SEÇME LÂHİKALAR

211

[D-Hazret-i Üstâdın Takvâsı]

Lâhika 94: (Hazret-i Üstâdın ilmin izzetini muhâfaza için kadınlara bakmaması)

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Size hem acîb, hem elîm, hem latîf bir mâcerâ-yı hayâtımı, düşmanlarımın şenî‘, hem bin ihtimâlden bir tek ihtimâl ile, hiç bir şeytan, hiç bir kimseyi kandıramadığı bir iftirâlarını ve nûra karşı isti‘mâl edilecek hiç bir silâhları kalmadığını beyân etmeye bir münâsebet geldi. Şöyle ki:

Târîh-i hayâtımı bilenlere ma‘lûmdur: Elli beş sene evvel, ben yirmi yaşlarında iken,

Bitlis’te merhûm Vâlî Ömer Paşa hânesinde, iki sene onun ısrârıyla ve ilme ziyâde hürmetiyle kaldım. Onun altı aded kızları vardı. Üçü küçük, üçü büyük. Ben üç büyükleri, iki sene beraber bir hânede kaldığımız hâlde, birbirinden tefrîk edip tanımıyordum. O derece dikkat etmiyordum ki bileyim. Hatta bir âlim misâfir yanıma geldi, iki günde onları birbirinden farketti, tanıdı. Herkes ve ben de, bu hâle hayret ederdik. Bana soruyordular: Neden bakmıyorsun? Derdim: İlmin izzetini muhâfaza etmek, beni baktırmıyor.

212

Hem kırk sene evvel, İstanbul’da, Kâğıthane şenliğinin yevm-i mahsûsunda, köprüden tâ Kâğıthane’ye kadar Haliç’in iki tarafında, binler açıksaçık, Rûm ve Ermenî ve İstanbullu karı ve kızlar dizildikleri sırada, ben ve merhûm meb‘ûs Mollâ Seyyid Tâhâ ve meb‘ûs Hâcı İlyâs ile beraber bir kayığa bindik, o kadınların yanlarından geçiyorduk. Benim hiç haberim yoktu. Hâlbuki Mollâ Tâhâ ve Hâcı İlyâs beni tecrübeye karar verdiklerini ve nöbetle beni tarassud ettiklerini, bir sâat seyâhat sonunda i‘tirâf ettiler ve dediler: Senin bu hâline hayret ettik, hiç bakmadın. Dedim: Lüzûmsuz, geçici, günâhlı zevklerin âkıbeti elemler, teessüfler olmasından istemiyorum.

Hem bütün târîh-i hayâtımda hediyeleri kabûl etmek ve minnet altına girip halkın sadaka ve ihsânlarını almaktan çekindiğimi, benimle arkadaşlık edenler bilirler.

Hem nûrların ve hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyenin şerefini ve selâmetini himâye etmek için, dünyanın maddî ve ictimâî ve siyâsî bütün ezvâkını ve merâkını terkettiğimi; ve i‘dâm gibi ehl-i garazın bütün tehdîdlerine beş para ehemmiyet vermediğimi, yirmi sene işkenceli esâretimde iki dehşetli hapislerimde ve mahkemelerimde kat‘î göründü.

İşte yetmiş beş sene devam eden bu düstûr-u hayatım varken, Risâle-i Nûr’un fevkalâde kıymetini kırmak fikriyle şeytanların bile hayâline gelmeyen bir iftirâyı,

213

resmî makamı işgāl eden bir adam yaptı. Ve demiş: Gecede tablalarla baklavalar ve fâhişeler ve nâmussuz bir kısım gençler yanına gidiyorlar. Hâlbuki benim kapım gecede hem dışarıdan, hem içeriden kilitli, hem sabaha kadar bir bekçi o bedbahtın emriyle kapımı bekliyordu. Hem buradaki komşular ve bütün dostlar bilirler ki, ben işâ namazından sonra, tâ sabaha kadar hiç kimseyi yanıma kabûl etmemişim. İşte böyle bir iftirâya bir sefîh, ahmak insan eşek olsa, sonra şeytan olsa, buna ihtimâl vermez. O adam anladı, o gibi plânlardan vazgeçti, buradan başka yere cehennem olup gitti. Onun resmiyet cihetiyle beni değil, belki Nûrcuları lekedâr etmek için kurduğu plânı ile, bu yeni hâdiseyi vesîle edip şâkirdlere leke sürmek istenildi. Fakat hıfz ve himâyet ve inâyet-i İlâhiye, o plânı da hârika bir tarzda akîm bıraktı. Bu beyânla ben nefsimi tebrie etmiyorum, belki kudsî

hizmet-i îmâniye, o nefsi bütün hevesâtından vazgeçirmiş ve o hizmetteki ma‘nevî zevk ona kâfî geliyor, demek istiyorum ve Nûrcuların ihtiyât ve dikkate ihtiyâçlarını beyân ediyorum.

Saîdü’n-Nûrsî

Emirdağ Lâhikası 3: 404

214

[E-Hazret-i Üstâdın Husûsiyetleri]

Lâhika 95: (Hazret-i Üstâdın kendisinden ders alan talebesinin hediyesini kabûl etmemesindeki hikmeti îzâh etmesi)

Azîz, sıddîk, vefâdâr âhiret kardeşlerim Hacı Nûh Bey, Molla Hamîd,

(..

çok ricâ ederim ki, gücenmeyiniz, hediyeyi kabûl edemedim. Adem-i kabûlün esbâbı çoktur. En mühim bir sebeb, benim kardeşlerim ve talebelerimle olan münâsebetin samîmiyetini ve ihlâsı zedelememektir. Hem iktisâd, bereket ve kanâat sâyesinde, şiddetli ihtiyacım olmadığı hâlde, dünya malına el uzatmak elimde değil, ihtiyârım hâricindedir. Hem bir misâl ile ince bir sebebi anlatacağım:

Mühim bir tüccâr dostum otuz kuruşluk bir çay getirdi, kabûl etmedim. İstanbul’dan senin için getirdim, beni kırma dedi. Kabûl ettim, fakat iki kat fiyatını verdim.

Dedi: Ne için böyle yapıyorsun, hikmeti nedir?

Dedim: Benden aldığın dersi, elmas derecesinden şişe derecesine indirmemektir. Senin menfaatin için, menfaatimi terk ediyorum. Çünki dünyaya tenezzül etmez, tama‘ ve zillete düşmez, hakîkat mukābilinde dünya malını almaz, tasannu‘a mecbûr olmaz bir üstâddan alınan ders-i hakîkat elmas kıymetinde ise, sadaka almaya mecbûr olmuş, ehl-i servete

215

tasannu‘a muzdar kalmış, tama‘ zilletiyle izzet-i ilmini fedâ etmiş, sadaka verenlere hoş görünmek için riyâkârlığa temâyül etmiş, âhiret meyvelerini dünyada yemeye cevâz göstermiş bir üstâddan alınan aynı ders-i hakîkat, elmas derecesinden şişe derecesine iner. İşte ma‘nen sana otuz lira zarar vermekle, otuz kuruşluk menfaatimi aramak, bana ağır geliyor ve vicdânsızlık telakkî ediyorum. Sen mâdem fedâkârsın; ben de o fedâkârlığa mukābil, menfaatinizi menfaatime tercîh ediyorum, gücenme. O da bu sırrı anladıktan sonra kabûl etti, gücenmedi.

Saîdü’n-Nûrsî

Barla Lâhikası: 106

Lâhika 96: (Hazret-i Üstâdın Risâle-i Nûr talebeleri tarafından kendisine verilen fevkalâde makâm ve kemâlâtı kabûl etmemesindeki hikmeti beyân etmesi)

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

(Maddî ve ma‘nevî bir suâl münâsebetiyle hâtıra gelen bir cevâbdır.)

Deniliyor ki: Neden nûr şâkirdlerinin kuvvetli hüsn-ü zanları ve kat‘î kanâatları, senin şahsın hakkında nûrlara daha ziyâde şevklerine medâr olan bir makamı ve kemâlâtı şahsına kabûl etmiyorsun? Yalnız Risâle-i Nûr’a verip, kendini çok kusûrlu bir hâdim gösteriyorsun?

Elcevab: Hadsiz hamd ve şükür olsun ki, Risâle-i Nûr’un öyle kuvvetli

216

ve sarsılmaz istinâd noktaları ve öyle parlak ve keskin hüccetleri var ki, benim şahsımda zannedilen meziyete, isti‘dâda ihtiyacı yoktur. Başka eserler gibi, müellifin

kābiliyetine bakıp, makbûliyeti ve kuvveti ondan almıyor. İşte meydanda Yirmi senedir kat‘î hüccetlerine dayanıp, şahsımın maddî ve ma‘nevî düşmanlarını teslîme mecbûr ediyor. Eğer şahsiyetim ona ehemmiyetli bir nokta-i istinâd olsa idi, dinsiz düşmanlarım ve insafsız muârızlarım kusûrlu şahsımı çürütmekle, nûrlara büyük darbe vurabilirdiler. Hâlbuki o düşmanlar dîvâneliklerinden, yine her nevi‘ desîselerle beni çürütmeye ve hakkımda teveccüh-ü âmmeyi kırmaya çalıştıkları hâlde, nûrların fütûhâtına ve kıymetine zarar veremiyorlar. Yalnız bazı zayıf ve yeni müştâkları bulandırsa da vazgeçiremiyorlar.

Bu hakîkat için, hem bu zamanda enâniyet ziyâde hükmettiği için, haddimden çok ziyâde olan hüsn-ü zanları kendime almıyorum. Ve ben, kardeşlerim gibi, kendi nefsime hüsn-ü zan etmiyorum. Hem kardeşlerimin bu bîçâre kardeşlerine verdiği makām-ı uhrevî, hakîkî, dînî makam ise. Mektûbât’tan İkinci Mektûb’un âhirindeki kāideye göre, şahsıma verdikleri ma‘nevî hediye olan kemâlâtı, eğer hâşâ ben kendimi öyle bilsem, olmamasına delîldir. Kendimi öyle bilmesem, onların o hediyesini kabûl etmemek lâzım geliyor. Hem kendini makam sâhibi bilmek cihetinde enâniyet müdâhale edebilir.

217

Bir şey daha kaldı ki, dünya cihetinde, hakāik-i îmâniyenin neşrindeki vazîfedârlar makam sâhibi olsa, daha iyi te’sîr eder denilebilir. Bunda da iki mâni‘ var:

Birisi: Farazâ velâyet olsa da, bilerek, isteyerek makam yapmak tarzında, velâyetin mâhiyetindeki ihlâs ve mahviyete münâfîdir. Nübüvvetin vereseleri olan Sahâbeler gibi izhâr ve da‘vâ edemezler, onlara kıyâs edilmez.

İkinci mâni‘: Pek çok cihetlerle çürütülebilir ve fânî ve cüz’î ve muvakkat ve kusûrlu bir şahıs sâhib olsa, nûrlara ve hakāik-i îmâniyenin fütûhâtına zarar gelir. Fakat bir nokta var ki, mûcib-i şükrândır: Ehl-i siyâsetteki düşmanlarım, mezkûr hakîkatleri bilmedikleri için, şerefli, izzetli Eski Saîd’i düşünüp, mütemâdiyen nûrlar bedeline benim şahsıma ihânet ve tenkîs etmekle meşgūl oluyorlar. Bazı mutaassıb, enâniyetli hocaları da şahsımın aleyhine çeviriyorlar, güyâ nûrları söndürmeye çalışıyorlar. Hâlbuki nûrları daha ziyâde parlattırmaya vesîle oluyorlar. Nûrlar, âdî şahsımdan değil, Kur’ân güneşinin menba‘ından nûrları alıyor.

Umûm kardeşlerime pek çok duâ ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Emirdağ Lâhikası 3: 116

218

Lâhika 97: (Hazret-i Üstâdın bir kısım ehemmiyetli talebelerin kendisini Âl-i Beytin büyük bir mürşidi olarak kabûl etmelerine binâen Âhir zamanda gelecek zâtın üç vazîfesini îzâhla layık görülen makâmı neden kabûl etmediğini beyân etmesi)

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Nûrun ehemmiyetli ve çok hayırlı bir şâkirdi, çokların nâmına benden sordu ki: Nûrun hâlis ve ehemmiyetli bir kısım şâkirdleri, pek musırrâne olarak âhirzamanda gelen Âl-i Beyt’in büyük bir mürşidi seni zannediyorlar ve o kadar çekindiğin hâlde onlar ısrâr ediyorlar. Sen de bu kadar musırrâne onların fikirlerini kabûl etmiyorsun, çekiniyorsun. Elbette onların elinde bir hakîkat ve kat‘î bir huccet var. ve sen de bir hikmet ve hakîkata binâen onlara muvâfakat etmiyorsun. Bu ise bir tezâddır, her hâlde hallini istiyoruz.

Ben de bu zâtın temsîl ettiği çok sâillere cevâben derim ki: O hâs Nûrcuların ellerinde bir hakîkat var. Fakat iki cihette bir ta‘bîr ve te’vîl lâzım:

Birincisi: Çok def‘a mektûblarımda işâret ettiğim gibi, Mehdî-i Âl-i Resûl’ün temsîl ettiği kudsî cemâatinin şahs-ı ma‘nevîsinin üç vazîfesi var. Eğer çabuk kıyâmet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazîfeleri onun cem‘iyeti ve seyyidler cemâati yapacağını rahmet-i İlâhiyeden bekliyoruz. Ve onun üç büyük vazîfesi olacak:

Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutu ile ve maddiyyûn ve tabîiyyûn tâûnu beşer

219

içine intişâr etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyyûn fikrini tam susturacak bir tarzda îmânı kurtarmaktır. Ehl-i îmânı dalâletten muhâfaza etmek ve bu vazîfe hem dünyayı, hem her şeyi bırakmakla, çok zaman tetkîkāt ile meşgūliyeti iktizâ ettiğinden, Hazret-i Mehdî’nin o vazîfesini bizzât kendisi görmeye vakit ve hâl müsâade edemez. Çünkü hilâfet-i Muhammediye asm cihetindeki saltanatı, onun ile iştigāle vakit bırakmıyor. Her hâlde o vazîfeyi ondan evvel bir tâife bir cihette görecek. O zât, o tâifenin uzun tetkîkātı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onun ile o birinci vazîfeyi tam yapmış olacak. Bu vazîfenin istinâd ettiği kuvvet ve ma‘nevî ordusu, yalnız ihlâs ve sadâkat ve tesânüd sıfatlarına tam sâhib olan bir kısım şâkirdlerdir. Ne kadar da az da olsalar, ma‘nen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılır.

İkinci Vazîfesi: Hilâfet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ünvânı ile şeâir-i İslâmiyeyi ihyâ etmektir. Âlem-i İslâm’ın vahdetini nokta-i istinâd edip beşeriyeti maddî ve ma‘nevî tehlikelerden ve gazab-ı İlâhî’den kurtarmaktır. Bu vazîfenin nokta-i istinâdı ve hâdimleri, milyonlarla efrâdı bulunan ordular lâzımdır.

Üçüncü Vazîfesi: İnkılâbât-ı zamâniye ile çok ahkâm-ı Kur’âniyenin zedelenmesiyle ve şerîat-i Muhammediye’nin asm kanunları bir derece ta‘tîle uğramasıyla, o zât bütün ehl-i îmânın

ma‘nevî yardımlarıyla ve ittihâd-ı İslâmın muâvenetiyle ve bütün ulemâ ve evliyânın ve bilhassa

220

Âl-i Beyt’in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedâkâr seyyidlerin iltihâklarıyla o vazîfe-i uzmâyı yapmaya çalışır.

Şimdi hakîkat-i hâl böyle olduğu hâlde, en birinci vazîfesi ve en ehemmiyetlisi ve en yüksek mesleği olan îmânı kurtarmak ve îmânı tahkîkî bir sûrette umûma ders vermek, hatta avâmın da îmânını tahkîkî yapmak vazîfesi ise, ma‘nen ve hakîkaten hidâyet edici, irşâd edici ma‘nâsının tam sarâhatını ifade ettiği için, nûr şâkirdleri bu vazîfeyi tamamıyla Risâle-i Nûr’da gördüklerinden, ikinci ve üçüncü vazîfeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecedir diye, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsini haklı olarak bir nevi‘ Mehdî telakkî ediyorlar. O şahs-ı ma‘nevînin de bir mümessili, nûr şâkirdlerinin tesânüdünden gelen bir şahs-ı ma‘nevîsi ve o şahs-ı ma‘nevîde bir nevi‘ mümessili olan bîçâre tercümanını zannettiklerinden, bazen o ismi ona da veriyorlar. Gerçi bu bir iltibâs ve bir sehivdir, fakat onlar onda mes’ûl değiller. Çünkü ziyâde hüsn-ü zan, eskiden beri cereyân ediyor ve i‘tirâz edilmez. Ben de o kardeşlerimin pek ziyâde hüsn-ü zanlarını bir nevi‘ duâ ve bir temennî ve nûr talebelerinin kemâl-i i‘tikādlarının bir tereşşuhu gördüğümden onlara çok ilişmezdim. Hatta eski evliyânın bir kısmı, kerâmet-i gaybiyelerinde Risâle-i Nûr’u aynı o âhirzamanın hidâyet edicisi

olduğu diye keşifleri, bu tahkîkāt ile te’vîli anlaşılır. Demek iki noktada bir iltibâs var, te’vîl lâzımdır:

221

Birincisi: Âhirdeki iki vazîfe, gerçi hakîkat noktasında birinci vazîfe derecesinde değiller, fakat hilâfet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ve ittihâd-ı İslâm ordularıyla zemîn yüzünde saltanat-ı İslâmiyeyi sürmek cihetinde herkesde, husûsen avâmda, husûsen ehl-i siyâsette, husûsen bu asrın efkârında o birinci vazîfeden bin derece geniş görünüyor. Ve bu isim bir adama verildiği vakit, bu iki vazîfe hâtıra geliyor. Siyâset ma‘nâsını ihsâs eder, belki de bir hodfurûşluk ma‘nâsını hâtıra getirir, Belki bir şân ve şeref ve makāmperestlik ve şöhretperestlik arzularını gösterir. Ve eskiden beri ve şimdi de çok sâfdil ve makāmperest zâtlar, Mehdî olacağım diye da‘vâ ederler. Gerçi her asırda hidâyet edici bir nevi‘ Mehdî ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazîfelerden birisini bir cihette yapması i‘tibâriyle, âhirzamanın Büyük Mehdî ünvânını almamışlar.

Hem mahkemede Denizli ehl-i vukūfu, bazı şâkirdlerin bu i‘tikādlarına göre, bana karşı demişler ki: Eğer Mehdîlik da‘vâ etse, bütün şâkirdleri kabûl edecekler. Ben de onlara demiştim: Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Hâlbuki âhirzamanın o büyük şahsı, Âl-i Beyt’ten olacaktır. Gerçi ma‘nen ben Hazret-i Alî’nin ra bir veled-i ma‘nevîsi hükmünde ondan hakîkat dersini aldım.

ve Âl-i Muhammed Aleyhisselâm bir ma‘nâda hakîkî nûr şâkirdlerine şâmil olmasından, ben de Âl-i Beyt’ten sayılabilirim. Fakat bu zaman şahs-ı ma‘nevî zamanı olmasından

222

ve nûrun mesleğinde hiç bir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek ve şân şeref kazanmak olmaz ve sırr-ı ihlâsa tam muhâlif olmasından, Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makamâta gözümü dikmem ve nûrdaki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makamât dahi bana verilse, bırakmaya kendimi mecbûr biliyorum dedim. O ehl-i vukūf sustu.

Saîdü’n-Nûrsî

Emirdağ Lâhikası 3: 408

Lâhika 98: (Hazret-i Üstâdın Kardeşi Molla Abdullâh ile bir konuşmasından hareketle bir kısım Nûr talebelerinin kendisi hakkındaki ziyâde hüsn-ü zannlarını ta‘dîl etmesi)

[Ehemmiyetlidir]

[Risâle-i Nûr talebelerinden bir kısım kardeşlerimin benim haddimin çok fevkınde hüsn-ü zanlarını ve ifrâtlarını ta‘dîl etmek için ihtâr edilen bir muhâveredir]

Bundan kırk-elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullâh rh ile bir muhâveremi hikâye ediyorum:

O merhûm kardeşim, evliyâ-yı azîmeden olan Hazret-i Ziyâeddin’in ks hâs mürîdi idi. Ehl-i tarîkatçe, mürşidinin hakkında müfritâne muhabbet ve hüsn-ü zan etse de makbûl gördükleri için, o merhûm kardeşim dedi ki:

223

Hazret-i Ziyâeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinâtta, kutb-u a‘zam gibi her şeye ıttılâı var. Beni, onunla rabt etmek için çok hârika makamlarını beyân etti.

Ben de o kardeşime dedim ki: Sen mübâlağa ediyorsun. Ben onu görsem, çok mes’elelerde ilzâm edebilirim. Hem sen, benim kadar onu hakîkî sevmiyorsun. Çünki kâinâttaki ulûmları bilir bir kutb-u a‘zam sûretinde tahayyül ettiğin bir Ziyâeddin'i seversin. Yani o ünvân ile bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa ve hakîkat görünse, senin muhabbetin ya zâil olur veyâhûd dörtten birisine iner.

Fakat ben o zât-ı mübâreki, senin gibi pek ciddî severim, takdîr ederim. Çünki sünnet-i seniye dâiresinde, hakîkat mesleğinde, ehl-i îmâna hâlis ve te’sîrli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için rûhumu ona fedâ ederim. Perde açılsa ve hakîkî makamı görülse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksân olmak; bilakis daha ziyâde hürmet ve takdîr ile bağlanacağım. Demek ben hakîkî bir Ziyâeddin’i, sen de hayâlî bir Ziyâeddin’i seversin. Hâşiye

224

Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için, benim nokta-i nazarımı kabûl edip takdîr etti. Ey Risâle-i Nûr’un kıymetdâr talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedâkâr kardeşlerim Şahsiyetim i‘tibâriyle sizin ziyâde hüsn-ü zannınız, belki size zarar vermez. Fakat sizin gibi hakîkatbîn zâtlar vazîfeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusûrât ile âlûde mâhiyetim görünse, benden kaçmaya bir vesîle olur. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için, şahsiyetime karşı haddimin pek fevkınde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibâtınızı bağlamayınız.

Ben size nisbeten kardeşim, mürşidlik haddim değil. Üstâd da değilim, belki ders arkadaşıyım. Ben sizin, kusurâtıma karşı şefkatkârâne duâ ve himmetlerinize muhtâcım. Benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkākım var. Cenâb-ı Hakk’ın ihsân ve keremiyle sizlerle gāyet kudsî ve gāyet ehemmiyetli ve gāyet kıymetdâr ve her ehl-i îmâna menfaâtli bir hizmette, taksîmü’l-mesâî kāidesiyle iştirâk etmişiz. Tesânüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı ma‘nevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstâdlığı ve irşâdı bize kâfîdir.

Hem mâdem bu zamanda her şeyin fevkınde hizmet-i îmâniye en ehemmiyetli bir vazîfedir. Hem kemiyet ise keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdır. Hem muvakkat ve mütehavvil siyâset âlemleri ebedî, dâimî, sâbit hıdemât-ı îmâniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyâs olamaz,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç