MUHÂKEMÂT

63

mâsadakı olmak câiz ve bir derece mümkün olan şeyi, medlûl ve mefhûm olarak te’vîl ettiler. Halbuki Üçüncü Mukaddeme’nin sırrıyla zâhirperestler kabul ederek ve muhakkikîn dahi hikâyât gibi ehemmiyetsiz olduğundan tenkîdsiz şu te’vîli dinlediler. O teşrîhâtı, muharref olan Tevrat ve İncil’de olduğu gibi kabul ederse, akîde-i ehl-i sünnet ve cemâatte olan ma‘sûmiyet-i enbiyâya muhâlefet oluyor. Kıssa-i Lût ve Dâvûd Aleyhimesselâm, buna iki şâhiddir.

Vaktâ ki keyfiyette ictihâd ve te'vîlin mecâli vardır. Ben de bitevfikillâh derim: İ‘tikād-ı câzim, Hudâ ve Peygamberimizin asm muradlarına kat‘iyen vâcibdir; zîrâ zarûriyât-ı dîniyedendir. Fakat murad hangisidir, muhtelefün fîhdir. Şöyle: Zülkarneyn, İskender demem; zîrâ isim bırakmaz. Bazı müfessirmelik (lâmın kesriyle), bazımelek (lâmın fethiyle), bazınebî bazıveli ilâ âhirihî demişlerdir. Herhalde Zülkarneyn, müeyyed min indillâh ve seddin binasına mürşid bir şahıstır. Ama sed ise, bazı müfessir sedd-i Çin ve bazı müfessir başka yerde cebelleşmiş ve bazı müfessir sedd-i mahfîdir, inkılâb ve ahval-i âlem setr eylemiştir; ve bazı ve bazı, demişlerdir, demişlerdir Her halde müfsidlerin def‘-i şerleri için bir redm-i azîm ve cesîm bir duvardır.

Ama Ye’cûc Me’cûc, bazı müfessir veled-i Yâfes’ten iki kabîle ve bazı diğer Moğol ve Mançur ve bazı dahi akvâm-ı şarkıye-i şimâlî ve bazı dahi benî-Âdemden bir cem‘iyet-i azîme, dünya ve medeniyeti herc ü merc eden bir tâife ve bazı dahi Mahlûk-u İlâhîden yerin zahrında veyahud batnında âdemî veya gayr-i âdemî bir mahlûktur ki, kıyâmette, böyle nev‘-i beşerin herc ü mercine sebeb olacaktır;” bazı

64

ve bazı ve bazı dediklerini dediler. Nokta-i kat‘iyye ve cihet-i ittifâkî budur: Ye’cûc ve Me’cûc, ehl-i gāret ve fesâd; ve ehl-i hadâret ve medeniyet ecel-i kazâ hükmünde iki tâife-i mahlûkullâhtır.

Ama harâbiyet-i sed; bazı, kıyâmette ve bazı, kıyâmete yakın ve bazı, emâresi olmak şartıyla uzaktır ve bazı, harâb olmuştur, fakat dekk olmamış. “Kîle ler çok. Herhalde nokta-i ittifâk, seddin inhidâmı, yerin sakalına bir beyaz düşmek ve oğlu olan nev‘-i beşer de ihtiyâr olmasına bir alâmettir. Eğer bu müzâkerâtı muvâzene ve muhâkeme etmişsen, câizdir, tecvîz edesin: Sedd-i Kur’ân, sedd-i Çin’dir ki, çok fersahlar ile uzun ve acâib-i seb‘a-i meşhûreden bir müeyyed min indillâh irşâdıyla bina olunmuş, o zamanın ehl-i medeniyeti, ehl-i bedeviyetin şerlerinden te’mîn eylemiştir.

Evet, o vahşilerden Hun kabilesi Avrupa’yı herc ü merc ettiği gibi, onlardan Moğol tâifesi de Asya’yı zîr ü zeber eylemiştir. Sonra seddin harâbiyeti kıyâmete alâmet olur. Bâhusus dekk, ondan başkadır. Peygamber asm: “Eşrât-ı saattenim. Ben ve kıyâmet bu iki parmak gibiyiz.” dese, neden istiğrâb olunsun ki, harâbiyet-i sedd, zaman-ı saadetten sonra alâmet-i kıyâmet olsun.

Hem de seddin inhidâmı, ömr-ü arza nisbeten, yerin yüzünde ihtiyârlıktan bir buruşukluktur. Belki tamam-ı nehâra nisbeten vakt-i ısfırâr gibidir. Eğerçi binler sene de fâsıl olsa. Kezâlik Ye’cûc ve Me’cûc'ün ihtilâlleri, nev‘-i beşerin şeyhûhetinden gelme bir hummâ ve sıtması hükmündedir.

Bundan sonra On İkinci Mukaddeme’nin fâtihasında bir te’vîl-i âhar sana feth-i bâb eder. Şöyle: Kur’ân hısası için kısası zikrettiği gibi, ukad-ı hayatiye hükmünde ve makāsıd-ı Kur’âniyeden bir maksadına

65

münâsib noktaları intihâb ve rabt-ı maksada ittisâl ettiriyor. Eğerçi hâriçte ve husûlde birbirinin nârı veya nûru birbiriyle görünmediği halde, zihninde ve üslûbda taânuk ve musâhabet edebilirler. Hînâ ki, kıssa hisse içindir. Sana ne lâzım teşrîhâtı; nasıl olursa olsun sana taalluk edemez. Kendi hisseni al, git. Hem de Onuncu Mukaddeme’den istizhâr et. Göreceksin, mecaz mecaza kapı açar. تَغْرُبُ ف۪ی عَیْنٍ حَمِئَةٍ zâhirperestleri dışarıya sürüyor.

Ma‘lûm olsun ki, esâlîb-i Arab’da tecellî eden huccetullâhın miftâhı, yalnız istiâre ve mecaz üzerine müesses ve asl-ı i‘câz olan belâgattir. Yoksa şöhret sebebiyle yalancı hadsle lakîta olunan ve rızâları olmadığı halde esdâf-ı âyâtta saklanan boncuklar değildir. İstersen Onuncu Mukaddeme’nin Hâtimesini istişmâmla zevk et. Zîrâ hitâm-ı misktir. Ve içinde baldır. Hem de câizdir ki, mechûlü’l-keyfiyet olan sed, başka yerde sâir alâmât-ı kıyâmet gibi mestûr ve kıyâmete kadar bâkî ve bazı inkılâbâtıyla meçhûl kalarak kıyâmette harâb olacaktır.

İşaret: Ma‘lûmdur, mesken, sâkinlerinden daha ziyâde yaşar. Kal‘a, ehl-i tahassundan daha ziyâde ömrü uzundur. Sükûn ve tahassun, vücûdunun illetidir, bekā ve devamına değildir. Bekā ve devamına olsa da, istimrâr ve adem-i hulüvvü iktizâ etmez. Bir şeydeki garazın devamı, belki terettübü o şeyin devamının zarûriyâtından değildir. Pek çok binalar süknâ veya tahassun için yapılmışken, hâvî ve hâlî olarak ortada muallak kalıyor. Bu sırrın adem-i tefehhümünden, tevehhümlere yol açılmıştır.

Tenbîh: Şu tafsîlden maksad. tefsîri te’vîlden, kat‘îyi zannîden, vücûdu keyfiyetten, hükmü etrafın teşrîhâtlarından, ma‘nâyı mâsadaktan, vukūu imkândan temyîz ve tefrîk ile bir yol açmaktır.

66

Beşinci mesele

Meşhurdur: Cehennem yer altındadır. Fakat biz ehl-i sünnet ve cemâat, kat‘an ve yakînen yerini ta‘yîn edemeyiz. Lâkin zâhir olan tahtiyettir ve yer altında olmasıdır. Buna binâen derim: Şecere-i tûbâ gibi olan hilkat-i âlemin, sâir nücûmları gibi bizim küremiz dahi bir semeresidir. Semerenin altı, o ağacın umum ağsânı altına şâmil olur. Buna binâen cehennem, yer altında o dallar içindedir. Nerede olsa yeri vardır. Tahtiyetin mesâfesi uzun ve ittisâli iktizâ etmez. Hikmet-i cedîdenin nokta-i nazarında, ateş ekser kâinâta müstevlîdir. Bu hâl arka tarafında gösterir ki, bu ateşin asıl ve esası ve nev‘-i beşer ile beraber ebede giden ve yolda refâkat eden cehennem, bir gün perdeyi yırtacak, hazır olun diyecek, meydana çıkacaktır. Bu noktada dikkat isterim.

Sâniyen: Kürenin tahtı ve altı, merkezi ve dâhilîsidir. Bu noktaya binâen, küre-i arz şecere-i zakkūm-u cehennemin çekirdeğiyle hâmiledir. Günün birinde doğacaktır. Belki fezâda tayerân eden arz öyle bir şeyi yumurtlayacaktır ki, o yumurtada cehennem tamamıyla olumaz ise de, başı veya diğer bir a‘zâsını matvî olarak tazammun etmiş ki, yevm-i kıyâmette derekât ve a‘zâ-yı sâiresiyle birleşecek, dev-i acîb-i cehennem, ehl-i isyâna hücum edecektir.

Yahu! Kendin cehenneme gitmezsen, hesab ve hendese seni oraya kadar götürebilir. Her otuz üç metrede takrîben bir derece-i harâret tezâyüd eylediğinden, merkeze kadar iki yüz bin dereceye yakın harâret mevcûd

67

oluyor. Bu nâr-ı merkeziyenin bizim gāliben bin dereceye bâliğ olan ateşimizle nisbeti iki yüz def‘a olduğu gibi, meşhur hadisteki, “Cehennem ateşi ateşimizden iki yüz def‘a daha şedîddir olan nisbetin aynını isbat eder.

Hem de cehennemin bir kısmı zemherîrdir. Zemherîr ise burûdetiyle yandırır. Hikmet-i tabîiyede sâbittir ki, ateş bir dereceye gelir ki, suyu buz eder. Harareti def‘aten bel‘ ettiği için, burûdetle ihrâk eder. Demek umum merâtibi ihtivâ eden ateşin bir kısmı da zemherîrdir.

Tenbîh: Ma‘lûm olsun ki, ebede nâmzed olan âlem-i uhrevî, fenâ ile mahkûm olan bu âlemin mekāyîsiyle mesâha ve muâmele olunmaz. Muntazır ol. Üçüncü Makāle’nin âhirinde âhiret bir derece sana arz-ı dîdâr edecektir.

İşaret: Umum fünûnun gösterdiği intizâmın şehâdetiyle ve hikmetin istikrâ-yı tâmmının irşâdıyla ve cevher-i insaniyetin remziyle ve âmâl-i beşerin tenâhîsizliğinin îmâsıyla, yevm ve sene gibi çok envâ‘da olan birer nevi‘ kıyâmet-i mükerrerenin telmîhiyle ve adem-i abesiyetin delâletiyle ve hikmet-i ezeliyenin telvîhiyle ve rahmet-i bî-pâyan-ı İlâhiyenin işaretiyle ve Nebiyy-i Sâdık’ın asm lisân-ı tasrîhiyle ve Kur’ân-ı Mu‘ciz’in hidâyetiyle cennet-âbâd olan saadet-i uhreviyeden nazar-ı aklın temaşâsı için sekiz kapı, iki pencere açılır.

68

Altıncı mesele

Muhakkaktır ki, tenzîlin hâssa-i câzibedârı, i‘câzdır. İ‘câz ise, belâgatin yüksek tabakasından tevellüd eder. Belâgat ise, hasâis ve mezâyâ, bâhusus istiâre ve mecaz üzere müessesedir. Kim istiâre ve mecaz dürbünüyle temâşâ etmezse, mezâyâsını göremez. Zîrâ ezhân-ı nâsın te’nîsi için, esâlîb-i Arab’da yenâbî‘-i ulûmu isâle eden tenzîlin içinde, tenezzülât-ı İlâhiye ta‘bîr olunan mürâât-ı efhâm ve ihtirâm-ı hissiyât ve mümâşât-ı ezhân vardır.

Vaktâ ki bu böyledir, ehl-i tefsîre lâzımdır: Kur’ân’ın hakkını bahş ve kıymetini noksân etmesin. Ve belâgatin tasdîk ve sikkesi olmayan bir şeyle, Kur’ân’ı te’vîl etmesinler. Zîrâ her hakîkatten daha zâhir ve daha vâzıh tahakkuk etmiş ki, Kur’ân’ın ma‘nâları hak oldukları gibi, tarz-i ifâde ve sûret-i ma‘nâsı dahi belîğāne ve ulvîdir. Cüz’iyâtı o ma‘dene ircâ‘ ve teferruâtı o menbaa ilhâk etmeyen, Kur’ân’ın îfâ-i hakkında mutaffifînden oluyor. Bir-iki misâl göstereceğiz. Zîrâ nazarı celb eder.

Birinci Misâl: وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا Allâhu a‘lem bimurâdihî, câizdir: İşaret olunan mecaz, böyle bir tasavvuru îmâ eder ki, sefîne gibi olan küre, bahr-i muhît-i havâînin içinde tahtelbahir bir gemisi ve ummân gibi fezâda direk veya demir gibi dağlarıyla irsâ ve ta‘mîd ederek hava ile iştibâk ettiğinden, muvâzeneti muhâfaza olunmuştur. Demek dağlar, o geminin demir ve direkleri hükmündedirler.

Sâniyen: İnkılâbât-ı dâhiliyeden ihtizâzât, o dağlar ile iskât olunurlar. Zîrâ dağlar yerin mesâmmâtı hükmündedir. Dâhilî bir heyecan olduğu vakit, arz dağlar ile teneffüs ettiğinden, gazabı ve hiddeti sükûnet bulur. Demek arzın sükûn ve sükûneti dağlar iledir.

69

Sâlisen: İmâret-i arzın direği beşerdir. Hayat-ı beşerin direği dahi, menâbi‘-i hayat olan ve türâb ve havanın istifâdeye lâyık suretiyle muhâfazalarıdır. Halbuki şu üç şerâit-i hayatın kefîli dahi dağlardır. Zîrâ dağ ve cibâl mehâzin-i mâ olduğu gibi, cezb-i rutûbet hâsiyetiyle havaya meşşâta oluyor. Harâret ve bürûdeti ta‘dîl ettiği gibi, havaya mahlût olan muzır gazların teressübüne ve havanın tasfiyesine sebeb olduğu gibi, toprağa da terahhum ediyor. Çamurluk ve bataklık ve bahrin tasallutundan muhâfaza eder.

Râbian: Belâgatçe vech-i münâsebet ve müşâbehet budur: Farazâ bir adam hayâl balonuyla küreden yüksek yere uçarsa, dağların silsilelerine baksa, acaba tabaka-i türâbiyeyi direkler üstüne serilip atılmış bedevî haymeler gibi tahayyül ederse ve münferid dağları da bir direk üstünde kurulan bir çadıra benzetilse, acaba tabîat-ı hayâle muhâlefet olur mu? Farazâ sen o silsileleri müstakil dağlar ile beraber sath-ı arza keyfiyet-i vaz‘iyeti bir bedevî Arab’ın karşısında tasvîr tarzında tahayyül ve tahyîl edersen, şöyle: “Bu silsileler A‘râb-ı bedeviyenin haymeleri gibi arz sahrâsında kurulmuş ve taraf taraf da çadırlar tahallül etmiş desen, Arabların hayâlî olan üslûblarından uzak düşmüyorsun.

Hem de eğer vehim ile bu kasr-ı müşeyyed-i âlemden tecerrüd edip uzaktan hikmet dürbünüyle mehd-i beşer olan yere ve sakf-ı merfû‘ olan semâya temâşâ edersen, sonra silsile-i cibâlde temessül ve etrâf-ı semâya temas eden dâire-i ufuk ile mahdûd olan semâyı, bir fustât gibi yerin üstüne vaz‘ ve cibâl evtâdıyla rabt olunmuş bir çadır kubbesini tahayyül ve tevehhüm eder isen, müttehem edemezler. Sekizinci mesele’nin tenbîhinde bir-iki misâl daha gelecektir.

70

Yedinci mesele

Kur'ân’da zikrolunan: دَحٰیهَا ve سُطِحَتْ ve فَرَشْنَاهَا ve تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ ve emsâlleri gibi, bazı ehl-i zâhir, tağlît-ı ezhân için onlar ile temessük ederler. Lâkin müdâfaaya biz muhtaç değiliz. Zîrâ müfessirîn-i izâm, âyâtın zamâirindeki serâirleri izhâr eylemişlerdir. Bize hâcet bırakmamışlar, fakat bir ders-i ibret vermişler ve sermeşk yazmışlar. وَلٰكِنْ بَكَوْا قَبْل۪ی فَهَیَّجُوا لِیَ الْبُكَٓاءَ٭ وَهَيْهَاتَ ذُو رَحْمٍ يَرُقُّ لِبُكَٓائ۪ي

Ma‘lûmdur: ma‘lûmu i‘lâm, bâhusus müşâhed olursa, abestir. Demek içinde bir nokta-i garâbet lâzımdır, tâ onu abesiyetten çıkarsın.

Eğer denilse: “Bakınız, nasıl arz, küreviyetiyle beraber musattaha ve size mehd olmuştur; denizin tasallutundan kurtulmuş.” Veyahud Nasıl şems, istikrâr beraber tanzîm-i maîşetiniz için cereyân ediyor.” Veyahud Nasıl binler sene ile uzak olan şems, ayn-ı hamiede gurûb ediyor.” Maânî-i âyât kinâyetten sarâhate çıkmış oluyor. Evet, şu garâbet noktaları, belâgat nükteleridir.

[Sekizinci mesele]

İşaret: Ehl-i zâhiri hayse beyse vartalarına atanlardan birisi, belki en birincisi, imkânâtı vukūâta karıştırmak ve iltibâs etmektir. Meselâ diyorlar: “Böyle olsa, kudret-i İlâhiyede mümkündür. Hem ukûlümüzce azametine daha ziyâde delâlet eder. Öyle ise bu vâki‘ olmak gerektir.”

71

Heyhât! Ey miskinler! Nerede aklınız kâinâta mühendis olmaya liyâkat göstermiştir? Bu cüz’î aklınız ile hüsn-ü küllîyi ihâta edemezsiniz. Evet, bir zirâ‘ kadar bir burun altından olsa, yalnız ona dikkat edilse, güzel gören bulunur.

Hem de onları hayrette bırakan tevehhümleridir ki, imkân-ı zâtî, yakîn-i ilmîye münâfîdir. O halde yakîniyye olan ulûm-u âdiyede tereddüd ettiklerinden, “lâ edrî lere yaklaşıyorlar. Hatta utanmıyorlar ki, mesleklerinde lâzım gelir: Van Denizi, Sübhân Dağı gibi bedîhî şeylerde tereddüd edilsin. Zîrâ onların mesleğince mümkündür: Van Denizi dûşâb ve Sübhân Dağı da şeker ile örtülmüş bala inkılâb etsin. Veyahud o ikisi, bazı arkadaşımız gibi küreviyetten râzı olmayarak sefere gittiklerinden, ayakları sürçerek ummân-ı ademe gitmeleri muhtemeldir. Öyle ise, deniz ve Sübhân, eski hâlleriyle bâkî olduklarını tasdîk etmemek gerektir.

Elâ! Ey mantıksız miskin! Neredesiniz, bakınız. Mantıkta mukarrerdir, mahsûsâttaki vehmiyât bedîhiyâttandır. Eğer bu bedâheti inkâr ederseniz, size nasihate bedel ta‘ziye edeceğim. Zîrâ ulûm-u âdiye sizce ölmüş ve safsata dahi hayat bulmuş derecesindedir.

Dördüncü belâ ki, ehl-i zâhiri teşvîş eder: İmkân-ı vehmîyi, imkân-ı aklî ile iltibâs ettikleridir. Halbuki imkân-ı vehmî, esassız olan ırk-ı taklîdden tevellüd ile safsatayı tevlîd ettiğinden, delilsiz olarak her biri bedîhiyâtta bir belki” , bir ihtimâl” , bir şekk e yol açar. Bu imkân-ı vehmî, gāliben muhâkemesizlikten, kalbin za‘f-ı a‘sâbından ve aklın sinir hastalığından ve mevzû‘ ve mahmûlün adem-i tasavvurundan ileri gelir. Halbuki imkân-ı aklî ise, vâcib ve mümteni‘ olmayan bir maddede,

72

vücûd ve ademe bir delîl-i kat‘iyye dest-res olmayan bir emirde tereddüd etmektir. Eğer delilden neş’et etmiş ise makbûldür. Yoksa mu‘teber değildir. Bu imkân-ı vehmînin ahkâmındandır ki, bazı vehhâmlar diyor: “Muhtemeldir, burhânın gösterdiği gibi olmasın. Zîrâ akıl, her bir şeyi derkedemez. Aklımız da buna ihtimâl verir.”

Evet, yok; belki ihtimâl veren vehminizdir. Aklın şe’ni burhân üzerine gitmektir. Evet, akıl her bir şeyi tartamaz, fakat böyle maddiyâtı ve en küçük hâdimi olan basarın kabzasından kurtulmayan bir emri tartar. Farazâ tartmaz ise, biz de o meselede çocuk gibi mükellef değiliz.

Tenbîh: Ben zâhirperest ve nazar-ı sathî sâhibi ta‘bîriyle yâd ettiğim ve tevbîh ve ta‘nîf ile teşhîr ettiğim muhâtab-ı zihniyem, ağleb-i hâlde ehl-i tefrît olan ve cemâl-i İslâmı görmeyen ve nazar-ı sathiyle uzaktan İslâmiyet’e bakan hasm-ı dindir. Fakat bazen, ehl-i ifrât olan, iyilik bilerek fenâlık eden, dinin câhil dostlarıdır.

Beşinci Belâ: Ehl-i tefrît ve ifrât olan bîçârelerin ellerini tutarak zulümâta atan birisi de, her mecazın her yerinde taharrî-i hakîkat etmektir. Evet, mecazda bir dâne-i hakîkat bulunmak lâzımdır ki, mecaz ondan neşv ü nemâ bularak sünbüllensin. Veyahud hakîkat, ışık veren fitildir; mecaz ise, ziyâsını tezyîd eden şişesidir. Evet, muhabbet kalbde ve akıl dimağdadır. Elde ve ayakta aramak abestir.

Altıncı Belâ: Nazarı tams eden ve belâgati setreden, zâhire olan kasr-ı nazardır. Demek ne kadar akılda hakîkat mümkün ise, mecaza tecâvüz etmezler. Mecaza gidilse de meâli tutulur. Bu sırra binâendir:

73

Âyet ve hadîsin tefsîr veya tercümesi, onlardaki hüsün ve belâgati gösteremez. Güya onlarca karîne-i mecâz, aklen hakîkatin imtinâıdır. Halbuki karîne-i mânia, aklî olduğu gibi, hissî ve âdî ve makamî, daha başka çok şeyler ile de olabilir. Eğer istersen, Cennetü’l-Firdevs gibi olan Delâilü’l-İ‘câz’ın iki yüz yirmi birinci kapısından gir. Göreceksin, o koca Abdülkāhir, gayet hiddetli olarak böyle müteassifleri yanına çekmiş, tevbîh ve tekdîr ediyor.

Yedinci Belâ: Muarrefi münekker eden biri de, hareke gibi bir arazı, zâtiye ve eyniyeye hasr ettiklerinden, “gayr-i men hüve leh olan vasf-ı cârîyi inkâr etmek lâzım geldiğinden, şems-i hakîkat tarz-ı cereyânından çıkarılmıştır. Acaba böyleler Arabların üslûblarına hiç nazar etmemişlerdir ki, nasıl diyorlar: “Dağlar bize rast geldi. Sonra bizden ayrıldı. Başka bir dağ başını çıkardı. Sonra gitti, bizden mufârakat eyledi. Deniz dahi güneşi yuttu; ilâ âhirihî” “Miftâh-ı Sekkâkî de beyân olunduğu gibi, pek çok yerlerde san‘at-ı beyâniyeden olan kalb-i hayâli, esrâr-ı beyâniye için isti‘mâl etmektedirler. Bu ise deverân sırrıyla, mağlata-i vehmiye üzerine müesses bir letâfet-i beyâniyedir.

Şimdi sermeşk olarak iki misâl-i mühimmeyi beyân edeceğim. Tâ ki o minvâl üzerine işleyesin. Şöyle: وَیُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪یهَا مِنْ بَرَدٍ وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا Şu iki âyet gayet şâyân-ı dikkattirler. Zîrâ zâhire cümûd, belâgatin hakkını cühûd demektir. Zîrâ birinci âyette olan istiâre-i bedîa, o derece harâretlidir ki, buz gibi olan cümûdu eritir. Ve bulut gibi zâhir perdesini berk gibi yırtar.

74

İkinci âyette belâgat o kadar müstakar ve muhkem ve parlaktır ki, seyri için güneşi durdurur. Evvelki âyet, قَوَار۪یرَ مِنْ فِضَّةٍ nazîresidir. O da onun gibi bir istiâre-i bedîayı tazammun eylemiştir. Şöyle ki:

Cennetin evânîleri şişe olmadığı gibi, gümüş dahi değildir. Belki şişenin gümüşe olan mübâyeneti, bir istiâre-i bedîanın karînesidir. Demek şişe şeffafiyetiyle, fıdda dahi beyaz ve parlaklık hasebiyle, güya cennetin kadehlerini tasvîr etmek için iki nümunedirler ki, Sâni‘-i Rahmân bu âleme göndermiş. Tâ nefis ve mallarıyla cennete müşteri olanların rağabâtını tehyîc ve iştihâlarını açsın. Aynen bunun gibi, مِنْ جِبَالٍ ف۪یهَا مِنْ بَرَدٍ bir istiâre-i bedîa ondan takattur ediyor. O istiârenin zemini ise, zemin ve âsumân mâbeyninde hükm-ü hayâl ile tasavvur olunan müsâbakāt ve rekābetin tahayyülü üzerine müessestir. Mezraası şöyledir ki, zemin, kar ve bered ile tezemmül veya taammüm eden dağlarıyla ve rengârenk besâtîniyle süslendiği gibi, güya ona rekābeten ve inâden, âsumân dahi cibâl ve besâtîni andıran rengârenk ile teşekkül eden ve dağlara nazîreler yapmak için parça parça dağılan bulutlarıyla sarılıp cilveger oluyor. O dağ gibi parça parça bulutlar, sefîneler veyahud dağlar veyahud develer veyahud bostan ve derelerdir denilse, teşbîhte hata edilmemiş olur.

O cevvdeki seyyârelerin çobanı ra‘ddır. Kamçı gibi, berkini başları üzerine silkeleyip dolaştırıyor. O musahhar sâbihalar ise, o bahr-i muhît-i havâîde seyr ü cereyân etmekle, mahşere tesâdüf etmiş dağları andırırlar. Güya semâ, su buharının zerrâtını ra‘d ile silâh başına da‘vet ettiği gibi, “Rahat olun emriyle herkes yerine gider, gizlenir.

75

Evet, çok def‘a bulut dağın libâsını giydiği gibi, heykeli ile teşekkül etmekle beraber, bered ve karın beyazıyla televvün ve rutûbet ve burûdetiyle tekeyyüf eder. Öyle ise bulut ve dağ, komşu, arkadaştırlar. Birbirine levâzımâtını âriye vermeye mecbûrdurlar. Bu uhuvvet ve mübâdeleti Kur’ân’ın çok yerleri gösterir. Zîrâ bazen onu, onun libâsında ve ötekini berikinin suretinde bize gösterir. Hem de tenzîlin pek çok menâzilinde dağ ve bulut birbirinin elini tutup musâfaha ettikleri vardır. Nasıl kitâb-ı âlemin bir sahîfesi olan zeminde muânaka ve musâfahaları şâhiddir. Zîrâ ummân-ı havâda iskele hükmünde olan dağ tepesinde lenger-endâz olduklarını görüyoruz.

İkinci âyet: وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا Evet, تَجْر۪ی bir üslûba işaret ettiği gibi, لِمُسْتَقَرٍّ dahi bir hakîkati telvîh eder. Demek câizdir ki, تَجْر۪ی lafzıyla şöyle bir üslûba işaret olsun. Şöyle:

Şems, demiri altından yapılmış mühezzeb, müzehheb, zırhlı bir sefîne gibi esîrden olan vemevc-i mekfûf ta‘bîr olunan ummân-ı semâda seyâhat ve yüzüyor. Eğer çendân müstakarrında lenger-endâzdır. Lâkin o bahr-i semâda o zeheb-i zâib cereyân ediyor. Fakat o cereyân arazî ve tebeî ve tefhîm için mürâât ve ihtirâm olunan nazar-ı hissiyledir. Fakat hakîkî iki cereyânı vardır. Olmaz ise de olur. Zîrâ maksad, beyân-ı intizâmdır. Esâlîb-i Arab’da olduğu gibi tebeî ise veya zâtî ise, nizâmın nokta-i nazarında birdir.

Sâniyen: Şems müstakarrında, mihveri üzerinde müteharrik olduğundan, o erimiş altın gibi eczâları dahi cereyân ediyor. Bu hareke-i hakîkiye evvelki hareke-i mecâziyenin dânesidir, belki zembereğidir.

76

Sâlisen: Şemsin müstakarrı denilen taht-ı revânıyla ve seyyârât denilen asâkir-i seyyâresiyle göçüp sahrâ-yı âlemde seyr ü seferi, muktezâ-yı hikmet görünüyor. Zîrâ kudret-i İlâhiye her şeyi hayy ve müteharrik kılmıştır ve sükûn-u mutlak ile hiçbir şeyi mahkûm etmemiştir. Mevtin biraderi ve ademin ammizâdesi olan atâlet-i mutlak ile, rahmeti bırakmamış ki kaydedilsin. Öyle ise şems de hürdür. Kānûn-u İlâhîye itâat etmek şartıyla serbesttir, gezebilir. Fakat başkasının hürriyetini bozmamak gerektir ve şarttır. Evet, şems, emr-i İlâhîye temessül eden ve her bir hareketini meşîet-i İlâhiyeye tatbîk eden bir çöl paşasıdır. Evet, cereyân, hakîkî ve zâtî olduğu gibi, arazî ve hissî de olabilir. Nasıl hakîkîdir, öyle de mecâzîdir. Bu mecazın menârı, تَجْر۪ي dir. Üslûbun ukde-i hayâtiyesine telvîh eden lafız, لِمُسْتَقَرٍّ dir.

Elhâsıl: Maksâd-ı İlâhîsi, nizâm ve intizâmı göstermektir. Nizâm ise şems gibi parlıyor. كُلِ الْعَسَلَ وَلَا تَسَلْ kaidesine binâen, nizâmı intâc eden hareket-i şems veyahud deverân-ı arz, hangisi olursa olsun, asıl maksadı ihlâl etmediği için sebeb-i aslînin taharrîsine mecbûr değiliz. Meselâ, قَالَ ’nin elifiyle hıffet hâsıldır. Aslı ne olursa olsun, vâv’a bedel kāf dahi olsa fark etmez. Yine elif, elif ve hafiftir.

İşaret: Bu tasvîrâtla beraber, hiss-i zâhire istinâden, zâhir mutaassıbâne bir cümûd-u bâridi göstermek, nasıl ki belâgatin harâret ve letâfetine münâfîdir. Öyle de, delîl-i Sâni‘ olan nizâm-ı âlemin esası olan hikmetullâhın şâhidi olan istihsân-ı akliyye cârih ve muhâliftir. Şöyle:

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç