Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 186
[B-Hazret-i Üstâdın Gâyesi]
Lâhika 86: (Üstâd’ın Eşref Edip’e, İstanbul’a Gençlik Rehberi Mahkemesi için geldiği 1952 târihinde vermiş olduğu bir mülâkat)
İstanbul seyahatinden muztarip olup olmadığını sordum:
–Bana ızdırab veren, dedi, yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz, çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selamette olsa!
–Yüzbinlerce imanlı talebeleriniz size âtî için ümit ve teselli vermiyor mu?
–Evet, büsbütün ümitsiz değilim. Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garb cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir taûn
SAYFA 187
felâketi gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.
Risale-i Nur’u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolâstik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin mes’eleleri hallettim. Hatta bu hususta da bazı eserler te’lif eyledim. Fakat ben, öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün cemiyet yoktur.
Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın? diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeğe, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış. Ne ehemmiyeti var?
SAYFA 188
O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler! Dar görüşler!
Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harblerde, bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni menetmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.
Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle meneder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zâlim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur.-Nitekim öyle oldu-Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa
SAYFA 189
dayanabilseydi Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.
İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selameti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle, yalnız kendimi kurtaracaktım, fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamdolsun.
Sonra, ben cemiyetin iman selameti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne cennet sevdası var, ne cehennem korkusu. Cemiyetin, yalnız yirmi milyon Türk cemiyetinin değil, yüzlerce milyon bütün İslâm cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmağa razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.
Saîdü’n-Nûrsî
Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru'l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, Cilt 2 sayfa 978
SAYFA 190
[C-Hazret-i Üstâdın Müceddidliği]
Lâhika 87: (Her asrın başında geleceği müjdelenen dînin yüksek hâdimlerinin özellikleri, Risâle-i Nûr’un mâhiyeti ve Hazret-i Üstâdın hayâtından bazı hârika haller)
Risâle-i Nûr nedir? Ve hakîkatler karşısında Risâle-i Nûr ve tercümanı ne mâhiyettedirler?
diye bir takrîznâmedir
Her asır başında hadîsçe geleceği tebşîr edilen dinin yüksek hâdimleri, emr-i dînde mübtedi‘ değiller, müttebi‘dirler. Yani kendilerinden ve yeniden bir şey ihdâs etmezler. yeni ahkâm getirmezler. Esâsât ve ahkâm-ı dîniyeye ve sünen-i Muhammediye’ye asm harfiyen ittibâ‘ yoluyla dîni takvîm ve tahkîm; ve dinin hakîkat-i asliyetini izhâr ederler. Ve ona karıştırılmak istenilen ebâtîli ref‘ ve ibtâl; ve dine vâki‘ tecâvüzleri red ve imhâ; ve evâmir-i Rabbâniyeyi ikāme; ve ahkâm-ı İlâhiyenin şerâfet ve ulviyetini izhâr ve i‘lân ederler. Ancak tavr-ı esâsîyi bozmadan ve rûh-u aslîyi rencîde etmeden yeni îzâh tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni iknâ‘ usûlleriyle ve yeni tevcîhât ve tafsîlât ile îfâ-yı vazîfe ederler.
Bu me’mûrîn-i Rabbâniye fiiliyâtlarıyla ve amelleriyle de me’muriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salâbet-i îmâniyelerinin ve ihlâslarının aynadârlığını bizzât îfâ ederler. Mertebe-i îmânlarını fiilen izhâr ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediye’nin asm ve mişvâr-ı Ahmediye’nin asm ve hilye-i Nebeviye’nin asm hakîkî lâbisi olduklarını gösterirler. Hulâsa amel ve ahlâk bakımından tam âmil; ve sünnet-i seniyeye ittibâ‘ ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed’e asm tam bir hüsn-ü misâl, numûne-i iktidâ teşkîl ederler.
SAYFA 191
fiilen izhâr ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediye’nin asm ve mişvâr-ı Ahmediye’nin asm ve hilye-i Nebeviye’nin asm hakîkî lâbisi olduklarını gösterirler. Hulâsa amel ve ahlâk bakımından tam âmil; ve sünnet-i seniyeye ittibâ‘ ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed’e asm tam bir hüsn-ü misâl, numûne-i iktidâ teşkîl ederler.
Bunların Kitabullâh’ın tefsîri ve ahkâm-ı dîniyenin îzâhı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcîhi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilkā-yı nefislerinin ve karîha-i ulviyelerinin mahsûlü değildir. Ve kendi zekâ ve irfânlarının netîcesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba‘-ı vahiy olan Zât-ı Pâk-i Risâlet’in asm ma‘nevî ilhâm ve telkînâtıdırlar. Celcelûtiye, Mesnevî-i Şerîf, Fütûhu’l-Gayb ve emsâlî âsâr, hep bu nev‘dendirler. Bu âsâr-ı kudsiyeye o zevât-ı âlîşân, ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevât-ı mukaddesenin o âsâr-ı bergüzîdenin tanzîminde ve tarz-ı beyânında bir hisseleri vardır. Yani bu zevât-ı kudsiye, o ma‘nânın mazharı, mir’âtı ve ma‘kesi hükmündedirler.
Risâle-i Nûr ve tercümanına gelince; bu eser-i âlîşânda şimdiye kadar emsâline rastlanmamış bir feyz-i ulvî ve bir kemâl-i nâ-mütenâhî mevcûd olduğundan; ve hiç bir eserin nâil olmadığı bir şekilde meş‘ale-i İlâhiye ve şems-i hidâyet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i Kur’ân’ın füyûzâtına vâris olduğu meşhûd olduğundan, onun esası nûr-u mahz-ı Kur’ân olduğu ve evliyâullâhın âsârından ziyâde feyz-i envâr-ı Muhammediyeyi asm hâmil bulunduğu; ve Zât-ı Pâk-i Risâlet’in asm ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf-u kudsîsi evliyâullâhın
SAYFA 192
âsârından ziyâde olduğu; ve onun mazharı ve tercümanı olan ma‘nevî zâtın mazhariyeti ve kemâlâtı ise,
o nisbette âlî ve emsâlsiz olduğu güneş gibi âşikâr bir hakîkattir.
Evet, o zât, daha hâl-i sabâvette iken ve hiç tahsîl yapmadan zavâhiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsîl müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhirine ve ledünniyât ve hakāik-i eşyâya ve esrâr-ı kâinâta ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki: şimdiye kadar böyle bir mazhariyet-i ulyâya, kimse nâil olmamıştır. Bu hârika-i ilmiyenin eşi, aslâ mesbûk değildir. Hiç şübhe edilemez ki, tercümân-ı Nûr bu hâliyle baştan başa iffet-i mücesseme ve şecâat-i hârika ve istiğnâ-yı mutlak teşkîl eden hârikulâde metânet-i ahlâkiyesi ile bizzât bir mu‘cize-i fıtrattır. ve tecessüm etmiş bir inâyettir. ve bir mevhibe-i mutlakadır.
O zât-ı zîhavârık, daha hadd-i bülûğa ermeden bir allâme-i bî-adîl hâlinde bütün cihân-ı ilme meydan okumuş. Münâzara ettiği erbâb-ı ulûmu ilzâm ve iskāt etmiş. Her nerede olursa olsun, vâki‘ olan bütün suâllere mutlak bir isâbetle ve aslâ tereddüd etmeden cevâb vermiş. On dört yaşından i‘tibâren üstâdlık pâyesini taşımış. ve mütemâdiyen etrafına feyz-i ilim ve nûr-u hikmet saçmış. Îzâhlarındaki incelik ve derinlik ve beyânlarındaki ulviyet ve metânet ve tevcîhlerindeki derin ferâset ve basîret ve nûr-u hikmet, erbâb-ı irfânı şaşırtmış ve hakkıyla kendisine Bedîüzzamân ünvân-ı celîlini bahşettirmiştir. Mezâyâ-yı âliyesiyle ve fezâil-i ilmiyesiyle de
SAYFA 193
dîn-i Muhammedî’nin asm isbat ve neşrinde bir kemâl-i tâm hâlinde rûnümâ olmuş olan böyle bir zât, elbette Seyyidü’l-Enbiyâ asm Hazretleri’nin en yüksek iltifâtına mazhar; ve en âlî himâye ve himmetine nâildir. Ve şübhesiz o Nebiyy-i Akdes’in asm emir ve fermanıyla yürüyen ve tasarrufuyla hareket eden ve onun envâr ve hakāikine vâris ve ma‘kes olan bir zât-ı kerîmü’s-sıfâttır.
Envâr-ı Muhammediye’yi asm ve maârif-i Ahmediye’yi asm ve füyûzât-ı şem‘-i İlâhîyi en müşa‘şa‘ bir şekilde parlatması; ve Kur’ânî ve hadîsî olan işârât-ı riyâziyenin kendisinde müntehî olması; ve hitâbât-ı Nebeviyeyi ifade eden âyât-ı celîlenin riyâzî beyânlarının kendi üzerinde toplanması delâletleriyle o zât, hizmet-i îmâniye noktasında risâletin bir mir’ât-ı mücellâsı ve şecere-i risâletin bir son meyve-i münevveri ve lisân-ı risâletin irsiyet noktasında son dehân-ı hakîkati ve şem‘-i İlâhînin hizmet-i îmâniye cihetinde bir son hâmil-i zîsaadeti olduğuna şübhe yoktur.
Üçüncü Medrese-i Yûsufiye’nin el-Hüccetü’z-Zehrâ ve Zühretü’n-Nûr olan tek dersini dinleyen
Nûr Şâkirdleri nâmına
Ahmed Feyzî Ahmed Nazîf Zübeyr Salâhaddîn Ceylan Sungur Tabancalı
Benim hissemi haddimden yüz derece ziyâde veren bu imza sâhiblerinin hâtırlarını kırmaya cesâret edemedim. Sükût edip o medhi, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsi nâmına kabûl ettim.
Saîdü’n-Nûrsî
Şuâlar 2: 625
SAYFA 194
Lâhika 88: (Şamlı Hâfız Tevfik'in Risâle-i Nûr'un hakkâniyetine ve Üstâdımıza dâir istihrâcı)
[Risâle-i Nûr’un tesvîd ve tebyîzinde çok hizmeti sebkat eden Şâm'lı Hâfız Tevfîk’in Risâle-i Nûr’un hakkāniyetine dâir istihrâcî bir fıkrasıdır]
Ma‘lûm olsun ki, Zübdetü’r-Resâil Umdetü’l-Vesâil nâmında Kutbü’l-Ârifîn Ziyaüddin Mevlânâ Şeyh Hâlid kuddise sırruhunun mektûbât ve resâil-i şerîfelerinden muktebes nasâyih-i kudsiyenin tercümesine dâir bir risâleyi, on üç sene mukaddem, Bursa’da Hoca Hasan Efendi’den almıştım. Nasılsa mütâlaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitaplarımın içerisinde bir şey ararken elime geçti. Dedim: Bu Hazret-i Mevlânâ Hâlid, Üstâdımın hemşehrisidir. Hem İmâm-ı Rabbânî’den ra sonra Tarîk-i Nakşî’nin en mühim kahramanıdır, hem Tarîk-ı Hâlidiye-i Nakşiye’nin pîridir. Risâleyi mütâlaa ederken Hazret-i Mevlânâ’nın tercüme-i hâlinden şu fıkrayı gördüm:
Ashâb-ı Kütüb-ü Sitte’den İmâm-ı Hâkim Müstedrek’inde ve Ebû Davud Kitâb-ı Sünen’de, Beyhakî Şuab-ı Îmân’da tahrîc buyurdukları: اِنَّ اللّٰهَ یَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰی رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ یُجَدِّدُ لَهَا دٖینَهَا yani Her yüz senede Cenâb-ı Hakk bir müceddid-i dîn gönderiyor. hadîs-i şerîfine mazhar ve mâsadak ve mazhar-ı tâm olan Mevlânâ'ş-Şehîr Kutbü’l-Ârifîn Gavsü’l-Vâsılîn Vâris-i Muhammedî Kâmilü’t-Tarîkati’l-Aliyeti ve’l-Müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenâheyn kuddise sırruhû ilâ-âhirihî; Sonra târîhçe-i hayâtında gördüm ki, tevellüdü bin yüz doksan üç tarihindedir. Sonra gördüm ki, bin iki yüz yirmi dört târîhinde saltanat-ı Hind’in pâyitahtı olan Cihan-âbâd’a dâhil olmuş, Tarîk-i Nakşî silsilesine girip müceddidiyete başlamış. Sonra bin iki yüz otuzsekizde ehl-i siyâsetin nazar-ı dikkatini celb edip vatanını terk ederek diyâr-ı Şam’a hicretle gitmiştir. Hem içinde gördüm ki, Hazret-i Mevlânâ’nın nesli Hazret-i Osmân ibn-i Affân
SAYFA 195
radıyallâhü anh'a mensubdur. Sonra gördüm ki, tercüme-i hâlinde isti‘dâd-ı fıtrî ve kābiliyet-i hârika ile, sinni yirmiye bâliğ olmadan evvel a‘lem-i ulemâ-yı asır ve allâme-i vakit olmuş, Süleymâniye kasabasında tedrîs-i ulûm ile iştigāl etmiştir.
Sonra Üstâdımın târîhçe-i hayatını düşündüm. Baktım dört mühim noktada tevâfuk ediyorlar.
Birincisi: Hazret-i Mevlânâ bin yüz doksanüçde dünyaya gelmiş; Üstâdım ise Arabî bin iki yüz doksanüçte tam Mevlânâ Hâlid’in yüz senesi hitâm bulduktan sonra dünyaya gelmiş.
İkincisi: Hazret-i Mevlânâ’nın tecdîd-i dîn mücâhedesine başlangıcı ve mukaddimesi olan Hindistân’ın pâyitahtına bin iki yüz yirmidörtte girmiş. Üstâdım ise, aynen yüz sene sonra, bin üç yüz yirmidörtte Osmânlı saltanatının pâyitahtına girmiş, mücâhede-i ma‘neviyesine hazırlanmış.
SAYFA 196
Üçüncüsü: Ehl-i siyâset, Hazret-i Mevlânâ’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek, Hazret-i Mevlânâ’nın diyâr-ı Şam’a nakletmesi, bin iki yüz otuzsekizde vâki‘ olmuştur. Üstâdım ise, aynen yüz sene sonra, bin üç yüz otuzsekizde Ankara’ya gitmiş. Onlarla uyuşamayıp onları reddetmiş. Küserek tekrar Van’a gitmiş. Van’da bir dağda inzivâ ederken bin üç yüz otuz sekiz senesini müteâkib, Şeyh Saîd hâdisesinin vukū‘u münâsebetiyle ehl-i siyâsetin vehmine dokunmuş, ondan korkarak Burdur, Isparta, Kastamonu, Afyon vilâyetlerinde dokuz sene, şimdi yirmi senedir ikāmet ettirilmiş.
Dördüncüsü: Hazret-i Mevlânâ, yaşı yirmiye bâliğ olmadan evvel allâme-i zaman hükmünde fuhûl-ü ulemânın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstâdım ise, târîhçe-i hayatını görenlere ve bilenlere ma‘lûmdur ki, on dört yaşında icâzet almış, a‘lem-i ulemâ-yı zamana karşı muârazaya girişmiş, on dört yaşında iken, icâzet almaya yakın talebeleri tedrîs etmiştir. Hem Hazret-i Mevlânâ neslen Hazret-i Osmân’dan ra olduğu ve sünnet-i seniyeye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi; Üstâdım Kur’ân-ı Hakîm’e hizmet noktasında, meşreben Hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn’in arkasından gidip, Hazret-i Mevlânâ gibi, Risâle-i Nûr eczâlarıyla bütün kuvvetiyle sünnet-i seniyenin ihyâsına çalıştı.
SAYFA 197
İşte bu dört noktadaki tevâfukāt, tam yüz sene fâsıla ile Risâle-i Nûr’un takviye-i dîn husûsundaki te’sîrâtı, Hazret-i Mevlânâ’nın Tarîk-ı Nakşî vâsıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. Hâşiye
Üstâdım kendine âit medh ü senâyı kabûl etmez. Fakat Risâle-i Nûr Kur’ân’a âit olup, medh ü senâ Kur’ân’ın esrârına âittir. Yalnız Üstâdım ile Hazret-i Mevlânâ’nın birkaç farkı var.
Birincisi: Hazret-i Mevlânâ zülcenâheyndir. Yani hem Kādirî, hem Nakşî tarîkat sâhibidir. Fakat Nakşî tarîkati onda daha gālibdir. Üstâdımda bilakis Kādirî meşrebi ve Şâzelî mesleği daha ziyâde hükmediyor.
Ben Üstâdımdan işittim ki, Hazret-i Mevlânâ ks Hindistan’dan tarîk-i Nakşîyi getirdiği vakit, Bağdâd dâiresi Şâh-ı Geylânî’nin ba‘de’l-memât, hayâtta olduğu gibi tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlânâ ma‘nen bu tasarrufu cây-ı kabûl göremedi. Şâh-ı Nakşibend ile İmâm-ı Rabbânî’nin rûhâniyetleri Bağdad’a gelip Şâh-ı Geylânî’nin ziyâretine giderek ricâ etmişler ki, Mevlânâ Hâlid senin evlâdındır, kabûl et. Şâh-ı Geylânî onların
SAYFA 198
iltimâsını kabûl ederek Mevlânâ Hâlid’i kabûl etmiş. Ondan sonra Mevlânâ Hâlid birden parlamış. Bu vâkıa, ehl-i keşifçe vâki‘ ve meşhûd olmuştur. Bu hâdise-i rûhâniyeyi o zaman ehl-i velâyetin bir kısmı müşâhede etmiş, bazıları da rüya ile görmüşler. Üstâdımın sözü burada tamam oldu.
İkinci Fark: Üstâdım kendi şahsiyetini merci‘likten azletmiştir. Yalnız Risâle-i Nûr’u merci‘ gösteriyor. Hazret-i Mevlânâ’nın şahsiyeti ise, kutbü’l-irşâd ve merciü’l-hâs ve’l-âmm olmuştur.
Üçüncü Fark: Hazret-i Mevlânâ zü’l-ecnihadır. Fakat zamanın muktezâsıyla sünnet-i seniyeye çok kuvvet vermekle beraber, ilm-i tarîkati esas tutmak cihetiyle tarîkati daha ziyâde tutmuş, o noktada sarf-ı himmet etmiş. Üstâdım ise, şu dehşetli zamanın muktezâsıyla ilm-i hakîkati ve hakāik-i îmâniye cihetini iltizâm ederek, tarîkate üçüncü derecede bakmışlardır.
Elhâsıl: Baştaki hadîs-i şerîfin, Her yüz sene başında dîni tecdîd edecek bir müceddid gönderiyor va’d-i İlâhîsine binâen, Hazret-i Mevlânâ Hâlid ekser ehl-i hakîkatçe bin iki yüz senesinin, yani on ikinci asrın müceddididir. Mâdem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevâfuk ederek Risâle-i Nûr eczâları aynı vazîfeyi görmüştür. Kanâat verir ki, nass-ı hadîsle, Risâle-i Nûr tecdîd-i dîn husûsunda bir müceddid hükmündedir.
SAYFA 199
Benim Üstâdım dâimâ diyor ki, Ben bir neferim, fakat müşîr hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende değildir. Kur’ân-ı Hakîm’in feyzinden tereşşuh eden Risâle-i Nûr eczâları bir müşîriyet-i ma‘neviye hizmetini görüyorlar. Üstâdımı kızdırmamak için şahsını senâ etmiyorum.
Şâm'lı Hâfız Tevfîk
Barla Lâhikası: 228
Lâhika 89: (Mevlânâ Hâlid’in cübbesinin Hazret-i Üstâda teslîm edilmesi)
Eski zamanda, on dört yaşında iken icâzet almanın alâmeti olan üstâd tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaz‘iyetine mâni‘ler bulundu. Yaşımın küçüklüğü, memleketimizde büyük hocalara
mahsûs kisveyi giymek yakışmadığı; sâniyen, o zamanda büyük âlimler, bana karşı üstâdlık vaz‘iyeti değil, ya rakîb veyâhûd teslîmiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve üstâdlık vaz‘iyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliyâ-yı azîmeden dört-beş zâtın vefât etmeleri cihetinde, elli altı senedir icâzetin zâhir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstâdın elini öpmek, üstâdlığını kabûl etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesâfede Hazret-i Mevlânâ Zülcenâheyn Hâlid Ziyâeddin ks, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garîb bir tarzda kendi cübbesini bana giydirmek için gönderdiğini bazı emârelerle bana kanâat geldi.