MUHÂKEMÂT

129

Üçüncüsü: İnsanın i‘tidâl-i mizâcı ve letâfet-i tab‘ı ve ziynete olan meylidir. Yani, insanın insaniyete lâyık bir sûret-i taayyüşe olan meyl-i fıtrîsidir. Neam, insan hayvan gibi yaşamamalıdır ve yaşamaz. Belki şeref-i insaniyete münâsib bir kemâl ile yaşamak gerektir. Binâenaleyh beşere mesken ve melbes ve me’keli, sanâyi‘-i kesîre ile taltîf etmesine muhtaçtır.

Bu san‘atlarda yalnızca kudretinin adem-i kifâyetine binâen ebnâ-yı cinsiyle imtizâc etmek, o da iştirâk etmek, o da teâvün etmek, o da sa‘yin semerâtını mübâdele etmesini iktizâ etmekle beraber, kuvâ-yı insaniyedeki inhimâk ve tecâvüz sebebiyle adâlete ihtiyaç, o da her aklın adâlete adem-i kifâyetine binâen onu muhâfaza edecek kavânîn-i külliyenin vaz‘larına ihtiyaç, o da te’sîrini muhâfaza etmek için icrâ edecek bir mukannine, o mukannin dahi zâhiren ve bâtınen hâkimiyetini muhâfaza etmek için maddeten ve ma‘nen tefevvuka, hem de Sâni‘-i Âlem’in tarafından bazı umûr ile muhassas olmasıyla bir imtiyâz ve kuvvet-i nisbete, hem de evâmirine olan itâati te’mîn ve te’sîs eden azamet-i Sâni‘in tasavvurunu zihinlerde idâme edecek bir müzekkire-i mükerrere olan ibâdete muhtaçtır.

O ibâdet dahi Sâni‘in cânibine efkârı tevcîh eder. O teveccüh ise, inkıyâdı te’sîs, o inkıyâd dahi nizâm-ı ekmele îsâl eder. O nizâm-ı ekmel dahi, sırr-ı hikmetten tevellüd eder. Sırr-ı hikmet dahi ademü’l-abesiyeti; ve Sâni‘in hikmeti, masnû‘daki teennuku kendine şâhid gösterir.

İşte eğer insanın hayvandan şu cihât-ı selâse ile olan temayüzünü derk edebildin, bizzarûre netice veriyor ki, nübüvvet-i mutlaka, nev‘-i beşerde kutub, belki merkez ve bir mihverdir ki, ahvâl-i beşer onun üzerine deverân ediyor. Şöyle ki:

130

Cihet-i ûlâda dikkat et! Bak, nasıl sevkü’l-insaniyet ve meyl-i tabîînin adem-i kifâyeti ve nazarın kusuru ve tarîk-i akıldaki evhâmın ihtilâtı, nasıl nev‘-i beşeri eşedd-i ihtiyaçla bir mürşid ve muallime muhtaç eder. O mürşid Peygamberdir.

İkinci cihette tedebbür et. Şöyle: İnsandaki lâ-yetenâhîlik ve tabiatındaki meylü’t-tecâvüz ve kuvâ ve âmâlindeki adem-i tahdîd ve âlemdeki meylü’l-istikmâlin dalı hükmünde olan insandaki meylü’t-terakkînin semeresi hükmünde olan kāmet-i nâmiye-i isti‘dâd-ı insânîsine intibâk etmeyen, belki câmid ve muvakkat olan kānûn-u beşer ki, tedrîcen tecârüb ile hâsıl olan netâic-i efkârın telâhukuyla vücûda gelen o kavânîn-i beşer, şu semere-i isti‘dâdın çekirdeklerinin terbiye ve imdâdına adem-i kifâyetinin sebebiyle, maddeten ve ma‘nen iki âlemde saadet-i beşeri te’mîn edecek hem de kāmet-i isti‘dâdının büyümesiyle tevessü‘ edecek, zîhayat ve ebediye bir şerîat-ı İlâhiyeye ihtiyaç gösterir. İşte şerîatı getiren Peygamberdir.

Eğer desen: Biz görüyoruz ki, dinsizlerin veya sahîh bir dini olmayanların ahvâlleri muaddele ve munazzamadırlar.“

Elcevab: O adâlet ve intizâm, ehl-i dînin ikāzât ve irşâdâtıyladır. Ve o adâlet ve fazîletin esasları, enbiyânın te'sîsleriyledir. Demek enbiyâ, esas ve maddeyi vaz‘ etmişlerdir. Onlar da o esas ve fazîleti tutup, onda işlediklerini işlediler. Bundan başka nizâm ve saadetleri muvakkattir. Bir cihetten kāime ve müstakîme ise, çok cihâttan mâile ve münhaniyedir. Yani, ne kadar sureten ve maddeten ve lafzan ve maâşen muntazamadır; fakat sîreten ve ma‘neviyâten ve ma‘nen fâside ve muhtelledir.

Ey birader! İşte sıra üçüncü cihete geldi. İyi tefekkür et! Şöyle: Ahlâktaki ifrât ve tefrît ise,

131

isti‘dâdâtı ifsâd ediyor. Ve şu ifsâd ise abesiyeti intâc eder. Ve şu abesiyet ise, kâinâtın en küçük ve en ehemmiyetsiz şeylerinde mesâlih ve hikemin riâyetiyle, âlemde hüküm-fermâlığı bedîhî olan hikmet-i İlâhiyeye münâkızdır.

Vehim ve Tenbîh

Meleke-i ma‘rifet-i hukuk dedikleri, her fenâlığın maddeten zararını ihsâs ede ede ve efkâr-ı umûmiyeyi îkāz etmekle hâsıl olan meleke-i riâyet-i hukuk dedikleri emri, şerîat-ı İlâhiyeye bedel olarak dinsizlerin tasavvuru ve şerîattan istiğnâları bir tevehhüm-ü bâtıldır. Zîrâ dünya ihtiyarlandı. Öyle bir şeyin mukaddemâtı da zâhir olmadı. Bil’akis mehâsinin terakkîsiyle beraber mesâvî dahi terakkî edip daha dehşetli ve aldatıcı bir şekle giriyor.

Evet, nasıl ki nevâmîs-i hikmet, desâtîr-i hükûmetten müstağnî değildir. Öyle de, vicdana hâkim olan kavânîn-i şerîat ve fazîlete eşedd-i ihtiyaç ile muhtaçtır. İşte şöyle mevhûme olan meleke-i ta‘dîl-i ahlâk, kuvâ-yı selâseyi hikmet ve iffet ve şecâatta muhâfaza etmesine kâfî değildir. Binâenaleyh insan bizzarûre vicdan ve tabiatlara müessir ve nâfiz olan mîzân-ı adâlet-i İlâhiyeyi tutacak bir nebîye muhtaçtır.

İşaret: Binlerce enbiyâ, nev‘-i beşerde nübüvveti iddiâ ederek binlerce mu‘cizâtla müddeâyı isbat etmişlerdir. İşte o enbiyânın cemî-i mu‘cizâtları lisân-ı vâhid ile nübüvvet-i mutlakayı i‘lân eder. Bizim şu suğrâmıza dahi bir burhân-ı kātı‘dır. Buna tevâtür-ü bi’l-ma‘nâ veya ne ta‘bîr ile diyorsanız deyiniz, metîn bir delildir.

Tenbîh: Şu Muhâkemât'ın cihetü’l-vahdeti budur ki, eğer cemî‘-i fünûn ele alınırsa ve fünûnların kavâidinin külliyetleriyle keşfettikleri ittisâk ve intizâma temâşâ edilirse, hem de mesâlih-i cüz’iye-i müteferrikanın mayası

132

ve ukde-i hayatiyesi hükmünde olan bir lezzeti veya bir muhabbeti veya bir emr-i âheri içine atılmakla- ekl ve nikâhtaki gibi- perişan olan umûr ve ef‘âl o maya ile irtibât ve ittisâl ettiklerini, inâyet-i İlâhiye nokta-i nazarında nazar-ı dikkate alınırsa, hem de hikmetin şehâdetiyle sâbit olan adem-i abesiyet ve adem-i ihmâli mütâlaaya alınırsa, istikrâ-i tâmla netice veriyor ki, mesâlih-i külliyenin kutub ve mihveri ve ma‘den-i hayatı hükmünde olan nübüvvet, nev‘-i beşerde zarûrîdir. Farazâ olmaz ise, perişan olan nev‘-i beşer, güya muhtel bir âlemden şu muntazam âleme düşüp cereyân-ı umûmînin âhengini ihlâl ettiği kabul olunursa, biz insanlar sâir kâinâta karşı ne yüzümüz kalacaktır?

Tenbîh: Ey birader! Eğer burhân-ı Sâni‘in suğrâsı senin sahîfe-i zihninde intikāş etmiş ise, hazır ol! Kübrası olan nübüvvet-i Muhammed’in (asm) bahsine geçiyoruz.

İşaret ve İrşâd

Kübrâ sâdıktır. Zîrâ sahîfe-i i‘tibâr-ı âlemde menkūş olan âsâr-ı enbiyâyı mütâlaa etsen ve lisân-ı târîhte cereyân eden ahvâllerini dinlersen ve hakîkati, yani cihetü’l-vahdeti te'sîr-i zaman ve mekân ile girdiği suretlerden tecrîd edebilirsen, göreceksin ki, inâyet-i İlâhiyenin ziyâsı olan mehâsin-i mücerredenin şu‘lesi olan hukukullâh ve hukuk-u ibâdı, enbiyâ, düstûr-u hareket ettiklerini ve nev‘-i beşer tarafından enbiyâya karşı keyfiyet-i telakkîleri ve ümeme karşı sûret-i muâmeleleri ve terk-i menâfi‘-i şahsiye ve sâir umûrlar ki, onlara nebî dedirmiş ve nübüvvete medâr olmuş olan esaslar ise, evlâd-ı beşerin sinn-i tekemmül ve kühûlet olan üstâdı ve medrese-i Cezîretü’l-Arab’da menba‘-ı ulûm-u âliye ve muallimi olan Zât-ı Muhammed’de (asm) daha ekmel ve daha azhar bulunur.

133

Demek oluyor ki, istikrâ-i tâm ile, hususan nev‘-i vâhidde, lâsiyyemâ intizâm-ı muttarid üzerine müesses olan kıyâs-ı hafînin iânesiyle ve kıyâs-ı evlevînin te’yîdiyle nübüvvet-i Muhammed’i (asm) netice vermekle beraber, tenkîhü’l-menât denilen hususiyâttan tecrîd nokta-i nazardan, cemî‘ enbiyâ lisân-ı mu‘cizatlarıyla, vücûd-u Sâni‘in bir burhân-ı bâhiresi olan Muhammed’in (asm) sıdkına şehâdet ederler.

İ‘tizâr: Kısa cümleler ile söylemiyorum, muğlakça oluyor. Zîrâ şu hakāik her tarafa derin köklerini attıklarından, mesele uzunlaşıyor. Sûret-i meseleyi bozmak ve parça parça etmek ve hakîkati incitmek istemiyorum. Hem de hakîkatin etrafına bir dâireyi çekmek istiyorum, tâ hakîkat mahsûr kalıp kaçmasın. Ben tutmazsam başkası tutsun. Beni ma‘zur tutsanız, febihâ! Ve illâ hürriyet var, tahakküm yoktur. Keyfinize!

Mukaddeme

Peygamberin asm delîl-i sıdkı, her bir hareket, her bir hâlidir. Evet, her bir hareketinde adem-i tereddüd ve mu‘terizlere adem-i iltifât ve muârızlara adem-i mübâlât ve muhâlif olanlardan adem-i tahavvüfü, sıdkını ve ciddiyetini gösteriyor. Hem de evâmirinde hakîkatin ruhuna olan isâbeti, hakkıyetini gösterir.

Elhasıl: Tahavvüf ve tereddüd ve telâş ve mübâlât gibi hile ve adem-i vüsûku ve itmi'nânsızlığı îmâ eden umûrlardan müberrâ iken, bilâ-pervâ ve kuvvet-i itmi'nânla en hatarlı makamlarda olan hareketi ve nihâyette olan isâbeti ve iki âlemde semere verecek olan zîhayat kaideleri harekâtıyla te’sîs ettiğine binâen, her bir fiil ve her bir tavrının iki taraftan, yani bidayet ve nihâyetten ciddiyeti ve sıdkı, nazar-ı ehl-i dikkate

134

arz-ı dîdâr ediyor. Bâhusus mecmû‘-u harekâtının imtizâcından ciddiyet ve hakkıyet şu‘le-i cevvâle gibi ve in’ikâsâtından ve müvâzenâtından sıdk ve isâbet, berk-i lâmi‘ gibi tezâhür ve tecellî ediyor.

İşaret: Zaman-ı mâzî ve zaman-ı hâl, yani asr-ı saadet ve zaman-ı istikbâl tazammun ettikleri berâhîn-i nübüvvet, lisân-ı vâhid ile ma‘den-i ahlâk-ı âliye olan Zât-ı Muhammed’de asm dâî-i sıdkı ve dellâl-ı nübüvveti olan burhân-ı zâtînin nidâsına cevab ve hemdest-i vifâk olarak nübüvvetini i‘lâ ve i‘lân ettiklerini kör olmayanlara gösterdiler. Şu halde kitâb-ı âlemden olan fasl-ı zamanın sahîfe-i selâsesini mütâlaa edeceğiz. Hem de o kitaptan mes’ele-i uzmâ ve münevvere olan Zât-ı Muhammed’i (asm) temâşâ ve ziyaret edeceğiz. Müddeamız olan burhânın kübrâsını onun ile isbat edeceğiz.

İşte bu noktaya binâen mesâlik-i nübüvvet dörttür. Beşincisi meşhur ve mestûrdur.

Birinci Meslek

Yani, mesele-i âliye-i zâtiyeyi temâşâ etmekte dört nükteyi bilmek lâzımdır:

Birincisi: لَیْسَ الْكَحَلُ كَالتَّكَحُّلِ kaidesine binâen, sun‘î ve tasannu‘î olan şey, ne kadar mükemmel olsa da, tabîî yerini tutmadığından, hey'etinin feletâtı, müzahrefiyeti îmâ edecektir.

İkincisi: Ahlâk-ı âliyenin, hakîkatin zeminiyle olan râbıta-i ittisâli ciddiyettir. Ve deverân-ı dem gibi hayatlarını idâme eden ve imtizâclarından tevellüd eden haysiyete kuvvet veren, hey’et-i mecmûasına intizâm veren yalnız sıdktır. Evet, şu râbıta olan sıdk ve ciddiyet kesildiği anda, o ahlâk-ı âliye kurur ve hebâen gidiyor.

135

Üçüncüsü: Umûr-u mütenâsibede temâyül ve tecâzüb; ve mütezâdde olan eşyâlarda tenâfür ve tedâfü‘ kāide-i meşhûresi, maddiyâtta nasıl cereyân ediyor, ma‘neviyât ve ahlâkta dahi cereyân eder.

Dördüncüsü: لِلْكُلِّ حُكْمٌ لَیْسَ لِكُلٍّ Şimdi gelelim maksada: İşte âsâr ve siyer ve târîh-i hayatı! Hatta a‘dânın şehâdetleriyle, Zât-ı Peygamber’de asm vücûdu muhakkak olan ahlâk-ı âliyenin kesret ve ihâta ve tecemmu‘ ve imtizâcından tevellüd eden izzet ve haysiyetten neş’et eden şeref ve vakār ve izzet-i nefs ile ferişteler, devlerin ihtilât ve istirâklarından tenezzühleri gibi sırr-ı tezâda binâen, o ahlâk-ı âliye dahi hile ve kizbden tereffu‘ ve tenezzüh ve teberrî ederler. Hem de hayat ve mayaları makamında olan sıdk ve hakkıyeti tazammun ettiklerinden, şu‘le-i cevvâle gibi nübüvveti aleniyete çıkarıyor.

Tenbîh: Ey birader! Görüyorsun ki, bir adam yalnız şecâatle meşhur olursa, o şöhret ona verdiği haysiyeti ihlâl etmemek için, kolaylıkla yalana tenezzül etmez. Nerede kaldı ki, cemî‘-i ahlâk-ı âliye birden tecemmu‘ ede. Evet, mecmû‘da bir hüküm bulunur, ferdde bulunmaz.

İşaret ve Tenbîh: Görüyoruz, bu zamanda sıdk ve kizbin mâbeynleri ancak bir parmak kadar vardır. Bir çarşıda ikisi de satılır. Fakat her bir zamanın bir hükmü var. Hiçbir zamanda asr-ı saadet gibi, sıdk ve kizbin ortasındaki mesâfe açılmamıştır. Şöyle ki:

Sıdk kendi hüsn-ü hakîkîsini kemâl-i haşmetle izhâr ve onun ile temessük eden Muhammed’i asm a‘lâ-yı illiyyîn-i şerefe i‘lâ ve âlemde inkılâb-ı azîmi îkā‘ ettiğinden, şarktan garba kadar kizbden bu‘d derecesini göstermekle kıymet-i âliyesini i‘lâ etmek cihetiyle sûku ve metâını gayet nâfık ve râic etmiştir. Hâşiye.

136

Ve kizb ise, teşebbüsât-ı azîmeyi murdârların lâşeleri gibi ruhsuz bıraktığı için, nihâyet-i kubhunu izhâr ve onun ile temessük eden Müseylime ve emsâli esfelü’s-sâfilîn-i hıssete düşürdüğü cihetle, metâ‘-ı zehr-âlûdu ve sûku gayet muattal ve kesâd etmiştir. Hâşiye.

İşte ehl-i izzet ve tefâhur olan kavm-i Arabın tabiatlarındaki meylü'r-râic sâikasıyla müsâbaka ederek, o kâsid kizbi terk edip ve râic sıdk ile tecemmül ederek adâletlerini âleme kabul ettirmişlerdir. İşte Sahâbelerin aklen olan adâletleri bu sırdan neş’et eder.

İrşâd ve İşaret: Tarih ve siyer ve âsâr nokta-i nazarından dikkat olunursa, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm dört yaşından kırk yaşına kadar, lâsiyyemâ şe’ni, ahlâkı ve hileyi dışarıya atmakta olan harâret-i garîziyenin şiddet-i iltihâbı zamanında, kemâl-i istikāmetle ve kemâl-i metânetle ve tamâm-ı ıttırâd-ı ahvâl ile ve müsâvât ve müvâzenet-i etvârıyla ve nihâyet-i iffet ile ve hiçbir hâli mestûriyeti muhâfaza etmeyen- lâsiyyemâ öyle ehl-i inâda karşı- bir hileyi îmâ etmemekle beraber, yaşadığı nazara alınırsa, sonra istimrâr-ı ahlâkının zamanı olan kırk seneden sonra o inkılâb-ı azîm nazara alınırsa, haktan geldiğini ve hakîkat olduğunu tasdîk etmezse, nefsine levmetsin. Zîrâ zihninde bir sofestai gizlenmiş olacaktır.

Hem de en hatarlı makamlarda- gar’da gibi- tarîk-i halâsı mefkūd iken ve haytu’l-emel bihasebi’l-âde kesilirken, gayet metânet ve kemâl-i vüsûk ve nihâyet-i itmi'nân ile olan hareket ve hâl ve tavrı, nübüvvet ve ciddiyetine şâhid-i kâfidir ve hak ile temessük ettiğine delildir.

137

İkinci Meslek

Yani, sahîfe-i ûlâ, zaman-ı mâzîdir. İşte şu sahîfede dört nükteyi nazar-ı dikkate almak lâzımdır:

Birincisi: Bir fende veyahud kısasta, bir adam esaslarını ve ruh ve ukdelerini ahz ederek müddeâsını ona bina ederse, o fende hazâkat ve mahâretini gösterir.

İkincisi: Ey birader! Eğer tabîat-ı beşere ârif isen, küçük bir haysiyetle, küçük bir da‘vâda, küçük bir kavimde, küçük bir hilâfın serbestiyetle irtikâb olunmadığına nazar edersen; gayet büyük bir haysiyetle, nihâyet cesîm bir da‘vâda, hasra gelmeyen bir kavimde, hadsiz bir inâda karşı, her cihetten ümmîliğiyle beraber, hiçbir cihetle akıl müstakil olmayan meselelerde, tam serbestiyetle, bilâ-pervâ ve kemâl-i vüsûk ile alâ ruûsi'l-eşhâd zikir ve nakilden güneş gibi sıdkın tulû‘ edeceğini göreceksin.

Üçüncüsü: Bedevîlere nisbet çok ulûm-u nazariye vardır; medenîlere nisbeten lisân-ı âdât ve ef‘âlin telkînâtıyla, ulûm-u müteârifenin hükümlerine geçmişlerdir. Bu nükteye binâen, bedevîlerin hâllerini muhâkeme etmek için, kendini o bâdiyede farz etmek gerektir. Eğer istersen, İkinci Mukaddeme’ye mürâcaat et, zîrâ şu nükteyi îzâh etmiştir.

Dördüncüsü: Bir ümmî, ulemâ meyânında mütedâvil bir fende beyân-ı fikir ederse, ittifâk noktalarda muvâfık olarak ve muhtelefün-fîhâ olan noktalarda muhâlefet edip, musahhihâne olan söylemesi, onun tefevvukunu ve kesbî olmadığını isbat eder.

138

Şu nüktelere binâen deriz ki: Resûl-ü Ekrem’in asm ma‘lûm olan ümmiyetiyle beraber, güya gayr-i mukayyed olan rûh-u cevvâle ile tayy-ı zaman ederek mâzînin a‘mâk-ı hafâsına girerek, hazır ve müşâhid gibi enbiyâ-yı sâlifenin ahvâllerini ve esrârlarını teşrîh etmesiyle, bütün enzâr-ı âleme karşı öyle bir davâ-yı azîmede- ki, bütün ezkiyâ-yı âlemin nazarlarını dikkate celbeder- bilâ-pervâ ve nihâyet vüsûk ile müddeâsına mukaddeme olarak, o esrâr ve ahvâlin ukad-ı hayatiyeleri hükmünde olan esaslarını zikretmekle beraber, kütüb-ü sâlifenin ittifâk noktalarında musaddık ve ihtilâf noktalarında musahhih olarak kısas ve ahvâl-i enbiyâyı bize hikâye etmesi, sıdk ve nübüvvetini intâc eder.

Teznîb: Cemî‘-i enbiyânın delâil-i nübüvvetleri, sıdk-ı Muhammed’e asm delildir ve cemî‘-i mu‘cizâtları, Muhammed’in asm bir mu‘cize-i ma‘neviyesidir. Bunda dikkat edersen anlayacaksın.

İşaret: Ey birader! Bazen kasem, burhânın yerini tutar. Zîrâ burhânı tazammun eder. Öyle ise:

(وَالَّذ۪ی قَصَّ عَلَیْهِ الْقَصَصَ لِلْحِصَصِ وَسَیَّرَ رُوحَهُ ف۪ٓی اَعْمَاقِ الْمَاض۪ی وَف۪ی شَوَاهِقِ الْمُسْتَقْبَلِ فَكَشَفَ لَهُ الْاَسْرَارَ مِنْ زَوَایَا الْوَاقِعَاتِ اِنَّ نَظَرَهُ النَّقَّادَ اَدَقُّ مِنْ اَنْ یُدَلَّسَ عَلَیْهِ وَمَسْلَكَهُ الْحَقَّ اَغْنٰی مِنْ اَنْ یُدَلِّسَ عَلَی النَّاسِ)

Evet, neam. Onun nûr-u nazarına hayâl, kendini hakîkat gösteremiyor ve hak olan mesleği telbîsten müstağnîdir.

139

Üçüncü Meslek

Yani, zaman-ı hâlin, yani asr-ı saadetin sahîfesinde dört nükte, bir noktayı nazar-ı dikkate almak gerektir:

Birincisi: Küçük bir âdet, küçük bir kavimde veya zaîf bir haslet, kalîl bir tâifede, büyük bir hâkimin, büyük bir himmetle kolaylıkla kaldıramadığını nazara alırsan; acaba gayet çok, tamamen müstemirre, nihâyet derecede me’lûf ve çok da mütenevvia, tamamen râsiha olan âdât ve ahlâk, nihâyet kesîr ve me’lûfâtına gayet mutaassıb ve şedîdü’ş-şekîme olan bir kavmin a‘mâk-ı ervâhından az fedâkârlıkla, kısa bir zamanda kal‘ ve ref‘ ettiğini ve o âdât-ı seyyienin yerine başka âdât ve ahlâk fidanlarını gars etmesi ve def‘aten nihâyet derecede tekemmül ettiklerini nazara alırsan ve dikkat edersen, hârikulâde olduğunu tasdîk etmezsen, seni sofestai defterinde yazacağım.

İkincisi: Şahs-ı ma‘nevî hükmünde olan bir devletin nümüvv-ü tabîîsi hükmünde olan teşekkülü ise, mütemehhildir. Ve devlet-i atîkaya galebesi- ki ona inkıyâd, tabîat-ı sâniye hükmüne girdiği için- tedrîcîdir. Öyle ise, maddeten ve ma‘nen hâkim, hem de gayet cesîm bir devleti kısa bir zamanda teşkîli, hem de düvel-i râsihaya def‘î gibi galebe etmesi; ma‘neviyât ve ahvâlde cârî olan âdâtın bizzarûre hârikulâde olduğunu görmezsen körler defterinde yazılacaksın.

Üçüncüsü: Tahakküm-ü zâhirî, kahır ve cebir ile mümkündür. Fakat efkâra galebe etmek, hem de ervâha tahabbüb ve tabâyia tasallut, hem de hâkimiyetini vicdânlar üzerine dâimâ muhâfaza etmek, hakîkatin hâssa-i fârikasıdır. Bu hassayı bilmezsen, hakîkatten bîgânesin.

140

Dördüncüsü: Terğîb veya terhîb hilesiyle ancak yalnız bir te'sîr-i sathî edip ve akla karşı sedd-i turuk edecektir. Şu halde a‘mâk-ı kulûbe nüfûz ve erakk-ı hissiyâtı tehyîc ve şükûf-misâl olan isti‘dâdâtı inkişâf ettirmek ve kâmine ve nâime olan seciyeleri îkāz ve tenbîh; ve cevher-i insaniyeti feverâna getirmek ve kıymet-i nâtıkıyeti izhâr etmek, şuâ‘-ı hakîkatin hâssasıdır.

Evet, kasâvet-i mücessemenin misâl-i müşahhası olan ve'd-i benât gibi umûrlardan kalblerini taskîl etmesi ve rikkat-i letâfetin lem‘ası olan hayvanâta merhamet, hatta karıncaya şefkat gibi umûr ile tezyîn etmesi, öyle bir inkılâb-ı azîmdir- hususan öyle akvâm-ı bedevîde- ki, hiçbir kānûn-u tabîiyeye tevfîk olmadığından, hârikulâde olduğu musaddakgerde-i erbâb-ı basîrettir. Basîretin varsa tasdîk edeceksin.

Şimdi Nokta’yı dinle: İşte târîh-i âlem şehâdet eder ki: En büyük dâhî odur ki, bir veya iki hissin ve seciyenin ve isti‘dâdın inkişâfına ve îkāzına ve feverâna getirmesine muvaffak olsun. Zîrâ öyle bir hiss-i nâim îkāz edilmezse, sa‘y hebâen gider ve muvakkat olur. İşte en büyük dâhî ancak bir veya iki hissin îkāzına muvaffak olabilmiştir. Ezcümle: Hiss-i hürriyet ve hamiyet ve muhabbet.

Bu noktaya binâen, Cezîretü’l-Arab sahrâ-yı vesîasında olan akvâm-ı bedevîde kâmine ve nâime ve mestûre olan hissiyât-ı âliye- ki, binlere bâliğdir- birden inkişâf, birden îkāz, birden feverân ve galeyâna getirmek, şems-i hakîkatin, ziyâ-yı şu‘le-feşânın hâssasıdır. Bu Noktayı aklına sokmayanın, biz Cezîretü’l-Arab’ı gözüne sokacağız. İşte Cezîretü’l-Arab! On üç asır beşerin terakkiyâtından sonra,

141

en mükemmel feylesoflardan yüz taneyi göndersin, yüz sene kadar çalışsın; acaba bu zamana nisbeten o zamana nisbet yaptığının yüzde birini yapabilir mi?

İşaret: Kim tevfîk isterse, âdetullâh ve hilkat ve fıtrat ile âşinâlık etmek ve dostluk etmek gerektir. Yoksa fıtrat, tevfîksizlikle bir cevâb-ı red verecektir. Cereyân-ı umûmî ise, muhâlif harekette bulunanları adem-âbâd hiçâ-hiçe atacaktır.

İşte buna binâen temâşâ et. Göreceksin ki, hilkatte cârî olan kavânîn-i amîka-i dakîka- ki, hurdebîn-i akıl ile görülmez- hakāik-i şerîat ne derecede mürâât ve muârefet ve münâsebette bulunmuşlardır ki, o kavânîn-i hilkatin muvâzenesini muhâfaza etmiştir. Evet, şu a‘sâr-ı tavîlede, şu müsâdemât-ı azîme içinde hakāikini muhâfaza, belki daha ziyâde inkişâfa getirdiğinden gösterir ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mesleği, hiçbir vakit mahv olmayan hak üzerine müessestir.

Şu nükte ve noktaları bildikten sonra, geniş ve muhâkemeli ve müdakkik bir zihinle dinle ki, Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm ümmiyeti ve adem-i kuvvet-i zâhiresi ve adem-i hâkimiyeti ve adem-i meyl-i saltanat ile beraber, gayet hatarlı mevâki‘de kemâl-i vüsûk ile teşebbüs ederek efkâra galebe etmekle, ervâha tahabbüb ve tabâyia tasallut, gayet kesîre ve müstemirre ve râsiha ve me’lûfe olan âdât ve ahlâk-ı vahşiyâneyi esasıyla hedm ederek, onların yerine ahlâk-ı âliyeyi gayet metîn bir esas ile, lahm ve demlerine karışmış gibi te’sîs etmekle beraber, zâviye-i vahşette hâmid olan bir kavimdeki kasâvet-i vahşiyeyi ihmâd ve hissiyât-ı dakîkayı tehyîc, evet, hissiyât-ı âliyeyi îkāz ve cevher-i insaniyetlerini izhâr etmekle beraber, evc-i medeniyete bir zaman-ı kasîrde is‘âd ederek, şark ve garbda oturmuş bir devlet-i cesîmeyi bir zaman-ı kalîlde teşkîl edip,

142

ateş-i cevvâl gibi, belki nûr-u nevvâr gibi veyahud asâ-yı Mûsâ as gibi sâir devletleri bel‘ ve imhâ derecesine getirdiğinden, basar-ı basîreti kör olmayanlara sıdkını ve nübüvvetini ve hak ile temessükünü göstermiştir. İşte eğer sen görmezsen, seni insanların defterinden sildirecektir.

Dördüncü Meslek

Sahîfe-i müstakbelden, lâsiyyemâ mesele-i şerîattır. İşte dört nükteyi nazar-ı dikkatten dûr etmemelisin.

Birincisi: Bir şahıs dört veya beş fende meleke sâhibi ve mütehassıs olmaz. Meğer hârika ola

İkincisi: mesele-i vâhide, iki mütekellimden sudûr eder. Birisi, mebde’ ve müntehâsını ve siyâk ve sibâka mülâyemetini ve ahavâtıyla nisbetini ve mevzi‘-i münâsibde isti‘mâlini, yani münbit bir zeminde sarfını nazara aldığı için, o fende olan mahâretine ve melekesine ve ilmine delâlet ettiği halde, öteki mütekellim şu noktaları ihmâl ettiği için sathiyetine ve taklîdiyetine delâlet eder. Halbuki kelâm yine o kelâmdır. Eğer aklın bunu farketmezse, ruhun hisseder.

Üçüncüsü: İkinci Mukaddeme’de geçtiği gibi, bir-iki asır evvel hârika sayılan keşif bu zamana kadar mestûr kalsaydı, tekemmül-ü mebâdî cihetiyle bir çocuk da keşfedebildiğini nazara al. On üç asır geri git, o zamanların te’sîrâtından kendini tecrîd et, dehşet-engîz olan Cezîretü’l-Arab’da otur, dikkatle temâşâ et. Görürsün ki, ümmî, tecrübe görmemiş, zaman ve zemin yardım etmemiş tek bir adam ki, yalnız zekâya değil, belki gayet kesîr tecârübün mahsûlü olan fünûnun kavânîniyle öyle bir nizâm ve adâleti

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç