SEÇME LÂHİKALAR

190

[C-Hazret-i Üstâdın Müceddidliği]

Lâhika 87: (Her asrın başında geleceği müjdelenen dînin yüksek hâdimlerinin özellikleri, Risâle-i Nûr’un mâhiyeti ve Hazret-i Üstâdın hayâtından bazı hârika haller)

Risâle-i Nûr nedir? Ve hakîkatler karşısında Risâle-i Nûr ve tercümanı ne mâhiyettedirler?

diye bir takrîznâmedir

Her asır başında hadîsçe geleceği tebşîr edilen dinin yüksek hâdimleri, emr-i dînde mübtedi‘ değiller, müttebi‘dirler. Yani kendilerinden ve yeniden bir şey ihdâs etmezler. yeni ahkâm getirmezler. Esâsât ve ahkâm-ı dîniyeye ve sünen-i Muhammediye’ye asm harfiyen ittibâ‘ yoluyla dîni takvîm ve tahkîm; ve dinin hakîkat-i asliyetini izhâr ederler. Ve ona karıştırılmak istenilen ebâtîli ref‘ ve ibtâl; ve dine vâki‘ tecâvüzleri red ve imhâ; ve evâmir-i Rabbâniyeyi ikāme; ve ahkâm-ı İlâhiyenin şerâfet ve ulviyetini izhâr ve i‘lân ederler. Ancak tavr-ı esâsîyi bozmadan ve rûh-u aslîyi rencîde etmeden yeni îzâh tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni iknâ‘ usûlleriyle ve yeni tevcîhât ve tafsîlât ile îfâ-yı vazîfe ederler.

Bu me’mûrîn-i Rabbâniye fiiliyâtlarıyla ve amelleriyle de me’muriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salâbet-i îmâniyelerinin ve ihlâslarının aynadârlığını bizzât îfâ ederler. Mertebe-i îmânlarını fiilen izhâr ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediye’nin asm ve mişvâr-ı Ahmediye’nin asm ve hilye-i Nebeviye’nin asm hakîkî lâbisi olduklarını gösterirler. Hulâsa amel ve ahlâk bakımından tam âmil; ve sünnet-i seniyeye ittibâ‘ ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed’e asm tam bir hüsn-ü misâl, numûne-i iktidâ teşkîl ederler.

191

fiilen izhâr ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediye’nin asm ve mişvâr-ı Ahmediye’nin asm ve hilye-i Nebeviye’nin asm hakîkî lâbisi olduklarını gösterirler. Hulâsa amel ve ahlâk bakımından tam âmil; ve sünnet-i seniyeye ittibâ‘ ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed’e asm tam bir hüsn-ü misâl, numûne-i iktidâ teşkîl ederler.

Bunların Kitabullâh’ın tefsîri ve ahkâm-ı dîniyenin îzâhı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcîhi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilkā-yı nefislerinin ve karîha-i ulviyelerinin mahsûlü değildir. Ve kendi zekâ ve irfânlarının netîcesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba‘-ı vahiy olan Zât-ı Pâk-i Risâlet’in asm ma‘nevî ilhâm ve telkînâtıdırlar. Celcelûtiye, Mesnevî-i Şerîf, Fütûhu’l-Gayb ve emsâlî âsâr, hep bu nev‘dendirler. Bu âsâr-ı kudsiyeye o zevât-ı âlîşân, ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevât-ı mukaddesenin o âsâr-ı bergüzîdenin tanzîminde ve tarz-ı beyânında bir hisseleri vardır. Yani bu zevât-ı kudsiye, o ma‘nânın mazharı, mir’âtı ve ma‘kesi hükmündedirler.

Risâle-i Nûr ve tercümanına gelince; bu eser-i âlîşânda şimdiye kadar emsâline rastlanmamış bir feyz-i ulvî ve bir kemâl-i nâ-mütenâhî mevcûd olduğundan; ve hiç bir eserin nâil olmadığı bir şekilde meş‘ale-i İlâhiye ve şems-i hidâyet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i Kur’ân’ın füyûzâtına vâris olduğu meşhûd olduğundan, onun esası nûr-u mahz-ı Kur’ân olduğu ve evliyâullâhın âsârından ziyâde feyz-i envâr-ı Muhammediyeyi asm hâmil bulunduğu; ve Zât-ı Pâk-i Risâlet’in asm ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf-u kudsîsi evliyâullâhın

192

âsârından ziyâde olduğu; ve onun mazharı ve tercümanı olan ma‘nevî zâtın mazhariyeti ve kemâlâtı ise,

o nisbette âlî ve emsâlsiz olduğu güneş gibi âşikâr bir hakîkattir.

Evet, o zât, daha hâl-i sabâvette iken ve hiç tahsîl yapmadan zavâhiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsîl müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhirine ve ledünniyât ve hakāik-i eşyâya ve esrâr-ı kâinâta ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki: şimdiye kadar böyle bir mazhariyet-i ulyâya, kimse nâil olmamıştır. Bu hârika-i ilmiyenin eşi, aslâ mesbûk değildir. Hiç şübhe edilemez ki, tercümân-ı Nûr bu hâliyle baştan başa iffet-i mücesseme ve şecâat-i hârika ve istiğnâ-yı mutlak teşkîl eden hârikulâde metânet-i ahlâkiyesi ile bizzât bir mu‘cize-i fıtrattır. ve tecessüm etmiş bir inâyettir. ve bir mevhibe-i mutlakadır.

O zât-ı zîhavârık, daha hadd-i bülûğa ermeden bir allâme-i bî-adîl hâlinde bütün cihân-ı ilme meydan okumuş. Münâzara ettiği erbâb-ı ulûmu ilzâm ve iskāt etmiş. Her nerede olursa olsun, vâki‘ olan bütün suâllere mutlak bir isâbetle ve aslâ tereddüd etmeden cevâb vermiş. On dört yaşından i‘tibâren üstâdlık pâyesini taşımış. ve mütemâdiyen etrafına feyz-i ilim ve nûr-u hikmet saçmış. Îzâhlarındaki incelik ve derinlik ve beyânlarındaki ulviyet ve metânet ve tevcîhlerindeki derin ferâset ve basîret ve nûr-u hikmet, erbâb-ı irfânı şaşırtmış ve hakkıyla kendisine Bedîüzzamân ünvân-ı celîlini bahşettirmiştir. Mezâyâ-yı âliyesiyle ve fezâil-i ilmiyesiyle de

193

dîn-i Muhammedî’nin asm isbat ve neşrinde bir kemâl-i tâm hâlinde rûnümâ olmuş olan böyle bir zât, elbette Seyyidü’l-Enbiyâ asm Hazretleri’nin en yüksek iltifâtına mazhar; ve en âlî himâye ve himmetine nâildir. Ve şübhesiz o Nebiyy-i Akdes’in asm emir ve fermanıyla yürüyen ve tasarrufuyla hareket eden ve onun envâr ve hakāikine vâris ve ma‘kes olan bir zât-ı kerîmü’s-sıfâttır.

Envâr-ı Muhammediye’yi asm ve maârif-i Ahmediye’yi asm ve füyûzât-ı şem‘-i İlâhîyi en müşa‘şa‘ bir şekilde parlatması; ve Kur’ânî ve hadîsî olan işârât-ı riyâziyenin kendisinde müntehî olması; ve hitâbât-ı Nebeviyeyi ifade eden âyât-ı celîlenin riyâzî beyânlarının kendi üzerinde toplanması delâletleriyle o zât, hizmet-i îmâniye noktasında risâletin bir mir’ât-ı mücellâsı ve şecere-i risâletin bir son meyve-i münevveri ve lisân-ı risâletin irsiyet noktasında son dehân-ı hakîkati ve şem‘-i İlâhînin hizmet-i îmâniye cihetinde bir son hâmil-i zîsaadeti olduğuna şübhe yoktur.

Üçüncü Medrese-i Yûsufiye’nin el-Hüccetü’z-Zehrâ ve Zühretü’n-Nûr olan tek dersini dinleyen

Nûr Şâkirdleri nâmına

Ahmed Feyzî Ahmed Nazîf Zübeyr Salâhaddîn Ceylan Sungur Tabancalı

Benim hissemi haddimden yüz derece ziyâde veren bu imza sâhiblerinin hâtırlarını kırmaya cesâret edemedim. Sükût edip o medhi, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsi nâmına kabûl ettim.

Saîdü’n-Nûrsî

Şuâlar 2: 625

194

Lâhika 88: (Şamlı Hâfız Tevfik'in Risâle-i Nûr'un hakkâniyetine ve Üstâdımıza dâir istihrâcı)

[Risâle-i Nûr’un tesvîd ve tebyîzinde çok hizmeti sebkat eden Şâm'lı Hâfız Tevfîk’in Risâle-i Nûr’un hakkāniyetine dâir istihrâcî bir fıkrasıdır]

Ma‘lûm olsun ki, Zübdetü’r-Resâil Umdetü’l-Vesâil nâmında Kutbü’l-Ârifîn Ziyaüddin Mevlânâ Şeyh Hâlid kuddise sırruhunun mektûbât ve resâil-i şerîfelerinden muktebes nasâyih-i kudsiyenin tercümesine dâir bir risâleyi, on üç sene mukaddem, Bursa’da Hoca Hasan Efendi’den almıştım. Nasılsa mütâlaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitaplarımın içerisinde bir şey ararken elime geçti. Dedim: Bu Hazret-i Mevlânâ Hâlid, Üstâdımın hemşehrisidir. Hem İmâm-ı Rabbânî’den ra sonra Tarîk-i Nakşî’nin en mühim kahramanıdır, hem Tarîk-ı Hâlidiye-i Nakşiye’nin pîridir. Risâleyi mütâlaa ederken Hazret-i Mevlânâ’nın tercüme-i hâlinden şu fıkrayı gördüm:

Ashâb-ı Kütüb-ü Sitte’den İmâm-ı Hâkim Müstedrek’inde ve Ebû Davud Kitâb-ı Sünen’de, Beyhakî Şuab-ı Îmân’da tahrîc buyurdukları: اِنَّ اللّٰهَ یَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰی رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ یُجَدِّدُ لَهَا دٖینَهَا yani Her yüz senede Cenâb-ı Hakk bir müceddid-i dîn gönderiyor. hadîs-i şerîfine mazhar ve mâsadak ve mazhar-ı tâm olan Mevlânâ'ş-Şehîr Kutbü’l-Ârifîn Gavsü’l-Vâsılîn Vâris-i Muhammedî Kâmilü’t-Tarîkati’l-Aliyeti ve’l-Müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenâheyn kuddise sırruhû ilâ-âhirihî; Sonra târîhçe-i hayâtında gördüm ki, tevellüdü bin yüz doksan üç tarihindedir. Sonra gördüm ki, bin iki yüz yirmi dört târîhinde saltanat-ı Hind’in pâyitahtı olan Cihan-âbâd’a dâhil olmuş, Tarîk-i Nakşî silsilesine girip müceddidiyete başlamış. Sonra bin iki yüz otuzsekizde ehl-i siyâsetin nazar-ı dikkatini celb edip vatanını terk ederek diyâr-ı Şam’a hicretle gitmiştir. Hem içinde gördüm ki, Hazret-i Mevlânâ’nın nesli Hazret-i Osmân ibn-i Affân

195

radıyallâhü anh'a mensubdur. Sonra gördüm ki, tercüme-i hâlinde isti‘dâd-ı fıtrî ve kābiliyet-i hârika ile, sinni yirmiye bâliğ olmadan evvel a‘lem-i ulemâ-yı asır ve allâme-i vakit olmuş, Süleymâniye kasabasında tedrîs-i ulûm ile iştigāl etmiştir.

Sonra Üstâdımın târîhçe-i hayatını düşündüm. Baktım dört mühim noktada tevâfuk ediyorlar.

Birincisi: Hazret-i Mevlânâ bin yüz doksanüçde dünyaya gelmiş; Üstâdım ise Arabî bin iki yüz doksanüçte tam Mevlânâ Hâlid’in yüz senesi hitâm bulduktan sonra dünyaya gelmiş.

İkincisi: Hazret-i Mevlânâ’nın tecdîd-i dîn mücâhedesine başlangıcı ve mukaddimesi olan Hindistân’ın pâyitahtına bin iki yüz yirmidörtte girmiş. Üstâdım ise, aynen yüz sene sonra, bin üç yüz yirmidörtte Osmânlı saltanatının pâyitahtına girmiş, mücâhede-i ma‘neviyesine hazırlanmış.

196

Üçüncüsü: Ehl-i siyâset, Hazret-i Mevlânâ’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek, Hazret-i Mevlânâ’nın diyâr-ı Şam’a nakletmesi, bin iki yüz otuzsekizde vâki‘ olmuştur. Üstâdım ise, aynen yüz sene sonra, bin üç yüz otuzsekizde Ankara’ya gitmiş. Onlarla uyuşamayıp onları reddetmiş. Küserek tekrar Van’a gitmiş. Van’da bir dağda inzivâ ederken bin üç yüz otuz sekiz senesini müteâkib, Şeyh Saîd hâdisesinin vukū‘u münâsebetiyle ehl-i siyâsetin vehmine dokunmuş, ondan korkarak Burdur, Isparta, Kastamonu, Afyon vilâyetlerinde dokuz sene, şimdi yirmi senedir ikāmet ettirilmiş.

Dördüncüsü: Hazret-i Mevlânâ, yaşı yirmiye bâliğ olmadan evvel allâme-i zaman hükmünde fuhûl-ü ulemânın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstâdım ise, târîhçe-i hayatını görenlere ve bilenlere ma‘lûmdur ki, on dört yaşında icâzet almış, a‘lem-i ulemâ-yı zamana karşı muârazaya girişmiş, on dört yaşında iken, icâzet almaya yakın talebeleri tedrîs etmiştir. Hem Hazret-i Mevlânâ neslen Hazret-i Osmân’dan ra olduğu ve sünnet-i seniyeye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi; Üstâdım Kur’ân-ı Hakîm’e hizmet noktasında, meşreben Hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn’in arkasından gidip, Hazret-i Mevlânâ gibi, Risâle-i Nûr eczâlarıyla bütün kuvvetiyle sünnet-i seniyenin ihyâsına çalıştı.

197

İşte bu dört noktadaki tevâfukāt, tam yüz sene fâsıla ile Risâle-i Nûr’un takviye-i dîn husûsundaki te’sîrâtı, Hazret-i Mevlânâ’nın Tarîk-ı Nakşî vâsıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. Hâşiye

Üstâdım kendine âit medh ü senâyı kabûl etmez. Fakat Risâle-i Nûr Kur’ân’a âit olup, medh ü senâ Kur’ân’ın esrârına âittir. Yalnız Üstâdım ile Hazret-i Mevlânâ’nın birkaç farkı var.

Birincisi: Hazret-i Mevlânâ zülcenâheyndir. Yani hem Kādirî, hem Nakşî tarîkat sâhibidir. Fakat Nakşî tarîkati onda daha gālibdir. Üstâdımda bilakis Kādirî meşrebi ve Şâzelî mesleği daha ziyâde hükmediyor.

Ben Üstâdımdan işittim ki, Hazret-i Mevlânâ ks Hindistan’dan tarîk-i Nakşîyi getirdiği vakit, Bağdâd dâiresi Şâh-ı Geylânî’nin ba‘de’l-memât, hayâtta olduğu gibi tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlânâ ma‘nen bu tasarrufu cây-ı kabûl göremedi. Şâh-ı Nakşibend ile İmâm-ı Rabbânî’nin rûhâniyetleri Bağdad’a gelip Şâh-ı Geylânî’nin ziyâretine giderek ricâ etmişler ki, Mevlânâ Hâlid senin evlâdındır, kabûl et. Şâh-ı Geylânî onların

198

iltimâsını kabûl ederek Mevlânâ Hâlid’i kabûl etmiş. Ondan sonra Mevlânâ Hâlid birden parlamış. Bu vâkıa, ehl-i keşifçe vâki‘ ve meşhûd olmuştur. Bu hâdise-i rûhâniyeyi o zaman ehl-i velâyetin bir kısmı müşâhede etmiş, bazıları da rüya ile görmüşler. Üstâdımın sözü burada tamam oldu.

İkinci Fark: Üstâdım kendi şahsiyetini merci‘likten azletmiştir. Yalnız Risâle-i Nûr’u merci‘ gösteriyor. Hazret-i Mevlânâ’nın şahsiyeti ise, kutbü’l-irşâd ve merciü’l-hâs ve’l-âmm olmuştur.

Üçüncü Fark: Hazret-i Mevlânâ zü’l-ecnihadır. Fakat zamanın muktezâsıyla sünnet-i seniyeye çok kuvvet vermekle beraber, ilm-i tarîkati esas tutmak cihetiyle tarîkati daha ziyâde tutmuş, o noktada sarf-ı himmet etmiş. Üstâdım ise, şu dehşetli zamanın muktezâsıyla ilm-i hakîkati ve hakāik-i îmâniye cihetini iltizâm ederek, tarîkate üçüncü derecede bakmışlardır.

Elhâsıl: Baştaki hadîs-i şerîfin, Her yüz sene başında dîni tecdîd edecek bir müceddid gönderiyor va’d-i İlâhîsine binâen, Hazret-i Mevlânâ Hâlid ekser ehl-i hakîkatçe bin iki yüz senesinin, yani on ikinci asrın müceddididir. Mâdem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevâfuk ederek Risâle-i Nûr eczâları aynı vazîfeyi görmüştür. Kanâat verir ki, nass-ı hadîsle, Risâle-i Nûr tecdîd-i dîn husûsunda bir müceddid hükmündedir.

199

Benim Üstâdım dâimâ diyor ki, Ben bir neferim, fakat müşîr hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende değildir. Kur’ân-ı Hakîm’in feyzinden tereşşuh eden Risâle-i Nûr eczâları bir müşîriyet-i ma‘neviye hizmetini görüyorlar. Üstâdımı kızdırmamak için şahsını senâ etmiyorum.

Şâm'lı Hâfız Tevfîk

Barla Lâhikası: 228

Lâhika 89: (Mevlânâ Hâlid’in cübbesinin Hazret-i Üstâda teslîm edilmesi)

Eski zamanda, on dört yaşında iken icâzet almanın alâmeti olan üstâd tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaz‘iyetine mâni‘ler bulundu. Yaşımın küçüklüğü, memleketimizde büyük hocalara

mahsûs kisveyi giymek yakışmadığı; sâniyen, o zamanda büyük âlimler, bana karşı üstâdlık vaz‘iyeti değil, ya rakîb veyâhûd teslîmiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve üstâdlık vaz‘iyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliyâ-yı azîmeden dört-beş zâtın vefât etmeleri cihetinde, elli altı senedir icâzetin zâhir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstâdın elini öpmek, üstâdlığını kabûl etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesâfede Hazret-i Mevlânâ Zülcenâheyn Hâlid Ziyâeddin ks, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garîb bir tarzda kendi cübbesini bana giydirmek için gönderdiğini bazı emârelerle bana kanâat geldi.

200

Ben de o mübârek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. HâşiyeCenâb-ı Hakk’a yüz binler şükrediyorum. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve istid‘â ediyoruz. İnşâallâh bu günlerde yazdırmış olduğumuz Hizbü’l-A‘zam-ı Kur’ânî’yi posta vâsıtasıyla göndereceğiz.

Saîdü’n-Nûrsî

Kastamonu Lâhikası: 120

Lâhika 90: (Osmân-ı Hâlidî Hazretlerinin istikbâlde gelecek zâta dâir ihbârâtı)

[Risâle-i Nûr’un beş talebesinin bir fıkrasıdır.]

Isparta’nın sâf menâbi‘-i ilmiyesinden bir zât ki, Tarîkat-ı Aliye-i Nakşiye rüesâsındandır. Bin iki yüz doksan iki veya üç târihlerinde dâr-ı bekāya teşrîf buyurmuşlardır. Bu zât Beşkazâlızâde Osmân-ı Hâlidî ks Hazretleri’dir. Bu zât meslek-i ilmiye ve ameliyesiyle alâkadârâne keşfiyâtını ve hâdisâtını bir huccet-i kātıa gibi vârislerine vasiyet eylemiş. Ve mahz-ı tebşîrâtları şöylece tevârüs edilmiştir. Hatta Üstâd-ı muhteremimizin tevellüdüne tam isâbetli olarak o târîh-i mezkûrda: Îmânı kurtaran bir müceddid çıkacak. O da bu sene tevellüd etmiştir. demiştir. Bundan başka, dört evlâdından birisinin o zât ile müşerref ve mülâkî olacağını ilâve etmiştir.

Bu beyânât-ı hakîkiye şöylece cereyân etmiştir:

201

Bin üç yüz yirmi yedi Rûmî senesi Atabey’de sünnet ve hâfız cem‘iyetlerinden birinde, müşârün ileyh Osmân-ı Hâlidî Hazretleri’nin evlâdlarından sonuncusu olan Ahmed Efendi merhumdan: Müceddid, müceddid diyorsunuz. Nerede ve kimdir? diye îrâd olunan suâle cevâben Ahmed Efendi: Evet, şimdi mevcûddur. Hem otuz beş yaşlarındadır demiştir.

Sâniyen Isparta’nın Yenice Mahallesi'nden ve kardeşlerimizden Nûrî Efendi, merhûm mûmâileyh Ahmed Efendi’den sormuş: Pederiniz, Benim evlâdımdan birisi o müceddidle mükâleme ve musâfahada olacaktır, demiş, bu nasıldır? Cevâben Ahmed Efendi merhûm: Evet, doğrudur. Ben onunla görüştüm cevâbında bulunması, işbu keşfiyât ve beyânâta medâr olmuştur.

Müşârun ileyh Osmân-ı Hâlidî Hazretleri’nin müstesnâ tesbîhât ve tahmîdâtının birisi وَاَنْ لَیْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰی âyet-i kerîmesinin fazl-ı tevfîkine sığınarak, Isparta’nın cenûbunda, dağda, Sidre nâm mevki‘de erbaîn eyyâm-ı mübârekesini tes‘îd ve hasr-ı tesbîhâta niyetle kırk günlük iâşeye tahsîs ettiği yiyeceğini, her bir gün için elli dirhem mikdârında bir yufka ekmeğinden kırk tane olan tahsîsâtını bir-iki günde yer ve kırk gün daha yemek yemeden o mevki‘-i mahsûsada imrâr-ı evkāt ve tesbîhâtta bulunur. Kırk günü ikmâlinde geri avdetlerinde mübârek dudakları birbirine yapışır, bıçakla tekrar açarlar. Biraz ileride şu asr-ı hâzırın uğradığı ve uğrayacağı

202

kaviyen me’mûl ve melhûz olan sefâhet ve atâlete rağmen düstûr-u şüyûhâtını tahdîd; ve ancak anâsır-ı mecrûha cerrâhını unutmayarak ve ihmâl dahi etmeyerek, şehâdet-i kat‘iyesini gösterip,

sahîfe-i hayatını bin iki yüz doksan iki veya üçte imzalamıştır.

Van’da te’sîsine başlanan ve te’hîr edilen Medresetü’z-Zehrâ için, Doktor hastaya elzemdir fehvâsıyla, on dokuz bin altın tahsîsât, ve arkasında Sultân Reşâd daha beride iki yüz meb‘ûstan yüz altmış küsûr meb‘ûsun inzimâm-ı re’yiyle yüz elli bin banknot kabûl ettikleri hâlde, mevki‘-i fiile îsâl edilememiş. Her hâlde Hakîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak daha ahsen sûretini dilemiş ki, o Sultân-ı Ezelî’nin lütfuyla, maddiyâta minnet etmeden, هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی elhamdülillâh, Isparta Risâle-i Nûr’un te’lîfine menba‘ olması ve ma‘nevî Medresetü’z-Zehrâ hükmüne geçmesi, pâyânsız kusurlarımızın affına ve setrine inşâallâh vesîle olur düşüncesiyle, Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’den dileyerek işbu destgâh-ı ma‘nevîyi tahkîmen Osmân-ı Hâlidî’nin ks kıymetdâr ve ma‘nîdâr, sâdık ve meşhûr ihbârâtının hedef ve masrûfun lehi günden daha âşikâr bir hâlde zuhûr etmiştir.

Şu mütevâlî vakāyi‘-i müsbete, biz âciz hizmetçilere vazîfe-i asliyemizde ayrıca nazar-ı dikkati celbettiğine muttali‘ olduktan sonra, bin hamd ü senâ ile huzûr-u Üstada birer birer vücûd-u ma‘nevîmizle arz-ı endâm eder, mübârek ellerini öper, aynı gāyeye yardıma koşan

203

ve aynı destgâhın alâkadârları olan Küçük Husrev Feyzî, Nazîf, Emîn, Tahsîn, Tevfîk, Hilmî gibi kardeşlerimize arz ederiz.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden

Hasan Osmân Tâhirî Abdullâh Hulûsî-i Sânî Sabrî

Sikke-i Tasdîk-i Gaybî: 38

Lâhika 91: (Âhir zamanda gelecek zâtın üç mühim vazîfesi ve îzâhları)

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Nûrun fevkalâde hâlis şâkirdleri, müştemelâtıyla beraber neşretmek istedikleri Sikke-i Gaybiye’yi, evliyâ-yı meşhûreden, kırk günde bir def‘a ekmek yiyip kırk gün yemeyen Osmân-ı Hâlidî’nin rh sarîh ihbârı ve evlâdlarına vasiyeti ile; ve Isparta’nın meşhûr ehl-i kalb âlimlerinden Topal Şükrü’nün zâhiren haber vermesiyle çok ehemmiyetli bir hakîkati kardeşlerim da‘vâ edip, fakat iki iltibâs içinde, bu bîçâre ehemmiyetsiz kardeşleri Saîd’e bin derece ziyâde hisse vermişler. On seneden beri kanâatlerini ta‘dîle çalıştığım hâlde, o bahâdır kardeşlerim kanâatlerinde ileri gidiyorlar. Evet, onlar, On Sekizinci Mektûb’daki iki ehl-i kalb çobanın mâcerâsı gibi, hak bir hakîkati görmüşler. fakat ta‘bîre muhtâçtır. O hakîkat de şudur:

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç