
SAYFA 125
İkinci Maksad
Mukaddeme
Eğer desen: Dibâcede demiş idin: Kelime-i şehâdetin ikinci kelâmı birincisine şâhid ve meşhûddur.
Elcevab: Neam, evet. Ma‘rifetullâh denilen ka‘be-i kemâlâta giden minhâcların en müstakîm ve en metîni, Sâhib-i Medîne-i Münevvere Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yaptığı tarîk-i hadîd-i beyzâsıdır ki, rûh-u hidâyet hükmünde olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, avâlim-i gaybın mişkât ve zücâcesi hükmünde olan kalbinin ma‘kes ve tercümanı makamında olan lisân-ı sâdıkı, berâhin-i Sâni‘in en sâdık bir delîl-i zîhayat ve bir huccet-i nâtıka ve bir burhân-ı fasîhtir. Evet, hem zâtı, hem lisânı birer burhân-ı neyyirdir. Neam, hilkat tarafından Zât-ı Muhammed asm burhân-ı bâhirdir. Hakîkat cânibinden lisânı, şâhid-i sâdıktır. Evet, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm hem Sâni‘e, hem nübüvvete, hem haşre, hem hakka, hem hakîkate bir huccet-i kātıadır. Tafsîli gelecektir.
Tenbîh: Devir lâzım gelmez. Zîrâ sıdkının delâili, Sâni‘in delâiline tevakkuf etmez.
Temhîd: Peygamberimiz asm Sâni‘in bir burhânıdır. Öyle ise şu burhânın isbât-ı sıdkını ve intâcını ve sureten ve maddeten sıhhatini isbat etmek gerektir. Nahû:
SAYFA 126
بِسْمِ اللّٰه الرَّحْمٰنِ الرَّح۪یمِ
(اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی مُحَمَّدٍنِ الَّذ۪ی دَلَّ عَلٰی وُجُوبِ وُجُودِكَ)
Emmâ ba‘dü, ey hakîkatin âşıkı! Eğer vicdanımı mütâlaa etmekle hakîkatleri rasad etmek istersen, kalb dedikleri latîfe-i Rabbâniyenin pası ve zengârı hükmünde olan arzû-yu hilâf ve iltizâm-ı taraf-ı muhâlif ve ma‘zur tutulmak için kendi evhâmına bir hak vermek ve bir asla ircâ‘ etmek ve mecmûun neticesini her bir ferdden istemek ki, za‘fiyeti sebebiyle neticenin reddine bir isti‘dâd-ı seyyie verilir. Hâşiye.
Hem de bahaneli çocukluk tabiatı, hem de mahaneli düşman seciyeti, hem de yalnız ayıbı görmek şânında olan müşteri nazarı gibi emirlerden o mir’âtı taskîl ve tasfiye et. Muvâzene ve mukābele eyle. Ekser emârâtın imtizâcından tezâhür eden hakîkatin şu‘le-i cevvâlesini karîne-i münevvire et. tâ ekalldeki evhâm-ı muzlimeyi tenvîr ve def‘ edebilesin. Hem de munsıfâne ve müdakkikāne ile dinle, kelâm tamam olmadan i‘tirâz etme. Nihâyete kadar bir cümledir, bir hükümdür. Tamam olduktan sonra bir vehmin kalırsa söyle.
Tenbîh: Şu burhânın suğrâsı, nübüvvet-i mutlakadır. Kübrâsı ise, nübüvvet-i Muhammed’dir asm. İşte başlıyoruz:
İşaret
Sâni‘in hikmeti ve ef‘âlindeki adem-i abesiyet ve kâinâttaki en hasîs ve en kalîl şeyde nizâmın mürââtı ve adem-i ihmâli ve nev‘-i beşerin mürşide olan ihtiyâc-ı zarûrîsi, nev‘-i beşerde vücûd-u nübüvvet, nübüvvet kat‘an istilzâm ederler.
SAYFA 127
Eğer desen: Bu icmâldeki ma‘nâyı anlamadım, tafsîl et.
Derim: İşte dinle. Görüyorsun ki, maddiye ve ma‘neviye olan nev‘-i beşerdeki nizâmâtın, hem de hâsiyet-i aklın kuvvetiyle taht-ı tasarrufuna alınan çok envâın ahvâline verildiği intizâmâtın merkezi ve ma‘deni hükmünde olan nübüvvet-i mutlakanın burhânı, insanın hayvaniyetten üç noktada olan terakkîsidir:
Birincisi: ”Fikrin evveli amelin âhiri, amelin evveli fikrin âhiri“ olan kaidesinin zımnındaki sırr-ı acîbdir. Şöyle:
Nûr-u nazar ile ilel-i müterettibe-i müteselsilenin meyânında olan terettübü keşfederek umum kemâlât-ı insaniyenin tohumu hükmünde olan mürekkebâtı, besâite tahlîl ve ircâ‘ etmekle hâsıl olan kābiliyet-i ilim ve terkîb dedikleri kavânîn-i câriyeyi isti‘mâl edip, san‘atıyla tabiatı muhâkât olan kābiliyet-i san‘attan nazarının kusurunu ve evhâmın müzâhameti ve sevk-i insaniyetin adem-i kifâyeti cihetiyle bir mürşid-i nebîye ihtiyaç gösteriyor; tâ, âlemdeki nizâm-ı ekmelin muvâzenesi muhâfaza olunsun.
İkincisi: Gayr-i mütenâhî olan beşerin isti‘dâdı, gayr-i mahsûr olan âmâl ve müyûlâtı ve gayr-i mazbût olan tasavvurât ve efkârı, gayr-i mahdûd olan kuvve-i şeheviye ve gazabiyesidir.
İşaret: Bir adama milyonlarca sene ömür ile bütün lezâiz-i dünyeviye ve her cihetten tasallut-u tâm verildiği halde, isti‘dâdındaki lâyetenâhîliğin hükmünce bir ”Âh, âh, leyte!“ yi çekecektir. Güya o adem-i rızâ ile remiz ve işaret ediyor ki, insan ebede nâmzeddir ve saadet-i ebediye için halk olunmuştur. Tâ gayr-i mütenâhî bir zamanda, gayr-i mahdûd ve geniş bir âlemde, gayr-i mahsûr olan isti‘dâdâtını bilfiile çıkarabilsin.
SAYFA 128
Tenbîh: Adem-i abesiyet ve hakāik-i eşyânın sübûtiyetleri îmâ ediyor ki, bu dar ve mahsûr ve her bir lezzetinde çok a‘râzın müzâhametiyle keşmâkeş ve tehâsüdden hâlî olmayan şu dünyâ-yı deniye içinde kemâlât-ı insaniye yerleşmez. Belki geniş ve müzâhametsiz bir âlem lâzımdır. Tâ insan hakkıyla sünbüllensin ve ahvâl ve kemâlâtına nizâm vermekle, nizâm-ı âleme hemdest-i vifâk olabilsin.
Tenbîh ve İşaret: İstitrâdî olarak haşre îmâ olundu. İleride zaten burhân-ı kat‘îyle isbat edilecektir. Fakat burada istediğim nokta: İnsandaki isti‘dâd ebede nâzırdır. Eğer istersen, insaniyetin cevherine ve nâtıkıyetin kıymetine ve isti‘dâdın muktezâsına teemmül ve tedkîk et. Sonra da o cevher-i insaniyetin en küçük ve en hasîs hizmetkârı olan hayâle bak, gör. Yanına git ve de: ”Ey hayâl ağa! Beşâret sana! Dünya ve mâfîhânın saltanatı, milyonlar sene ömür ile beraber sana verilecektir. Fakat âkıbetin, dönmemeksizin fenâ ve ademdir.“ Acaba hayâl sana nasıl mukābele edecek? Âyâ, istibşâr ve sürûr veyahud telehhüf ve tahassür ile cevab verecektir? Ecel, neam, evet, cevher-i insaniyet a‘mâk-ı vicdânın dibinde enîn ve hanîn edip bağıracak: ”Eyvâh, vâ-hasretâ, saadet-i ebediyenin fıkdânına!“ diyecektir. Hayâle zecir ve ta‘nîf ederek: ”Yahu! Bu dünya-yı fâniye ile râzı olma!“
İşte ey birader, hînâ bu saltanat-ı fâniye, sultân-ı insaniyetin en hakîr hizmetkârı veyahud şâiri veyahud san‘atkâr ve tasvîrcisini işbâ‘ ve râzı edemezse, nasıl o hayâl gibi çok hizmetkârların sâhibi olan sultân-ı insaniyeti işbâ‘ edebilir? Kellâ! Neam, onu işbâ‘ edecek, yalnız haşr-i cismânînin sadefinde meknûn olan saadet-i ebediyedir.
SAYFA 129
Üçüncüsü: İnsanın i‘tidâl-i mizâcı ve letâfet-i tab‘ı ve ziynete olan meylidir. Yani, insanın insaniyete lâyık bir sûret-i taayyüşe olan meyl-i fıtrîsidir. Neam, insan hayvan gibi yaşamamalıdır ve yaşamaz. Belki şeref-i insaniyete münâsib bir kemâl ile yaşamak gerektir. Binâenaleyh beşere mesken ve melbes ve me’keli, sanâyi‘-i kesîre ile taltîf etmesine muhtaçtır.
Bu san‘atlarda yalnızca kudretinin adem-i kifâyetine binâen ebnâ-yı cinsiyle imtizâc etmek, o da iştirâk etmek, o da teâvün etmek, o da sa‘yin semerâtını mübâdele etmesini iktizâ etmekle beraber, kuvâ-yı insaniyedeki inhimâk ve tecâvüz sebebiyle adâlete ihtiyaç, o da her aklın adâlete adem-i kifâyetine binâen onu muhâfaza edecek kavânîn-i külliyenin vaz‘larına ihtiyaç, o da te’sîrini muhâfaza etmek için icrâ edecek bir mukannine, o mukannin dahi zâhiren ve bâtınen hâkimiyetini muhâfaza etmek için maddeten ve ma‘nen tefevvuka, hem de Sâni‘-i Âlem’in tarafından bazı umûr ile muhassas olmasıyla bir imtiyâz ve kuvvet-i nisbete, hem de evâmirine olan itâati te’mîn ve te’sîs eden azamet-i Sâni‘in tasavvurunu zihinlerde idâme edecek bir müzekkire-i mükerrere olan ibâdete muhtaçtır.
O ibâdet dahi Sâni‘in cânibine efkârı tevcîh eder. O teveccüh ise, inkıyâdı te’sîs, o inkıyâd dahi nizâm-ı ekmele îsâl eder. O nizâm-ı ekmel dahi, sırr-ı hikmetten tevellüd eder. Sırr-ı hikmet dahi ademü’l-abesiyeti; ve Sâni‘in hikmeti, masnû‘daki teennuku kendine şâhid gösterir.
İşte eğer insanın hayvandan şu cihât-ı selâse ile olan temayüzünü derk edebildin, bizzarûre netice veriyor ki, nübüvvet-i mutlaka, nev‘-i beşerde kutub, belki merkez ve bir mihverdir ki, ahvâl-i beşer onun üzerine deverân ediyor. Şöyle ki:
SAYFA 130
Cihet-i ûlâda dikkat et! Bak, nasıl sevkü’l-insaniyet ve meyl-i tabîînin adem-i kifâyeti ve nazarın kusuru ve tarîk-i akıldaki evhâmın ihtilâtı, nasıl nev‘-i beşeri eşedd-i ihtiyaçla bir mürşid ve muallime muhtaç eder. O mürşid Peygamberdir.
İkinci cihette tedebbür et. Şöyle: İnsandaki lâ-yetenâhîlik ve tabiatındaki meylü’t-tecâvüz ve kuvâ ve âmâlindeki adem-i tahdîd ve âlemdeki meylü’l-istikmâlin dalı hükmünde olan insandaki meylü’t-terakkînin semeresi hükmünde olan kāmet-i nâmiye-i isti‘dâd-ı insânîsine intibâk etmeyen, belki câmid ve muvakkat olan kānûn-u beşer ki, tedrîcen tecârüb ile hâsıl olan netâic-i efkârın telâhukuyla vücûda gelen o kavânîn-i beşer, şu semere-i isti‘dâdın çekirdeklerinin terbiye ve imdâdına adem-i kifâyetinin sebebiyle, maddeten ve ma‘nen iki âlemde saadet-i beşeri te’mîn edecek hem de kāmet-i isti‘dâdının büyümesiyle tevessü‘ edecek, zîhayat ve ebediye bir şerîat-ı İlâhiyeye ihtiyaç gösterir. İşte şerîatı getiren Peygamberdir.
Eğer desen: ”Biz görüyoruz ki, dinsizlerin veya sahîh bir dini olmayanların ahvâlleri muaddele ve munazzamadırlar.“
Elcevab: O adâlet ve intizâm, ehl-i dînin ikāzât ve irşâdâtıyladır. Ve o adâlet ve fazîletin esasları, enbiyânın te'sîsleriyledir. Demek enbiyâ, esas ve maddeyi vaz‘ etmişlerdir. Onlar da o esas ve fazîleti tutup, onda işlediklerini işlediler. Bundan başka nizâm ve saadetleri muvakkattir. Bir cihetten kāime ve müstakîme ise, çok cihâttan mâile ve münhaniyedir. Yani, ne kadar sureten ve maddeten ve lafzan ve maâşen muntazamadır; fakat sîreten ve ma‘neviyâten ve ma‘nen fâside ve muhtelledir.
Ey birader! İşte sıra üçüncü cihete geldi. İyi tefekkür et! Şöyle: Ahlâktaki ifrât ve tefrît ise,
SAYFA 131
isti‘dâdâtı ifsâd ediyor. Ve şu ifsâd ise abesiyeti intâc eder. Ve şu abesiyet ise, kâinâtın en küçük ve en ehemmiyetsiz şeylerinde mesâlih ve hikemin riâyetiyle, âlemde hüküm-fermâlığı bedîhî olan hikmet-i İlâhiyeye münâkızdır.
Vehim ve Tenbîh
”Meleke-i ma‘rifet-i hukuk“ dedikleri, her fenâlığın maddeten zararını ihsâs ede ede ve efkâr-ı umûmiyeyi îkāz etmekle hâsıl olan “meleke-i riâyet-i hukuk” dedikleri emri, şerîat-ı İlâhiyeye bedel olarak dinsizlerin tasavvuru ve şerîattan istiğnâları bir tevehhüm-ü bâtıldır. Zîrâ dünya ihtiyarlandı. Öyle bir şeyin mukaddemâtı da zâhir olmadı. Bil’akis mehâsinin terakkîsiyle beraber mesâvî dahi terakkî edip daha dehşetli ve aldatıcı bir şekle giriyor.
Evet, nasıl ki nevâmîs-i hikmet, desâtîr-i hükûmetten müstağnî değildir. Öyle de, vicdana hâkim olan kavânîn-i şerîat ve fazîlete eşedd-i ihtiyaç ile muhtaçtır. İşte şöyle mevhûme olan meleke-i ta‘dîl-i ahlâk, kuvâ-yı selâseyi hikmet ve iffet ve şecâatta muhâfaza etmesine kâfî değildir. Binâenaleyh insan bizzarûre vicdan ve tabiatlara müessir ve nâfiz olan mîzân-ı adâlet-i İlâhiyeyi tutacak bir nebîye muhtaçtır.
İşaret: Binlerce enbiyâ, nev‘-i beşerde nübüvveti iddiâ ederek binlerce mu‘cizâtla müddeâyı isbat etmişlerdir. İşte o enbiyânın cemî-i mu‘cizâtları lisân-ı vâhid ile nübüvvet-i mutlakayı i‘lân eder. Bizim şu suğrâmıza dahi bir burhân-ı kātı‘dır. Buna tevâtür-ü bi’l-ma‘nâ veya ne ta‘bîr ile diyorsanız deyiniz, metîn bir delildir.
Tenbîh: Şu Muhâkemât'ın cihetü’l-vahdeti budur ki, eğer cemî‘-i fünûn ele alınırsa ve fünûnların kavâidinin külliyetleriyle keşfettikleri ittisâk ve intizâma temâşâ edilirse, hem de mesâlih-i cüz’iye-i müteferrikanın mayası
SAYFA 132
ve ukde-i hayatiyesi hükmünde olan bir lezzeti veya bir muhabbeti veya bir emr-i âheri içine atılmakla- ekl ve nikâhtaki gibi- perişan olan umûr ve ef‘âl o maya ile irtibât ve ittisâl ettiklerini, inâyet-i İlâhiye nokta-i nazarında nazar-ı dikkate alınırsa, hem de hikmetin şehâdetiyle sâbit olan adem-i abesiyet ve adem-i ihmâli mütâlaaya alınırsa, istikrâ-i tâmla netice veriyor ki, mesâlih-i külliyenin kutub ve mihveri ve ma‘den-i hayatı hükmünde olan nübüvvet, nev‘-i beşerde zarûrîdir. Farazâ olmaz ise, perişan olan nev‘-i beşer, güya muhtel bir âlemden şu muntazam âleme düşüp cereyân-ı umûmînin âhengini ihlâl ettiği kabul olunursa, biz insanlar sâir kâinâta karşı ne yüzümüz kalacaktır?
Tenbîh: Ey birader! Eğer burhân-ı Sâni‘in suğrâsı senin sahîfe-i zihninde intikāş etmiş ise, hazır ol! Kübrası olan nübüvvet-i Muhammed’in (asm) bahsine geçiyoruz.
İşaret ve İrşâd
Kübrâ sâdıktır. Zîrâ sahîfe-i i‘tibâr-ı âlemde menkūş olan âsâr-ı enbiyâyı mütâlaa etsen ve lisân-ı târîhte cereyân eden ahvâllerini dinlersen ve hakîkati, yani cihetü’l-vahdeti te'sîr-i zaman ve mekân ile girdiği suretlerden tecrîd edebilirsen, göreceksin ki, inâyet-i İlâhiyenin ziyâsı olan mehâsin-i mücerredenin şu‘lesi olan hukukullâh ve hukuk-u ibâdı, enbiyâ, düstûr-u hareket ettiklerini ve nev‘-i beşer tarafından enbiyâya karşı keyfiyet-i telakkîleri ve ümeme karşı sûret-i muâmeleleri ve terk-i menâfi‘-i şahsiye ve sâir umûrlar ki, onlara nebî dedirmiş ve nübüvvete medâr olmuş olan esaslar ise, evlâd-ı beşerin sinn-i tekemmül ve kühûlet olan üstâdı ve medrese-i Cezîretü’l-Arab’da menba‘-ı ulûm-u âliye ve muallimi olan Zât-ı Muhammed’de (asm) daha ekmel ve daha azhar bulunur.
SAYFA 133
Demek oluyor ki, istikrâ-i tâm ile, hususan nev‘-i vâhidde, lâsiyyemâ intizâm-ı muttarid üzerine müesses olan kıyâs-ı hafînin iânesiyle ve kıyâs-ı evlevînin te’yîdiyle nübüvvet-i Muhammed’i (asm) netice vermekle beraber, tenkîhü’l-menât denilen hususiyâttan tecrîd nokta-i nazardan, cemî‘ enbiyâ lisân-ı mu‘cizatlarıyla, vücûd-u Sâni‘in bir burhân-ı bâhiresi olan Muhammed’in (asm) sıdkına şehâdet ederler.
İ‘tizâr: Kısa cümleler ile söylemiyorum, muğlakça oluyor. Zîrâ şu hakāik her tarafa derin köklerini attıklarından, mesele uzunlaşıyor. Sûret-i meseleyi bozmak ve parça parça etmek ve hakîkati incitmek istemiyorum. Hem de hakîkatin etrafına bir dâireyi çekmek istiyorum, tâ hakîkat mahsûr kalıp kaçmasın. Ben tutmazsam başkası tutsun. Beni ma‘zur tutsanız, febihâ! Ve illâ hürriyet var, tahakküm yoktur. Keyfinize!
Mukaddeme
Peygamberin asm delîl-i sıdkı, her bir hareket, her bir hâlidir. Evet, her bir hareketinde adem-i tereddüd ve mu‘terizlere adem-i iltifât ve muârızlara adem-i mübâlât ve muhâlif olanlardan adem-i tahavvüfü, sıdkını ve ciddiyetini gösteriyor. Hem de evâmirinde hakîkatin ruhuna olan isâbeti, hakkıyetini gösterir.
Elhasıl: Tahavvüf ve tereddüd ve telâş ve mübâlât gibi hile ve adem-i vüsûku ve itmi'nânsızlığı îmâ eden umûrlardan müberrâ iken, bilâ-pervâ ve kuvvet-i itmi'nânla en hatarlı makamlarda olan hareketi ve nihâyette olan isâbeti ve iki âlemde semere verecek olan zîhayat kaideleri harekâtıyla te’sîs ettiğine binâen, her bir fiil ve her bir tavrının iki taraftan, yani bidayet ve nihâyetten ciddiyeti ve sıdkı, nazar-ı ehl-i dikkate
SAYFA 134
arz-ı dîdâr ediyor. Bâhusus mecmû‘-u harekâtının imtizâcından ciddiyet ve hakkıyet şu‘le-i cevvâle gibi ve in’ikâsâtından ve müvâzenâtından sıdk ve isâbet, berk-i lâmi‘ gibi tezâhür ve tecellî ediyor.
İşaret: Zaman-ı mâzî ve zaman-ı hâl, yani asr-ı saadet ve zaman-ı istikbâl tazammun ettikleri berâhîn-i nübüvvet, lisân-ı vâhid ile ma‘den-i ahlâk-ı âliye olan Zât-ı Muhammed’de asm dâî-i sıdkı ve dellâl-ı nübüvveti olan burhân-ı zâtînin nidâsına cevab ve hemdest-i vifâk olarak nübüvvetini i‘lâ ve i‘lân ettiklerini kör olmayanlara gösterdiler. Şu halde kitâb-ı âlemden olan fasl-ı zamanın sahîfe-i selâsesini mütâlaa edeceğiz. Hem de o kitaptan mes’ele-i uzmâ ve münevvere olan Zât-ı Muhammed’i (asm) temâşâ ve ziyaret edeceğiz. Müddeamız olan burhânın kübrâsını onun ile isbat edeceğiz.
İşte bu noktaya binâen mesâlik-i nübüvvet dörttür. Beşincisi meşhur ve mestûrdur.
Birinci Meslek
Yani, mesele-i âliye-i zâtiyeyi temâşâ etmekte dört nükteyi bilmek lâzımdır:
Birincisi: لَیْسَ الْكَحَلُ كَالتَّكَحُّلِ kaidesine binâen, sun‘î ve tasannu‘î olan şey, ne kadar mükemmel olsa da, tabîî yerini tutmadığından, hey'etinin feletâtı, müzahrefiyeti îmâ edecektir.
İkincisi: Ahlâk-ı âliyenin, hakîkatin zeminiyle olan râbıta-i ittisâli ciddiyettir. Ve deverân-ı dem gibi hayatlarını idâme eden ve imtizâclarından tevellüd eden haysiyete kuvvet veren, hey’et-i mecmûasına intizâm veren yalnız sıdktır. Evet, şu râbıta olan sıdk ve ciddiyet kesildiği anda, o ahlâk-ı âliye kurur ve hebâen gidiyor.
SAYFA 135
Üçüncüsü: ”Umûr-u mütenâsibede temâyül ve tecâzüb; ve mütezâdde olan eşyâlarda tenâfür ve tedâfü‘“ kāide-i meşhûresi, maddiyâtta nasıl cereyân ediyor, ma‘neviyât ve ahlâkta dahi cereyân eder.
Dördüncüsü: لِلْكُلِّ حُكْمٌ لَیْسَ لِكُلٍّ Şimdi gelelim maksada: İşte âsâr ve siyer ve târîh-i hayatı! Hatta a‘dânın şehâdetleriyle, Zât-ı Peygamber’de asm vücûdu muhakkak olan ahlâk-ı âliyenin kesret ve ihâta ve tecemmu‘ ve imtizâcından tevellüd eden izzet ve haysiyetten neş’et eden şeref ve vakār ve izzet-i nefs ile ferişteler, devlerin ihtilât ve istirâklarından tenezzühleri gibi sırr-ı tezâda binâen, o ahlâk-ı âliye dahi hile ve kizbden tereffu‘ ve tenezzüh ve teberrî ederler. Hem de hayat ve mayaları makamında olan sıdk ve hakkıyeti tazammun ettiklerinden, şu‘le-i cevvâle gibi nübüvveti aleniyete çıkarıyor.
Tenbîh: Ey birader! Görüyorsun ki, bir adam yalnız şecâatle meşhur olursa, o şöhret ona verdiği haysiyeti ihlâl etmemek için, kolaylıkla yalana tenezzül etmez. Nerede kaldı ki, cemî‘-i ahlâk-ı âliye birden tecemmu‘ ede. Evet, mecmû‘da bir hüküm bulunur, ferdde bulunmaz.
İşaret ve Tenbîh: Görüyoruz, bu zamanda sıdk ve kizbin mâbeynleri ancak bir parmak kadar vardır. Bir çarşıda ikisi de satılır. Fakat her bir zamanın bir hükmü var. Hiçbir zamanda asr-ı saadet gibi, sıdk ve kizbin ortasındaki mesâfe açılmamıştır. Şöyle ki:
Sıdk kendi hüsn-ü hakîkîsini kemâl-i haşmetle izhâr ve onun ile temessük eden Muhammed’i asm a‘lâ-yı illiyyîn-i şerefe i‘lâ ve âlemde inkılâb-ı azîmi îkā‘ ettiğinden, şarktan garba kadar kizbden bu‘d derecesini göstermekle kıymet-i âliyesini i‘lâ etmek cihetiyle sûku ve metâını gayet nâfık ve râic etmiştir. Hâşiye.
SAYFA 136
Ve kizb ise, teşebbüsât-ı azîmeyi murdârların lâşeleri gibi ruhsuz bıraktığı için, nihâyet-i kubhunu izhâr ve onun ile temessük eden Müseylime ve emsâli esfelü’s-sâfilîn-i hıssete düşürdüğü cihetle, metâ‘-ı zehr-âlûdu ve sûku gayet muattal ve kesâd etmiştir. Hâşiye.
İşte ehl-i izzet ve tefâhur olan kavm-i Arabın tabiatlarındaki meylü'r-râic sâikasıyla müsâbaka ederek, o kâsid kizbi terk edip ve râic sıdk ile tecemmül ederek adâletlerini âleme kabul ettirmişlerdir. İşte Sahâbelerin aklen olan adâletleri bu sırdan neş’et eder.
İrşâd ve İşaret: Tarih ve siyer ve âsâr nokta-i nazarından dikkat olunursa, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm dört yaşından kırk yaşına kadar, lâsiyyemâ şe’ni, ahlâkı ve hileyi dışarıya atmakta olan harâret-i garîziyenin şiddet-i iltihâbı zamanında, kemâl-i istikāmetle ve kemâl-i metânetle ve tamâm-ı ıttırâd-ı ahvâl ile ve müsâvât ve müvâzenet-i etvârıyla ve nihâyet-i iffet ile ve hiçbir hâli mestûriyeti muhâfaza etmeyen- lâsiyyemâ öyle ehl-i inâda karşı- bir hileyi îmâ etmemekle beraber, yaşadığı nazara alınırsa, sonra istimrâr-ı ahlâkının zamanı olan kırk seneden sonra o inkılâb-ı azîm nazara alınırsa, haktan geldiğini ve hakîkat olduğunu tasdîk etmezse, nefsine levmetsin. Zîrâ zihninde bir sofestai gizlenmiş olacaktır.
Hem de en hatarlı makamlarda- gar’da gibi- tarîk-i halâsı mefkūd iken ve haytu’l-emel bihasebi’l-âde kesilirken, gayet metânet ve kemâl-i vüsûk ve nihâyet-i itmi'nân ile olan hareket ve hâl ve tavrı, nübüvvet ve ciddiyetine şâhid-i kâfidir ve hak ile temessük ettiğine delildir.
SAYFA 137
İkinci Meslek
Yani, sahîfe-i ûlâ, zaman-ı mâzîdir. İşte şu sahîfede dört nükteyi nazar-ı dikkate almak lâzımdır:
Birincisi: Bir fende veyahud kısasta, bir adam esaslarını ve ruh ve ukdelerini ahz ederek müddeâsını ona bina ederse, o fende hazâkat ve mahâretini gösterir.
İkincisi: Ey birader! Eğer tabîat-ı beşere ârif isen, küçük bir haysiyetle, küçük bir da‘vâda, küçük bir kavimde, küçük bir hilâfın serbestiyetle irtikâb olunmadığına nazar edersen; gayet büyük bir haysiyetle, nihâyet cesîm bir da‘vâda, hasra gelmeyen bir kavimde, hadsiz bir inâda karşı, her cihetten ümmîliğiyle beraber, hiçbir cihetle akıl müstakil olmayan meselelerde, tam serbestiyetle, bilâ-pervâ ve kemâl-i vüsûk ile alâ ruûsi'l-eşhâd zikir ve nakilden güneş gibi sıdkın tulû‘ edeceğini göreceksin.
Üçüncüsü: Bedevîlere nisbet çok ulûm-u nazariye vardır; medenîlere nisbeten lisân-ı âdât ve ef‘âlin telkînâtıyla, ulûm-u müteârifenin hükümlerine geçmişlerdir. Bu nükteye binâen, bedevîlerin hâllerini muhâkeme etmek için, kendini o bâdiyede farz etmek gerektir. Eğer istersen, İkinci Mukaddeme’ye mürâcaat et, zîrâ şu nükteyi îzâh etmiştir.
Dördüncüsü: Bir ümmî, ulemâ meyânında mütedâvil bir fende beyân-ı fikir ederse, ittifâk noktalarda muvâfık olarak ve muhtelefün-fîhâ olan noktalarda muhâlefet edip, musahhihâne olan söylemesi, onun tefevvukunu ve kesbî olmadığını isbat eder.
SAYFA 138
Şu nüktelere binâen deriz ki: Resûl-ü Ekrem’in asm ma‘lûm olan ümmiyetiyle beraber, güya gayr-i mukayyed olan rûh-u cevvâle ile tayy-ı zaman ederek mâzînin a‘mâk-ı hafâsına girerek, hazır ve müşâhid gibi enbiyâ-yı sâlifenin ahvâllerini ve esrârlarını teşrîh etmesiyle, bütün enzâr-ı âleme karşı öyle bir davâ-yı azîmede- ki, bütün ezkiyâ-yı âlemin nazarlarını dikkate celbeder- bilâ-pervâ ve nihâyet vüsûk ile müddeâsına mukaddeme olarak, o esrâr ve ahvâlin ukad-ı hayatiyeleri hükmünde olan esaslarını zikretmekle beraber, kütüb-ü sâlifenin ittifâk noktalarında musaddık ve ihtilâf noktalarında musahhih olarak kısas ve ahvâl-i enbiyâyı bize hikâye etmesi, sıdk ve nübüvvetini intâc eder.
Teznîb: Cemî‘-i enbiyânın delâil-i nübüvvetleri, sıdk-ı Muhammed’e asm delildir ve cemî‘-i mu‘cizâtları, Muhammed’in asm bir mu‘cize-i ma‘neviyesidir. Bunda dikkat edersen anlayacaksın.
İşaret: Ey birader! Bazen kasem, burhânın yerini tutar. Zîrâ burhânı tazammun eder. Öyle ise:
(وَالَّذ۪ی قَصَّ عَلَیْهِ الْقَصَصَ لِلْحِصَصِ وَسَیَّرَ رُوحَهُ ف۪ٓی اَعْمَاقِ الْمَاض۪ی وَف۪ی شَوَاهِقِ الْمُسْتَقْبَلِ فَكَشَفَ لَهُ الْاَسْرَارَ مِنْ زَوَایَا الْوَاقِعَاتِ اِنَّ نَظَرَهُ النَّقَّادَ اَدَقُّ مِنْ اَنْ یُدَلَّسَ عَلَیْهِ وَمَسْلَكَهُ الْحَقَّ اَغْنٰی مِنْ اَنْ یُدَلِّسَ عَلَی النَّاسِ)
Evet, neam. Onun nûr-u nazarına hayâl, kendini hakîkat gösteremiyor ve hak olan mesleği telbîsten müstağnîdir.