mevcûdâtın tılsımını keşif ile bir hakîkat yolu açılması. o vakit makarr-ı ulemâ olan İstanbul ile Hicâz, Yemen, Mısır, Sûriye, Irâk, Îrân, Afgān ve Hindistân ulemâsının teması bulunduğundan, bu eserleri kendi eserlerine me’haz tutmaları için Dârul Hikmetil İslâmiye a‘zâlığında vazîfe-i ilmiye ve diniye ile meşgūl olmuştur.

On sekiz sene sonra, kırk sene evvel çekirdeği yazılan Beşinci Şuâ‘ın ele geçmesi ve Âyetü’l-Kübrâ’nın tab‘ı münâsebetiyle her tarafta toplattırılan ve aranılan binlerle Risâle-i Nûr eczâlarının ve ifadeye celbedilen yüzlerle Risâle-i Nûr talebelerinden, ancak yüz yirmi temiz nâsiyeli, sâf kalpli ve düşünceli dîndâr Türklerin dokuz ay Denizli’de mevkūfiyeti ve yüz otuz beş parça Risâle-i Nûr eczâlarının Ankara’dan bir hey’et-i ilmiyenin tedkîkinde, Kur’ân’ın hakîkî bir tefsîri olduğu ilmî raporla tevsîk ve tasdîk edilmesinden, eserlerle beraber mahbûs ve istintâk edilen yüz yirmi talebenin berâetiyle netîcelenir. Hazret-i Üstâd da Afyon’a ikāmete me’mûr ediliyor.

184

Yetmişlik bir ömrün on bir mühim hâdisesi ve bu tehlikeli madde ve tabiat ve enâniyet asrında bu vücûdun yegâne vazîfesi, gāyesi, emeli ve arzusu, insanların îmânlarını kurtarmak olduğunu. hem mutlakiyet, hem meşrûtiyet, hem cumhûriyet devrinde ayrı ayrı, gāyet muhakkik, müdakkik ulemâ ve hukemâ ve fudalânın ve gāyet kurnaz şeytan ve evhâmlı câsûs ve feylesofların inceden inceye yirmi sene tahkîk ve tedkîk ve tahlîli netîcesinde, dünyevî ve siyâsî hiç bir maksad olmadığı kat‘î anlaşılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in ve hadîs-i şerîfin binlerle hakîkatlerini isbat eden Risâle-i Nûr’u, hiç bir dîndâr âlim veya dinsiz bir feylesof, bir kelimesini dahi cerh ve nakzedememiştir. Ve tasdîke mecbûr olmuşlardır.

Yirmi üç senede tamamlanan Risâle-i Nûr, Resâilü’n-Nûr, Risâletü’n-Nûr adlı yüz kırk parça eserler, Kur’ân-ı Azîm ve hadîs-i şerîfin, evvelki asırlarda meşkûk ve şüpheli bıraktırılmış veya rumûzlu veya şumûllü ve mecâzî yazdırılmış tefsîrlerden alınmış değildir. Menba‘, yalnız Kur’ân’dan, hadîsten asrımızda tereşşuh etmiştir. Üstâdımız der: Beyânâtımız Kur’ân-ı Hakîm’in feyzindendir. Nefsi teslîme, kalbi kabûle ihzârdan ibârettir. Asıl söz ise Kur’ân’ındır. Zîrâ söz odur ve söz onundur. Ve kendine hâs bir usûl-ü tedrîs bularak, beş vilâyet büyüklüğündeki Medresetü’z-Zehrâ’sında milyonlarla talebeye hocalık eder. Ulûm-u dîniye ile fünûn-u asriyeyi mezc ve hakāik-i dîniyeyi fünûn-u müsbete ile te’yîd ve teşyîd etmek sûretiyle,

185

talebenin fikir ve îmânının tenvîrine çalışır. İstediği anda, hocasından istediği dersi alabilir. Ve nûrdan aldığı ders ile amel ettiği takdîrde de îmânını muhâfaza edebilir.

Risâle-i Nûr’un bir hulâsası makamında olan bu Asâ-yı Mûsâ risâlesini, dikkatli anlayarak okuyan veya dinleyen, bilâ-istisnâ dinli, dinsiz, âlim, câhil herkes, İslâmiyet’in esası olan îmânın altı şartını tamâmen diliyle ikrâr ve kalbiyle tasdîk etmekle beraber, îmânını muhâfaza. İslâm’ın binâsı olan namaz kılmayı, oruç tutmayı, hacca gitmeyi, zekât vermeyi, Kelime-i Şehâdet getirmeyi kendine vazîfe-i asliye bilecektir. Risâle-i Nûr’u okumaya, yazmaya ve neşretmeye çalışan ferdler, cem‘iyetler, milletler, devletler dünyevî ve uhrevî fenâlıklardan kurtulacak ve zulmetten nûra çıkacak, saâdet ve selâmet te’mîn edecektir. Risâle-i Nûr’un hulâsası olan Asâ-yı Mûsâ risâlesi, atomdan daha kuvvetli ve te’sîrli ve nûrlu bir silâh ve hikmetli bir asâdır. Atom gibi beşeriyetin ve medeniyetin tahrîbine değil, saâdet ve selâmetine çalışır.

(هٰذَامِنْ فَضْلِ رَبّٖی)

Umûm İnebolu şâkirdleri nâmına Nûrcu Abdurrahmân Salâhaddîn

Emirdağ Lâhikası 3: 53

186

[B-Hazret-i Üstâdın Gâyesi]

Lâhika 86: (Üstâd’ın Eşref Edip’e, İstanbul’a Gençlik Rehberi Mahkemesi için geldiği 1952 târihinde vermiş olduğu bir mülâkat)

İstanbul seyahatinden muztarip olup olmadığını sordum:

Bana ızdırab veren, dedi, yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz, çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selamette olsa!

Yüzbinlerce imanlı talebeleriniz size âtî için ümit ve teselli vermiyor mu?

Evet, büsbütün ümitsiz değilim. Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garb cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir taûn

187

felâketi gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.

Risale-i Nur’u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, sko­lâs­tik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin mes’eleleri hallettim. Hatta bu hususta da bazı eserler te’lif eyledim. Fakat ben, öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün cemiyet yoktur.

Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın? diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeğe, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış. Ne ehemmiyeti var?

188

O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler! Dar görüşler!

Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harblerde, bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni menetmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.

Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle meneder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zâlim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur.-Nitekim öyle oldu-Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa

189

dayanabilseydi Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.

İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selameti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle, yalnız kendimi kurtaracaktım, fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamdolsun.

Sonra, ben cemiyetin iman selameti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne cennet sevdası var, ne cehennem korkusu. Cemiyetin, yalnız yirmi milyon Türk cemiyetinin değil, yüzlerce milyon bütün İslâm cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmağa razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.

Saîdü’n-Nûrsî

Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru'l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, Cilt 2 sayfa 978

190

[C-Hazret-i Üstâdın Müceddidliği]

Lâhika 87: (Her asrın başında geleceği müjdelenen dînin yüksek hâdimlerinin özellikleri, Risâle-i Nûr’un mâhiyeti ve Hazret-i Üstâdın hayâtından bazı hârika haller)

Risâle-i Nûr nedir? Ve hakîkatler karşısında Risâle-i Nûr ve tercümanı ne mâhiyettedirler?

diye bir takrîznâmedir

Her asır başında hadîsçe geleceği tebşîr edilen dinin yüksek hâdimleri, emr-i dînde mübtedi‘ değiller, müttebi‘dirler. Yani kendilerinden ve yeniden bir şey ihdâs etmezler. yeni ahkâm getirmezler. Esâsât ve ahkâm-ı dîniyeye ve sünen-i Muhammediye’ye asm harfiyen ittibâ‘ yoluyla dîni takvîm ve tahkîm; ve dinin hakîkat-i asliyetini izhâr ederler. Ve ona karıştırılmak istenilen ebâtîli ref‘ ve ibtâl; ve dine vâki‘ tecâvüzleri red ve imhâ; ve evâmir-i Rabbâniyeyi ikāme; ve ahkâm-ı İlâhiyenin şerâfet ve ulviyetini izhâr ve i‘lân ederler. Ancak tavr-ı esâsîyi bozmadan ve rûh-u aslîyi rencîde etmeden yeni îzâh tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni iknâ‘ usûlleriyle ve yeni tevcîhât ve tafsîlât ile îfâ-yı vazîfe ederler.

Bu me’mûrîn-i Rabbâniye fiiliyâtlarıyla ve amelleriyle de me’muriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salâbet-i îmâniyelerinin ve ihlâslarının aynadârlığını bizzât îfâ ederler. Mertebe-i îmânlarını fiilen izhâr ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediye’nin asm ve mişvâr-ı Ahmediye’nin asm ve hilye-i Nebeviye’nin asm hakîkî lâbisi olduklarını gösterirler. Hulâsa amel ve ahlâk bakımından tam âmil; ve sünnet-i seniyeye ittibâ‘ ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed’e asm tam bir hüsn-ü misâl, numûne-i iktidâ teşkîl ederler.

191

fiilen izhâr ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediye’nin asm ve mişvâr-ı Ahmediye’nin asm ve hilye-i Nebeviye’nin asm hakîkî lâbisi olduklarını gösterirler. Hulâsa amel ve ahlâk bakımından tam âmil; ve sünnet-i seniyeye ittibâ‘ ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed’e asm tam bir hüsn-ü misâl, numûne-i iktidâ teşkîl ederler.

Bunların Kitabullâh’ın tefsîri ve ahkâm-ı dîniyenin îzâhı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcîhi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilkā-yı nefislerinin ve karîha-i ulviyelerinin mahsûlü değildir. Ve kendi zekâ ve irfânlarının netîcesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba‘-ı vahiy olan Zât-ı Pâk-i Risâlet’in asm ma‘nevî ilhâm ve telkînâtıdırlar. Celcelûtiye, Mesnevî-i Şerîf, Fütûhu’l-Gayb ve emsâlî âsâr, hep bu nev‘dendirler. Bu âsâr-ı kudsiyeye o zevât-ı âlîşân, ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevât-ı mukaddesenin o âsâr-ı bergüzîdenin tanzîminde ve tarz-ı beyânında bir hisseleri vardır. Yani bu zevât-ı kudsiye, o ma‘nânın mazharı, mir’âtı ve ma‘kesi hükmündedirler.

Risâle-i Nûr ve tercümanına gelince; bu eser-i âlîşânda şimdiye kadar emsâline rastlanmamış bir feyz-i ulvî ve bir kemâl-i nâ-mütenâhî mevcûd olduğundan; ve hiç bir eserin nâil olmadığı bir şekilde meş‘ale-i İlâhiye ve şems-i hidâyet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i Kur’ân’ın füyûzâtına vâris olduğu meşhûd olduğundan, onun esası nûr-u mahz-ı Kur’ân olduğu ve evliyâullâhın âsârından ziyâde feyz-i envâr-ı Muhammediyeyi asm hâmil bulunduğu; ve Zât-ı Pâk-i Risâlet’in asm ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf-u kudsîsi evliyâullâhın

192

âsârından ziyâde olduğu; ve onun mazharı ve tercümanı olan ma‘nevî zâtın mazhariyeti ve kemâlâtı ise,

o nisbette âlî ve emsâlsiz olduğu güneş gibi âşikâr bir hakîkattir.

Evet, o zât, daha hâl-i sabâvette iken ve hiç tahsîl yapmadan zavâhiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsîl müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhirine ve ledünniyât ve hakāik-i eşyâya ve esrâr-ı kâinâta ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki: şimdiye kadar böyle bir mazhariyet-i ulyâya, kimse nâil olmamıştır. Bu hârika-i ilmiyenin eşi, aslâ mesbûk değildir. Hiç şübhe edilemez ki, tercümân-ı Nûr bu hâliyle baştan başa iffet-i mücesseme ve şecâat-i hârika ve istiğnâ-yı mutlak teşkîl eden hârikulâde metânet-i ahlâkiyesi ile bizzât bir mu‘cize-i fıtrattır. ve tecessüm etmiş bir inâyettir. ve bir mevhibe-i mutlakadır.

O zât-ı zîhavârık, daha hadd-i bülûğa ermeden bir allâme-i bî-adîl hâlinde bütün cihân-ı ilme meydan okumuş. Münâzara ettiği erbâb-ı ulûmu ilzâm ve iskāt etmiş. Her nerede olursa olsun, vâki‘ olan bütün suâllere mutlak bir isâbetle ve aslâ tereddüd etmeden cevâb vermiş. On dört yaşından i‘tibâren üstâdlık pâyesini taşımış. ve mütemâdiyen etrafına feyz-i ilim ve nûr-u hikmet saçmış. Îzâhlarındaki incelik ve derinlik ve beyânlarındaki ulviyet ve metânet ve tevcîhlerindeki derin ferâset ve basîret ve nûr-u hikmet, erbâb-ı irfânı şaşırtmış ve hakkıyla kendisine Bedîüzzamân ünvân-ı celîlini bahşettirmiştir. Mezâyâ-yı âliyesiyle ve fezâil-i ilmiyesiyle de

193

dîn-i Muhammedî’nin asm isbat ve neşrinde bir kemâl-i tâm hâlinde rûnümâ olmuş olan böyle bir zât, elbette Seyyidü’l-Enbiyâ asm Hazretleri’nin en yüksek iltifâtına mazhar; ve en âlî himâye ve himmetine nâildir. Ve şübhesiz o Nebiyy-i Akdes’in asm emir ve fermanıyla yürüyen ve tasarrufuyla hareket eden ve onun envâr ve hakāikine vâris ve ma‘kes olan bir zât-ı kerîmü’s-sıfâttır.

Envâr-ı Muhammediye’yi asm ve maârif-i Ahmediye’yi asm ve füyûzât-ı şem‘-i İlâhîyi en müşa‘şa‘ bir şekilde parlatması; ve Kur’ânî ve hadîsî olan işârât-ı riyâziyenin kendisinde müntehî olması; ve hitâbât-ı Nebeviyeyi ifade eden âyât-ı celîlenin riyâzî beyânlarının kendi üzerinde toplanması delâletleriyle o zât, hizmet-i îmâniye noktasında risâletin bir mir’ât-ı mücellâsı ve şecere-i risâletin bir son meyve-i münevveri ve lisân-ı risâletin irsiyet noktasında son dehân-ı hakîkati ve şem‘-i İlâhînin hizmet-i îmâniye cihetinde bir son hâmil-i zîsaadeti olduğuna şübhe yoktur.

Üçüncü Medrese-i Yûsufiye’nin el-Hüccetü’z-Zehrâ ve Zühretü’n-Nûr olan tek dersini dinleyen

Nûr Şâkirdleri nâmına

Ahmed Feyzî Ahmed Nazîf Zübeyr Salâhaddîn Ceylan Sungur Tabancalı

Benim hissemi haddimden yüz derece ziyâde veren bu imza sâhiblerinin hâtırlarını kırmaya cesâret edemedim. Sükût edip o medhi, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsi nâmına kabûl ettim.

Saîdü’n-Nûrsî

Şuâlar 2: 625

194

Lâhika 88: (Şamlı Hâfız Tevfik'in Risâle-i Nûr'un hakkâniyetine ve Üstâdımıza dâir istihrâcı)

[Risâle-i Nûr’un tesvîd ve tebyîzinde çok hizmeti sebkat eden Şâm'lı Hâfız Tevfîk’in Risâle-i Nûr’un hakkāniyetine dâir istihrâcî bir fıkrasıdır]

Ma‘lûm olsun ki, Zübdetü’r-Resâil Umdetü’l-Vesâil nâmında Kutbü’l-Ârifîn Ziyaüddin Mevlânâ Şeyh Hâlid kuddise sırruhunun mektûbât ve resâil-i şerîfelerinden muktebes nasâyih-i kudsiyenin tercümesine dâir bir risâleyi, on üç sene mukaddem, Bursa’da Hoca Hasan Efendi’den almıştım. Nasılsa mütâlaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitaplarımın içerisinde bir şey ararken elime geçti. Dedim: Bu Hazret-i Mevlânâ Hâlid, Üstâdımın hemşehrisidir. Hem İmâm-ı Rabbânî’den ra sonra Tarîk-i Nakşî’nin en mühim kahramanıdır, hem Tarîk-ı Hâlidiye-i Nakşiye’nin pîridir. Risâleyi mütâlaa ederken Hazret-i Mevlânâ’nın tercüme-i hâlinden şu fıkrayı gördüm:

Ashâb-ı Kütüb-ü Sitte’den İmâm-ı Hâkim Müstedrek’inde ve Ebû Davud Kitâb-ı Sünen’de, Beyhakî Şuab-ı Îmân’da tahrîc buyurdukları: اِنَّ اللّٰهَ یَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰی رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ یُجَدِّدُ لَهَا دٖینَهَا yani Her yüz senede Cenâb-ı Hakk bir müceddid-i dîn gönderiyor. hadîs-i şerîfine mazhar ve mâsadak ve mazhar-ı tâm olan Mevlânâ'ş-Şehîr Kutbü’l-Ârifîn Gavsü’l-Vâsılîn Vâris-i Muhammedî Kâmilü’t-Tarîkati’l-Aliyeti ve’l-Müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenâheyn kuddise sırruhû ilâ-âhirihî; Sonra târîhçe-i hayâtında gördüm ki, tevellüdü bin yüz doksan üç tarihindedir. Sonra gördüm ki, bin iki yüz yirmi dört târîhinde saltanat-ı Hind’in pâyitahtı olan Cihan-âbâd’a dâhil olmuş, Tarîk-i Nakşî silsilesine girip müceddidiyete başlamış. Sonra bin iki yüz otuzsekizde ehl-i siyâsetin nazar-ı dikkatini celb edip vatanını terk ederek diyâr-ı Şam’a hicretle gitmiştir. Hem içinde gördüm ki, Hazret-i Mevlânâ’nın nesli Hazret-i Osmân ibn-i Affân

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç