MUHÂKEMÂT

8

Yani hikmet tarafından kâinâta îrâd olunan suâllere şöyle: ”Ey kâinât! Nereden ve kimin emriyle geliyorsunuz? Sultanınız kimdir? Delil ve hatîbiniz kimdir? Ne edeceksiniz? Ve nereye gideceksiniz?“ kat‘î cevab verecek yalnız Kur’ân’dır.

Öyle ise Kur’ân’da makāsıddan başka olan kâinât bahsi istitrâdîdir. Tâ san‘atın intizâmıyla Sâni‘-i Zülcelâl’e istidlâl yolu gösterilsin.

Evet, intizâm görünür ve kemâl-i vuzûh ile kendini gösterir. Sâni‘in vücûd ve kasd ve irâdesine kat‘iyyen şehâdet eden intizâm-ı san‘at, kâinâtın her cihetinde boynunu kaldırarak, her cânibinden lemeân eden hüsn-ü hilkati nazar-ı hikmete gösteriyor. Gûyâ her bir masnû‘, birer lisân olup Sâni‘in hikmetini tesbîh ediyor. Ve her bir nevi‘, parmağını kaldırarak şehâdet ve işaret ediyor.

Madem maksad budur ve madem kâinâtın kitabından intizâma olan rumûz ve işârâtını taallüm ediyoruz. Ve madem netice bir çıkar. Teşekkülât-ı kâinât nefsü’l-emirde nasıl olursa olsun, bize bizzât taalluk etmez. Fakat o meclis-i âlî-i Kur’ânîye girmiş olan kâinâtın her ferdi dört vazîfe ile muvazzaftır:

Birincisi: İntizâm ve ittifâk ile Sultân-ı Ezel’in saltanatını i‘lân.

İkincisi: Her biri birer fenn-i hakîkînin mevzû‘ ve müntehabı olduklarından, İslâmiyet fünûn-u hakîkiyenin zübdesi olduğunu izhâr.

Üçüncüsü: Herbiri birer nev‘in numûnesi olduklarından, hilkatte cârî olan kavânîn ve nevâmîs-i İlâhiyeye İslâmiyet’i tatbîk ve mutâbık olduğunu isbat. Tâ o nevâmîs-i fıtriyenin imdâdıyla, İslâmiyet

9

neşv ü nemâ bulsun. Evet, bu hâsiyetle dîn-i mübîn-i İslâm, sâir hevâ ve heves içinde muallak ve mededsiz, bazen ışık ve bazen zulmet veren ve çabuk tagayyüre yüz tutan dinlerden mümtâz ve serfirâzdır.

Dördüncüsü: Her biri birer hakîkatin numûnesi olduklarından, efkârı hakāik cihetine tevcîh ve teşvîk ve tenbîh etmektir.

Ezcümle: Kur’ân’da kasem ile temeyyüz etmiş olan ecrâm-ı ulviye ve süfliyeyi tefekkürden gaflet edenleri dâimâ îkāz ederler. Evet, kasemât-ı Kur’âniyye, nevm-i gaflette dalanlara kar‘u’l-asâdır.

Şimdi tahakkuk etmiş, şu şöyledir. Öyle ise, şekk ve şübhe etmemek lâzımdır ki, mu‘ciz ve en yüksek derece-i belâgatte olan Kur’ân-ı Mürşid, esâlîb-i Araba en muvâfıkı ve tarîk-i istidlâlin en müstakîm ve en vâzıhı ve en kısasını ihtiyâr edecektir. Demek, hissiyât-ı âmmeyi tefhîm ve irşâd için, bir derece ihtirâm edecektir. Demek, delil olan intizâm-ı kâinâtı öyle bir vecih ile zikredecek ki, onlarca ma‘rûf ve akıllarına me’nûs ola. Yoksa delil, müddeâdan daha hafî olmuş olur. Bu ise, tarîk-ı irşâda ve meslek-i belâgate ve mezheb-i i‘câza muhâliftir.

Meselâ, eğer Kur’ân dese idi: Yâ eyyühe'n-nâs! Fezâda uçan meczub ve misafir ve müteharrik olan küre-i zemine ve cereyânıyla beraber müstakarrında istikrâr eden şemse ve ecrâm-ı ulviyeyi birbiriyle bağlayan câzibe-i umûmiyeye ve fezâ-yı gayr-i mütenâhîde dal ve budakları münteşir olan şecere-i hilkatten, anâsır-ı kesîreden olan münâsebât-ı kimyeviyyeye nazar ve tedebbür ediniz. Sâni‘-i Âlem’in azametini tasavvur edesiniz.

10

Veyahud: O kadar küçüklüğüyle beraber bir âlem-i hayvânât-ı hurdebîniyeyi istîâb eden bir katre suya, aklın hurdebîniyle temâşâ ediniz. tâ Sâni‘-i Kâinât’ın her şeye kādir olduğunu tasdîk edesiniz.

Acaba o halde, delil müddeâdan daha hafî ve daha muhtâc-ı îzâh olmaz mı idi? Hem de onlarca muzlim bir şeyle, hakîkati tenvîr etmek veyahud onların bedâhet-i hislerine karşı muğālata-i nefis gibi bir emr-i gayr-i ma‘kūle teklîf olmaz mı idi? Halbuki i‘câz-ı Kur’ân pek yüksek ve pek münezzehtir ki, onun sâfî ve parlak dâmenine, ihlâl-i ifhâm olan gubâr konabilsin.

Bununla beraber Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân âyât-ı beyyinâtın telâfîfinde maksad-ı hakîkîye telvîh ve işaret ettiği gibi, bazı zevâhir-i âyâtı, kinâyede olduğu gibi, maksada menâr etmiştir.

Hem de usûl-ü mukarreredendir: Sıdk ve kizb, yahud tasdîk ve tekzîb, kinâyât ve emsâllerinde, fenn-i beyânda maânî-i ûlâ ta‘bîr olunan sûret-i ma‘nâya râci‘ değildirler. Ancak maânî-i sâneviyye ile ta‘bîr olunan maksad ve garaza teveccüh ederler. Meselâ: ”Filanın kılıcının bendi uzundur denilse, kılıcı olmaz ise de, fakat kāmeti uzun olursa, yine hüküm doğrudur, yalan değildir. Hem de nasıl kelâmda bir kelime, istiâreye karîne-i mecâzdır. Öyle de, kelime-i vâhid hükmünde olan Kelâmullâh’ın bir kısım âyâtı, sâir ihvânının hakîkat ve cevherlerine karîne ve reh-nümâ ve komşularının kalblerindeki sırlara delil ve tercüman oluyorlar.

Elhasıl: Bu hakîkati pîş-i nazara getiremeyen ve âyetleri muvâzene ve doğru muhâkeme edemeyen, meşhur Bektaşî gibi ki, namazın terkinde taallül yolunda demiş: ”Kur’ân diyor: لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ ilerisine de hâfız değilim.“ Nazar-ı hakîkate karşı maskara olacaktır.

11

İkinci Mukaddeme

Mâzîde nazarî olan bir şey, müstakbelde bedîhî olabilir. Şöyle tahakkuk etmiştir: Âlemde meylü’l-istikmâl vardır. Hâşiye Onun ile hilkat-i âlem, kānûn-u tekâmüle tâbi‘dir. İnsan ise, âlemin semerât ve eczâsından olduğundan, onda dahi meylü’l-istikmâlden bir meylü’t-terakkî mevcûddur. Bu meyil ise, telâhuk-u efkârdan istimdâd ile neşv ü nemâ bulur. Telâhuk-u efkâr ise, tekemmül-ü mebâdî ile inbisât eder. Tekemmül-ü mebâdî ise, fünûn-u ekvânın tohumlarını sulb-ü hilkatten zamanın terbiye-gerdesi bir zemine ilkā ile telkîh eder. O tohumlar ise, tedrîcî tecrübeler ile büyür ve neşv ü nemâ bulur.

Buna binâendir: Bu zamanda bedîhiyye ve ulûm-u âdiye sırasına girmiş pek çok mesâil var. zaman-ı mâzîde gayet nazarî ve hafî ve burhâna muhtaç idiler. Zîrâ görüyoruz: Şimdilik coğrafya ve kozmoğrafya ve kimya ve tatbîkāt-ı hendesiyeden çok mesâil var ki, mebâdî ve vesâitin tekemmülüyle ve telâhuk-u efkârın keşfiyâtıyla, bu zamanın çocuklarına dahi meçhûl kalmamışlardır. Belki oyuncak gibi onlar ile oynuyorlar.

Halbuki İbn-i Sînâ ve emsâline nazarî ve hafî kalmışlardır. Halbuki hikmetin pederi hükmünde olan İbn-i Sînâ, şiddet-i zekâ ve kuvvet-i fikir ve kemâl-i hikemiye ve vüs‘at-i karîha noktasında bu zamanın yüzlerce

12

hükemâsıyla muvâzene olunsa, tereccüh edip ve ağır gelecektir. Noksâniyet İbn-i Sînâ’da değil. çünki ibn-i zamandır. Onu nâkıs bırakan, zamanın noksâniyeti idi.

Acaba bedîhî değil midir ki, Kolomb-u Zûfünûn’un sebeb-i iştihârı olan Yeni Dünya’nın keşfi, farazâ bu zamana kadar kalmış olsa idi, kaptan arasında hiç kıymeti olmayan bir kayık sâhibi de Yeni Dünya’yı eski dünyaya komşu etmeye muktedir olacaktı. Evvelki keşşâfın tebahhur-u fikrine ve mehâlik-iiktihâmınabedel, bir küçük sefîne ile bir pusula kifâyet edecekti.

Fakat bununla beraber şimdi gelecek bir hakîkati nazar-ı dikkate almak lâzımdır. Şöyle ki: Mesâil iki kısımdır. Birisinde telâhuk-u efkâr te’sîr eder. Belki ona mütevakkıftır. Nasıl ki, maddiyâtta büyük bir taşı kaldırmak için teâvün lâzımdır. Kısm-ı diğerîde esas i‘tibâriyle telâhuk ve teâvün te’sîrsizdir. Bin de, bir de birdir. Nasıl ki hâriçte bir uçurum üzerinden atlamak veyahud dar bir yerden geçmekte küll ve küll-ü vâhid birdir. Teavün fâide vermez.

Bu kıyâsa binâen fünûnun bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi teâvüne muhtaçtır. Bunların ekseri, ulûm-u maddiyedendir. Diğer bir kısmı, ikinci misâle benzer. Tekemmülü, def‘î, yahud def‘î gibi olur. Bu ise, ağlebi ma‘neviyât veya ulûm-u İlâhiyedendir. Lâkin, eğer çendân telâhuk-u efkâr bu kısm-ı sânînin mâhiyetini tağyîr ve tekmîl ve tezyîd edemez ise de, burhânların mesleklerine vuzûh ve zuhûr ve kuvvet verir.

Hem de nazar-ı dikkate almak lâzımdır ki, kim bir şeyde çok tevaggul etse, gāliben başkasında gabîleşmesine sebebiyet verir. Bu sırra binâendir ki, maddiyâtta tevaggul eden, ma‘neviyâtta gabîleşir ve sathî olur. Bu noktaya nazaran, maddiyâtta mahâreti olanın ma‘neviyâtta hükmü huccet olmasına

13

sebeb olmadığı gibi, çok def‘a sözü dahi şâyân-ı istimâ‘ değildir. Evet, bir hasta, tıbbı hendeseye kıyâs ederek, tabîbe bedelen mühendise mürâcaat edip gösterdiği ilacı isti‘mâl eder ise, akrabasına ta‘ziye vermeye da‘vet ve kendisi için kabristân-ı fenânın hastahânesine nakl-i mekân etmek için bir raporu istemek demektir.

Kezâlik, hakāik-i mahza ve mücerredât-ı sırfeden olan ma‘neviyâtta, maddiyyûnun hükümlerine mürâcaat ve fikirleriyle istişâre etmek, âdetâ latîfe-i Rabbâniye denilen kalbin sektesini ve cevher-i nûrânî olan aklın sekerâtını i‘lân etmek demektir. Evet, her şeyi maddiyâtta arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise ma‘neviyâtı göremez.

Üçüncü Mukaddeme

İsrâiliyâtın bir tâifesi ve hikmet-i Yunaniyenin bir kısmı, dâire-i İslâmiyet’e duhûl etmeleriyle, din süsüyle görünerek, efkârı ihtilâle verdiler. Şöyle ki: O necîb kavm-i Arab, zaman-ı câhiliyette bir ümmet-i ümmiye idi. Vaktâ ki içlerinden hak tecellî edip isti‘dâd-ı hissiyâtları uyandı da, meydanda yol açan dîn-i mübîni gördüklerinden, umum rağabât ve meyilleri, yalnız dinin ma‘rifetine inhisâr eylediler. Fakat kâinâta olan nazarları teşrîhât-ı hikemiye nazarıyla değil, belki istitrâden, yalnız istidlâl için idi. Onların o hassâs zevk-i tabîîlerine ilhâm eden, yalnız onların fıtratlarına münâsib olan geniş ve ulvî muhîtleri ve sâfî ve müsteid olan fıtrat-ı asliyeleri ta‘lîm ve terbiye eden yalnız Kur’ân idi.

14

Bundan sonra kavm-i Arab sâir akvâmı bel‘ ettiği gibi, milel-i sâirenin ma‘lûmâtları dahi Müslüman olmaya başladığından, muharrefe olan İsrâîliyât ise Vehb, Ka‘b gibi ulemâ-yı ehl-i kitâbın İslâmiyetlerinin cihetiyle Arabların hazâin-i hayâlâtına bir mecrâ ve menfez bularak o efkâr-ı sâfiyeye karıştılar.

Hem sonra da ihtirâm dahi gördüler. Zîrâ ulemâ-yı ehl-i kitâbdan İslâmiyet’e gelenler, İslâmiyet şerefiyle gayet celâlet ve tekemmül ettiklerinden, ma‘lûmât-ı müzahrefe-i sâbıkaları makbûle ve müselleme gibi oldular, reddedilmedi. Çünki İslâmiyet’in usûlüne müsâdim olmadığından, hikâyât gibi rivâyet olunur iken, ehemmiyetsizliği için tenkîdsiz dinlenirler idi. Fakat hayfâ! Sonra hak olarak kabul edildiler, çok şübeh ve şükûkâta sebebiyet verdiler.

Hem de vaktâ ki şu İsrâîliyât, Kitap ve Sünnet’in bazı îmââtlarına merci‘ ve bazı mefâhîmlerine bir münâsebetle me’haz olabilirler idi. Fakat âyât ve hadîsin ma‘nâları değil. Belki farazâ doğru olsalar idi, mâsadak ve efradından olmaları mümkün olduğundan, sû’-i ihtiyârlarıyla başka bir me’hazi bulmayan veya atf-ı nazar etmeyen zâhirperestler, bazı âyât ve ehâdîsi o hikâyât-ı İsrâîliyeye tatbîk ederek tefsîr eylediler. Halbuki Kur’ân’ı tefsîr edecek, yine Kur’ân ve hadîs-i sahîhtir. Yoksa ahkâmı mensûh olduğu gibi, kasası dahi muharrefe olan İncil ve Tevrat değildir.

Evet, mâsadak ile ma‘nâ ayrıdırlar. Halbuki mâsadak olmaya mümkün olan şey, ma‘nâ yerine ikāme olundu. Çok da imkânât vukūâta karıştırıldı.

Hem de vaktâ hikmet-i Yunaniyeyi Müslüman etmek için Me’mûn’un asrında tercüme olundu. Fakat pek çok

15

esâtîr ve hurâfâtın menbaından çıkan o hikmet, bir derece müteaffine olduğundan, sâfiye olan efkâr-ı Arabın içlerine tedâhül ettiğinden, bir derece efkârları karıştırdığı gibi, tahkîkten taklîde bir yol açtı.

Hem de âb-ı hayat olan İslâmiyet’ten karîha-i fıtriyeleriyle istinbât etmeye kābil iken, o hikmetin telemmüzüne tenezzül ettiler. Evet, nasıl ki ihtilât-ı a‘câm ile kelâm-ı Mudarî’nin melekesi fesâda yüz tutmakla, muhakkikîn-i ulemâ o melekeyi muhâfaza etmek için, ulûm-u Arabiyenin kavâidini tedvîn ettiler.

Öyle de, şu hikmet ve İsrâîliyât dahi, dâire-i İslâmiyet’e duhûlleriyle beraber, bazı nekkād-ı muhakkikîn-i İslâm temyîz ve tasfiyelerine teşebbüs ettiler. Fakat hayfâ, tamamıyla muvaffak olamadılar.

İş bu kadar da kalmadı. Çünki tefsîr-i Kur’ân’a sarf-ı himmet edildiği vakit, bazı ehl-i zâhir Kur’ân’ın nakliyâtını bazı İsrâîliyât’a tatbîk ve bir kısım akliyâtını dahi hikmet-i mezbûreye tevfîk ettiler. Çünki gördüler ki, Kur’ân ma‘kūl ve menkūle müştemildir. Hadîs de öyle. Sonra Kitap ve Sünnet’in bazı nakliyât-ı sâdıkalarıyla ve bazı muharref İsrâîliyât’ın ortasında bir mutâbakat ve münâsebet istinbât ettiler.

Hem de hakîkî olan akliyâtlarıyla mevhûm ve mümevveh olan şu hikmet arasında bir müşâbehet ve muvâfakat tevehhüm eylediklerinden, şu mutâbakat ve müşâbeheti Kitap ve Sünnet’in ma‘nâlarına tefsîr ve maksadlarına beyân zannedip hükmeylediler. Kellâ! Sümme kellâ! Zîrâ Kitâb-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın misdâkı i‘câzıdır. Müfessiri eczâsıdır. Ma‘nâsı içindedir. Sadefi de dürrdür, meder değildir. Farazâ, bu mutâbakatı izhâr etmekten maksad, o şâhid-i sâdıkın tezkiyesi için olsa da, yine abestir.

16

Zîrâ Kur’ân-ı Mübîn, ona mekālîd-i inkıyâdı teslîm eden öyle akıl ve naklin tezkiyelerinden pek yüksek ve ganîdir. Çünki o, onları tezkiye etmezse. şehâdetleri mesmû‘ olamaz. Evet, Süreyyâ’yı serâda değil, semâda aramak gerektir. Kur’ân’ın maânîsini de esdâfında ara. Yoksa karmakarışık olan senin cebinden arama. zîrâ bulamıyorsun. Bulsan da sikke-i belâgat olmadığından Kur’ân kabul etmez.

Zîrâ mukarrerdir: Asıl ma‘nâ odur ki, elfâz onu sımâhta boşalttığı gibi, zihne nüfûz ederek vicdan dahi teşerrüb etmekle, ezâhîr-i efkârı feyiz-yâb eden şeydir. Yoksa başka şeyin kesret-i tevaggulünden senin hayâline tedâhül eden bazı ihtimâlât; veyahud hikmetin ebâtîlinden ve hikâyâtın esâtîrinden sirkat edip cepte doldurarak sonra âyât ve ehâdîsin telâfîfinde gizletmek, çıkartmak, elde tutmak, çağırmak ki: ”Budur ma‘nâ, geliniz, alınız dediğin vakit alacağın cevab şudur:

Yahu! İşte senin ma‘nân siliktir. Sikkesi taklîddir, nekkād-ı hakîkat reddeder. Sultân-ı i‘câz dahi onu darb edeni tard eder. Sen âyet ve hadîsin nizâmlarına taarruz ettiğinden, âyet şikâyet edip hâkim-i belâgat senin hülyanı, senin hayâlinde hapsedecektir. Ve müşterî-i hakîkat dahi senin bu metâını almayacaktır. Zîrâ diyecek: Âyetin ma‘nâsı dürrdür. Bu ise mederdir. Hadîsin mefhûmu mühec, bu hemecdir.

[Tenvîr için bir darb-ı mesel]

Kürdlerin emsâl-i edebiyesindendir: Bir adamın ismi Alo imiş. Bal hırsızlıyordu. Ona denildi: Hırsızlığın tebeyyün edecektir. O da aldatmak için bir boş petekte yabancı arıları doldurup balı başka yerden hırsızlar, küvârda saklıyor idi. Biri suâl etse idi, derdi: ”Bu, bal mühendisi

17

olan arılarımın san‘atıdır. “Sonra da arıları ile konuştuğu vakit, müşterek bir lisân ile وِیزْ وِیزْ ژِوَه هِنْگِوٖینْ ژِمِنْ derdi. Yani: Tanîn sizden, bal benden.

Ey teşehhî ve heves ile te’vîl edici efendi! Bu teşbîh ile teselli etme. Zîrâ bu teşbîh temsîldir. Senin ma‘nân bal değil, zehirdir. O elfâz arılar değil, belki kalb ve vicdana ervâh-ı hakāiki vahyeden o kitâb-ı kâmilin kelimâtı, melâike gibidirler. Hadîs, ma‘den-i hayat ve mülhim-i hakîkattir.

Elhasıl: İfrât gibi tefrît de muzırdır, belki daha ziyâde. Fakat ifrât, tefrîte sebeb olduğundan, daha kabahatlidir. Evet, ifrât ile müsâmahanın kapısı açıldı. Çürük şeyler o hakāik-i âliyeye karıştığından, ehl-i tefrît ile insafsız olan ehl-i tenkîd, gayet haksızlık olarak şu çürük şeylerin yüzer misline olan hakāik-i âliye içinde gördüklerinden ürktüler, nefret ettiler. Hâşâ! Lekedâr ve kıymetsiz zannettiler.

Acaba defineye hâriçten girmiş bir silik para bulunsa veyahud bir bostanda başka yerden düşmüş olan çürük ve acı bir elma görünse, hak ve insaf mıdır ki, umum defineyi kalb ve umum elmaları acı zannedip vazgeçmekle lekedâr edilsin?

Hâtime

Bu mukaddemeden maksadım, efkâr-ı umûmiyye bir tefsîr-i Kur’ân istiyor. Evet, her zamanın bir hükmü var. Zaman dahi bir müfessirdir. Ahvâl ve vukūât ise, bir keşşâftır. Efkâr-ı âmmeye hocalık edecek, yine efkâr-ı âmme-i ilmiyedir. Bu sırra binâen ve istinâden isterim ki, müfessir-i azîm olan zamanın

18

taht-ı riyâsetinde, her biri bir fende mütehassıs, muhakkikîn-i ulemâdan müntehab bir meclis-i meb‘ûsân-ı ilmiye teşkîli ile, meşveret ile bir tefsîri te’lîf etmekle, sâir tefâsîrdeki münkasım olan mehâsin ve kemâlâtı mühezzebe ve müzehhebe olarak cem‘ etmelidirler. Evet, meşrûtiyettir, her şeyde meşveret hüküm-fermâdır. Efkâr-ı umûmiye dahi dîdebândır. İcmâ‘-ı ümmetin hucciyeti, buna huccettir.

Dördüncü Mukaddeme

Şöhret, insanın malı olmayanı da insana mal eder. Şöyle ki: Beşerin seciyelerindendir, garib veya kıymetdar bir şeyi asilzâde göstermek için, o kıymetdar şeylerin cinsiyle müştehir olan zâta nisbet ve isnâd etmektir. Yani sözleri revâc bulmak veya tekzîb olunmamak veyahud başka ağrâz için, zâlimâne ve istibdâdkârâne, bir milletin netâic-i efkârını veya mehâsin-i etvârını bir şahısta görüp ondan bilirler. Halbuki o adamın şânındandır, o hediye-i müstebidâneyi reddede. Zîrâ güzel bir sıfat veya ulvî bir san‘atla meşhur olan bir adam, hüsn-ü sûrînin mâverâsını görmek şânından olan nazar-ı san‘at-perverânesine haksız olarak ona isnâd olunan emir arz edilip gösterilir ise, Senin dest-i hattındır denilir ise, o emir san‘atın tenâsüb ve muvâzenesinden nâşî olan güzelliğini ihlâl ettiği için, reddedip i‘râz ve teberrî edecektir. Hâşâ ve kellâ! diyecektir.

19

Bu seciyeye binâ ile meşhur kâideye Bir şey sâbit olsa, levâzımıyla sâbit olur istinaden, insanlar o şahs-ı meşhûrda tahayyülâtlarına bir nizâm verdirmek için muzdardırlar ki, çok kuvvet ve azamet ve zekâ gibi levâzım-ı hârikulâdeyi isnâd etsinler, tâ o şahsın cümle mensûbâtına merciiyeti mümkün olabilsin. O halde, o adam bir u‘cûbe olarak zihinlerinde tecessüm eder. Eğer istersen hayâlât-ı Acemâne içinde perverde olan Rüstem-i Zâl’in timsâl-i ma‘nevîsine bak, gör, ne u‘cûbedir! Zîrâ şecâatle müştehir olduğundan ve hiç İranîler tazyîkātından kurtulamayan istibdâd sırrıyla ve şöhret kuvvetiyle İranîlerin mefâhirini gasb u gāret ederek büyüttü. Hayallerde büyüyüp şişti. Yalan, yalana mukaddeme olduğu için, şu hârikulâde şecâat, hârikulâde bir ömür ve dehşetli bir kāmet ve onların levâzım ve tevâbi‘leri olan çok emirleri toplayıp, içinde o hayâl-i hâil na‘ra vurarak Ben nev‘un münhasırun fi'ş-şahsım der. Gulyabânî gibi hurâfâtı arkasına takarak, dillerin destanlarında dönüyor. Emsâline dahi meydan açar.

Ey hakîkati çıplak görmek isteyen zât! Bu mukaddemeye dikkat et. zîrâ hurâfâtın kapısı bu yerden açılır. Ve bâb-ı tahkîk dahi bunun ile seddolur. Hem de kıssadan hisse ve meylü’t-terakkiyle mütekaddimînin esasları üzerine binâ ve seleflerin mevrûsâtında tasarruf ve ziyâdeye cesâret bu şûristânda mahvolur. Eğer istersen meşhur Molla Nasreddîn Efendi’ye de: Bu garib sözler umûmen senin midir? Elbette sana diyecektir: Şu sözler cildleri dolduruyor. Epeyce ömür ister. Zîrâ bütün sözlerim nevâdirden değildir. Ben hocayım. Onların zekâtını da bana verseler râzıyım ve kâfîdir. Fazlasını istemem. Zîrâ zarâfetimi tabîîlikten çıkarıp tasannu‘a kalb eder.

20

Yahu, bu kökten, hurâfât ve mevzûât biter ve tenebbüt eder ve doğru şeyin kuvvetini bitirir.

Hâtime: İhsân-ı İlâhîden fazla ihsân, ihsân değildir. Bir dâne-i hakîkat bir harman hayâlâta müreccahtır. İhsân-ı İlâhî ile tavsîfte kanâat etmek farzdır. Cem’iyete dâhil olan, cem‘iyetin nizâmını ihlâl etmemek gerektir. Bir şeyin şerefi neslinde değildir, zâtındadır. Bir şeyin aslını gösteren semeresidir. Birinin malına başka mal, velev kıymetli de olsa karışırsa, malını kıymetsiz ettiği gibi, haczetmesine dahi sebeb olur.

Şimdi bu noktalara istinâden derim ki: Terğîb veya terhîb için avâm-perestâne tervîc ve teşvîk ile bazı ehadîs-i mevzûayı İbn-i Abbâs gibi zâtlara isnâd etmek büyük bir cehâlettir. Evet, hak müstağnîdir. Hakîkat ise, zengindir. Tenvîr-i kulûba ziyâları kâfîdir. Müfessir-i Kur’ân olan ehâdîs-i sahîha bize kifâyet eder. Ve mantığın mîzânıyla tartılmış olan tevârîh-i sahîhaya kanâat ederiz.

Beşinci Mukaddeme

Mecâz, ilmin elinden cehlin eline düşse hakîkate inkılâb eder, hurâfâta kapı açar. Şöyle ki: Mecâzât ve teşbîhât, ne vakit cehlin yesâr-ı muzlimânesi, ilmin yemîn-i nûrânîsinden kaçırıp gasbetse veyahud mecaz ile teşbîh bir uzun ömür sürseler, hakîkate inkılâb ederek, tarâvet ve zülâlinden boş olup, şarab iken serâb. ve nâzenîn ve hasnâ iken acûze-i şemtâ ve kocakarı olur.

21

Evet, mecaz şeffâfiyetiyle şu‘le-i hakîkat ondan telemmu‘ eder. Fakat hakîkate inkılâbıyla kesîf olup, hakîkat-ı asliyeyi münkesif eder. Lâkin bu tahavvül bir kānûn-u fıtrîdir. Buna şâhid istersen, lügatın teceddüd ve tagayyürâtının ve iştirâk ve terâdüfünün sırlarına mürâcaat et. İyi kulak versen, işiteceksin ki, selefin zevklerine giden çok kelimâtı veya hikâyâtı veya hayâlâtı veya maânî, ihtiyâr ve ziynetsiz olduklarından, halefin heves-i şebâbânelerine tevâfuk etmediklerinden, meyl-i teceddüde ve fikr-i îcâda ve cür’et-i tağyîre sebeb olmuşlardır. Bu kaide, lügatte olduğu gibi, hayâlât ve maânî ve hikâyâtta dahi cereyân eder. Öyle ise, her şeye zâhire göre hükmetmemek gerektir. Muhakkikin şe’ni, gavvâs olmak, zamanın te’sîrâtından tecerrüd etmek, mâzînin a‘mâkına girmek, mantığın terâzisiyle tartmak, her şeyin menbaını bulmaktır.

Bu hakîkate beni muttali‘ eden, bir vakit sabâvetimde ay tutuldu. Vâlidemden suâl ettim. Dedi ki: Yılan ay’ı yutmuş. Dedim: Neden daha görünüyor? Dedi ki: Âsumânın yılanı nîm-şeffâftır.

İşte bak! Nasıl teşbîh hakîkat olup, haylûletiyle hakîkat-i hâli münhasif etmiştir. Zîrâ mâil-i kamer, mıntakatü’l-bürûc ile re’s ve zenebde tekātu‘ ettiklerinden, o iki dâire-i mevhûmeden iki kavsi, yılanın mürâdifi olan tinnîn ile ehl-i hey’et bir teşbîhe binâen tesmiye eylediler. Zaten ay re’s veya zenebe ve güneş dahi ötekisine gelirse, arzın haylûletiyle inhisâf vukū‘ bulur.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç