MUHÂKEMÂT

47

Bundan sonra bizi câhil bırakmakla cehlimizden istifâde etmek istiyorlar. Olmaz ve olamaz; medreseler hayatlanacaktır vesselâm.

Hem de zâhiriyyûnun efkârını teşvîş eden ve hayâlâtını intizâmdan çıkaran sıdk-ı enbiyânın delâili, yalnız hârikulâdelerde münhasır olduklarını i‘tikād etmeleridir. Hem de Peygamberimizin asm cümle hâli veya ekseriyeti, hârika olmak i‘tibâr etmeleridir. Bu ise, vücûd müsâade etmediği için mütehayyelâtları intizâm bulamıyor. Halbuki böyle i‘tikād, sırr-ı hikmet-i İlâhiyeden ve hilkat-i âlemde cârî olan kavânîn-i İlâhiyeye Peygamberlerin teslîm ve ittibâ‘larından gaflet, pek büyük bir gafletin neticesidir.

Evet, Peygamberimizin asm her bir hâl ve hareketi, sıdkına delâlet ve hakka temessüküne şehâdet etmekle beraber, Peygamber asm de âdâtullâha ittibâ‘ ve inkıyâd ediyor. Makāle-i Sâlise’de bu sırra tenbîh edilecektir. Hem de hârikulâdenin izhârı, tasdîk-i nübüvvet içindir. Tasdîk ise, zâhir olan mu‘cizâtıyla, ekmel-i vech ile hâsıl olabilir. Eğer hâcetten fazla hârika olsa, ya abestir veya sırr-ı teklîfe münâfîdir. Zîrâ teklîf, nazarî olan şeyde bir imtihândır. Bedîhiyât veya bedâhete yakın olan şeylerde, ednâ, a‘lâ ile müsâvî olabilir. Veyahud cereyân-ı hikmetin sırrına teslîm ve itâate muhâliftir. Halbuki peygamberler herkesten ziyâde ubûdiyet ve teslîme mükelleftirler.

Ey şu perişan sözlerime nazar eden tâlib-i hak! Senin mâhiyetinde ekilmiş olan müyûlât, şu On İki Mukaddeme’de sükûnuyla beraber cereyân eden şems-i hakîkatin ziyâsıyla, neşv ü nemâ bulup çiçekler açacaktır.

48

Hâtime:: Seyyid olmayan seyyidim ve seyyid olan değilim diyenler, ikisi de günahkâr. ve duhûl ile hurûc haram oldukları gibi, hadîs ve Kur’ân’da dahi, ziyâde veya noksân etmek memnû‘dur. Fakat ziyâde etmek, nizâmı bozduğu ve vehme kapı açtığı için daha zararlıdır. Noksâna, cehil bir derece özür olur. Fakat ziyâde etmek, ilim ile olur. Âlim olan ma‘zur değildir.

Kezâlik, dinden bir şeyi fasl veya olmayanı vasl etmek, ikisi de câiz değildir. Belki hikâyâtın bakırları ve İsrâîliyâtın müzahrafâtı ve teşbîhâtın mümevvehâtı elmas-ı akîdede, cevher-i şerîatta, dürer-i ahkâmda idhâl etmek, kıymetini daha ziyâde tenzîl ve müteharrî-i hakîkat olan müşterisini daha ziyâde tenfîr ve pişman eder.

Hâtimenin Hâtimesi: Bir adam müsteid ve kābil olduğu şeyi terk ve ehil olmayan şeye teşebbüs etmek, şerîat-ı hilkate büyük bir itâatsizliktir. Zîrâ şânı odur ki, isti‘dâdı san‘atta intişâr ve tedâhül; ve san‘atın mekāyîsine ihtirâm ve muhabbet; ve nevâmîsine temessül ve imtisâl, elhâsıl, fenâ fi’s-san‘at olmaktır. Vazîfe-i hilkat bu iken, bu yolsuzlukla san‘atın sûret-i lâyıkasını tağyîr eder ve nevâmîsini incitir. Ve asıl müsteid olduğu san‘ata olan meyliyle, teşebbüs ettiği gayr-i tabîî san‘atın suretini çirkin eder. Zîrâ bilkuvve olan meyil ve bilfiil olan san‘atın imtizâcsızlığı için bir keşmâkeş olur.

Bu sırra binâen, pek çok adam meylü’l-ağalık ve meylü’l-âmiriyet ve meylü’t-tefevvuk ile mütehakkim geçinmek istediğinden, ilmin şânında olan teşvîk ve irşâd ve nasihat ve lütfu terk edip, kendi istibdâd ve tefevvukuna vesîle-i cebr ve ta‘nîf eder. İlme hizmete bedel, ilmi istihdâm eder.

49

Buna binâen vezâif, ehil olmayanın ellerine geçti. Bâhusus medâris, bunun ile indirâsa yüz tuttu. Buna çâre-i yegâne, dâire-i vâhidenin hükmünde olan müderrisleri, dâru’l-fünûn gibi çok devâire tebdîl ve tertîb etmektir. Tâ herkes sevk-i insânîsiyle hakkına gitmekle, hikmet-i ezeliyenin emr-i ma‘nevîsini meyl-i fıtrîsiyle imtisâl edip, kāide-i taksîmü’l-a‘mâle tatbîk edilsin.

Tenbîh: Ulûm-u medârisin tedennîsine ve mecrâ-yı tabîîden çevrilmesine bir sebeb-i mühim budur: Ulûm-u âliye maksûd-u bizzât sırasına geçtiğinden, ulûm-u âliye mühmel kaldığı gibi, libâs-ı ma‘nâ hükmünde olan ibâre-i Arabiyenin halli, ezhânı zabt ederek, asıl maksûd olan ilim ise tebeî kalmakla beraber, ibâreleri bir derece mebzûl olan ve silsile-i tahsîle resmen geçen kitaplar, evkāt ve efkârı kendine hasr edip hârice çıkmasına meydan vermemeleridir.

Ey birâder-i vicdân! Zannediyorum, şimdi şu mukaddemât üzerine terettüb edecek olan kütüb-ü selâseyi, ne mâhiyette olduklarını görmek istiyorsun, fakat daha sabret. Şimdilik sana bir mevzû‘ söyleyeceğim ki, o kütübün bir zemîn-i icmâlîsini, ta‘bîr-i diğer ile küçük bir fotoğrafını veya icmâlî bir haritasını teşkîl eder. Hem de o kütübde sekiz-dokuz meseleyi, acele edip sana takdîm edeceğim. Üçüncü Makāle’den sonra eğer meşîet-i İlâhiye taalluk etse ve tevfîk-i Rabbânî refîk olsa, tafsîlâtını zikretmek fikrindeyim. İşte mevzû‘ ve zemin budur:

Kur’ân’ın gösterdiği vesâil ile, doğru hikmetin kuvvetiyle, bir seyr-i rûhânî olarak semâvâtın ulûmlarına çıkacağım. Tâ oradan temâşâ edip göreceğiz ki, küre-i arz hol veya top veya fırfıra

50

veya sapan taşı gibi Sâni‘-i Hakîm dest-i kudretle döndürüp, atmakla çeviriyor. Tâ parça parça ederek daha iyisine tebdîl edeceğine nazar-ı hikmetle göreceğiz.

Sonra da semâvâttan asılıp, cevvden geçeceğiz. Tedrîcen, beşiğimiz olan ve beşerin yatıp ve istirâhat eylemesi için Hâlik-ı Rahmân, sathını serip müheyyâ ve mümehhed etmiş olan küre-i arza ineceğiz.

Sonra da beşer, çocukluğundan çıktığı gibi beşiğini atıp harâb etmekle beşeri saadet sarây-ı ebediyeye gönderilmesine nazar-ı dikkatle temâşâ edeceğiz. Bunu tamamen temâşâ ettiğimizden sonra, zaman ve mekân ile mukayyed olmayan seyr-i rûhânî ile zaman-ı mâzî kıt‘asına girip, ebnâ-yı cinsimiz olan ebnâ-yı mâzî ile seyyâle-i berkıye-i târîhiye ile muhâbere edeceğiz. O mağrib-i ihtifânın köşesinde vukūa gelen hâdisâtı öğrenip, ondan fikir için bir şimendiferi yapacağız.

Sonra dönüp gelmek üzere olan ebnâ-yı cinsimizi ziyaret ve istikbâl için saadetin fecr-i sâdıkını uzaktan görmek ve göstermek ile maşrık-ı istikbâle müteveccih olarak, şimendifer-i terakkîye ve tevfîk denilen sefîne-i sa‘ye bindiğimiz ile beraber, ellerimizde olan burhânın misbâhıyla, o bidâyeti karanlık görülen fakat arkası gayet parlak olan zamana dâhil olacağız. ebnâ-yı müstakbel ile musâfaha edip saadetlerini tebrîk edeceğiz.

İşte bu küçük fotoğrafta öyle bir güzel resim mündemicdir ki, ileride tahrîr ile sana görünecektir. Şimdi bu zeminde kütüb-ü mezbûrenin şecereleri tenebbüt ve makālât-ı selâsenin cedâviliyle sulanacaktır.

51

Ey birader! Senin elini tutup hazîne-i hakāike götürmekten evvel, va‘d ettiğim birkaç mesele ile acele edip basar-ı basîretinize gışâvet ve perde olan hayâlâtı def‘ edeceğim. Öyle hayâlât, gulyabânî gibi elleriyle senin gözünü kapar, göğsüne vurur, seni tahvîf eder. Farazâ gösterse de, nûru nâr, dürrü mederr gibi gösterir. O hayâlâttan sakın! Senin vesveselerinin en büyük menşei, küreviyete taalluk eden birkaç meseledir.

Ezcümle: Sevr ve Hût ve Kāf Dağı ve sedd-i Zülkarneyn ve cibâlin evtâdiyetleri ve yer altında cehennemin yerini ta‘yîn etmek, ve دَحٰيهَا، ve سُطِحَتْ، وَالشَّمْسُ تَجْر۪ی لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا، وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ gibi mesâildir. Hakîkatlerini beyân edeceğim; , dinin düşmanlarının gözleri kapatılsın ve dostlarının gözleri dahi açılsın. İşte başlıyorum:

52

Birinci mesele

Senin munsıf olan zihnine ma‘lûmdur ki, küreviyet-i arz ve yerin yuvarlaklığına; muhakkikîn-i İslâm- eğerçi ittifâk-ı sükûtîyle olsa- ittifâk etmişlerdir. Eğer bir şübhen varsa,“Makāsıd veMevâkıf a git; maksada vukūf ve ıttılâ‘ peydâ edeceksin ve göreceksin: Sa‘d ra ve Seyyid ra, top gibi küreyi ellerinde tutmuşlar, her tarafına temâşâ ediyorlar.

Eğer o kapı sana açılamadı.“Mefâtîhü’l-Gayb olan İmâm-ı Râzî’nin ra geniş olan tefsîrine gir ve serîr-i tedrîste o dâhî imâmın halka-i dersinde otur, dersini dinle.

Eğer onun ile mutmain olamadın. arzı, küreviyet kabına sığıştıramadın. İbrahim Hakkı'nın arkasına düş, Huccetü’l-İslâm olan İmâm-ı Gazâlî’nin ra yanına git, fetvâ iste. De ki: “Küreviyette müşâhhat var mıdır?” Elbette diyecek: “Kabul etmezsen müşâhhat vardır.” Zîrâ tâ zamanından beri şöyle bir fetvâ göndermiş: “Kim küreviyet-i arz gibi burhân-ı kat‘îyle sâbit olan bir emri, dine himâyet bahanesiyle inkâr ve reddetse, dine cinâyet-i azîm etmiş olur. Zîrâ bu, sadâkat değil, hıyânettir.”

Eğer ümmîsin fetvâyı okuyamıyorsun. bizim hem-asrımız ve fikren biraderimiz olan Hüseyin-i Cisrî’nin ra sözünü dinle! Zîrâ yüksek sesle münkir-i küreviyeti tehdîd ettiği gibi, hakîkat kuvvetiyle pervâsız olarak der: “Kim dine istinâd ile, himâyet yolunda müdevveriyet-i arzı inkâr eder ise, sadîk-ı ahmaktır, adüvv-ü şedîdden daha ziyâde zarar vermiş olur.”

Eğer bu yüksek sesle senin yatmış olan fikr-i hakîkatin uykudan kalkmadıysa ve gözün de açılamadı.

53

İbn-i Hümâm ra ve Fahrü’l-İslâm ra gibi zâtların ellerini tut, İmâm-ı Şâfiî’ye ra git, istiftâ et, de ki: “Şerîatta vardır: Bir vakitte beş vaktin namazı kılınır. Hem de bir kavim vardır, yatsı namazlarının vakti bazı vakitte yoktur. Hem de bir kavim vardır, güneş çok günlerde gurûb ve çok gecelerde tulû‘ etmez. Nasıl oruç tutacaklar?” Hem de istifsâr et ki: “Şartın ta‘rîf-i şer‘îsi olan sâir erkâna mukārin olan şeydir. Nasıl namazda şart olan istikbâl-i kıbleye intibâk eder. Halbuki yalnız kıyâm ve yarı kuûdda mukārenet vardır?”

Emîn ol, İmâm-ı Şâfiî ra mesele-i ûlâyı şarktan ve garbdan geçen dâirenin müdevveriyetiyle tasvîr edecektir. İkinci ve üçüncü meseleyi dahi, cenûbdan şimâle mümted olan dâirenin mukavvesiyetiyle tatbîk edecektir. Burhân-ı aklî gibi cevab verecektir. Hem de kıble meselesinde diyecek: “Kıble ve Ka‘be öyle bir amûd-u nûrânîdir ki, semâvâtı Arş’a kadar takmış ve nazm edip küre-i arzın tabakātını ferşe kadar delerek kâinâtın muntazam bir amûd-u nûrânîsi olmuştur.

Eğer gıtâ ve perde keşfolunsa, hatt-ı şâkūl ile senin gözünün şuâı, namazın her bir hareketinde ayn-ı kıble ile temas ve musâfaha edecektir.

Ey birader! Eğer sen zannettiğim adamlardansan, acîb hülyaların âlem-i hayâlden başka bir yer bulamadığından, bir kıymeti yoktur, tâ kalbe girebilsin. Sen de inanmıyorsun, nefsini kandıramıyorsun; fakat sapmışsın.

Eğer o hayâlâta açık ve hakîkate kapalı olan kalbinizde pek çok def‘a mütehayyilenizden daha küçük olan küre-i arz yerleşmez ise, tevsî‘-i zihin için nazarın ufkunu genişlettir. Bir meclis hükmünde geçen arzın

54

sâkinlerini gör, suâl et. Zîrâ ev sâhibi evini bilir. Onlar umumen müşâhede ve tevâtür ile bir lisânla sana söyleyecekler: “Yahu! Bizim beşiğimiz ve fezâ-yı âlemde şimendiferimiz olan küremiz o kadar dîvâne değildir. Ecrâm-ı ulviyede cârî olan kaide ve kānûn-u İlâhîden şüzûz ve serkeşlik etsin.” Hem de delâil-i mücesseme-i musattaha olarak haritaları ibrâz edecektir.

İşaret: Nizâm-ı hilkat-i âlem denilen şerîat-ı fıtriye-i İlâhiye. mevlevî gibi cezbe tutan meczub ve misafir olan küre-i arza, güneşe iktidâ eden safbeste yıldızların safında durup itâat etmesini farz ve vâcib kılmıştır. Zîrâ zemin, semâ ile beraber اَتَیْنَا طَٓائِع۪ینَ demişlerdir. Tâat ise, cemâat ile daha efdal ve daha ahsendir.

Elhasıl: Sâni‘-i Âlem, arzı istediği gibi ve hikmeti iktizâ ettiği gibi yaratmıştır. Sizin ey ehl-i hayâl, teşehhî ile istediğiniz gibi yaratmamıştır. akıllarınızı kâinâta mühendis etmemiştir.

Tenbîh: Za‘f-ı akîdeye veyahud sofestai mezhebine olan meyle; veyahud daha almamış, yeni müşteri olmasına işaret eden umûrun biri de; “Bu hakîkat, dine münâfîdir olan kelime-i hamkādır. Zîrâ burhân-ı kat‘î ile sâbit olan bir şeyi hak ve hakîkat olan dine muhâlif olduğuna ihtimâl veren ve münâfâtından havf eden adam, hâlî değil, ya dimağında bir sofestai gizlenmiş, karıştırıyor; veyahud kalbini delerek bir müvesvis saklanmış, ihtilâl ediyor; veyahud yeniden dine müşteri olmuş, tenkîd ile almak istiyor.

55

İkinci mesele

Pûşîde olmasın, Sevr ve Hût’un kıssa-i meşhûresi, İslâmiyet’in dahîl ve tufeylîsidir.

Râvîsiyle beraber Müslüman olmuştur. İstersen Mukaddeme-i Sâliseye git, göreceksin, hangi kapıdan dâire-i İslâmiyet’e dâhil olmuştur. Ama İbn-i Abbâs’a ra olan nisbetin ittisâli ise, Dördüncü Mukaddeme’nin aynasına bak, o ilhâkın sırrını göreceksin. Bundan sonra mervîdir: “Arz, sevr ve hût üzerindedir.” Hadîs olarak rivâyet ediliyor.

Evvelâ: Teslîm etmiyoruz ki, hadîstir. Zîrâ İsrâîliyâtın nişanı vardır.

Sâniyen: Hadîs olsa da, za‘f-ı ittisâl için yalnız zannı ifade eden âhâddendir. Akîdeye dâhil olmaz, zîrâ yakîn şarttır.

Sâlisen: Mütevâtir ve kat‘iyyü’l-metin olsa da, kat‘iyyü’d-delâlet değildir. Eğer istersen Beşinci Mukaddeme’ye mürâcaatla, On Birinci Mukaddeme ile müşâvere et! Göreceksin, nasıl hayâlât, zâhirperestleri havalandırmış, bu hadîsi mahâmil-i sahîhadan çevirmişlerdir.

İşte vücûh-u sahîha üçtür:

Nasıl sevr ve nesir ve insan ve diğeriyle müsemmâ olan hamele-i Arş, melâikedir. Bu Sevr ve Hût dahi, öyle iki melâikedir. Yoksa Arş-ı A‘zam’ı melâikeye; küreyi, küre gibi himmete muhtaç olan bir öküze tahmîl etmek, nizâm-ı âleme münâfîdir.

Hem de lisân-ı şerîattan işitiliyor: Her bir nev‘e mahsûs ve o nev‘e münâsib bir melek-i müekkel vardır.

56

Bir münâsebete binâen o melek o nev‘in ismiyle müsemmâ, belki âlem-i melâikede onun suretiyle mütemessil oluyor. Hadîs olarak işitiliyor: “Her akşamda güneş Arş’a gider, secde eder. İzin alıyor, sonra geliyor.” Evet, şemse müekkel olan melek; ismi Şems, misâli de şemstir. Odur, gider, gelir.

Hem de hükemâ-yı İlâhiyyûn nezdinde her bir nev‘ için hayy ve nâtık ve efrada imdâd verici ve müstemiddi bir mâhiyet-i mücerrede vardır. Lisân-ı şerîatta melekü’l-cibâl ve melekü’l-bihâr ve melekü’l-emtâr gibi isimler ile ta‘bîr edilir. Fakat te’sîr-i hakîkîleri yoktur. Müessir-i hakîkî yalnız Zât-ı Akdes’tir.

(اِذْ لَا مُؤَثِّرَ فِی الْكَوْنِ اِلَّا اللّٰهُ)

Esbâb-ı zâhiriyenin vaz‘ındaki hikmet ise: İzhâr-ı izzet ve saltanat ta‘bîr olunan dest-i kudret, perdesiz dâire-i esbâba mün‘atıf olan nazara karşı, zâhiren umûr-u hasîse ile mübâşeret ve mülâbeseti görülmemektedir. Fakat dâire-i akîde denilen hak ve melekûtiyette her şey ulvîdir. Dest-i kudretin perdesiz mübâşereti izzete münâsibdir. ذٰلِكَ تَقْد۪یرُ الْعَز۪یزِ الْعَل۪یمِ

İkinci mahmil: Sevr, imâret ve zirâat-ı arzın en büyük vâsıtası olan öküzdür. Hût ise, ehl-i sevâhilin, belki pek çok nev‘-i beşerin medâr-ı maîşeti olan balıktır.

Nasıl biri suâl ederse: “Devlet ne şey üstündedir?” Cevab verilir: “Kılıçla kalem üstündedir.” Veyahud Medeniyet ne ile kāimdir?” “Ma‘rifet ve san‘at ve ticaret ile cevab verilir. Veyahud Nev‘-i beşer, ne şey üzerinde bekā bulur?” Cevab ise: “İlim ve amel üstünde bekā bulur.”

57

Kezâlik, vallâhu a‘lem, Fahr-i Kâinât asm buna binâen cevab vermiş. Şöyle suâl eden zât- İkinci Mukaddeme’nin sırrıyla- böyle hakāike zihni isti‘dâd kesb etmediğinden, vazîfesi olmayan bir şeyden suâl ettiği gibi, Peygamberimiz asm de asıl lâzım olan şöyle cevab buyurdu ki: “Yer, sevr üstündedir.” Zîrâ yerin imâreti nev‘-i beşer iledir. Nev‘-i beşerden olan ehl-i kurânın menba‘-ı hayatları ziraat iledir. Ziraat ise, öküzün omuzu üstündedir ve zimmetindedir. Kısm-ı diğeri olan ehl-i sevâhilin a‘zam-ı maîşetleri, belki ehl-i medeniyetin büyük bir ma‘den-i ticâretleri, balığın cevfinde ve hûtun üstündedir. كُلُّ الصَّیْدِ ف۪ی جَوْفِ الْفَرَا meselesine mâsadaktır. Bu latîf bir cevabdır. Mizah da olsa haktır. Zîrâ mizah etse de yalnız hak söyler. Farazâ, sâil keyfiyet-i hilkatten suâl etmişse, fenn-i beyânda olan تَلَقَّی السَّامِعُ بِغَیْرِ الْمُتَرَقَّبِ kaidesinin üslûb-u hakîmânesiyle, lâzım ve istediği cevabı vermiştir. Yoksa hasta olan sâil, iştihâ-yı kâzibiyle istediği cevabı vermemiştir. Ve یَسْئَلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِ قُلْ هِیَ مَوَاق۪یتُ لِلنَّاسِ bu hakîkate bir beraatü’l-istihlâldir.

Üçüncü Mahmil: Sevr ve hût, arzın mahrek-i senevîsinde mukadder olan iki burçtur. O burçlar eğer çendân farazî ve mevhûmedirler. Asıl ecrâmı nazm ve rabt ile yüklenmiş olan âlemde cârî ve lafzen ve ıstılâhen câzibe-i umûmiye ile müsemmâ olan âdâtullâhın kanunu o burçlarda temerküz ve tahassul ettiğinden, “Arz burçlar üstündedir olan ta‘bîr-i hakîmâne câizdir. Bu mahmil, hikmet-i cedîde nokta-i nazarındadır. Zîrâ hikmet-i atîka, burçları semâda; hikmet-i cedîde ise medâr-ı arzda farz etmişlerdir. Bu te’vîl, yeni hikmetin nazarında büyük bir kıymeti tazammun eder.

58

Hem de mervîdir: Suâl taaddüd etmiş. Bir kerre Hût üstündedir.” Demek bir aydan sonra Sevr üstündedir denilmiştir. Yani fezâ-yı gayr-i mahdûdenin her tarafında münteşir olan mezbûr kanunun huyût ve eşi‘alarının nokta-i mihrâkiyesi olan Hût Burcu'nda temerküz ettiğinden, küre-i arz Delv Burcu'ndan koşup Hût’taki tedellî eden kanunu tutup, şecere-i hilkatin bir dalıyla semere gibi asıldı. Veyahud kuş gibi kondu. Sonra tayyâr olan yer, yuvasını Burc-u Sevr üstünde yapmış demektir. Bunu bildikten sonra insafla dikkat et! Beşinci Mukaddeme’nin sırrıyla ehl-i hayâlin ihtirâ-gerdesi olan kıssa-i acîbe-i meşhûrede, acaba hikmet-i ezeliyeye isnâd-ı abesiyet ve san‘at-ı İlâhiyede isbât-ı isrâf ve burhân-ı Sâni‘ olan nizâm-ı bedîi ihlâl etmekten başka ne ile te’vîl olunacaktır? Nefrin, hezârân nefrîn, cehlin yüzüne!

Üçüncü Mesele

Kāf Dağı'dır.

İşaret: Ma‘lûmdur, bir şeyin mâhiyetinin keyfiyetini bilmek başkadır, o şeyin vücûdunu tasdîk etmek yine başkadır. Bu iki noktayı temyîz etmek lâzımdır. Zîrâ çok şeylerin asıl vücûdu yakîn iken, vehim onda tasarruf ederek, imkândan imtinâ‘ derecesine çıkarıyor. İstersen Yedinci Mukaddeme’den suâl et; sana Neam cevabı verecektir. Hem de çok şeylerin metinleri kat‘î iken, delâletlerinde zunûn tezâhüm eylemişlerdir. Belki Murad nedir?” olan suâlinin cevabında, efhâm mütehayyir olmuşlardır. İstersen On Birinci Mukaddeme’nin sadefini . Bu cevheri bulacaksın.

59

[Tenbîh]

Vaktâki bu böyledir.“Kāf a işaret eden kat‘iyyü’l-metinlerden yalnız قٓ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪یدِ dir. Halbuki câizdir; “Kāf”,“Sâd gibi olsun. Dünyanın şarkında değil, belki ağzın garbındadır. Şu ihtimâl ile delil yakîniyetten düşer. Hem de kat‘iyyü'd-delâlet bundan başka olmadığının bir delili, şer‘in müctehidlerinden olan Karâfî’nin لَٓا اَصْلَ لَەُ demesidir. Lâkin İbn-i Abbâs’a ra isnâd olunan keyfiyet-i meşhûresi, Dördüncü Mukaddeme’ye bak. Vech-i nisbeti sana temessül edecektir. Halbuki İbn-i Abbâs’ın ra her söylediği sözü, hadîs olması lâzım gelmediği gibi, her naklettiği şeyi de onun makbûlü olmak lâzım gelmez. Zîrâ İbn-i Abbâs ra gençliğinde İsrâîliyâta, bazı hakāikin tezâhürü için hikâyet tarîkiyle bir derece atf-ı nazar eylemiştir.

Eğer dersen: “Muhakkikîn-i sofiye,“Kāf'a dâir pek çok tasvîrâtta bulunmuşlardır?” Buna cevâben derim:

Meşhur olan âlem-i misâl, onların cevelângâhıdır. Biz elbisemizi çıkardığımız gibi, onlar da cesedlerini çıkarıp seyr-i rûhânî ile o ma‘rezgâh-ı acâibe temâşâ ediyorlar.“Kāf ise, o âlemde onların ta‘rîf ettikleri gibi mütemessildir. Bir parça aynada, semâvât ve nücûm temessül ettikleri gibi, bu âlem-i şehâdette velev küçük şeyler de olsa, çekirdek gibi, âlem-i misâlde tecessüm-ü maanînin te’sîriyle bir büyük ağaç oluyor. Bu iki âlemin ahkâmları birbirine karıştırılmaz. Muhyiddîn-i Arabî’nin ra mağz-ı kelâmına muttali‘ olan, bunu tasdîk eder. Ama avâmın yahud avâm gibi adamların mâbeynlerinde müştehir olan keyfiyeti ki-“Kāf yere muhîttir ve müteaddiddir; her ikisinin ortasında beş yüz senedir; ve zirvesi semânın

60

ketfine mümâstır; ilâ âhirihî hayâlâtihim- bunu, ne kıymette olduğunu bilmek istersen, git Üçüncü Mukaddeme’den fenerini yak. sonra gel, bu zulümâta gir. Belki âb-ı hayat olan belâgatini göreceksin.

Eğer bizim bu meselede olan i‘tikādımızı anlamak istersen, bil ki, benKāf ın vücûduna cezm ederim; fakat keyfiyeti ise havâle ederim. Eğer bir hadîs-i sahîh ve mütevâtir, keyfiyetin beyânında sâbit olursa, îmân ederim ki, murâd-ı Nebî asm sâdık ve doğru ve haktır. Fakat murâd-ı Nebevî asm üzerine. Yoksa nâsın mütehayyelleri üzerine değildir. Zîrâ bazen fehm olunan şey, muradın gayrısıdır.

Bu meselede ma‘lûmumuz budur: Kāf Dağı, ekser şarkı ihâta eden ve eski zamanda bedevî ve medenîlerin aralarında fâsıl olan ve a‘zam-ı cibâl-i dünya olan Çamulari’nin anası olan Himalaya silsilesidir. Bu silsilenin ırkından cibâl-i dünyanın ekserîsi teşa‘ub eyledikleri denilir. Bu hâl öyle gösteriyor ki,“Kāf ın dünyaya meşhur olan ihâtanın fikir ve hayâli bu asl-ı teşa‘ubdan neş’et etmiş olmak gerektir.

Ve sâniyen: Âlem-i şehâdete, suretiyle; ve âlem-i gayba, ma‘nâsıyla müşâbih ve ikisinin mâbeyninde bir berzah olan âlem-i misâl, o muammâyı halleder. Kim isterse keşf-i sâdık penceresiyle veya rüyâ-yı sâdık menfeziyle veya şeffaf şeyler dürbünüyle ve hiç olmaz ise hayâlin verâ-i perdesiyle o âleme bir derece seyirci olabilir. Bu âlem-i misâlin vücûduna ve onda maânînin tecessüm etmelerine pek çok delâil vardır. Binâenaleyh bu kürede olanKāf”, o âlemde zü’l-acâib olanKāf ın çekirdeği olabilir.

Hem de Sâni‘in mülkü geniştir. Bu sefîl küreye münhasır değildir. Fezā ise gayet vâsi‘,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç