MUHÂKEMÂT

144

Ey birader! Şu tenbîh, Birinci Mesleğin Mukaddemesi’nin tâifesindendir. Nisyânın hatasıyla yolunu şaşırmakla yerini kaybedip şuraya girmiştir. İyice şu nükteleri tut. İşte neticeye giriyoruz:

Bak, ey birader! Fünûn ve ulûmun zübde-i hakîkiyesi berâhîn-i akliye üzerine müesses olan diyânet ve şerîat-ı İslâmiye öyle fünûnları tazammun etmiştir.

Ezcümle: Fenn-i tehzîb-i rûh ve riyâzetü’l-kalb ve terbiyetü’l-vicdân ve tedbîrü’l-cesed ve tedvîrü’l-menzil ve siyâsetü’l-medeniye ve nizâmâtü’l-âlem ve fennü’l-hukuk ve sâire. Lüzûm görülen yerlerde tafsîl ve lüzûm olmayan veya ezhânın veya zamanın müsteid ve müsâid olmadığı yerlerde birer fezleke ile kavâid-i esâsiyeyi vaz‘ ederek tenmiye ve tefrîini ukūlün meşveret ve istinbâtâtına havâle etmiştir ki; bu fünûnun mecmûuna değil, belki ekalline on üç asır terakkîden sonra, en medenî yerlerde, en hârika zekâ ile mevsûf olanlar, tâkat-i beşerin hâricinde- bâhusus o zamanda- olduğunu tasdîkten vicdân-ı münsifânesini men‘ edemiyor. İşte fazl odur ki, a‘dâ ona şehâdet ede.

Yeni Dünya’nın en meşhur feylesofu olan Carlayl, Almanya’nın meşhur bir hakîminden ve ricâl-i siyâsiyesinden naklen diyor ki: “O tedkîkātından sonra kendi kendine suâl ederek demiş: İslâmiyet böyle olursa, acaba medeniyet-i hâzıra hakāik-i İslâmiyenin dâiresinde yaşayabilir mi?” Kendisi kendine - Evet ile cevab veriyor. Şimdiki muhakkikler o dâire içinde yaşamaktadırlar. Evvelki feylesof dahi diyor ki: Hakāik-i İslâmiyet çıktıkları zaman, ateş-i cevvâl gibi hatabın parçalarına benzeyen sâir efkâr ve edyânı bel‘ etti. Hem de hakkı vardır. Zîrâ başkaların safsatiyâtından bir şey çıkmaz, ilâ âhirihî.

Evet, on üç asırdan beri o kadar dehşetli müsâdemâta karşı hakāikini muhâfaza etmiştir. Belki

145

bu müsâdeme, keşmâkeş, hakîkat-i İslâmiyet’in omuzu üstünden türâb-ı hafâyı terkîk ve tahfîf ediyor. Neam, vücûd ve hâl-i âlem buna şâhiddir. Makāle-i ûlâdaki mukaddemâtı nazara almak gerektir.

Vehim ve Tenbîh

Eğer desen: Her bir fende yalnız bir fezlekeyi bilmek bir adam için mümkündür.

Elcevab: Neam, ! Zîrâ öyle bir fezleke ki, hüsn-ü isâbet ve mevki‘-i münâsibde ve münbit bir zeminde isti‘mâl gibi, sâbıkan mezkûr sâir noktalar ile cam gibi, mâverâsından ıttılâ‘-i tâm ve melekeyi gösteren fezlekeler mümkün değildir. Evet, kelâm-ı vâhid iki mütekellimden çıkarsa, birinin cehline ve ötekisinin ilmine, bazı umûr-u mermûze-i gayr-i mesmûa ile delâlet eder.

İşaret ve irşâd ve tenbîh

Ey benimle şu kitabın evvel-i menâzilinden hayâliyle seyr ü sefer eden birâder-i vicdân! Geniş bir nazar ile nazar et ve muvâzene et. Kendi hayâlinde muhâkeme etmek için bir meclis-i âliyeyi teşkîl et. Sonra da Mukaddemât-ı isnâ aşer den müntehabâtını da‘vet et, hazır olsunlar. Sonra da şu kaidelerle müşâvere et! İşte: Bir şahıs çok fünûnda mütehassıs ve meleke sâhibi olmaz. Hem de bir kelâm, iki mütekellimden mütefâvittir, başkalaşır. Ve hem de fünûn, mürûr-u zaman ile telâhuk-u efkârın neticesidir.

Hem de müstakbeldeki bedîhî bir şey, mâzîde nazarî olabilir. Hem de medenîlerin ma‘lûmu, bedevîlere

146

meçhûl olabilir. Hem de mâzîyi, müstakbele kıyâs etmek, bir kıyâs-ı hâdi‘-i müşebbittir. Hem de ehl-i veber ve bâdiye besâtı ise, ehl-i meder ve medeniyet hile ve desâisine mütehammil değildir.

Evet, neam. Hile medeniyetin perdesi altında tesettür edebilir. Hem de pek çok ulûm, âdât ve ahvâl ve vukūâtın telkînâtıyla teşekkül edebilir. Hem de beşerin nûr-u nazarı, müstakbele nüfûz edemez. Müstakbele mahsûs olan şeyleri göremez. Hem de beşerin kanunu için bir ömr-ü tabîî vardır. Nefs-i beşer gibi o da inkıtâ‘ eder. Hem de muhît, zaman ve mekânın, nüfûsun ahvâlinde büyük bir te’sîri vardır. Hem de eskide hârikulâde olan şeyler, şimdi âdî sırasına geçebilir. Zîrâ mebâdî tekemmül etmişler. Hem de zekâ eğer çendân hârika olsa da, bir fennin tekmîline kâfî değildir. Nasıl çok fenlerde kifâyet edecektir?

İşte ey birader! Şu zâtlar ile müşâvere et. Sonra da müfettişlik sıfatıyla nefsini tecrîd et. Hayâlât-ı muhîtiye ve evhâm-ı zamâniyenin elbiselerini çıkart, çıplak ol. Bahr-i bîkerân-ı zaman olan şu asrın sâhilinden, içine gir. Tâ asr-ı saadet olan adaya çık. İşte her şeyden evvel senin nazarına çarpacak ve tecellî edecek şudur ki:

Vahîd, nâsırı yok, saltanatı mefkūd, tek bir şahıs, umum âleme karşı mübâreze eder. Ve küre-i zemînden daha büyük bir hakîkati omzuna almış ve bütün nev‘-i beşerin saadetine tekeffül eden bir şerîatı ki, o şerîat, fünûn-u hakîkiye ve ulûm-u İlâhiyenin zübdesi olarak, isti‘dâd-ı beşerin nümüvvü derecesinde tevessü‘ edip iki âlemde semere vererek, ahvâl-i beşeri güya bir meclis-i vâhid, bir zamân-ı vâhidin ehli gibi tanzîm eden öyle bir adâleti te’sîs eder. Eğer o şerîatın nevâmîsinden suâl edersen ki,

147

Nereden geliyorsunuz? Ve nereye gideceksiniz?” Sana şöyle cevab verecekler ki: “Biz kelâm-ı ezelîden gelmişiz. Nev‘-i beşerin selâmeti için ebedin yolunda refâkat için ebede gideceğiz. Şu dünya-yı fâniyeyi kestikten sonra, bizim sûrî olan irtibâtımız kesilirse de, dâimâ ma‘neviyâtımız beşerin rehberi ve gıdâ-yı rûhânîsidir.”

Hâtime: Şübehât ve şükûkun üç menba‘ları vardır. Şöyle: Eğer maksûd-u Şâri‘den ve efkârın isti‘dâdları nisbetinde olan irşâddan tecâhül edip, bütün evhâm-ı seyyienin yuvası hükmünde olan şöyle bir mağlata ile i‘tirâz edersen ki, şerîatın başı olan Kur’ân'da üç nokta vardır:

Birincisi: Kur’ân’ın mâbihi’l-imtiyâzı ve vuzûh-u ifâde üzerine müesses olan belâgate münâfîdir ki, vücûd-u müteşâbihât ve müşkilâttır.

İkincisi: Şerîatın maksûd-u hakîkîsi olan irşâd ve ta‘lîme münâfîdir ki, fünûn-u ekvânda bir derece ibhâm ve ıtlâkātıdır.

Üçüncüsü: Tarîk-ı Kur’ân olan tahkîk ve hidâyete muhâliftir. İşte o da bazı zevâhiri, delîl-i aklînin hilâfına imâle edip, hilâf-ı vâkıa ihtimâlidir.

Ey birader! Tevfîk Allah’dandır. Ben de derim ki: Sebeb-i noksan gösterdiğin olan şu üç nokta, tevehhüm ettiğin gibi değildir. Belki üçü de i‘câz-ı Kur’ânın en sâdık şâhidleridir. İşte:

Birinci noktaya cevab: Zaten iki def‘a şu cevabı zımnen görmüşsün. Şöyle ki: Nâsın ekseri cumhur-u avâmdır. Nazar-ı Şâri‘de ekall, eksere tâbi‘dir. Zîrâ avâma müvecceh olan hitâbı, havâs fehim ve istifâde ediyorlar. Bil’akis olursa olamaz. İşte cumhûr-u avâm ise, me’lûf ve mütehayyelâtından

148

tecerrüd edip hakāik-i mücerrede ve ma‘kūlât-ı sırfeyi temâşâ edemezler. Meğer mütehayyelâtlarını dürbün gibi tevsît etseler. Fakat mütehayyelâtın suretlerine hasr ve vakf-ı nazar etmek, cismiyet ve cihet gibi muhâl şeyleri istilzâm eder. Lâkin nazar, o suretlerden geçerek hakāiki görüyor.

Meselâ, kâinâttaki tasarruf-u İlâhîyi sultanın serîr-i saltanatında olan tasarrufunun suretinde temâşâ edebilirler. اَلرَّحْمٰنُ عَلَی الْعَرْشِ اسْتَوٰی gibi. İşte hissiyât-ı cumhûr şu merkezde olduklarından, elbette irşâd ve belâgat iktizâ eder ki, onların hissiyâtı riâyet ve ihtirâm edilsin ve efkârları dahi bir derece mümâşât ve ihtirâm edilsin. İşte riâyet ve ihtirâm, ukūl-ü beşere karşı olan tenezzülât-ı İlâhiye ile tesmiye olunur. Evet, o tenezzülât, te’nîs-i ezhân içindir. Onuncu Mukaddeme’ye mürâcaat et.

İşte bunun içindir ki, hakāik-i mücerredeye temâşâ etmek için hissiyât ve hayal-âlûd cumhurun nazarlarını okşayan suver-i müteşâbiheden birer dürbün vaz‘ edilmiştir. İşte şu cevabı te’yîd eden maânî-i amîka veya müteferrikayı bir sûret-i sehil ve basîtada tasavvur veya tasvîr etmek için, nâsın kelâmında istiârât-ı kesîreyi îrâd ederler. Demek müteşâbihât dahi, istiârâtın en ağmaz olan kısmıdır. Zîrâ en hafî hakāikin suver-i misâliyesidir. Demek işkâl ise, ma‘nânın dikkatindendir, lafzın iğlâkından değildir.

Ey mu‘teriz! İnsafla nazar et ki, fikr-i beşerin, bâhusus avâmın fikirlerinden en uzak olan hakāiki, şöyle bir tarîk ile takrîb etmek, acaba tarîk-i belâgat olan muktezâ-yı hâlin mutâbakatına muvâfık ve makamın nisbetinde kemâl-i vuzûh ve ifadeye mutâbıktır; yahud tevehhüm ettiğin gibidir? Hakem sen ol.

149

İkinci noktaya cevab: İkinci Mukaddeme’de mufassalen geçmiştir. Âlemde meylü’l-istikmâlin dalı olan insandaki meylü’t-terakkînin semerâtı ve tecârüb-ü kesîre ile ve netâic-i efkârın telâhukuyla teşekkül eden ve merdiven-i terakkînin basamakları hükmünde olan fünûn ise, müterettibe ve müteâvine ve müteselsiledirler. Evet, müteahhirin in‘ikādı, mütekaddimin teşekkülüne vâbestedir. Demek mukaddem olan fen, ulûm-u müteârifenin derecesine gelecek; sonra müteahhirine mukaddeme olabilir.

Bu sırra binâendir ki, şu zamanda temahhuz-u tecârüble satha çıkıp ve tevellüd etmiş olan bir fennin farazâ on asır evvel bir adam tefhîm ve ta‘lîmine çalışsa idi, mağlata ve safsataya düşürmekten başka bir şey yapamazdı. Meselâ, denilse idi: “Şemsin sükûnuyla arzın hareketine ve bir katre suda bir milyon hayvanâtın bulunduklarına temâşâ edin, Sâni‘in azametini bilesiniz.” Cumhûr-u avâm ise, hiss-i zâhir veya galat-ı hissin sebebiyle hilâflarını zarûrî bildikleri için, ya tekzîb veya nefislerine muğâlata veya mahsûs olan şeye mükâbere etmekten başka ellerinden bir şey gelmezdi. Teşvîş ise, bâhusus onuncu asra kadar, minhâc-ı irşâda büyük bir vartadır. Ezcümle, sathiyet-i arz ve deverân-ı şems onlarca bedîhiyât-ı hissiyeden sayılırdı.

Tenbîh: Şu gibi meseleler, müstakbeldeki nazariyâta kıyâs olunmaz. Zîrâ müstakbele âit olan şeylere hiss-i zâhir taalluk etmediği için, iki ciheti de muhtemeldir, i‘tikād olunabilir, imkân derecesindedir, itmi’nân kābildir. Onun hakk-ı sarihi, tasrîh etmektir. Lâkin hînâ ki, hissin galatı bizim mâ nahnü fîh imizi imkân derecesinden bedâhete, yani cehl-i mürekkebe çıkardı. Onun nazar-ı belâgatte hiç inkâr olunmaz olan hakkı ise, ibhâm ve ıtlâktır. , ezhân müşevveş olmasınlar. Fakat hakîkate telvîh ve remiz

150

ve îmâ etmek gerektir. Efkâr için kapıları açmak, duhûle da‘vet etmek lâzımdır. Nasıl ki, şerîat-ı garrâ öyle yapmıştır.

Yahu, ey birader! İnsaf mıdır, taharrî-i hakîkat böyle midir ki, sen irşâd-ı mahz ve ayn-ı belâgat ve hidâyetin mağzı olan şeyi, irşâda münâfî ve mübâyin tevehhüm edesin? Ve belâgatçe ayn-ı kemâl olan şeyi noksân tahayyül edesin?

Yâ eyyühe’l-hoto! Acaba senin zihn-i sakîminde belâgat o mudur ki, ezhânı tağlît ve efkârı teşvîş ve muhîtin müsâadesizliği ve zamanın adem-i i‘dâdından ezhân müsteid olmadıkları için ukūle tahmîl edilmeyen şeyleri teklîf etmektir? Kellâ! كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰی قَدْرِ عُقُولِهِمْ bir düstûr-u hikmettir. İstersen mukaddemâta mürâcaat et. Bâhusus Birinci Mukaddeme’de iyi tefekkür et!

İşte bazı zevâhiri, delîl-i aklînin hilâfına göstermek olan Üçüncü Nokta’ya cevab: Birinci Mukaddeme’de tedebbür et, sonra bunu da dinle ki, Şâri‘in irşâd-ı cumhûrdan maksûd-u aslîsi, isbât-ı Sâni‘-i Vâhid ve nübüvvet ve haşir ve adâlette münhasırdır. Öyle ise, Kur’ân’daki zikr-i ekvân, istitrâdî ve istidlâl içindir. Cumhurun efhâmına göre san‘atta zâhir olan nizâm-ı bedi‘ ile nazzâm-ı hakîkî olan Sâni‘-i Zülcelâl’e istidlâl etmek içindir. Halbuki san‘atın eseri ve nizâmı her şeyden tezâhür eder. Keyfiyet-i teşekkül nasıl olursa olsun, maksad-ı aslîye taalluk etmez.

Tenbîh: Mukarrerdir ki, delil, müddeâdan evvel ma‘lûm olması gerektir. Bunun içindir ki, bazı nusûsun zevâhiri, ittizâh-ı delîl ve isti’nâs-ı efkâr için cumhurun mu‘tekadât-ı hissiyelerine imâle olunmuştur. Fakat delâlet etmek için değildir. Zîrâ Kur’ân, âyâtının telâfîfinde öyle emârât ve karâini nasb -

151

etmiştir ki, o sadeflerdeki cevâhiri ve o zevâhirdeki hakîkatleri ehl-i tahkîke parmakla gösterir ve işaret eder. Evet, “Kelimetullâh olan Kitâb-ı Mübîn’in bazı âyâtı, bazısına müfessirdir. Yani bazı âyâtı, ehavâtının mâ-fi'z-zamîrlerini izhâr eder. Öyle ise, bazıları diğer bir ba’za karîne olabilir ki, ma‘nâ-yı zâhirî murad değildir.

Vehim ve Tenbîh

Eğer istidlâlin makamında denilse idi ki, “Elektriğin acâibi ve câzibe-i umûmiyenin garâibi ve küre-i arzın yevmiye ve seneviye olan hareketi ve yetmişten ziyâde olan anâsırın imtizâc-ı kimyevîlerini ve şemsin istikrârıyla beraber sûriye olan hareketini nazara alınız, Sâni‘i bilesiniz!” İşte o vakit, delil olan san‘at, ma‘rifet-i Sâni‘ olan neticeden daha hafî ve daha gāmız ve kāide-i istidlâle münâfî olduğundan, bazı zevâhiri, efkâra göre imâle olunmuştur. Bu ise, ya müstetbeü’t-terâkib kabîlesinden veya kinâî nev‘inden olduğu için, medâr-ı sıdk ve kizb olmaz. Meselâ, قَالَ lafzındaki elif eliftir. Aslı vâv olsa, kâf olsa, ne olursa olsun te’sîr etmez.

Ey birader! İnsaf et. Acaba şu üç nokta-i i‘tirâz cemî‘-i a‘sârda cemî‘-i insanların irşâdları için inzâl olunan Kur’ân’ın i‘câzına en zâhir delil değil midir? Evet. وَالَّذ۪ی عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ الْمُعْجِزَ اَنَّ نَظَرَ الْبَش۪یرِ النَّذ۪یرِ وَبَص۪یرَتِهِ النَّقَّادَةِ اَدَقُّ وَاَجَلُّ وَاَجْلٰی وَاَنْفَذُ مِنْ اَنْ یَلْتَبِسَ اَوْ یَشْتَبِهَ عَلَیْهِ الْحَق۪یقَةُ بِالْخَیَالِ وَاِنَّ مَسْلَكَهُ الْحَقَّ اَغْنٰی وَاَعْلٰی وَاَنْزَهُ وَاَرْفَعُ مِنْ اَنْ یُدَلِّسَ اَوْ یُغَالِطَ عَلَی النَّاسِ Hâşiye

152

Neam, hayâlin ne haddi vardır ki, nûr-efşân olan nazarına karşı kendini hakîkat gösterebilsin. Evet, mesleği nefs-i hak ve mezhebi ayn-ı sıdktır. Hak ise, tedlîs ve tağlît etmekten müstağnîdir.

Beşinci Meslek

Ma‘rûfe ve meşhûre olan havârik-ı zâhire ve mu‘cizât-ı mahsûsedir. Siyer ve tarihin kitapları onlar ile meşhûndur. Ulemâ-yı kirâm (cezâhümüllâhu hayrân) hakkıyla tefsîr ve tedvîn etmişlerdir. Ma‘lûmun ta‘lîmi lâzım gelmemek için, biz tafsîlinden kat‘-ı nazar ettik.

İşaret: Şu havârik-ı zâhirenin her bir ferdi eğer çendân mütevâtir değildir, mutlaka cinsleri, belki çok envâı kat‘iyen ve yakînen mütevâtir-i bi’l-ma‘nâdır. O havârik birkaç nevi‘ üzerindedir. İşte:

Bir nevi‘: İrhâsât-ı mütenevviadır. Güya o asır, Peygamber’den asm istifâde ve istifâza ederek, kerâmet sâhibi olduğundan, kalb-i hassâsından hiss-i kable’l-vukūa binâen irhâsâtla Fahr-i Âlem’in asm geleceğini ihbâr etmiştir.

Bir nevi‘ dahi: Gaybdan olan ihbârât-ı kesîresidir. Güya tayyâr olan rûh-u mücerredi, zaman ve mekân-ı muayyenin kayıdlarını kırmış ve hudûd-u mâziye ve müstakbeleyi çiğnemiş, her tarafını görerek bize söylemiş ve göstermiştir.

Bir kısmı dahi: Tahaddî vaktinde izhâr olunan havârik-ı hissiyedir. Bine karîb ta‘dâd olunmuştur. Demek söylediğimiz gibi, her bir ferdi, âhâdî de olursa, mecmûu mütevâtir-i bi’l-ma‘nâdır.

153

Birisi: Mübârek olan parmaklarından suyun nebeânıdır. Güya ma‘den-i sehâvet olan yed-i mübârekesinden mâye-i hayat olan suyun nebeânıyla, menba‘-ı hidâyet olan lisânından, mâye-i ervâh olan zülâl-i hidâyetin feverânını hissen tasvîr ediyor.

Biri de: Tekellüm-ü şecer ve hacer ve hayvandır. Güya hidâyetindeki hayat-ı ma‘neviye, cemâdât ve hayvanâta dahi sirâyet ederek nutka getirmiştir.

Biri de: İnşikāk-ı Kamer’dir. Güya kalb-i semâ hükmünde olan kamer, mübârek olan kalbiyle inşikākta bir münâsebet peydâ etmek için, sîne-i sâf ve berrâkını mübârek parmağın işaretiyle iştiyâkan şakk ve çâk etmiştir.

Tenbîh: İnşikāk-ı Kamer mütevâtir-i bi’l-ma‘nâdır. وَانْشَقَّ الْقَمَرُ olan âyet-i kerîme ile sâbittir. Zîrâ hatta Kur’ân’ı inkâr eden dahi, bu âyetin ma‘nâsına ilişmemiştir. Hem de ihtimâl vermeye şâyân olmayan bir te'vîl-i zaîften başka te’vîl ve tahvîl edilmemiştir.

Vehim ve Tenbîh

İnşikāk, hem ânî, hem gece, hem vakt-i gaflet, hem şu zaman gibi âsumâna adem-i tarassud, hem vücûd-u sehâb, hem ihtilâf-ı metâlî‘ cihetiyle bütün âlemin görmeleri lâzım gelmez ve lâzım değildir. Hem de, hem-matla‘ olanlarda sâbittir ki, görülmüştür. Birisi ve en birincisi ve en kübrâsı olan Kur’ân-ı Mübin’dir.

İşte sâbıkan bir nebzesine îmâ olunan yedi cihetle i‘câzı müberhendir, ilâ âhirihî. Sâir mu‘cizâtı, kütüb-ü mu‘tebereye havâle ediyorum.

154

Hâtime: Ey benim kelâmımı mütâlaa eden zevât! Geniş bir fikir ile ve müteyakkız bir nazar ile ve muvâzeneli bir basîretle mecmû‘-u kelâmımı, yani mesâlik-i hamseyi muhît bir dâire veya müstedir bir sûr gibi nazara alınız. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetine merkez gibi temâşâ ediniz.

Veyahud sultanın etrafına halka tutmuş olan asâkir-i müteâvinenin nazarıyla bakınız! Tâ ki bir taraftan hücum eden evhâmı, mütecâvibe ve müteâvine olan cevânib-i sâire def‘ edebilsin. İşte şu halde Japonların suâli olan مَا الدَّل۪یلُ الْوَاضِحُ عَلٰی وُجُودِ الْاِلٰهِ الَّذ۪ی تَدْعُونَنَٓا اِلَیْهِ ye karşı derim: İşte Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm!

İşaret ve irşâd ve tenbîh

Vaktâ kâinât tarafından, hükûmet-i hilkat cânibinden müstantık ve sâil sıfatıyla gönderilen fenn-i hikmet, istikbâle teveccüh eden nev‘-i beşerin talîalarına rast gelmiş; birden fenn-i hikmet şöyle bir takım suâlleri îrâd etmiş ki: Ey insan evlâdları! Nereden geliyorsunuz? Kimin emriyle? Ne edeceksiniz? Nereye gideceksiniz? Mebdeiniz nereden? Ve müntehânız nereyedir?

O vakit nev‘-i beşerin hatîb ve mürşid ve reisi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ayağa kalkarak, hükûmet-i hilkat cânibinden gelen fenn-i hikmete şöyle cevab vermiştir ki:

Ey müstantık efendi! Biz maâşir-i mevcûdât, Sultân-ı Ezel’in emriyle, kudret-i İlâhiyenin dâiresinden me'mûriyet sıfatıyla gelmişiz. Şu hulle-i vücûdu bize giydirerek ve şu sermâye-i saadet olan isti‘dâdâtı veren, cemi‘-i evsâf-ı kemâliye ile muttasıf ve Vâcibü’l-Vücûd olan Hâkim-i Ezel’dir. Biz maâşir-i beşer dahi,

155

şimdi saadet-i ebediyenin esbâbını tedârik etmekle meşgulüz. Sonra birden ebede müteveccihen şehristân-ı ebedü’l-âbâd olan haşr-i cismânîye gideceğiz.

İşte ey hikmet, halt etme ve safsata yapma! Gördüğün ve işittiğin gibi söyle!

Üçüncü Maksad

Haşr-i cismânîdir. Evet, hilkat onsuz olmaz ve abestir. Neam, haşir haktır ve doğrudur. Burhânın en vâzıhı, Muhammed Aleyhisselâm’dır. .

Mukaddeme: Kur’ân-ı Mübîn, haşr-i cismânîyi o derece îzâh etmiştir ki, ednâ bir şübheyi bırakmamış. İşte biz de kuvvetimize göre onun berâhînini bir derece tefsîr için birkaç makāsıd ve mevâkıfına işaret edeceğiz.

Birinci Maksad: Evet, kâinâttaki nizâm-ı ekmel, hem de hilkatteki hikmet-i tâmme, hem de âlemdeki adem-i abesiyet, hem de fıtrattaki adem-i isrâf, hem de cemî‘-i fünûn ile sâbit olan istikrâ-i tâmm, hem de yevm ve sene gibi çok envâ‘da olan birer nevi‘ kıyâmet-i mükerrere, hem de isti‘dâd-ı beşerin cevheri, hem de insanın lâyetenâhî olan âmâli, hem de Sâni‘-i Hakîm’in rahmeti, hem de Resûl-ü Sâdık’ın lisânı, hem de Kur’ân-ı Mu‘ciz’in beyânı, haşr-i cismanîye sâdık şâhidler ve hak ve hakîkî burhânlardır.

Mevkıf ve İşaret

1- Evet, saadet-i ebediye olmazsa, nizâm, bir sûret-i zaîfe-i vâhiyeden ibâret kalır. Cemî‘-i ma‘neviyât ve revâbıt ve niseb, hebâen gider. Demek nazzâmı, saadet-i ebediyedir.

156

2- Evet, inâyet-i ezeliyenin timsâli olan hikmet-i İlâhiye, kâinâttaki riâyet-i mesâlih ve hikem ile mücehhez olduğundan, saadet-i ebediyeyi i‘lân eder. Zîrâ saadet-i ebediye olmazsa, kâinâtta bilbedâhe sâbit olan hikem ve fevâide karşı mükâbere edilecektir.

3- Neam, akıl ve hikmet ve istikrânın şehâdetleriyle sâbit olan hilkatteki adem-i abesiyet, haşr-i cismânîdeki saadet-i ebediyeye işaret, belki delâlet eder. Zîrâ adem-i sırf, her şeyi abes eder.

4- Evet, fıtratta, ezcümle âlem-i suğrâ olan insanda, fenn-i menâfiu’l-a‘zânın şehâdetiyle sâbit olan adem-i isrâf gösterir ki, insanda olan isti‘dâdât-ı ma‘neviye ve âmâl ve efkâr ve müyûlâtının adem-i isrâfını isbat eder. O ise, saadet-i ebediyeye nâmzed olduğunu i‘lân eder.

5- Evet, öyle olmazsa umumen kurur, hebâen gider. Feyâ lil’aceb! Bir cevher-i cihânbahânın kılıfına nihâyet derece dikkat ve i‘tinâ edilirse, hatta gubârın konmasından muhâfaza edilirse, nasıl ve ne suretle o cevher-i yegâneyi kırarak ve mahvedecektir? Kellâ! Ona i‘tinâ, onun hatırası içindir.

6- Evet, sâbıkan beyân olunduğu gibi, cemî‘-i fünûnla hâsıl olan, istikrâ-i tâmla sâbit olan intizâm-ı kâmil, o intizâmı ihtilâlden halâs eyleyen ve tekemmül ve ömr-ü ebedîye mazhar eden haşr-i cismânînin sadefinde olan saadet-i ebediyeyi bizzarûre iktizâ eder.

7- Evet, saatin sâniye ve dakîka ve saat ve günleri sayan çarklarına benzeyen yevm ve sene ve ömr-ü beşer ve deverân-ı dünyâ, birbirine mukaddime olarak döner, işler. Geceden sonra sabahı,

157

kıştan sonra baharı işledikleri gibi, mevtten sonra kıyâmet dahi o destgâhtan çıkacağını haber veriyorlar.

Evet, insanın her ferdi, birer nevi‘ gibidir. Zîrâ nûr-u fikir onun âmâline öyle bir vüs‘at vermiş ki, bütün ezmânı yutsa tok olmaz. Sâir envâın efradlarının mâhiyeti, kıymeti, nazarı, kemâli, lezzeti, elemi ise, cüz’î ve şahsî ve mahdûd ve mahsûr ve ânîdir. Beşerin ise, ulvî, küllî, sermedîdir. Yevm ve senede olan çok nev‘lerde olan birer nevi‘ kıyâmet-i mükerrere-i nev‘iye ile insanda bir kıyâmet-i şahsiye-i umûmiyeye remiz ve işaret, belki şehâdet eder.

8- Neam, beşerin cevherinde gayr-i mahsûr isti‘dâdâtta mündemic olan gayr-i mahdûd olan kābiliyâttan neş’et eden müyûlâttan hâsıl olan lâyetenâhî âmâlinden tevellüd eden gayr-i mütenâhî efkâr ve tasavvurâtı, mâverâ-yı haşr-i cismânîde olan saadet-i ebediyeye elini uzatmış ve medd-i nazar ederek o tarafa müteveccih olmuştur.

9- Neam, Sâni‘-i Hakîm ve Rahmânü'r-Rahîm’in rahmeti ise, cemî‘ niamı ni‘met eden ve nikmetlikten halâs eden ve kâinâtı firâk-ı ebedîden hâsıl olan vâveylâlardan halâs eyleyen saadet-i ebediyeyi nev‘-i beşere verecektir. Zîrâ şu her bir ni‘metin reisi olan saadet-i ebediyeyi vermezse, cemî‘-i ni‘metler nikmete tahavvül ederek, bizzarûre ve bilbedâhe ve umum kâinâtın şehâdetiyle sâbit olan rahmeti inkâr etmek lâzım gelir.

İşte ey birader! mütenevvi‘ olan nimetlerden yalnız muhabbet ve aşk ve şefkate dikkat et. Sonra da, firâk-ı ebedî ve hicrân-ı lâyezâli nazara al! Nasıl o muhabbet, en büyük musibet olur! Demek hicrân-ı ebedî,

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç