MUHÂKEMÂT

132

ve ukde-i hayatiyesi hükmünde olan bir lezzeti veya bir muhabbeti veya bir emr-i âheri içine atılmakla- ekl ve nikâhtaki gibi- perişan olan umûr ve ef‘âl o maya ile irtibât ve ittisâl ettiklerini, inâyet-i İlâhiye nokta-i nazarında nazar-ı dikkate alınırsa, hem de hikmetin şehâdetiyle sâbit olan adem-i abesiyet ve adem-i ihmâli mütâlaaya alınırsa, istikrâ-i tâmla netice veriyor ki, mesâlih-i külliyenin kutub ve mihveri ve ma‘den-i hayatı hükmünde olan nübüvvet, nev‘-i beşerde zarûrîdir. Farazâ olmaz ise, perişan olan nev‘-i beşer, güya muhtel bir âlemden şu muntazam âleme düşüp cereyân-ı umûmînin âhengini ihlâl ettiği kabul olunursa, biz insanlar sâir kâinâta karşı ne yüzümüz kalacaktır?

Tenbîh: Ey birader! Eğer burhân-ı Sâni‘in suğrâsı senin sahîfe-i zihninde intikāş etmiş ise, hazır ol! Kübrası olan nübüvvet-i Muhammed’in (asm) bahsine geçiyoruz.

İşaret ve İrşâd

Kübrâ sâdıktır. Zîrâ sahîfe-i i‘tibâr-ı âlemde menkūş olan âsâr-ı enbiyâyı mütâlaa etsen ve lisân-ı târîhte cereyân eden ahvâllerini dinlersen ve hakîkati, yani cihetü’l-vahdeti te'sîr-i zaman ve mekân ile girdiği suretlerden tecrîd edebilirsen, göreceksin ki, inâyet-i İlâhiyenin ziyâsı olan mehâsin-i mücerredenin şu‘lesi olan hukukullâh ve hukuk-u ibâdı, enbiyâ, düstûr-u hareket ettiklerini ve nev‘-i beşer tarafından enbiyâya karşı keyfiyet-i telakkîleri ve ümeme karşı sûret-i muâmeleleri ve terk-i menâfi‘-i şahsiye ve sâir umûrlar ki, onlara nebî dedirmiş ve nübüvvete medâr olmuş olan esaslar ise, evlâd-ı beşerin sinn-i tekemmül ve kühûlet olan üstâdı ve medrese-i Cezîretü’l-Arab’da menba‘-ı ulûm-u âliye ve muallimi olan Zât-ı Muhammed’de (asm) daha ekmel ve daha azhar bulunur.

133

Demek oluyor ki, istikrâ-i tâm ile, hususan nev‘-i vâhidde, lâsiyyemâ intizâm-ı muttarid üzerine müesses olan kıyâs-ı hafînin iânesiyle ve kıyâs-ı evlevînin te’yîdiyle nübüvvet-i Muhammed’i (asm) netice vermekle beraber, tenkîhü’l-menât denilen hususiyâttan tecrîd nokta-i nazardan, cemî‘ enbiyâ lisân-ı mu‘cizatlarıyla, vücûd-u Sâni‘in bir burhân-ı bâhiresi olan Muhammed’in (asm) sıdkına şehâdet ederler.

İ‘tizâr: Kısa cümleler ile söylemiyorum, muğlakça oluyor. Zîrâ şu hakāik her tarafa derin köklerini attıklarından, mesele uzunlaşıyor. Sûret-i meseleyi bozmak ve parça parça etmek ve hakîkati incitmek istemiyorum. Hem de hakîkatin etrafına bir dâireyi çekmek istiyorum, tâ hakîkat mahsûr kalıp kaçmasın. Ben tutmazsam başkası tutsun. Beni ma‘zur tutsanız, febihâ! Ve illâ hürriyet var, tahakküm yoktur. Keyfinize!

Mukaddeme

Peygamberin asm delîl-i sıdkı, her bir hareket, her bir hâlidir. Evet, her bir hareketinde adem-i tereddüd ve mu‘terizlere adem-i iltifât ve muârızlara adem-i mübâlât ve muhâlif olanlardan adem-i tahavvüfü, sıdkını ve ciddiyetini gösteriyor. Hem de evâmirinde hakîkatin ruhuna olan isâbeti, hakkıyetini gösterir.

Elhasıl: Tahavvüf ve tereddüd ve telâş ve mübâlât gibi hile ve adem-i vüsûku ve itmi'nânsızlığı îmâ eden umûrlardan müberrâ iken, bilâ-pervâ ve kuvvet-i itmi'nânla en hatarlı makamlarda olan hareketi ve nihâyette olan isâbeti ve iki âlemde semere verecek olan zîhayat kaideleri harekâtıyla te’sîs ettiğine binâen, her bir fiil ve her bir tavrının iki taraftan, yani bidayet ve nihâyetten ciddiyeti ve sıdkı, nazar-ı ehl-i dikkate

134

arz-ı dîdâr ediyor. Bâhusus mecmû‘-u harekâtının imtizâcından ciddiyet ve hakkıyet şu‘le-i cevvâle gibi ve in’ikâsâtından ve müvâzenâtından sıdk ve isâbet, berk-i lâmi‘ gibi tezâhür ve tecellî ediyor.

İşaret: Zaman-ı mâzî ve zaman-ı hâl, yani asr-ı saadet ve zaman-ı istikbâl tazammun ettikleri berâhîn-i nübüvvet, lisân-ı vâhid ile ma‘den-i ahlâk-ı âliye olan Zât-ı Muhammed’de asm dâî-i sıdkı ve dellâl-ı nübüvveti olan burhân-ı zâtînin nidâsına cevab ve hemdest-i vifâk olarak nübüvvetini i‘lâ ve i‘lân ettiklerini kör olmayanlara gösterdiler. Şu halde kitâb-ı âlemden olan fasl-ı zamanın sahîfe-i selâsesini mütâlaa edeceğiz. Hem de o kitaptan mes’ele-i uzmâ ve münevvere olan Zât-ı Muhammed’i (asm) temâşâ ve ziyaret edeceğiz. Müddeamız olan burhânın kübrâsını onun ile isbat edeceğiz.

İşte bu noktaya binâen mesâlik-i nübüvvet dörttür. Beşincisi meşhur ve mestûrdur.

Birinci Meslek

Yani, mesele-i âliye-i zâtiyeyi temâşâ etmekte dört nükteyi bilmek lâzımdır:

Birincisi: لَیْسَ الْكَحَلُ كَالتَّكَحُّلِ kaidesine binâen, sun‘î ve tasannu‘î olan şey, ne kadar mükemmel olsa da, tabîî yerini tutmadığından, hey'etinin feletâtı, müzahrefiyeti îmâ edecektir.

İkincisi: Ahlâk-ı âliyenin, hakîkatin zeminiyle olan râbıta-i ittisâli ciddiyettir. Ve deverân-ı dem gibi hayatlarını idâme eden ve imtizâclarından tevellüd eden haysiyete kuvvet veren, hey’et-i mecmûasına intizâm veren yalnız sıdktır. Evet, şu râbıta olan sıdk ve ciddiyet kesildiği anda, o ahlâk-ı âliye kurur ve hebâen gidiyor.

135

Üçüncüsü: Umûr-u mütenâsibede temâyül ve tecâzüb; ve mütezâdde olan eşyâlarda tenâfür ve tedâfü‘ kāide-i meşhûresi, maddiyâtta nasıl cereyân ediyor, ma‘neviyât ve ahlâkta dahi cereyân eder.

Dördüncüsü: لِلْكُلِّ حُكْمٌ لَیْسَ لِكُلٍّ Şimdi gelelim maksada: İşte âsâr ve siyer ve târîh-i hayatı! Hatta a‘dânın şehâdetleriyle, Zât-ı Peygamber’de asm vücûdu muhakkak olan ahlâk-ı âliyenin kesret ve ihâta ve tecemmu‘ ve imtizâcından tevellüd eden izzet ve haysiyetten neş’et eden şeref ve vakār ve izzet-i nefs ile ferişteler, devlerin ihtilât ve istirâklarından tenezzühleri gibi sırr-ı tezâda binâen, o ahlâk-ı âliye dahi hile ve kizbden tereffu‘ ve tenezzüh ve teberrî ederler. Hem de hayat ve mayaları makamında olan sıdk ve hakkıyeti tazammun ettiklerinden, şu‘le-i cevvâle gibi nübüvveti aleniyete çıkarıyor.

Tenbîh: Ey birader! Görüyorsun ki, bir adam yalnız şecâatle meşhur olursa, o şöhret ona verdiği haysiyeti ihlâl etmemek için, kolaylıkla yalana tenezzül etmez. Nerede kaldı ki, cemî‘-i ahlâk-ı âliye birden tecemmu‘ ede. Evet, mecmû‘da bir hüküm bulunur, ferdde bulunmaz.

İşaret ve Tenbîh: Görüyoruz, bu zamanda sıdk ve kizbin mâbeynleri ancak bir parmak kadar vardır. Bir çarşıda ikisi de satılır. Fakat her bir zamanın bir hükmü var. Hiçbir zamanda asr-ı saadet gibi, sıdk ve kizbin ortasındaki mesâfe açılmamıştır. Şöyle ki:

Sıdk kendi hüsn-ü hakîkîsini kemâl-i haşmetle izhâr ve onun ile temessük eden Muhammed’i asm a‘lâ-yı illiyyîn-i şerefe i‘lâ ve âlemde inkılâb-ı azîmi îkā‘ ettiğinden, şarktan garba kadar kizbden bu‘d derecesini göstermekle kıymet-i âliyesini i‘lâ etmek cihetiyle sûku ve metâını gayet nâfık ve râic etmiştir. Hâşiye.

136

Ve kizb ise, teşebbüsât-ı azîmeyi murdârların lâşeleri gibi ruhsuz bıraktığı için, nihâyet-i kubhunu izhâr ve onun ile temessük eden Müseylime ve emsâli esfelü’s-sâfilîn-i hıssete düşürdüğü cihetle, metâ‘-ı zehr-âlûdu ve sûku gayet muattal ve kesâd etmiştir. Hâşiye.

İşte ehl-i izzet ve tefâhur olan kavm-i Arabın tabiatlarındaki meylü'r-râic sâikasıyla müsâbaka ederek, o kâsid kizbi terk edip ve râic sıdk ile tecemmül ederek adâletlerini âleme kabul ettirmişlerdir. İşte Sahâbelerin aklen olan adâletleri bu sırdan neş’et eder.

İrşâd ve İşaret: Tarih ve siyer ve âsâr nokta-i nazarından dikkat olunursa, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm dört yaşından kırk yaşına kadar, lâsiyyemâ şe’ni, ahlâkı ve hileyi dışarıya atmakta olan harâret-i garîziyenin şiddet-i iltihâbı zamanında, kemâl-i istikāmetle ve kemâl-i metânetle ve tamâm-ı ıttırâd-ı ahvâl ile ve müsâvât ve müvâzenet-i etvârıyla ve nihâyet-i iffet ile ve hiçbir hâli mestûriyeti muhâfaza etmeyen- lâsiyyemâ öyle ehl-i inâda karşı- bir hileyi îmâ etmemekle beraber, yaşadığı nazara alınırsa, sonra istimrâr-ı ahlâkının zamanı olan kırk seneden sonra o inkılâb-ı azîm nazara alınırsa, haktan geldiğini ve hakîkat olduğunu tasdîk etmezse, nefsine levmetsin. Zîrâ zihninde bir sofestai gizlenmiş olacaktır.

Hem de en hatarlı makamlarda- gar’da gibi- tarîk-i halâsı mefkūd iken ve haytu’l-emel bihasebi’l-âde kesilirken, gayet metânet ve kemâl-i vüsûk ve nihâyet-i itmi'nân ile olan hareket ve hâl ve tavrı, nübüvvet ve ciddiyetine şâhid-i kâfidir ve hak ile temessük ettiğine delildir.

137

İkinci Meslek

Yani, sahîfe-i ûlâ, zaman-ı mâzîdir. İşte şu sahîfede dört nükteyi nazar-ı dikkate almak lâzımdır:

Birincisi: Bir fende veyahud kısasta, bir adam esaslarını ve ruh ve ukdelerini ahz ederek müddeâsını ona bina ederse, o fende hazâkat ve mahâretini gösterir.

İkincisi: Ey birader! Eğer tabîat-ı beşere ârif isen, küçük bir haysiyetle, küçük bir da‘vâda, küçük bir kavimde, küçük bir hilâfın serbestiyetle irtikâb olunmadığına nazar edersen; gayet büyük bir haysiyetle, nihâyet cesîm bir da‘vâda, hasra gelmeyen bir kavimde, hadsiz bir inâda karşı, her cihetten ümmîliğiyle beraber, hiçbir cihetle akıl müstakil olmayan meselelerde, tam serbestiyetle, bilâ-pervâ ve kemâl-i vüsûk ile alâ ruûsi'l-eşhâd zikir ve nakilden güneş gibi sıdkın tulû‘ edeceğini göreceksin.

Üçüncüsü: Bedevîlere nisbet çok ulûm-u nazariye vardır; medenîlere nisbeten lisân-ı âdât ve ef‘âlin telkînâtıyla, ulûm-u müteârifenin hükümlerine geçmişlerdir. Bu nükteye binâen, bedevîlerin hâllerini muhâkeme etmek için, kendini o bâdiyede farz etmek gerektir. Eğer istersen, İkinci Mukaddeme’ye mürâcaat et, zîrâ şu nükteyi îzâh etmiştir.

Dördüncüsü: Bir ümmî, ulemâ meyânında mütedâvil bir fende beyân-ı fikir ederse, ittifâk noktalarda muvâfık olarak ve muhtelefün-fîhâ olan noktalarda muhâlefet edip, musahhihâne olan söylemesi, onun tefevvukunu ve kesbî olmadığını isbat eder.

138

Şu nüktelere binâen deriz ki: Resûl-ü Ekrem’in asm ma‘lûm olan ümmiyetiyle beraber, güya gayr-i mukayyed olan rûh-u cevvâle ile tayy-ı zaman ederek mâzînin a‘mâk-ı hafâsına girerek, hazır ve müşâhid gibi enbiyâ-yı sâlifenin ahvâllerini ve esrârlarını teşrîh etmesiyle, bütün enzâr-ı âleme karşı öyle bir davâ-yı azîmede- ki, bütün ezkiyâ-yı âlemin nazarlarını dikkate celbeder- bilâ-pervâ ve nihâyet vüsûk ile müddeâsına mukaddeme olarak, o esrâr ve ahvâlin ukad-ı hayatiyeleri hükmünde olan esaslarını zikretmekle beraber, kütüb-ü sâlifenin ittifâk noktalarında musaddık ve ihtilâf noktalarında musahhih olarak kısas ve ahvâl-i enbiyâyı bize hikâye etmesi, sıdk ve nübüvvetini intâc eder.

Teznîb: Cemî‘-i enbiyânın delâil-i nübüvvetleri, sıdk-ı Muhammed’e asm delildir ve cemî‘-i mu‘cizâtları, Muhammed’in asm bir mu‘cize-i ma‘neviyesidir. Bunda dikkat edersen anlayacaksın.

İşaret: Ey birader! Bazen kasem, burhânın yerini tutar. Zîrâ burhânı tazammun eder. Öyle ise:

(وَالَّذ۪ی قَصَّ عَلَیْهِ الْقَصَصَ لِلْحِصَصِ وَسَیَّرَ رُوحَهُ ف۪ٓی اَعْمَاقِ الْمَاض۪ی وَف۪ی شَوَاهِقِ الْمُسْتَقْبَلِ فَكَشَفَ لَهُ الْاَسْرَارَ مِنْ زَوَایَا الْوَاقِعَاتِ اِنَّ نَظَرَهُ النَّقَّادَ اَدَقُّ مِنْ اَنْ یُدَلَّسَ عَلَیْهِ وَمَسْلَكَهُ الْحَقَّ اَغْنٰی مِنْ اَنْ یُدَلِّسَ عَلَی النَّاسِ)

Evet, neam. Onun nûr-u nazarına hayâl, kendini hakîkat gösteremiyor ve hak olan mesleği telbîsten müstağnîdir.

139

Üçüncü Meslek

Yani, zaman-ı hâlin, yani asr-ı saadetin sahîfesinde dört nükte, bir noktayı nazar-ı dikkate almak gerektir:

Birincisi: Küçük bir âdet, küçük bir kavimde veya zaîf bir haslet, kalîl bir tâifede, büyük bir hâkimin, büyük bir himmetle kolaylıkla kaldıramadığını nazara alırsan; acaba gayet çok, tamamen müstemirre, nihâyet derecede me’lûf ve çok da mütenevvia, tamamen râsiha olan âdât ve ahlâk, nihâyet kesîr ve me’lûfâtına gayet mutaassıb ve şedîdü’ş-şekîme olan bir kavmin a‘mâk-ı ervâhından az fedâkârlıkla, kısa bir zamanda kal‘ ve ref‘ ettiğini ve o âdât-ı seyyienin yerine başka âdât ve ahlâk fidanlarını gars etmesi ve def‘aten nihâyet derecede tekemmül ettiklerini nazara alırsan ve dikkat edersen, hârikulâde olduğunu tasdîk etmezsen, seni sofestai defterinde yazacağım.

İkincisi: Şahs-ı ma‘nevî hükmünde olan bir devletin nümüvv-ü tabîîsi hükmünde olan teşekkülü ise, mütemehhildir. Ve devlet-i atîkaya galebesi- ki ona inkıyâd, tabîat-ı sâniye hükmüne girdiği için- tedrîcîdir. Öyle ise, maddeten ve ma‘nen hâkim, hem de gayet cesîm bir devleti kısa bir zamanda teşkîli, hem de düvel-i râsihaya def‘î gibi galebe etmesi; ma‘neviyât ve ahvâlde cârî olan âdâtın bizzarûre hârikulâde olduğunu görmezsen körler defterinde yazılacaksın.

Üçüncüsü: Tahakküm-ü zâhirî, kahır ve cebir ile mümkündür. Fakat efkâra galebe etmek, hem de ervâha tahabbüb ve tabâyia tasallut, hem de hâkimiyetini vicdânlar üzerine dâimâ muhâfaza etmek, hakîkatin hâssa-i fârikasıdır. Bu hassayı bilmezsen, hakîkatten bîgânesin.

140

Dördüncüsü: Terğîb veya terhîb hilesiyle ancak yalnız bir te'sîr-i sathî edip ve akla karşı sedd-i turuk edecektir. Şu halde a‘mâk-ı kulûbe nüfûz ve erakk-ı hissiyâtı tehyîc ve şükûf-misâl olan isti‘dâdâtı inkişâf ettirmek ve kâmine ve nâime olan seciyeleri îkāz ve tenbîh; ve cevher-i insaniyeti feverâna getirmek ve kıymet-i nâtıkıyeti izhâr etmek, şuâ‘-ı hakîkatin hâssasıdır.

Evet, kasâvet-i mücessemenin misâl-i müşahhası olan ve'd-i benât gibi umûrlardan kalblerini taskîl etmesi ve rikkat-i letâfetin lem‘ası olan hayvanâta merhamet, hatta karıncaya şefkat gibi umûr ile tezyîn etmesi, öyle bir inkılâb-ı azîmdir- hususan öyle akvâm-ı bedevîde- ki, hiçbir kānûn-u tabîiyeye tevfîk olmadığından, hârikulâde olduğu musaddakgerde-i erbâb-ı basîrettir. Basîretin varsa tasdîk edeceksin.

Şimdi Nokta’yı dinle: İşte târîh-i âlem şehâdet eder ki: En büyük dâhî odur ki, bir veya iki hissin ve seciyenin ve isti‘dâdın inkişâfına ve îkāzına ve feverâna getirmesine muvaffak olsun. Zîrâ öyle bir hiss-i nâim îkāz edilmezse, sa‘y hebâen gider ve muvakkat olur. İşte en büyük dâhî ancak bir veya iki hissin îkāzına muvaffak olabilmiştir. Ezcümle: Hiss-i hürriyet ve hamiyet ve muhabbet.

Bu noktaya binâen, Cezîretü’l-Arab sahrâ-yı vesîasında olan akvâm-ı bedevîde kâmine ve nâime ve mestûre olan hissiyât-ı âliye- ki, binlere bâliğdir- birden inkişâf, birden îkāz, birden feverân ve galeyâna getirmek, şems-i hakîkatin, ziyâ-yı şu‘le-feşânın hâssasıdır. Bu Noktayı aklına sokmayanın, biz Cezîretü’l-Arab’ı gözüne sokacağız. İşte Cezîretü’l-Arab! On üç asır beşerin terakkiyâtından sonra,

141

en mükemmel feylesoflardan yüz taneyi göndersin, yüz sene kadar çalışsın; acaba bu zamana nisbeten o zamana nisbet yaptığının yüzde birini yapabilir mi?

İşaret: Kim tevfîk isterse, âdetullâh ve hilkat ve fıtrat ile âşinâlık etmek ve dostluk etmek gerektir. Yoksa fıtrat, tevfîksizlikle bir cevâb-ı red verecektir. Cereyân-ı umûmî ise, muhâlif harekette bulunanları adem-âbâd hiçâ-hiçe atacaktır.

İşte buna binâen temâşâ et. Göreceksin ki, hilkatte cârî olan kavânîn-i amîka-i dakîka- ki, hurdebîn-i akıl ile görülmez- hakāik-i şerîat ne derecede mürâât ve muârefet ve münâsebette bulunmuşlardır ki, o kavânîn-i hilkatin muvâzenesini muhâfaza etmiştir. Evet, şu a‘sâr-ı tavîlede, şu müsâdemât-ı azîme içinde hakāikini muhâfaza, belki daha ziyâde inkişâfa getirdiğinden gösterir ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mesleği, hiçbir vakit mahv olmayan hak üzerine müessestir.

Şu nükte ve noktaları bildikten sonra, geniş ve muhâkemeli ve müdakkik bir zihinle dinle ki, Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm ümmiyeti ve adem-i kuvvet-i zâhiresi ve adem-i hâkimiyeti ve adem-i meyl-i saltanat ile beraber, gayet hatarlı mevâki‘de kemâl-i vüsûk ile teşebbüs ederek efkâra galebe etmekle, ervâha tahabbüb ve tabâyia tasallut, gayet kesîre ve müstemirre ve râsiha ve me’lûfe olan âdât ve ahlâk-ı vahşiyâneyi esasıyla hedm ederek, onların yerine ahlâk-ı âliyeyi gayet metîn bir esas ile, lahm ve demlerine karışmış gibi te’sîs etmekle beraber, zâviye-i vahşette hâmid olan bir kavimdeki kasâvet-i vahşiyeyi ihmâd ve hissiyât-ı dakîkayı tehyîc, evet, hissiyât-ı âliyeyi îkāz ve cevher-i insaniyetlerini izhâr etmekle beraber, evc-i medeniyete bir zaman-ı kasîrde is‘âd ederek, şark ve garbda oturmuş bir devlet-i cesîmeyi bir zaman-ı kalîlde teşkîl edip,

142

ateş-i cevvâl gibi, belki nûr-u nevvâr gibi veyahud asâ-yı Mûsâ as gibi sâir devletleri bel‘ ve imhâ derecesine getirdiğinden, basar-ı basîreti kör olmayanlara sıdkını ve nübüvvetini ve hak ile temessükünü göstermiştir. İşte eğer sen görmezsen, seni insanların defterinden sildirecektir.

Dördüncü Meslek

Sahîfe-i müstakbelden, lâsiyyemâ mesele-i şerîattır. İşte dört nükteyi nazar-ı dikkatten dûr etmemelisin.

Birincisi: Bir şahıs dört veya beş fende meleke sâhibi ve mütehassıs olmaz. Meğer hârika ola

İkincisi: mesele-i vâhide, iki mütekellimden sudûr eder. Birisi, mebde’ ve müntehâsını ve siyâk ve sibâka mülâyemetini ve ahavâtıyla nisbetini ve mevzi‘-i münâsibde isti‘mâlini, yani münbit bir zeminde sarfını nazara aldığı için, o fende olan mahâretine ve melekesine ve ilmine delâlet ettiği halde, öteki mütekellim şu noktaları ihmâl ettiği için sathiyetine ve taklîdiyetine delâlet eder. Halbuki kelâm yine o kelâmdır. Eğer aklın bunu farketmezse, ruhun hisseder.

Üçüncüsü: İkinci Mukaddeme’de geçtiği gibi, bir-iki asır evvel hârika sayılan keşif bu zamana kadar mestûr kalsaydı, tekemmül-ü mebâdî cihetiyle bir çocuk da keşfedebildiğini nazara al. On üç asır geri git, o zamanların te’sîrâtından kendini tecrîd et, dehşet-engîz olan Cezîretü’l-Arab’da otur, dikkatle temâşâ et. Görürsün ki, ümmî, tecrübe görmemiş, zaman ve zemin yardım etmemiş tek bir adam ki, yalnız zekâya değil, belki gayet kesîr tecârübün mahsûlü olan fünûnun kavânîniyle öyle bir nizâm ve adâleti

143

te’sîs ediyor ki, isti‘dâd-ı beşerin kāmeti, netâic-i efkârı teşerrübünden tekebbür ederse, o şerîat dahi tevessü‘ ederek ebede teveccüh eder.

Kelâm-ı ezelîden geldiğini i‘lân etmekle beraber, iki âlemin saadetini te’mîn eder. İnsaf edersen, bu ise yalnız o zamanın insanlarının değil, belki nev‘-i beşerin tavkı hâricinde göreceksin. Meğer evhâm-ı seyyie, senin şu tarafa müteveccih olan fıtratının tarfını Hâşiye çürütmüş ola.

Dördüncüsü: Onuncu Mukaddeme’de geçtiği gibi, hem de ikinci nokta-i i‘tirâzın cevabında da geleceği gibi şudur ki, cumhurun isti‘dâd-ı efkârı derecesinde şerîatın irşâd etmesidir.

Şöyle ki: Cumhurun âmîliği için, hakāik-i mücerredeyi, me’lûfları vâsıta olmaksızın adem-i telakkîleri sebebiyle, müteşâbihât ve teşbîhât ve istiârât ile tasvîr etmesidir.

Hem de fünûn-u ekvânda cumhurun, hiss-i zâhir sebebiyle hilâf-ı vâkii zarûrî telakkî etmekle beraber, mebâdî basamakları adem-i in‘ikād ve tekemmülünden, mağlataların vartalarına düşmemek için, şerîat öyle mesâilde ibhâm etti ve mutlak bıraktı; lâkin hakîkati îmâdan hâlî bırakmadı.

Vehim ve Tenbîh

Resûl-ü Ekrem’in (asm) her bir fiil ve her bir hâlinde sıdk lemeân eder. Fakat her fiili ve her hâli hârika olmak lâzım değildir. Zîrâ izhâr-ı hârika, tasdîk-i müddeâ içindir. Hâcet olmadığı veya münâsib olmadığı vakitte, cereyân-ı umûmiyeye mütâbaatla, kavânîn-i âdâtullâha destedâd-ı teslîm oluyor. Hem de öyle olmak gerektir.

144

Ey birader! Şu tenbîh, Birinci Mesleğin Mukaddemesi’nin tâifesindendir. Nisyânın hatasıyla yolunu şaşırmakla yerini kaybedip şuraya girmiştir. İyice şu nükteleri tut. İşte neticeye giriyoruz:

Bak, ey birader! Fünûn ve ulûmun zübde-i hakîkiyesi berâhîn-i akliye üzerine müesses olan diyânet ve şerîat-ı İslâmiye öyle fünûnları tazammun etmiştir.

Ezcümle: Fenn-i tehzîb-i rûh ve riyâzetü’l-kalb ve terbiyetü’l-vicdân ve tedbîrü’l-cesed ve tedvîrü’l-menzil ve siyâsetü’l-medeniye ve nizâmâtü’l-âlem ve fennü’l-hukuk ve sâire. Lüzûm görülen yerlerde tafsîl ve lüzûm olmayan veya ezhânın veya zamanın müsteid ve müsâid olmadığı yerlerde birer fezleke ile kavâid-i esâsiyeyi vaz‘ ederek tenmiye ve tefrîini ukūlün meşveret ve istinbâtâtına havâle etmiştir ki; bu fünûnun mecmûuna değil, belki ekalline on üç asır terakkîden sonra, en medenî yerlerde, en hârika zekâ ile mevsûf olanlar, tâkat-i beşerin hâricinde- bâhusus o zamanda- olduğunu tasdîkten vicdân-ı münsifânesini men‘ edemiyor. İşte fazl odur ki, a‘dâ ona şehâdet ede.

Yeni Dünya’nın en meşhur feylesofu olan Carlayl, Almanya’nın meşhur bir hakîminden ve ricâl-i siyâsiyesinden naklen diyor ki: “O tedkîkātından sonra kendi kendine suâl ederek demiş: İslâmiyet böyle olursa, acaba medeniyet-i hâzıra hakāik-i İslâmiyenin dâiresinde yaşayabilir mi?” Kendisi kendine - Evet ile cevab veriyor. Şimdiki muhakkikler o dâire içinde yaşamaktadırlar. Evvelki feylesof dahi diyor ki: Hakāik-i İslâmiyet çıktıkları zaman, ateş-i cevvâl gibi hatabın parçalarına benzeyen sâir efkâr ve edyânı bel‘ etti. Hem de hakkı vardır. Zîrâ başkaların safsatiyâtından bir şey çıkmaz, ilâ âhirihî.

Evet, on üç asırdan beri o kadar dehşetli müsâdemâta karşı hakāikini muhâfaza etmiştir. Belki

145

bu müsâdeme, keşmâkeş, hakîkat-i İslâmiyet’in omuzu üstünden türâb-ı hafâyı terkîk ve tahfîf ediyor. Neam, vücûd ve hâl-i âlem buna şâhiddir. Makāle-i ûlâdaki mukaddemâtı nazara almak gerektir.

Vehim ve Tenbîh

Eğer desen: Her bir fende yalnız bir fezlekeyi bilmek bir adam için mümkündür.

Elcevab: Neam, ! Zîrâ öyle bir fezleke ki, hüsn-ü isâbet ve mevki‘-i münâsibde ve münbit bir zeminde isti‘mâl gibi, sâbıkan mezkûr sâir noktalar ile cam gibi, mâverâsından ıttılâ‘-i tâm ve melekeyi gösteren fezlekeler mümkün değildir. Evet, kelâm-ı vâhid iki mütekellimden çıkarsa, birinin cehline ve ötekisinin ilmine, bazı umûr-u mermûze-i gayr-i mesmûa ile delâlet eder.

İşaret ve irşâd ve tenbîh

Ey benimle şu kitabın evvel-i menâzilinden hayâliyle seyr ü sefer eden birâder-i vicdân! Geniş bir nazar ile nazar et ve muvâzene et. Kendi hayâlinde muhâkeme etmek için bir meclis-i âliyeyi teşkîl et. Sonra da Mukaddemât-ı isnâ aşer den müntehabâtını da‘vet et, hazır olsunlar. Sonra da şu kaidelerle müşâvere et! İşte: Bir şahıs çok fünûnda mütehassıs ve meleke sâhibi olmaz. Hem de bir kelâm, iki mütekellimden mütefâvittir, başkalaşır. Ve hem de fünûn, mürûr-u zaman ile telâhuk-u efkârın neticesidir.

Hem de müstakbeldeki bedîhî bir şey, mâzîde nazarî olabilir. Hem de medenîlerin ma‘lûmu, bedevîlere

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç