MUHÂKEMÂT

108

Tenbîh: Bervech-i âtî kelâmdan maksad, muhâkeme ve muvâzenenin tarîkini göstermektir. Tâ ki, mecmûunda hakîkat tecellî etsin. Yoksa zihnin cüz’iyeti sebebiyle, o mecmûun her bir cüz’ünde neticenin tamamını taharrî etmek, kuvve-i vâhimenin tasallut ve tereddüdüyle hakîkati evhâm içinde setr etmektir.

Mukaddeme

Hakîkatin keşfine mâni‘ olan arzû-yu hilâf ve iltizâm-ı muhâlif ve tarafdâr-ı nefis cihetiyle asılsız evhâmını bir asla ircâ‘ etmekle kendini ma‘zur göstermek ve müşterinin nazarı gibi, yalnız meâyibi görmek ve çocuk tabiatı gibi, bahane ile mahane tutmak gibi emirlerden nefsini tecrîd ile şartıma mürâât edebilirsen huzûr-u kalb ile dinle:

Birinci Maksad

Cemî‘ zerrât-ı kâinât, birer birer zât ve sıfât ve sâir vücûh ile gayr-i mahdûde olan imkânât mâbeyninde mütereddid iken, bir ciheti ta‘kîb, hayret-bahşâ mesâlihi intâc etmekle Sâni‘in vücûb-u vücûduna şehâdetle, avâlim-i gaybiyenin enmûzeci olan latîfe-i Rabbâniyeden i‘lân-ı Sâni‘ eden i‘tikādın misbâhını ışıklandırıyorlar.

Evet, her bir zerre kendi başıyla Sâni‘i i‘lân ettiği gibi, tesâvîr-i mütedâhileye benzeyen mürekkebât-ı müteşâbike-i mütesâide-i kâinâtın her bir makam ve her bir nisbetinde her bir zerre, muvâzene-i cereyân-ı umûmîyi muhâfaza ve her nisbette ayrı ayrı mesâlihi intâc ettiklerinden, Sâni‘in kasd ve hikmetini izhâr ve kırâat ettikleri için, Sâni‘in delâili, zerrâttan kat kat ziyâdedir.

109

Eğer desen: Neden herkes aklıyla görmüyor?

Elcevab: Kemâl-i zuhûrundan. Evet, şiddet-i zuhûrdan görünmemek derecesine gelenler vardır. Cirm-i şems gibi. تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَٓائِنَاتِ فَاِنَّهَا مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰٓی اِلَیْكَ رَسَٓائِلُ Yani, eb‘âd-ı vâsia-i âlemin sahîfesinde Nakkāş-ı Ezelî’nin yazdığı silsile-i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakîkatle sarıl. Tâ ki mele-i a‘lâdan gelen selâsil-i resâil, seni a‘lâ-yı illiyyîn-i yakîne çıkarsın.

İşaret

Kalbinde nokta-i istimdâd, nokta-i istinâd ile vicdân-ı beşer Sâni‘i unutmamaktadır. Eğer çendân dimağ ta‘tîl-i eşgāl etse de, vicdan edemez. İki vazîfe-i mühimme ile meşguldür. Şöyle ki:

Vicdana mürâcaat olunsa, kalb bedenin aktârına neşr-i hayat ettiği gibi, kalb gibi kalbdeki ukde-i hayatiye olan ma‘rifet-i Sâni‘ dahi, cesed gibi isti‘dâdât-ı gayr-i mahdûde-i insâniye ile mütenâsib olan âmâl ve müyûl-ü müteşâibeye neşr-i hayat eder; lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdîd eder. İşte nokta-i istimdâd.

Hem de bununla beraber, kavga ve müzâhametin meydanı olan dağdağa-i hayata peyderpey hücum gösteren âlemin binler musibet ve mezâhimlere karşı yegâne nokta-i istinâd, ma‘rifet-i Sâni‘dir.

Evet, her şeyi hikmet ve intizâmla gören Sâni‘-i Hakîm’e i‘tikād etmezse ve ale’l-amyâ tesâdüfe havâle ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin adem-i kifâyetini düşünse, tevahhuş ve dehşet ve telâş ve havftan mürekkeb bir hâlet-i cehennem-nümûn ve ciğer-şikâfta kaldığından, eşref ve ahsen-i mahlûk olan insan,

110

her şeyden daha perişan olduğundan, nizâm-ı kâmil-i kâinâtın hakîkatine muhâlif oluyor. İşte nokta-i istinâd. Evet, melce’ yalnız ma‘rifet-i Sâni‘dir.

Demek şu iki nokta ile bu derece nizâm-ı âlemde hükümfermâlık, hakîkat-i nefsü’l-emriyenin hâssa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan vücûd-u Sâni‘ tecellî ediyor. Akıl görmezse de fıtrat görüyor. Vicdan nezzârdır, kalb penceresidir.

Tenbîh

Arş-ı kemâlât olan ma‘rifet-i Sâni‘in mi‘râclarının usûlü dörttür:

Birincisi: Tasfiye ve işrâka müesses olan muhakkikîn-i sofiyenin minhâcıdır.

İkincisi: İmkân ve hudûsa mebnî olan mütekellimînin tarîkidir. Bu iki asıl, filvâki‘ Kur’ân’dan teşa‘ub etmişlerdir. Lâkin fikr-i beşer başka surete ifrâğ ettiği için, tavîlü'z-zeyil ve müşkilleşmiştir.

Üçüncüsü: Hukemânın mesleğidir. Üçü de taarruz-u evhâmdan masûn değildirler.

Dördüncüsü ki, belâgat-i Kur’âniyenin ulüvv-ü rütbesini i‘lân eden ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzûh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mi‘râc-ı Kur’ânîdir. İşte biz dahi bunu ihtiyâr ettik. Bu da iki nev‘dir:

Birincisi: Delîl-i inâyet tir ki, menâfi‘-i eşyâyı ta‘dâd eden bütün âyât-ı Kur’âniye bu delile îmâ ve şu burhânı tanzîm ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kâinâtın nizâm-ı ekmelinde riâyet-i mesâlih ve hikemdir. Bu ise, Sâni‘in kasd ve hikmetini isbat ve tesâdüf vehmini ortadan nefyediyor.

111

Mukaddeme

Eğer çendân her adam âlemdeki riâyet-i mesâlih ve intizâmda istikrâ-i tâm edemez ve ihâta edemez. Fakat nev‘-i beşerdeki telâhuk-u efkâr sâyesinde, kâinâtın her bir nev‘ine mahsûs kavâid-i külliye-i muntazamadan ibâret olan bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir.

Bununla beraber bir emirde intizâm olmazsa, hüküm, külliyetiyle cereyân edemediği için, kaidenin külliyeti nev‘in hüsn-ü intizâmına delildir. Demek cemi‘-i fünûn-u ekvân, kaidelerin külliyetlerine binâen, istikrâ-i tâmla nizâm-ı ekmeli intâc eden birer burhândırlar. Evet, fünûn-u kâinât bitamâmihâ mevcûdâtın silsilelerindeki halkalardan asılmış olan mesâlih ve semerâtı ve inkılâbât-ı ahvâlin telâfifinde saklanmış olan hikem ve fevâidi göstermek ile Sâni‘in kasd ve hikmetine parmakla şehâdet ve işaret ettikleri gibi, şeyâtîn-i evhâma karşı birer necm-i sâkıbdır.

İşaret

Cehl-i mürekkebi intâc eden, nazar-ı sathîyi tevlîd eden ülfetten tecrîd-i nazar etsen ve akla karşı sedd-i turuk eden evhâmın âşiyânı olan mümâresât-ı elzemiyâttan nefsini tahliye etsen, hurdebînî bir hayvanın sureti altında olan makine-i dakîka-i bedîa-i İlâhiyenin şuûrsuz, mecrâ ve mahrekleri tahdîd olunmayan ve imkânâtında evleviyet olmayan esbâb-ı basîta-i câmide-i tabîiyeden husûl-pezîr ve o destgâhın masnûu olduğunu, kendi nefsini kandırıp mutmain ve iknâ‘ edemiyorsun. Meğer her bir zerrede Eflâtun kadar bir şuûr ve Calinos kadar bir hikmeti isbat ettikten sonra, zerrât-ı sâire ile vâsıtasız muhâbereyi i‘tikād ve esbâb-ı tabîiyenin üssül’esâsı hükmünde olan

112

cüz’-i lâyetecezzâdaki kuvve-i câzibe ve kuvve-i dâfianın ictimâlarının hortumu üzerindeki muhâliyetin damgasını kaldırabilsen. Eğer nefsin bu muhalâta ihtimâl verse, seni insaniyet defterinden sildirecektir.

Fakat câizdir ki, her bir şeyin esası zannettikleri olan cezb ve def‘ ve hareket, âdâtullâhın kanunlarına birer isim olsun. Fakat kanun, kaidelikten tabîîliğeve zihnîlikten hâricîliğe ve i‘tibârdan hakîkate ve âletiyetten müessiriyete gelmemek şartıyla kabul ederiz.

Tenbîh

فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰی مِنْ فُطُورٍ Nazarını âleme gezdir. Hangi yerinde noksâniyeti görebilirsin? Kellâ! Gören görmez. Meğer kör ola veya kasr-ı nazar illetiyle mübtelâ ola. İstersen Kur’ân’a mürâcaat et. Delîl-i inâyeti vücûh-u mümkinenin en ekmel vechiyle bulacaksın. Zîrâ Kur’ân, kâinâtta tefekküre emir verdiği gibi, fevâidi tezkâr ve ni‘metleri ta‘dâd eder. İşte o âyât, şu burhân-ı inâyete mezâhirdir. İcmâli budur, tut! Tafsîli ise, eğer meşîet-i İlâhiye taalluk ederse, âyât-ı âfâkiye ve enfüsiyeyi tefsîr tarikinde, semâ ve beşer ve arzın ilimlerine ma‘kūd olan kütüb-ü selâsede tefsîr edilecektir. O vakit şu burhân tamâm-ı sûretiyle sana görünecektir.

İkinci Delîl-i Kur’ânî: Delîl-i ihtirâ‘ dır. Bunun hulâsası: Mahlûkātın her nev‘ine, her ferdine ve o nev‘e ve o ferde müretteb olan âsâr-ı mahsûsasını müntic ve isti‘dâd-ı kemâline münâsib bir vücûdun verilmesidir. Zîrâ hiçbir nev‘-i müteselsil, ezelî değildir. ”İmkân bırakmaz. Hem de bizzarûre bazının hudûs u nazarın müşâhedesiyle ve sâirleri dahi aklın hikmet nazarıyla görülür.

113

Vehim ve tenbîh

İnkılâb-ı hakîkat olmaz. Nev‘-i mutavassıtın silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnâf, inkılâb-ı hakāikin gayrısıdır.

İşaret: Her bir nev‘in bir adamı ve bir büyük pederi olduğundan, silsilelerdeki tenâsülden neş’et eden vehm-i bâtıl o âdemlerde, o evvel pederlerinde tevehhüm olunmaz. Evet, hikmet, fenn-i tabakatü’l-arz ve ilm-i hayvânât ve nebâtât lisanıyla, iki yüz bini mütecâviz olan envâın adamları hükmünde olan mebde'-i evvellerinin her birinin müstakillen hudûsuna şehâdet ettiği gibi; mevhûm ve i‘tibârî olan kavânîn ve şuûrsuz olan esbâb-ı tabîiye ise, bu kadar hayretfezâ silsileler ve bu silsileleri teşkîl eden ve efrad denilen dehşet-engîz hadsiz makine-i acîbe-i İlâhiyenin tasnî‘ ve îcâdına adem-i kābiliyetleri cihetiyle, her bir ferd ve her bir nevi‘, müstakillen Sâni‘-i Hakîm’in yed-i kudretinden çıktığını i‘lân ve izhâr ediyor.

Evet, Sâni‘-i Zülcelâl her şeyin cebhesinde hudûs ve imkân damgasını koymuştur.

Tenbîh: Ezeliyet-i madde ve hareket-i zerrâttan teşekkül-ü envâ‘ gibi umûr-u bâtılaya ihtimâl vermek, sırf başka şey ile nefsini iknâ‘ etmek sadedinde olduğu için, o umûrun esâs-ı fâsidesini tebeî nazarıyla adem-i derkinden neş’et eder.

Evet, nefsini iknâ‘ etmek suretinde müteveccih olursa, muhâliyet ve adem-i ma‘kūliyetine hükmedecektir. Farazâ kabul etse de, tegāfül-ü ani's-Sâni‘ sebebiyle hâsıl olan ızdırâr ile kabul edebilir.

114

Tenbîh: Mükerrem olan insan, insaniyetin cevheri i‘tibâriyle dâimâ hakkı satın almak istiyor ve dâimâ hakîkati arıyor ve dâimâ maksadı saadettir. Fakat bâtıl ve dalâl ise, hakkı arıyorken haberi olmadan eline düşer. Hakîkatin ma‘denini kazarken, ihtiyârsız bâtıl onun başına düşer. Veyahud hakîkati bulmaktan muzdar veya tahsîl-i haktan hâib oldukça, asıl fıtratı ve vicdanı ve fikri, muhâl ve gayr-i ma‘kūl bildiği bir emri, nazar-ı sathî ve tebeî ile kabulüne mecbûr oluyor.

İşte bu hakîkati pîş-i nazara al! Göreceksin ki, bütün nizâm-ı âlemden eser-i gaflet olarak tevehhüm ettikleri ezeliyet-i madde ve hareket; ve şu bütün akılları hayrette bırakan nakış ve san‘at-ı bedîada tahayyül ettikleri tesâdüf-ü amyâ; ve bütün hikemin şehâdâtına rağmen esbâb-ı câmideden i‘tikād ettikleri te’sîr-i hakîkî; ve nefislerine muğālata edip vehmin- istimrâra istinâden- iğvâsıyla tecessüm ve tahayyül olunan tabîat-ı mevhûmeyi merci‘ yapmakla teselli ettikleri, elbette fıtratları reddeder.

Fakat yalnız hakka teveccüh ve hakîkate kasdettikleri için, şu evhâm-ı bâtıla da‘vetsiz olarak yolun cânibinden taarruz ettikleri için, elbette hedef-i garazına nazarını dikmiş olan adam o evhâma tebeî ve sathî bir nazar ile bakıyor. Onun için, müzahraf olan içine nüfûz edemez.

Fakat ne vakit rağbet ve kasd ve satın almak nazarıyla baksa, almaya değil, belki iltifât etmeye ve bakmaya tenezzül etmez!

Evet, şu kadar çirkin bir şeyi vicdan ve akıl muhâl görüyor. Kalb dahi kabul etmez. İllâ ki müşâgabe ile safsata edip, her bir zerreye hukemânın akıllarını ve hükkâmın siyâsetlerini verip, tâ her bir zerre ahavâtıyla ittifâk ve intizâm meselesinde müşâvere ve muhâbere etsinler. Evet, bu surette

115

bir mesleği, insan değil hayvan dahi kabul etmez. Fakat ne çare, mesleğin lâzım-ı beyyini meslektendir. Şu meslek ise, bu suretten başka bir şey ile tasvîr edilmez. Evet, bâtılın şe’ni şöyledir: Ne vakit tebeî bir nazar ile bakılırsa, sıhhatine bir ihtimâl verilir. Fakat im‘ân-ı nazar eyledikçe, ihtimâl-i sıhhat bertaraf olur.

İşaret: Madde dedikleri şey ise, sûret-i müteğayyire, hem de hareket-i zâile-i hâdiseden tecerrüd etmez. Demek hudûsu muhakkaktır.

Feyâ acaba! Sâni‘-i Vâcibü’l-Vücûd'un lâzıme-i zarûriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine sıkıştıramayan nasıl oldu da her bir cihetten ezeliyete münâfî olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sıkıştırabilirler? Hakîkaten cây-ı taaccübdür. Evet, insan düşündükçe, cemî‘ sıfât-ı kemâliye ile muttasıf olan Sâni‘den istiğrâb ve istinkâr ettikleri, şu hayret-efzâ masnûâtı tesâdüf-ü amyâya ve hareket-i zerrâta isnâd ettikleri için, insanı insaniyetten pişman eder.

Telvîh: Harekât-ı zerrâttan husûlü da‘vâ olunan kuvvet ve suretler, araziyetleri cihetiyle envâ‘daki mübâyenet-i cevheriyeyi teşkîl edemez. Araz cevher olamaz. Demek bu envâın fasılları ve umum a‘râzın havâss-ı mümeyyizeleri, adem-i sırftan muhtera‘dırlar. Tenasül, teselsülde şerâit-i âdiye-i i‘tibâriyedendir. İşte delîl-i ihtirâînin icmâli.

Eğer açık olarak mufassalen istersen, Kur’ân’ın firdevsine gir. Zîrâ hiçbir ratb ve yâbis yoktur ki, o tenezzühgâhta ya çiçek veya gonca hâlinde bulunmasın. Eğer ecel müsâid ve meşîet taalluk

116

ve tevfîk refîk olursa, elfâz-ı Kur’âniyenin esdâfında şu burhânı tezyîn eden cevherleri, gelecek kütübde tafsîl edilecektir.

Vehim ve Tenbîh

Eğer suâl etsen: Nedir şu tabiat ki, dâimâ onun ile tın tın ediyorlar? Nedir şu kavânîn ve kuvâ ki, dâimâ onlar ile mütedemdimdirler?“

Cevab vereceğiz ki, âlem-i şehâdet denilen, cesed-i hilkatin anâsır ve a‘zâsının ef‘âllerini intizâm ve rabt altına alan şerîat-ı fıtriye-i İlâhiye vardır. İşte şu şerîat-ı fıtriyedir ki, ”Tabiat veya Matbaa-i İlâhiye ile müsemmâdır.

Evet, tabiat, hilkat-i kâinâtta cârî olan kavânîn-i i‘tibâriyesinin mecmû‘ ve muhassalasından ibârettir. İşte kuvâ dedikleri şey, her biri şu şerîatın birer hükmüdür. Ve kavânîn dedikleri şey, her biri şu şerîatın birer meselesidir. Fakat o şerîattaki ahkâmın istimrârına istinâden. Hem de hayâli hakîkat suretinde gören ve gösteren nüfûsun isti‘dâdları, bir zemîn-i şûre müheyyâ etmesiyle vehim ve hayâl tasallut ederek tazyîk edip şu tabîat-ı hevâiye tavazzu‘ ve tecessüm edip, mevcûd-u hâricî ve hayâlden misâl suretine girmiştir. Evet, şunun gibi, vehmin çok hileleri vardır.

İşaret: Şu tabiat ve kuvâ-yı umûmiye tesmiye ettikleri emirler, kat‘iyen aklı iknâ‘ edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakîkat ona ünsiyet edecek hiçbir mülâyemet ve münâsebet yok iken

117

ve şu kâinâta illet ve masdar olmaya kābiliyeti mefkūd iken, mahzâ Sâni‘den tegāfül ve intizâmın ilcâından tevellüd eden yalnız ızdırâr ile veleh-resân-ı ukūl olan kudretin âsârını şu matbaa-misâl olan tabiatın san‘atından görmek, tabiatı mistar iken masdar tahayyül etmek, lâzım-ı eammın vücûduyla, melzûm-u ehassın vücûdunu intâca çalışan akîm bir kıyâsın neticesidir. Evet, şu kıyâs-ı akîm, dalâlet ve hayret vâdilerine çok yolları açmıştır.

Tenvîr: Ef‘âl-i ihtiyâriyenin nazzâmı olan şerîat ve kanun, şu kadar hark ve muhâlefetle beraber birçok cühhâl-i vahşiye, âdetâ şerîatı bir hâkim-i rûhânî ve nizâmı bir sultân-ı ma‘nevî tevehhüm edip, bir te’sîri tahayyül eder.

Evet, bir taburun veya askerin muttarid olan harekâtını ve yeknesak olan etvârlarını ve birbiriyle rabt olunan ahvâllerini müşâhede eden vahşi bir adam, şu efrâd-ı adîdeyi veyahud hey’et-i askeriyeyi, ma‘nevî bir iple merbût zannederse, acaba garib görünecek midir?

Veyahud bir bedevî veya bir şâirü’t-tab‘, nâsı bir vaz‘-ı hasende ifrâğ eden ve mâbeynlerini te’lîf eden nizâmı bir mevcûd-u ma‘nevî ve şerîatı bir halîfe-i rûhânî temessül ederse, çok görünecek midir?

Öyle ise kâinâtın ahvâline taalluk eden ve tabiat tesmiye olunan ve tasdîk-i enbiyâ veya tekrîm-i evliyâdan başka hark olunmayan ve müstemirre olan şu şerîat-ı fıtriye-i İlâhiye, evhâmda tecessüm etse, neden taaccüb olunsun?

118

Vehim ve Tenbîh

İnsanın zihni ve lisânı ve sem‘i, cüz’î ve teâkubî oldukları gibi, fikri ve himmeti dahi cüz’îdir. Ve teâkub tarîkiyle yalnız bir şeye taalluk eder ve meşgul kalır. Hem de insanın kıymet ve mâhiyeti, himmeti nisbetindedir. Himmetin derecesi ise, maksad ve iştigal ettiği şeyin nisbetindedir. Hem de insan teveccüh ve kasdettiği şeyde, güya fenâ fi'l-maksad oluyor. İşte şu noktaya binâen hasîs bir emir veya pek cüz’î bir şey, büyük bir adama isnâd olunmaz. Zîrâ tenezzül etmez. Ve himmetini o küçük şeye sıkıştıramaz. Himmeti ağır, o şey gayet hafif olduğundan, güya muvâzenet bozulur.

Hem de insan hangi şeye temâşâ ederse, elbette mekāyîsini ve esaslarını kendi nefsinde arayacaktır. Eğer bulmazsa, etrafında ve ebnâ-yı cinsinde arayacaktır. Hatta hiçbir cihetten mümkinâta benzemeyen Vâcibü’l-Vücûd’u tefekkür etse, yine kuvve-i vâhimesi şu vehm-i seyyii düstûr ve dürbün yapmak istiyor. Halbuki Sâni‘-i Zülcelâl, şu nokta-i nazarda temâşâ edilmez. Kudretine inhisâr yoktur. Ziyâ-yı şems gibi, kudret ve ilim ve irâdesi şâmile ve âmmedir; münhasır olmaz, muvâzeneye gelmez. En büyük şeye taalluk ettiği gibi, en küçük ve en hasîs şeye dahi taalluk eder. Mikyâs-ı azameti ve mîzân-ı kemâli mecmû-u âsârıdır. Her bir cüz’ü mikyâs olamaz.

İşte Vâcibü’l-Vücûd’u mümkinâta kıyâs etmek, kıyâs-ı maal-fârıktır. Mezbûr vehm-i bâtıl ile muhâkeme etmek, hatâ-yı mahzdır. İşte şu hatâ-yı bî-edebâne ve şu vehm-i bâtılın netîce-i seyyiesidir ki, Tabîiyyûn, esbâbı müessir-i hakîkî olduklarına; ve Mu‘tezile hayvanları ef‘âl-i ihtiyâriyelerine hâlık olduklarına; ve hukemâ, cüz’iyâtta ilm-i İlâhînin nefyine; ve Mecûsîler, halk-ı şer başkasının eseri olduğuna

119

i‘tikād ettiler. Güya onlarca Sâni‘ o kadar azametiyle beraber, nasıl şöyle umûr-u hasîseye ve cüz’iyeye tenezzül edip iştigal etsin. Yuf onların akıllarına ki, şöyle bir vehm-i bâtılın hükmüne esîr oldular. Ey birader! Şu vehim, i‘tikād tarîkiyle olmazsa da, vesvese cihetiyle bazen mü’minlere musallat oluyor.

İşaret

Eğer desen: Delîl-i ihtirâî i‘tâ-yı vücûddur. İ‘tâ-yı vücûd ise, i‘dâm-ı mevcûdun refîkidir. Halbuki adem-i sırftan vücûdu ve vücûd-u mahzdan adem-i sırfı aklımız tasavvur edemiyor.“

Cevâben derim: Yahu! Sizin bu istis‘âbınız ve şu meselenin tasavvurundaki istiğrâbınız, bir kıyâs-ı hâdiin netice-i vahîmesidir. Zîrâ îcâd ve ibdâ‘-ı İlâhîyi, abdin san‘at ve kesbine kıyâs edersiniz. Halbuki abdin elinden bir zerreyi imâte veyahud îcâd etmek gelmez. Belki yalnız umûr-u i‘tibâriye ve terkîbiyede bir san‘at ve kesbi vardır. Evet, bu kıyâs aldatıcıdır, insan kendini ondan kurtaramıyor.

Elhasıl: İnsan kâinâtta mümkinâtın öyle bir kuvvet ve kudretini görmemiş ki, îcâd-ı sırf ve i‘dâm-ı mahz etsin. Halbuki hükm-ü aklîsi de dâimâ üssül’esâsı, müşâhedâttan neş’et eder. Demek âsâr-ı İlâhiyeye mümkinât tarafından bakıyor.

Halbuki hayret-efzâ âsârıyla müsbet olan kudret-i Sâni‘in cânibinden temâşâ etmek gerektir. Demek ibâdın ve kâinâtın umûr-u i‘tibâriyeden başka te’sîri olmayan kuvvet ve kudretlerin cinsinden olan bir kudret-i mevhûme içinde Sâni‘i farz ederek, o noktadan şu meseleye temâşâ ediyor.

Halbuki Vâcibü’l-Vücûd'un cânibinden, kudret-i tâmmesi nokta-i nazarından bu meseleye temâşâ etmek gerektir.

120

İşaret: Birinin âsârı muhâkeme olunursa, onun hâssasını nazara almak lâzımdır. İşte şu meselede edilmemiştir. Zîrâ bu meseleye, acz-i abdin arkasında, kudret-i mümkinâtın tarafında, kıyâs-ı temsîlînin perdesi altında temâşâ ediyor. Halbuki tekvîn-i âlemde bir kısmını maddesiz ibdâ‘ ve bir kısmı dahi maddeden inşâ ile şu kadar hayretfezâ âsâr-ı mu‘cize ile kudret-i kâmile-i İlâhiyeyi göstermekle beraber, ondan sarf-ı nazar etmek, gāibi şâhid suretinde görmek olan kıyâs-ı hâdi‘ ile ve ebnâ-yı cinsini muhâkeme ettiği gibi, bir kāide-i mahdûde ile Vâcibü’l-Vücûd'a nazar ederler. Hatta çok meseleyi akl-ı selîm ma‘kūl gördüğü halde, onlar gayr-i ma‘kūl tevehhüm ederler.

Tenbîh: Muhteraâttan kat‘-ı nazar, masnûâtın en zâhir ve münevver ve ziyâ dedikleri olan nûr-u ayn-ı âlemin kavânîn-i acîbesi ve onun semeresi ve misâl-i musaggarı olan nûr-u basarın nevâmîs-i bedîasıyla münevver ve musavver olan kemâl-i kudret-i İlâhiyenin cânibinde, muvâzene nokta-i nazarında gayr-i ma‘kūl ve uzak tevehhüm olunan mesâile temâşâ edilirse, me’nûs ve ayn-ı aklın kirpikleri ortasında görülecektir.

Tenbîh: Nasıl ki, zarûriyâttan nazariyât istintac olunur. Öyle de, âsâr-ı Sâni‘in zarûriyâtı, mahfiyât-ı san‘atına burhândır. İkisi beraber bu meseleyi isbat eder.

Telvîh: Acaba nizâm-ı âlemdeki san‘attan daha dakîk, daha acîb, daha garib, cins-i kudret-i mümkinâttan daha uzak, akıl tasavvur edebilir mi? Elbette edemez. Zîrâ fünûn; gösterdikleri fevâid ve hikem ile bizzarûre Sâni‘in kasd ve san‘at ve hikmetine şehâdet ettiklerinden ukūlü kabul etmeye muzdar etmişlerdir. Yoksa bu bedîhiyâttan en küçük bir hakîkati, akıl kendi kendine kalsa idi, kabul etmezdi.

121

Evet, zemin ve âsumânı hamleden ve muallakta tutan ve ecrâm-ı kâinâtı istihdâm eden ve nizâmında idhâl ile hiçbir emrine isyan edilmeyen Zât-ı Akdes’ten neden istiğrâb olunsun ki, ondan derecâtla eshel ve ehaff olanı hamletsin.

Evet, bir dağı kaldıran, bir hokkayı kaldırabilmekten tereddüd etmek, sırf safsata etmektir.

Elhasıl: Nasıl Kur’ân’ın bazısı, bazısına müfessirdir; kezâlik kâinât kitabı dahi, bazı sutûru, arkalarındaki san‘at ve hikmeti tefsîr eder.

İşaret: Eğer desen: Bazı mutasavvıfın kelâmından ittisâl ve ittihâd ve hulûl zâhir oluyor. Ve ondan tevehhüm edilir ki, bazı maddiyyûnun mesleği olan vahdetü’l-vücûda bir münâsebet gösterir.

Elcevab: Müteşâbih hükmünde olan muhakkikîn-i sofiyenin şatahâtını ki, vücûd-u Akdese hasr-ı nazar ve istiğrâk ve mümkinâttan tecerrüd cihetiyle matmah-ı nazar ettikleri delil içinde neticeyi görmek, yani âlemden Sâni‘i müşâhede etmek tarîkiyle ta‘kîb ettikleri meslek olan cedâvil-i ekvânda cereyân-ı tecelliyâtı ve melekûtiyet-i eşyâda sereyân-ı füyûzâtı ve merâyâ-yı mevcûdâta mevcûdâta tecellî-i esmâ ve sıfâtı ise, dîku’l-elfâz sebebiyle ulûhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye ta‘bîr ettikleri hakāiki başkalar anlamadılar. Sû’-i tefehhüm ile kendi isti‘dâd-ı şûrelerinden zuhûr eden evhâm-ı vâhiyeye, muhakkikînin kelimât ve şatahâtını tatbîk ettiler.

Yuha onların akıllarına! Süreyyâ derecesinde olan muhakkikînin efkâr-ı mücerredeleri, serâ derekesinde olan mukallidîn-i maddiyyûnun efkâr-ı sefîlesinden binler derece uzaktır.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç