
SAYFA 80
Unsuru’l-Belâgat
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
(اَلطَّیِبَاتُ لِلّٰهِ وَالصَّلَوَاتُ عَلٰی نَبِیِّهٖ)
İkinci Makāle
Belâgatin ruhuna taalluk eden birkaç meselenin beyânındadır.
Birinci mesele
Tarih lisân-ı teessüfle bize ders veriyor ki, saltanat-ı Arabın câzibesiyle A‘câm, Arablara muhtelit olduklarından, kelâm-ı Mudarînin melekesi denilen belâgat-i Kur’âniyenin ma‘denini müşevveş ettikleri gibi; öyle de acemlerin ve acemîlerin belâgat-i Arabiyenin san‘atına girdiklerinden fikrin mecrâ-yı tabîîsi olan nazm-ı maânîden, zevk-i belâgati nazm-ı lafza çevirmişlerdir. Şöyle ki:
Efkâr ve hissiyâtın mecrâ-yı tabîîsi nazm-ı maânîdir. Nazm-ı maânî ise, mantıkla müşeyyeddir. Mantığın üslûbu ise, müteselsil olan hakāike müteveccihtir. Hakāike giren fikirler ise, karşısında olan dekâik-i mâhiyâtta nâfizdirler. Dekāik-ı mâhiyât ise, âlemin nizâm-ı ekmeline mümidd ve müstemiddirler. Nizâm-ı ekmelde her bir hüsnün menbaı olan hüsn-ü mücerred mündemicdir. Hüsn-ü mücerred ise, mezâyâ ve letâif denilen belâgat çiçeklerinin bostanıdır. Çiçeklerin bostanı, cinân-ı hilkatte cilveger olan, ezhâra perestiş eden ve şâir denilen bülbüllerin nagamâtıdır. Bülbüllerin nagamâtına âheng-i rûhânî veren ise, nazm-ı maânîdir.
SAYFA 81
Hâl böyle iken, Arab’dan olmayan dahîl ve tufeylî ve acemîler, belâgat-i Arabiyede üdebâ sırasına geçmeye çalıştıklarından, iş çığırdan çıktı. Zîrâ bir milletin mizâcı o milletin hissiyâtının menşei olduğu gibi, lisân-ı millîsi de hissiyâtının ma’kesidir. Milletin emziceleri muhtelif olduğu gibi, lisanlarındaki isti‘dâd-ı belâgat dahi mütefâvittir. Lâsiyyemâ Arabî lisânı gibi nahvî bir lisân olsa.
Bu sırra binâen, cereyân-ı efkâra mecrâ ve belâgat çiçeklerine çimengâh olmaya çok derece nâkıs ve kısa ve kuru ve kır’âv olan nazm-ı lafz, mecrâ-yı tabîîsi olan nazm-ı ma‘nâya mukābele ederek belâgati müşevveş etmiştir. Zîrâ acemîler sû’-i ihtiyâr veya sevk-i ihtiyaçla lafzın tertîb ve tahsînine ve maânî-i lügaviyenin tahsîline daha ziyâde muhtaç olduklarından ve elfâz, mecrâ olmak cihetiyle daha âsân ve daha zâhir ve nazar-ı sathîye daha mûnis ve hevâm gibi avâmın nazarlarını daha câzibedâr ve avamperestane nümâyişlere daha müsteid bir zemin olduğundan, elfâza daha ziyâde sarf-ı himmet etmişlerdir. Yani ne kadar bir mesâfe kat’ederse önlerine çok müşa‘şa‘ sahrâlar kendilerini göstermek şânında olan tertîb-i maânîde olan tegalgulden zihinlerini çevirip, elfâz arkasına koşup, dolaşıyorlar. Maânînin tasavvurlarından sonra elfazın arkasına gitmekle fikirleri çatallaşmıştır. Gide gide elfâz ma‘nâya galebe etmekle istihdâm ederek, “Lafız, ma‘nâya hizmet etmek” olan kaziye-i tabîiye aksine çevrildiğinden, tabîat-ı belâgattan böyle lafızperest mutasallifların san‘atına kadar, yok belki tasannu‘larına, uzun bir mesâfe girmiştir.
Eğer istersen Harîrî, gibi bir dâhiye-i edebin Makamât’ına gir, gör! O dâhiye-i edeb nasıl hubb-u lafza mağlub olarak, lafızperestlik hevesi o kıymetdar edebini lekedâr ettiği gibi, lafızperestlere de bast-ı özür etmiştir
SAYFA 82
ve numûne-i imtisâl olmuştur. Onun için o koca Abdülkāhir, bu hastalığı tedâvi etmek için Delâil-i İ‘câz ve Esrârü’l-Belâgat’in bir sülüsünü onun ilaçlarından doldurmuştur. Evet, lafızperestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır.
Tenbîh: Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır; öyle de, suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbîhperestlik ve hayalperestlik ve kāfiyeperestlik, şimdi filcümle, ileride ifrât ile tam bir hastalık ve ma‘nâyı kendine fedâ edecek derecede bir maraz olacaktır. Hatta bir nükte-i zarâfet için veyahud kafiyenin hatırı için, çok edîb, edebde edebsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır.
Evet, lafza ziynet verilmeli, fakat tabîat-ı ma‘nâ istemek şartıyla. Ve sûret-i ma‘nâya haşmet vermeli, fakat meâlin iznini almak şartıyla. Ve üslûba parlaklık vermeli, fakat maksûdun isti‘dâdı müsâid olmak şartıyla. Ve teşbîhe revnak vermeli, fakat matlûbun münâsebetini göze almak ve rızâsını tahsîl etmek şartıyla. Ve hayâle cevelân ve şaşaa vermeli, fakat hakîkati incitmemek ve ağır gelmemek ve hakîkate misâl olmak ve hakîkatten istimdâd etmek şartıyla gerektir.
İkinci mesele
Kelâmın hayatlanması ve neşv ü nemâsı, ma‘nâların tecessümüyle ve cemâdâta nefh-i rûh etmekle bir mükâleme ve mübâhaseyi içlerine atmaktır. Şöyle:
Deverân ile ta‘bîr olunan, vücûdda ve ademde iki şeyin mukarenetiyle, biri ötekisine illet ve me’haz ve menşe’ zannolunması olan i‘tikād-ı örfî üzerine müesses olan mağlata-i vehmiye üstüne mebnî olan
SAYFA 83
kuvve-i hayalden neş’et eden sihr-i beyanıyla, sehhâr gibi cemâdâtı hayatlandırır, birbiriyle söyletir. İçlerine ya adâveti veya muhabbeti atar. Hem de ma‘nâları tecessüm ettirir, hayat verir, içinde harâret-i garîziyeyi derc eder.
Eğer istersen, gürültülü menzil ıtlâkına şâyeste olan bu beyte gir: یُنَاج۪ينِي الْاَخْلَافُ الْاِخْلَافُ مِنْ تَحْتِ مَطْلِه۪٭ وَتَخْتَصِمُ الْاٰمَالُ وَالْيَأْسُ ف۪ي صَدْر۪ي Yani, “Mümâtale-i hak perdesi altında hulfü’l-va‘d benimle konuşuyor. Der: Aldanma! Onun için sînemde ümidlerim yeis ile kavgaya başladılar; o mütezelzil hâne olan sadrımı harâb ediyorlar.” Göreceksin, nasıl şâir-i sâhir emel ve ye’si tecsîm etmekle hayatlandırarak, nemmâm olan ihlâfın fitnesiyle bir muhârebe ve muhâsamayı temsîl eyledi. Güya sinematoğraf gibi bu beyt, senin aklına rüya görünüyor. Evet, bu sihr-i beyânî bir nevi‘ tenvîm eder.
Veyahud yerin yağmur ile muâşaka ve şekvâsını dinle! İşte: تَشَكَّي الْاَرْضُ غِيْبَتَهُٓ اِلَيْهِ٭ وَتَرْشُفُ مَٓائَهُ رَشْفَ الرُّضَابِ Yani, yağmurun geç gelmesini ona teşekkî eder. Mahbûbun ağız suyu gibi suyunu emer. Acaba yeri Mecnûn, sehâbı Leyla hâletlerinde bu şiir sana tahyîl etmiyor mu?
Tenbîh: Bu şiiri güzel gösteren, içindeki hayâlin hakîkate bir derece müşâbehetidir. Zîrâ yağmur gecikse, sonra gelse, toprak vız vız gibi bir savtı çıkartarak suyunu çeker. Bu hâli gören, geçliğine ve şiddet-i ihtiyacına intikāl ettiğinden, meşhur deverânın sırrıyla ve tevehhümün tasarrufâtıyla bir muâşaka ve mükâleme suretine ifrâğ eder.
İşaret: Her bir hayâlde bu çiznök gibi bir dâne-i hakîkat bulunmak şarttır.
SAYFA 84
Üçüncü mesele
Kelâmın elbise-i fâhiresi veyahud cemâli ve sureti, üslûb iledir. Yani kālıb-ı kelâm iledir. Şöyle ki:
Ya dikkat-i nazar veya tevaggul veya mübâşeret veya san‘atın telakkuhuyla hayâlde tevellüd eden temâyülâtın hususiyâtından teşekkül eden suretlerden terekküb eden istiâre-i temsîliyenin parçaları telâhuk ettiklerinden tenevvür ve teşerrüb ve teşekkül eden üslûb, kelâmın kalıbı olduğu gibi, cemâlin ma‘deni ve hulel-i fâhirenin destgâhıdır. Güya aklın borazanı denilmeye şâyân olan irâde ses etmekle, kalbin karanlık köşelerinde yatan ma‘nâlar çıplak, yalın ayak, baş açık olarak çıktıklarından, mahall-i suver olan hayâle girerler. O hazînetü’l-hayâlde buldukları sureti giyerler. En ekall bir yazmayı sarar. Veya bir pabucu giyer. Lâakal bir nişan ile çıkar. Hiç olmazsa bir düğme ile veya bir kelime ile, kendinin nerede terbiye olduğunu gösterir.
Eğer bir kelâmın- fakat tabiattan çıkmış bir kelâmın- üslûbunda im‘ân-ı nazar edersen, kendi san‘atı içinde işleyen mütekellimi o ayna-misâl üslûbun içinde göreceksin. Hatta nefsini nefesinden ve sesinden; mâhiyetini nefesinden, üfürmesinden tevehhüm ve mizâç ve san‘atını kelâmıyla mümtezic tahayyül etsen, hayâliyyûn mezhebinde muâteb olmuyorsun. Eğer tereddüd ile senin hayâlin, hastalığı var ise Kasîde-i Bürde’den olan وَاسْتَفْرِغِ الدَّمْعَ مِنْ عَیْنٍ قَدْ اِمْتَلَئَتْ٭ مِنَ الْمَحَارِمِ وَالْزَمْ حِمْيَةَ النَّدَمِ olan bîmârhâneye git, gör! Nasıl Hakîm-i Busayrî ra, istifrâğla ve nedâmetin perhîziyle sana reçete yazar.
SAYFA 85
Eğer iştihânın açılmasıyla üslûb denilen hakîkatin şişesindeki zülâl-i ma‘nâ nasıl kendine muvâfık ve nasıl imtizâc etmesini seyretmek ve o zülâli içmeye iştihân var ise meyhâneye, git ve de: “Ey meyhâneci, kelâm-ı belîğ nedir?” Elbette onun san‘atı onu şöyle söylettirecek:
Kelâm-ı belîğ, ilim denilen çömleklerde pişirilen ve hikmet denilen büyük küplerde duran ve fehim denilen süzgeç ile süzülen âb-ı hayat gibi bir ma‘nâyı, zürefâ denilen sâkîler döndürüp efkâr içer; esrarda temeşşî etmekle hissiyâtı ihtizâza getiren kelâmdır.
Eğer böyle sarhoşların sözlerinden hoşlanmıyorsan, suyun mühendisi olan Hüdhüd-ü Süleyman’ın Sebe’den getirdiği nebe’ ve haberi dinle! Nasıl inzâl-i Kur’ân ve ibdâ‘-ı semâvât ve arz eden Zülcelâl’in tavsîfini etmiştir. Hüdhüd diyor: “Bir kavme rast geldim. Zemin ve âsumândan mahfiyâtı çıkaran Allah’a secde etmiyorlar.” Bak, evsâf-ı kemâliye içinde Hüdhüd’ün hendesesine telvîh eden vasf-ı mezbûru yalnız ihtiyâr eyledi.
İşaret: Üslûbdan muradım, kelâmın kalıbıdır ve suretidir. Başkalar başka diyorlar. Ve belâgatçe fâidesi, kıssâtın tefârîkını ve perişan olan parçalarını iltihâm ve bitiştirmektir. Tâ kāide-i “Bir şey sâbit olursa levâzımıyla sâbittir” sırrıyla bir cüz’ü tahrîk etmekle kıssâtın küllünü ihtizâza getirmektir. Güya mütekellim, üslûbun bir köşesini muhâtaba gösterse, muhâtab kendi kendine velev bir derece karanlık olsa da tamamını görebilir. Bak, nerede olursa olsun, “mübâreze” lafzı, pencere gibi meydan-ı harbi, içinde harb olarak sana gösterir. Evet, çok böyle kelimeler vardır. Hayâlin sinematoğrafisi denilse câizdir.
SAYFA 86
Tenbîh: Üslûb merâtibi pek mütefâvittir. Bazen o kadar latîf ve rakîktir ki, nesîm-i seherden daha âheste eser. Bazen o kadar gizli oluyor ki, bu zamanın harbinin diplomatlarının desâis-i harbiyelerinden daha mestûrdur. Bir diplomatın kuvve-i şâmmesi lâzımdır, tâ istişmâm edebilsin.
Ezcümle: يٰسٓ sûresinde مَنْ یُحْیِی الْعِظَامَ وَهِیَ رَم۪یمٌ şîve-i ifâdeden, Zemahşerî مَنْ یَبْرُزُ اِلَی الْمَیْدَانِ üslûbunu istişmâm etmiştir. Evet, insan isyanla Hâlik’ın emrine karşı ma‘nen müdâfaa ve mübâreze eder.
Dördüncü mesele
Kelâmın kuvvet ve kudreti ise, kelâmın kuyûdâtı birbirine cevab vermek ve keyfiyâtı birbirine muâvenet etmekle, umumen karınca kaderince, asıl garaza işaret ve her biri parmağını maksad üzerine bırakmak ile عِبَارَاتُنَا شَتّٰی وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ٭ وَكُلٌّ اِلٰی ذَاكَ الْجَمَالِ یُش۪یرُ düstûruna timsâl olmaktır. Demek, kuyûdât zenâv gibi veyahud dereler gibi; maksad ise ortalarından istimdâd edici bir havuz gibi olmak gerektir.
Elhasıl: Zihnin şebekesi üstünde tersîm olunan ve nazar-ı akıl ile alınan sûret-i garaz, müşevveş olmamak için, tecâvüb ve teâvün ve istimdâd lâzımdır.
İşaret: Bu noktadan intizâm neş’et etmekle tenâsüb tevellüd edip hüsn ü cemâl parlar. Eğer istersen Rabb-i İzzet’in kelâmına teemmül et. Ezcümle: Zerresi büyük bir taş kadar büyük olan azabdan tahvîf; ve insanı, kalak ve tahammülsüz olduklarını göstermek için sevk edilen
SAYFA 87
وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ olan âyete bak. Nasıl ki “Şeyi zıddından in‘ikâs ettirmek” olan kāide-i beyâniyeye binâen, tehvîl ve tahvîf için azabın bir parçasının derece-i te'sîrini göstermek istediğinden, kıllet olan esâs-ı maksada, nasıl kelâmın her tarafı elini oraya uzatıp kuvvet veriyor. Şöyle:
اِنْ lafzındaki teşkîk ile tahfîf ve مَسَّتْ deki yalnız temâs ve نَفْحَةٌ maddesinde ve sîgasında ve tenkîrindeki taklîl ve tahkîr; ve مِنْ deki teb‘îz ve nekâle bedel عَذَابِ zikrindeki tehvîn; ve رَبِّكَ deki îmâ-yı rahmet, umumen taklîli göstermekle, azabı nihâyet derecede ta‘zîm ve tehvîl eder. Zîrâ azı böyle olursa, çoğundan Allah esirgesin!
Tenbîh: Bu sana sermeşktir. Yazabilirsen meşk et. Zîrâ bütün âyât-ı Kur’âniye bu intizâm ve tenâsüb ve hüsne mazhardırlar. Fakat makāsıd bazen mütedâhilen müteselsildir. Her birinin tevâbii ötekiyle mukārin olur, fakat muhtelit olmaz. Dikkat etmek gerektir. Zîrâ nazar-ı sathî böyle yerlerde çok halt eder.
Beşinci mesele
Kelâmın servet ve vüs‘ati ise, nasıl sûret-i terkîb, nefs-i maksadı gösterir. Öyle de müstetbeâtının telmîhâtıyla ve esâlîbin işârâtıyla garazın levâzım ve tevâbiini göstermek ve ihtizâza getirmektir. Zîrâ telmîh ve işaret ise, sâkin olan hayâlâtı ihtizâza ve sâkit olan cevânibini söylettirmekle, kalblerin en uzak köşelerindeki istihsânı ve alkışlamayı tehyîc etmeye büyük bir esastır. Evet, telmîh ve işaret ise, yolun etrafını temâşâ ile tenezzüh etmek içindir. Kasd ve taleb
SAYFA 88
ve tasarruf için değildir. Demek mütekellim onda mes’ûl olmaz. Eğer istersen bu beyitlerin içlerine gir. Bir derece seyre şâyân noktalar vardır:
İşte çal olan atına binmiş, nâzenîn karşısında gençlenmek isteyen ihtiyâr babanın sakalının içine bak, belâgatin çok anahtarlarını bulacaksın. Al, kapıları aç, işte: قَالَتْ كَبِرْتَ وَشِبْتَ قُلْتُ لَهَا٭ هٰذَا غُبَارُ وَقَايِعِ الدَّهْرِ Yani, dedi: “İhtiyâr oldun.” Dedim: “Değildir; belki mesâib-i dehrin gürültüsünden ayakları altından çıkıp sakalıma konmuş bir beyaz gubârdır.”
Hem de, وَلَا يُرَوِّعْكِ ا۪یمَاضُ الْقَت۪يرِ بِه۪٭ فَاِنَّ ذَاكَ ابْتِسَامُ الرَّأْيِ وَالْاَدَبِ Yani, “Sakalımın beyazlanmakla parlaması seni korkutmasın. Zîrâ nûr-u mütecessim gibi dimâğdan erimiş, sakaldan mecrâ bulup kendini gösteren fikir ve edebin tebessümüdür.”
Hem de, وَعَيْنُكَ قَدْ نَامَتْ بِلَیْلِ شَب۪يبَةٍ٭ فَلَمْ تَنْتَبِهْ اِلَّا بِصُبْحِ مَش۪يبٍ Yani, “Gece gibi gençlikte gözün nevm-i gaflette dalmış, ancak subh-misâl olan sakalın beyazıyla uyanabildi.”
Hem de, وَكَاَنَّمَا لَطَمَ الصَّبَاحُ جَب۪ينَهُ٭ فَاقْتَصَّ مِنْهُ وَخَاضَ ف۪ي اَحْشَٓائِه۪ Yani, “Ciriti istemek yolunda, sabah, atımın yüzüne yed-i beyzâsıyla bir tokat vurdu. Atım dahi kısâsını almak için tayyâr olan subha erişti, yere vurdu, içinde dört ayağıyla gezindi. Demek atım çal’dır.”
Hem de, كَاَنَّ قَلْب۪ي وُشَاحَاهَٓا اِذَاخَطَرَتْ٭ وَقَلْبَهَا قُلْبُهَا فِي الصَّمْتِ وَالْخَرَسِ Yani, “Kalbim ma‘şûkumun kemeri gibi hareket ve hışhış etmekte; onun kalbi ise onun bileziği gibi sükûn ve sükûttadır. Demek beli ince, bileği kalın olduğu gibi, kalbim müştâk, onun kalbi müstağnîdir. Demek hüsün ve aşkı ve istiğnâyı ve iştiyâkı bir taş ile vurmuştur.”
SAYFA 89
Hem de, وَاَلْقٰی بِصَحْرَٓاءِ الْغَب۪یطِ بَعَاعَهُ٭ نُزُولَ الْیَمَانٖی ذِی الْعَیَابِ الْمُحَمَّلِ Yani, “Tâcir-i Yemenî gibi yağmurdan gelen sel, yüklerini, eskāllerini gabît sahrâsına attı. Nasıl ki bir tüccar akşamda bir köye gelse, gecede köylüler rengârenk eşyâlarını satın alsalar; sabahleyin herkes bir renk ile süslenmiş olduğu halde evinden çıkıyor. Hatta köyün çobanı dahi kırmızı bir mendili bağlıyor. Öyle de, sel sahrâya yükünü attığı gibi, ticâret-i hafiyeye benzer imtizâcât-ı kimyeviye ile çiçeklerin nâzenînlerine güya rengârenk elbise alınır, dikilir. Hatta çiçeklerin çobanı ıtlâkına şâyân olan kefne Hâşiye başını kırmızılaştırıyor.”
Hem de, غَارَ الْوَفَٓاءُ وَفَاضَ الْغَدْرُ وَانْفَرَجَتْ٭ مَسَافَةُ الْخُلْفِ بَیْنَ الْقَوْلِ وَالْعَمَلِ Yani, “Vefâ, gavr-i in‘idâma çekildi. Tûfân-ı gadir feverâna başladı. Kavil ve amel ortasında uzun bir mesâfe açıldı.”
Uzağa gitmek istemiyorsan, bu makālenin bir parça mâkabline nazar et. Bu meseleye numûne olmak için çok parçaları bulacaksın. Ezcümle:
“Âyâtın delâil-i i‘câzının miftâhı ve esrâr-ı belâgatinin keşşâfı, yalnız belâgat-i Arabiyedir. Felsefe-i Yunaniye değildir.” Veyahud makāle-i ûlâda olan mesele-i ûlânın hâtimesindeki işarete bak. İşte “Hilkat denilen şerîat-ı fıtriye, meczub ve misafir olan küre-i arza farz etmiştir ki, şemse iktidâ eden yıldızların safında durmak, şüzûz etmemek. Zîrâ zemin, zevciyle beraber اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ demişlerdir. Tâat ise cemâatle daha ahsendir.”
SAYFA 90
Şimdi teemmül et! Bu misâller, karşı ve arkalarından öyle makamâtı gösterir ki, arkalarından başka makamât hayâl-meyâl gibi başını çıkarıyor.
Altıncı mesele
Kelâmın semerâtı ise, tabakāt-ı muhtelifede, suver-i müteaddidede teşekkül eden maânîdir. Şöyle: Kimyaya âşinâ olanlara ma‘lûmdur: Bir maddeyi, meselâ altın gibi bir unsuru istihsâl edildiği vakit, makine veya fabrika ile müteaddid borular ile muhtelif teressübâtıyla, mütenevvi‘ teşekkülât ile tabakāt-ı mütefâvitede geçer. En nihâyet ondan bir kısım tahassul eder. Kelâm denilen maânî-i mütefâvitenin fotoğrafıyla alınmış muhtasar bir haritanın istîâb ettiği gibi. Mefâhîm-i mütefâvitenin sûret-i teşekkülü budur ki:
Te’sîrât-ı hâriciyeden kalbin bir kısım ihtisâsâtı ihtizâza gelmekle müyûlât tevellüd eder. Ondan hevâî ma‘nâlar bir derece aklın nazarına ilişmekle, aklı kendine müteveccih eder. Sonra o buhar hâlindeki ma‘nâ bir kısmı tekâsüf etmekle, temâyülât ve tasavvurâtın bir kısmı muallak kalıp, bir kısım dahi takattur ettiğinden, akıl ona rağbet gösterir. Sonra mâyi‘ hâlindeki kısımdan bir kısım tasallüb ve tahassul ettiğinden, akıl onu kelâm içine alıyor. Sonra o mütesallibden bir resm-i mahsûs ile temessül ve tecellî ettiğinden, akıl onun kāmetine göre bir kelâm-ı mahsûs ile onu gösterir.
Demek müteşahhıs olanı, kelâmın sûret-i mahsûsası içine alıyor. Ve tasallüb etmeyeni fehvânın eline verir. Ve tahassul etmeyeni işaret ve keyfiyet-i kelâma yükler. Ve takattur etmeyeni kelâmın müstetbeâtına
SAYFA 91
havâle eder. Ve tebahhur etmeyeni üslûbun ihtizâzâtına ve kelâm ile refâkat eden mütekellimin etvârıyla rabt eder. İşte bu silsilenin borularından ismin müsemmâsı ve fiilin ma‘nâsı ve harfin medlûlü ve nazmın mazrûfu ve hey’etin mefhûmu ve keyfiyâtın mermûzu ve müstetbeâtın müşârün ileyhleri ve hitâbı teşyî‘ eden etvârın muharrikleri, hem de “Dâll bi'l-ibâre” nin maksûdu ve “Dâll bi'l-işâret” in medlûlü ve “Dâll bi'l-fehvâ” nın mefhûm-u kıyâsîsi ve “Dâll bi'l-iktizâ” nın ma‘nâ-yı zarûrîsi ve daha başka mefâhîm umumen bu silsilenin birer tabakasından in‘ikād eder ve şu ma‘denden çıkar. Eğer seyretmek istersen, kendi vicdanına bak, şu merâtibi göreceksin. Şöyle:
Senin mahbubun, vaktâ gözünüzün penceresinden şuâ‘ ve berk-i hüsnünü vicdanınıza ilkā ederse, o aşk denilen nâr-ı mûkade birden yandırmaya başladığından, hissiyât iltihâba başlamakla, âmâl ve müyûlât dahi heyecana gelip birden o âmâller üst kattaki hayâlin tabanını deler. İmdad istediklerinden, o haznetü’l-hayâlde safbeste-i hareket ve mahbûbun mehâsinini ellerinde tutmuş veyahud onun mehâsinini hatıra getirmekle tasvîr eden, başkasının mehâsini ile işbâ‘ olunmuş olan hayâlât ise o âmâlin imdâdına koşarlar; beraber hücum edip hayâlden lisâna kadar inmekle beraber, zülâl-i visâle olan meyli arkalarında; ve firâktan olan teellümü sağda; ve ta‘zîm ve te’dîb ve iştiyâkı sola; ve terahhum ve lütfu iktizâ eden mahbûbun mehâsinini önlerine; ve hediye olarak medîhanın gerdânını ve senânın dürrlerini ellerine almakla beraber, o اَلنَّارُ الْمُوقَدَةُ عَلَی الْاَفْئِدَةِ ıtlâkına şâyân olan o ateşi söndürmek için zülâl-i visâli celb eden tavsîf-i bi’l-fezâil ile arz-ı hâcet ederler.
İşte bak, kaç tabakātta bildiğin ma‘nâdan başka ne kadar maânî başlarını çıkarıp görünüyor.
SAYFA 92
Eğer korkmuyorsan, İbn-i Fârıd’ın veya Ebû Tayyîb’in gözlerinden müdhiş olan vicdanlarına bak. Ve vicdanın tercümanı olan:
(غَرَسْتُ بِاللَّحْظِ وَرْدًا فَوْقَ وَجْنَتِهَا٭ حَقٌّ لِطَرْفِیَ اَنْ یَجْنِی الَّذ۪ی غَرَسَا)
Hem de, فَلِلْعَیْنِ وَالْاَحْشَٓاءِ اَوَّلَ هَلْ اَتٰی٭ تَلَا عَٓائِدِی الْاٰس۪ی وَثَالِثَ تَبَّتِ
Hem de, صَدٌّ حَمٰی ظَمَئ۪ی لَمَاكَ لِمَاذَا٭ وَهَوَاكَ قَلْب۪ی صَارَمِنْهُ جُذَاذًا
Hem de, حَشَایَ عَلٰی جَمْرٍ ذَكِیٍّ مِنَ الْغَضَا٭ وَعَیْنَایَ ف۪ی رَوْضٍ مِنَ الْحُسْنِ تَرْتَعُ
gör ve dinle ki, çendân gözleri cennette tenezzüh eder Fakat vicdanlarındaki cehennem ta‘zîb eder. Öyle de, mehâsinine işaret ve istiğnâsına remiz ve teellüm-ü firâka îmâ ve şevke tasrîh ve taleb-i visâle telvîh ve terahhumunu celb eden hüsnüne tansîs etmekle beraber, hissiyâtını tahrîk eden hey’et-i etvârıyla çok hayâlât-ı rakîkayı göstermişlerdir.
İşaret: Nasıl bir hükûmetin intizâmında, her me’mur isti‘dâdı nisbetinde, vazîfe derecesinde, hizmet mikdarınca ücret vermek lâzımdır. Öyle de, böyle merâtib-i mütefâviteden ihtilât eden ma‘nâlar ise, garaz-ı küllî olan mesûk-u lehü’l-kelâmın merkezine kurbiyet nisbetinde ve maksûda hizmet derecesinde, her birine inâyet ve ihtimâmda hisse ve nasiblerini taksîm-i âdil ile tefrîk etmek gerektir. Tâ ki, o muâdeletle intizâm ve o intizâmdan tenâsüb ve o tenâsübden hüsn-ü vifâk ve o hüsn-ü vifâktan hüsn-ü muâşeret ve o hüsn-ü muâşeretten kelâmın kemâline bir mîzânü’t-ta‘dîl çıkabilsin. Yoksa vazîfesi hizmetkârlık ve tabiatı çocukluk olanlar, büyük rütbeye girmekle tekebbür eder. Tekebbür etmekle tenâsübünü bozup muâşereti teşvîş eder. Demek kuyûdât-ı kelâmın isti‘dâdlarını nazara almak gerektir.
SAYFA 93
Evet, her şeyi isti‘dâdı nisbetinde terfî‘ etmek lâzımdır. Zîrâ görünüyor ki, göz, burun gibi bir a‘zâ ne kadar güzel olursa, hatta altından olursa, haddinden büyük olduğu halde sureti çirkin eder.
Tenbîh: Nasıl bazen en küçük bir nefer bir hizmete, meselâ düşman ordusuna keşf-i râze gider, müşîr gidemez. Veyahud bir küçük talebe yaptığı işi büyük bir âlim yapamaz. Çünki büyük adam her şeyde büyük olmak lâzım gelmez. Herkes kendi san‘atında büyüktür. Kezâlik, o maânî-i mütezâhime içinde bazen bir küçük ma‘nâ riyâset eder. O kıymetdar oluyor. Zîrâ onun vazîfesi şimdi gelecek bir esbâb ile ehemmiyetlidir.
Buna işaret eden ve kıymetine menâr olan sarîh hüküm ve lâzım-ı karîbinin adem-i salâhiyetidir ki, onun hatırası için irsâl-i lafz ve sevk-i hitâb edilsin ve kelâm dahi postacılık etsin. Zîrâ ya bedîhî ve ma‘lûmdur, görünüyor; veyahud hafif ve zaîftir, asıl garazda ehemmiyeti yoktur. Veyahud onu hüsn-ü telakkî ve kabul edecek ve ona kulak verecek muhâtab yoktur. Veyahud mütekellimin hâline muvâfakat ve tekellüme dâî olan arzuya hizmet edemez. Veyahud muhâtabın şe’n ve haysiyetine imtizâc, istimzâc edemez. Veyahud kelâmın makamında ve müstetbeâtın tevâbiinde ecnebî görünüyor. Veyahud garazın muhâfazasına ve levâzımın tedârikine müsteid değildir. Demek her bir makamda bu esbâblardan yalnız birinin sözü dinlenir. Fakat umumen ittihâd etseler, kelâmı en yüksek tabakaya çıkartıyorlar.
Hâtime: Bazı maânî-i muallak vardır ki, bir şekl-i muayyeni ve bir vatan-ı husûsiyesi yoktur. Müfettiş gibi her bir dâireye girer. Bazı kendine hususî bir lafız takıyor. Bu muallakātın bir kısmı ise harfiye