Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 119
i‘tikād ettiler. Güya onlarca Sâni‘ o kadar azametiyle beraber, nasıl şöyle umûr-u hasîseye ve cüz’iyeye tenezzül edip iştigal etsin. Yuf onların akıllarına ki, şöyle bir vehm-i bâtılın hükmüne esîr oldular. Ey birader! Şu vehim, i‘tikād tarîkiyle olmazsa da, vesvese cihetiyle bazen mü’minlere musallat oluyor.
İşaret
Eğer desen: ”Delîl-i ihtirâî i‘tâ-yı vücûddur. İ‘tâ-yı vücûd ise, i‘dâm-ı mevcûdun refîkidir. Halbuki adem-i sırftan vücûdu ve vücûd-u mahzdan adem-i sırfı aklımız tasavvur edemiyor.“
Cevâben derim: Yahu! Sizin bu istis‘âbınız ve şu meselenin tasavvurundaki istiğrâbınız, bir kıyâs-ı hâdiin netice-i vahîmesidir. Zîrâ îcâd ve ibdâ‘-ı İlâhîyi, abdin san‘at ve kesbine kıyâs edersiniz. Halbuki abdin elinden bir zerreyi imâte veyahud îcâd etmek gelmez. Belki yalnız umûr-u i‘tibâriye ve terkîbiyede bir san‘at ve kesbi vardır. Evet, bu kıyâs aldatıcıdır, insan kendini ondan kurtaramıyor.
Elhasıl: İnsan kâinâtta mümkinâtın öyle bir kuvvet ve kudretini görmemiş ki, îcâd-ı sırf ve i‘dâm-ı mahz etsin. Halbuki hükm-ü aklîsi de dâimâ üssül’esâsı, müşâhedâttan neş’et eder. Demek âsâr-ı İlâhiyeye mümkinât tarafından bakıyor.
Halbuki hayret-efzâ âsârıyla müsbet olan kudret-i Sâni‘in cânibinden temâşâ etmek gerektir. Demek ibâdın ve kâinâtın umûr-u i‘tibâriyeden başka te’sîri olmayan kuvvet ve kudretlerin cinsinden olan bir kudret-i mevhûme içinde Sâni‘i farz ederek, o noktadan şu meseleye temâşâ ediyor.
Halbuki Vâcibü’l-Vücûd'un cânibinden, kudret-i tâmmesi nokta-i nazarından bu meseleye temâşâ etmek gerektir.
SAYFA 120
İşaret: Birinin âsârı muhâkeme olunursa, onun hâssasını nazara almak lâzımdır. İşte şu meselede edilmemiştir. Zîrâ bu meseleye, acz-i abdin arkasında, kudret-i mümkinâtın tarafında, kıyâs-ı temsîlînin perdesi altında temâşâ ediyor. Halbuki tekvîn-i âlemde bir kısmını maddesiz ibdâ‘ ve bir kısmı dahi maddeden inşâ ile şu kadar hayretfezâ âsâr-ı mu‘cize ile kudret-i kâmile-i İlâhiyeyi göstermekle beraber, ondan sarf-ı nazar etmek, gāibi şâhid suretinde görmek olan kıyâs-ı hâdi‘ ile ve ebnâ-yı cinsini muhâkeme ettiği gibi, bir kāide-i mahdûde ile Vâcibü’l-Vücûd'a nazar ederler. Hatta çok meseleyi akl-ı selîm ma‘kūl gördüğü halde, onlar gayr-i ma‘kūl tevehhüm ederler.
Tenbîh: Muhteraâttan kat‘-ı nazar, masnûâtın en zâhir ve münevver ve ”ziyâ“ dedikleri olan nûr-u ayn-ı âlemin kavânîn-i acîbesi ve onun semeresi ve misâl-i musaggarı olan nûr-u basarın nevâmîs-i bedîasıyla münevver ve musavver olan kemâl-i kudret-i İlâhiyenin cânibinde, muvâzene nokta-i nazarında gayr-i ma‘kūl ve uzak tevehhüm olunan mesâile temâşâ edilirse, me’nûs ve ayn-ı aklın kirpikleri ortasında görülecektir.
Tenbîh: Nasıl ki, zarûriyâttan nazariyât istintac olunur. Öyle de, âsâr-ı Sâni‘in zarûriyâtı, mahfiyât-ı san‘atına burhândır. İkisi beraber bu meseleyi isbat eder.
Telvîh: Acaba nizâm-ı âlemdeki san‘attan daha dakîk, daha acîb, daha garib, cins-i kudret-i mümkinâttan daha uzak, akıl tasavvur edebilir mi? Elbette edemez. Zîrâ fünûn; gösterdikleri fevâid ve hikem ile bizzarûre Sâni‘in kasd ve san‘at ve hikmetine şehâdet ettiklerinden ukūlü kabul etmeye muzdar etmişlerdir. Yoksa bu bedîhiyâttan en küçük bir hakîkati, akıl kendi kendine kalsa idi, kabul etmezdi.
SAYFA 121
Evet, zemin ve âsumânı hamleden ve muallakta tutan ve ecrâm-ı kâinâtı istihdâm eden ve nizâmında idhâl ile hiçbir emrine isyan edilmeyen Zât-ı Akdes’ten neden istiğrâb olunsun ki, ondan derecâtla eshel ve ehaff olanı hamletsin.
Evet, bir dağı kaldıran, bir hokkayı kaldırabilmekten tereddüd etmek, sırf safsata etmektir.
Elhasıl: Nasıl Kur’ân’ın bazısı, bazısına müfessirdir; kezâlik kâinât kitabı dahi, bazı sutûru, arkalarındaki san‘at ve hikmeti tefsîr eder.
İşaret: Eğer desen: Bazı mutasavvıfın kelâmından ittisâl ve ittihâd ve hulûl zâhir oluyor. Ve ondan tevehhüm edilir ki, bazı maddiyyûnun mesleği olan vahdetü’l-vücûda bir münâsebet gösterir.
Elcevab: Müteşâbih hükmünde olan muhakkikîn-i sofiyenin şatahâtını ki, vücûd-u Akdese hasr-ı nazar ve istiğrâk ve mümkinâttan tecerrüd cihetiyle matmah-ı nazar ettikleri delil içinde neticeyi görmek, yani âlemden Sâni‘i müşâhede etmek tarîkiyle ta‘kîb ettikleri meslek olan cedâvil-i ekvânda cereyân-ı tecelliyâtı ve melekûtiyet-i eşyâda sereyân-ı füyûzâtı ve merâyâ-yı mevcûdâta mevcûdâta tecellî-i esmâ ve sıfâtı ise, dîku’l-elfâz sebebiyle “ulûhiyet-i sâriye” ve “hayat-ı sâriye” ta‘bîr ettikleri hakāiki başkalar anlamadılar. Sû’-i tefehhüm ile kendi isti‘dâd-ı şûrelerinden zuhûr eden evhâm-ı vâhiyeye, muhakkikînin kelimât ve şatahâtını tatbîk ettiler.
Yuha onların akıllarına! Süreyyâ derecesinde olan muhakkikînin efkâr-ı mücerredeleri, serâ derekesinde olan mukallidîn-i maddiyyûnun efkâr-ı sefîlesinden binler derece uzaktır.
SAYFA 122
Evet, şu iki fikrin tatbîkine çalışmak, şu zaman-ı terakkîde akl-ı beşerin düçâr-ı sekte olduğunu ve varta-i mevte düştüğünü izhâr etmektir ki, insaniyet müteessifâne nazar ederek ve isti‘dâd-ı tahkîk ve terakkî lisânıyla كَلَّا وَاللّٰهِ.. اَیْنَ الثَّرٰی مِنَ الثُّرَیَّا وَاَیْنَ الضِّیَٓاءُ السَّاطِعُ مِنَ الظُّلْمَةِ الدَّامِسَةِ demeye mecbûr oluyor.
İşaret: Şunlar, ehl-i vahdetü’ş-şuhûddurlar. Fakat vahdetü’l-vücûd ile mecâzen ta‘bîr edilebilir. Fakat hakîkaten vahdetü’l-vücûd, bazı hükemâ-yı kadîmenin meslek-i bâtılasıdır.
Tenbîh: Şu mutasavvifînin reis ve kebîri demiş ki: ”İttisâli veya ittihâdı veya hulûlü iddiâ eden, ma‘rifet-i İlâhiyeden hiçbir şey istişmâm etmemiştir.“
” Evet, ”mümkün“ , ”Vâcib“ ile nasıl ittisâl veya ittihâd edecek? Kellâ!
Evet, mümkün’ün ne kıymeti vardır; tâ ki Vâcib onda hulûl ede? Hâşâ!
Neam, mümkün’de füyûzât-ı İlâhiyeden bir feyiz tecellî eder.
İşte bunların mesleği ötekilerin mesleğine münâsebet ve temas edemez. Zîrâ maddiyyûnun mesleği maddiyâta hasr-ı nazar ve istiğrâk ettiklerinden, efkârları fehm-i ulûhiyetten tecerrüd edip uzaklaştılar. O derece maddeye kıymet verdiler ki, her şeyi maddede görmek, hatta ulûhiyeti onda mezc etmek gibi bir meslek-i müteassifeye girmişlerdir.
Fakat ehl-i vahdetü’ş-şuhûd olan muhakkikîn-i sofiye o derece Vâcib’e hasr-ı nazar etmişler ki, mümkinâtın hiçbir kıymeti kalmamıştır. ”Bir vardır“ derler. El’insaf! Serâ-Süreyyâ kadar birbirinden uzaktır. Maddeyi cemî‘-i envâ‘ ve eşkâliyle halk eden Hâlik-ı Zülcelâl’e kasem ederim ki, dünyada şu iki mesleğin
SAYFA 123
temasını intâc eden re’y-i ahmakāneden daha kabîh ve daha hasîs ve daha sâhibinin mizâc-ı aklının inhirâfına delil olacak bir re’y yoktur.
Tenvîr: Küre-i arz küçük, parça parça ve rengârenk ve mütehâlif cam parçalarından farz olunursa, her biri başka çeşitle levnine ve cirmine ve şekline nisbetle şemsten bir feyiz alacaktır. Şu hayâlî feyiz ise, ne güneşin zâtı ve ne ayn-ı ziyâsıdır. Hem de ziyânın temâsîli ve elvân-ı seb‘asının tesâvîri ve güneşin tecellîsi olan şu gûnâ-gûn ve rengârenk çiçeklerin elvânı farazâ lisâna gelirse, her biri ”Güneş benim gibidir” veyahud “Güneş benim“ diyeceklerdir. آنْ خَیَالَاتِی كِه دَامِ اَوْلِیَاسْتْ٭ عَكْسِ مَهْرُویَانِ بُسْتَانِ خُدَاسْتْ
Fakat ehl-i vahdetü’ş-şuhûdun meşrebi, fark ve sahivdir. Ehl-i vahdetü’l vücûdun meşrebi ehl-i mahv ve sekirdir. Sâfî meşreb ise, meşreb-i ehl-i fark ve sahivdir.
حَق۪یقَةُ الْمَرْءِ لَیْسَ الْمَرْءُ یُدْرِكُهَا٭ فَكَیْفَ كَیْفِیَّةُ الْجَبَّارِ ذِی الْقِدَمِ
هُوَ الَّذ۪ٓی اَبْدَعَ الْاَشْیَٓاءَ وَاَنْشَئَهَا٭ فَكَیْفَ یُدْرِكُهُ مُسْتَحْدَثُ النَّسَمِ
Tenbîh: İşte vücûd-u Sâni‘in delâil-i icmâlîsi. Tafsîli ise kütüb-ü selâsede gelecektir. Eğer desen: ”Delâil-i tevhîdin burada velev icmâlen olsun beyânını isterim.“ Derim ki: Delâil-i tevhîd, o kadar müştehire ve çoktur ki, bu kitapta zikirden müstağnîdirler. İşte لَوْ كَانَ ف۪یهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin sadefinde meknûn olan burhânü’t-temânü‘, bu minhâca bir menâr-ı neyyirdir. Evet, istiklâl, ulûhiyetin hâssa-i zâtiyesidir ve lâzıme-i zarûriyesidir.
SAYFA 124
Tenvîr: Kâinâttaki teşâbüh-ü âsâr ve etrafı birbiriyle muânaka ve el ele tutmuş, birbirine arz-ı intizâm ve birbirinin suâline karşı cevâb-ı savâb ve birbirinin nidâ-yı ihtiyâcına lebbeyk cevabı vermek ve bir nokta-i vâhideye temâşâ etmek ve bir mihver-i nizâm üzerinde deverân etmek cihetiyle Sâni‘in tevhîdine telvîh, belki Hâkim-i Ezel’in vahdâniyetine tasrîh ediyor. Evet, bir makinenin sânii ve muhterii bir olur.
(وَف۪ی كُلِّ شَیْءٍ لَهُٓ اٰیَةٌ تَدُلُّ عَلٰٓی اَنَّهُ وَاحِدٌ)
Kitâb-ı âlemin evrakıdır, eb‘âd-ı nâ-mahdûd Sutûr-u kâinât-ı dehrdir, a‘sâr-ı nâ-ma‘dûd
Basılmış destgâh-ı levh-i mahfûz-u hakikatte Mücessem lafz-ı ma‘nîdârdır âlemde her mevcûd.
Hoca Tahsîn’in nâ-ma‘dûd ve nâ-mahdûddan muradı nisbîdir. Hakîkî lâ-yetenâhîlik değildir.
İşaret: Sâni‘-i Zülcelâl ne kadar evsâf-ı kemâliye varsa, onlarla muttasıftır. Zîrâ mukarrerdir ki, masnû‘da olan feyz-i kemâl, Sâni‘in kemâlinden iktibâs edilmiş bir zıll-i zalîlidir. Demek kâinâtta ne kadar hüsün ve cemâl ve kemâl varsa, umumundan lâyuhadd derecede yüksek tabakada evsâf-ı cemâliye ve kemâliye ile Sâni‘ muttasıftır.
Evet, ihsân servetin, îcâd vücûdun, îcâb vücûbun, tahsîn hüsnün fer‘îdir ve delilidir. Hem de Sâni‘-i Zülcelâl, cemî‘-i nekāisten münezzehtir. Maddiyâtın mâhiyâtının isti‘dâdsızlığından neş’et eden nekāisten müberrâdır. Kâinâtın mâhiyât-ı mümkinesinden neş’et eden evsâf ve levâzımâtından mukaddestir.
لَیْسَ كَمِثْلِهٖ شَیْءٌ (جَلَّ جَلَالُهُ)
SAYFA 125
İkinci Maksad
Mukaddeme
Eğer desen: Dibâcede demiş idin: Kelime-i şehâdetin ikinci kelâmı birincisine şâhid ve meşhûddur.
Elcevab: Neam, evet. Ma‘rifetullâh denilen ka‘be-i kemâlâta giden minhâcların en müstakîm ve en metîni, Sâhib-i Medîne-i Münevvere Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yaptığı tarîk-i hadîd-i beyzâsıdır ki, rûh-u hidâyet hükmünde olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, avâlim-i gaybın mişkât ve zücâcesi hükmünde olan kalbinin ma‘kes ve tercümanı makamında olan lisân-ı sâdıkı, berâhin-i Sâni‘in en sâdık bir delîl-i zîhayat ve bir huccet-i nâtıka ve bir burhân-ı fasîhtir. Evet, hem zâtı, hem lisânı birer burhân-ı neyyirdir. Neam, hilkat tarafından Zât-ı Muhammed asm burhân-ı bâhirdir. Hakîkat cânibinden lisânı, şâhid-i sâdıktır. Evet, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm hem Sâni‘e, hem nübüvvete, hem haşre, hem hakka, hem hakîkate bir huccet-i kātıadır. Tafsîli gelecektir.
Tenbîh: Devir lâzım gelmez. Zîrâ sıdkının delâili, Sâni‘in delâiline tevakkuf etmez.
Temhîd: Peygamberimiz asm Sâni‘in bir burhânıdır. Öyle ise şu burhânın isbât-ı sıdkını ve intâcını ve sureten ve maddeten sıhhatini isbat etmek gerektir. Nahû:
SAYFA 126
بِسْمِ اللّٰه الرَّحْمٰنِ الرَّح۪یمِ
(اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی مُحَمَّدٍنِ الَّذ۪ی دَلَّ عَلٰی وُجُوبِ وُجُودِكَ)
Emmâ ba‘dü, ey hakîkatin âşıkı! Eğer vicdanımı mütâlaa etmekle hakîkatleri rasad etmek istersen, kalb dedikleri latîfe-i Rabbâniyenin pası ve zengârı hükmünde olan arzû-yu hilâf ve iltizâm-ı taraf-ı muhâlif ve ma‘zur tutulmak için kendi evhâmına bir hak vermek ve bir asla ircâ‘ etmek ve mecmûun neticesini her bir ferdden istemek ki, za‘fiyeti sebebiyle neticenin reddine bir isti‘dâd-ı seyyie verilir. Hâşiye.
Hem de bahaneli çocukluk tabiatı, hem de mahaneli düşman seciyeti, hem de yalnız ayıbı görmek şânında olan müşteri nazarı gibi emirlerden o mir’âtı taskîl ve tasfiye et. Muvâzene ve mukābele eyle. Ekser emârâtın imtizâcından tezâhür eden hakîkatin şu‘le-i cevvâlesini karîne-i münevvire et. tâ ekalldeki evhâm-ı muzlimeyi tenvîr ve def‘ edebilesin. Hem de munsıfâne ve müdakkikāne ile dinle, kelâm tamam olmadan i‘tirâz etme. Nihâyete kadar bir cümledir, bir hükümdür. Tamam olduktan sonra bir vehmin kalırsa söyle.
Tenbîh: Şu burhânın suğrâsı, nübüvvet-i mutlakadır. Kübrâsı ise, nübüvvet-i Muhammed’dir asm. İşte başlıyoruz:
İşaret
Sâni‘in hikmeti ve ef‘âlindeki adem-i abesiyet ve kâinâttaki en hasîs ve en kalîl şeyde nizâmın mürââtı ve adem-i ihmâli ve nev‘-i beşerin mürşide olan ihtiyâc-ı zarûrîsi, nev‘-i beşerde vücûd-u nübüvvet, nübüvvet kat‘an istilzâm ederler.
SAYFA 127
Eğer desen: Bu icmâldeki ma‘nâyı anlamadım, tafsîl et.
Derim: İşte dinle. Görüyorsun ki, maddiye ve ma‘neviye olan nev‘-i beşerdeki nizâmâtın, hem de hâsiyet-i aklın kuvvetiyle taht-ı tasarrufuna alınan çok envâın ahvâline verildiği intizâmâtın merkezi ve ma‘deni hükmünde olan nübüvvet-i mutlakanın burhânı, insanın hayvaniyetten üç noktada olan terakkîsidir:
Birincisi: ”Fikrin evveli amelin âhiri, amelin evveli fikrin âhiri“ olan kaidesinin zımnındaki sırr-ı acîbdir. Şöyle:
Nûr-u nazar ile ilel-i müterettibe-i müteselsilenin meyânında olan terettübü keşfederek umum kemâlât-ı insaniyenin tohumu hükmünde olan mürekkebâtı, besâite tahlîl ve ircâ‘ etmekle hâsıl olan kābiliyet-i ilim ve terkîb dedikleri kavânîn-i câriyeyi isti‘mâl edip, san‘atıyla tabiatı muhâkât olan kābiliyet-i san‘attan nazarının kusurunu ve evhâmın müzâhameti ve sevk-i insaniyetin adem-i kifâyeti cihetiyle bir mürşid-i nebîye ihtiyaç gösteriyor; tâ, âlemdeki nizâm-ı ekmelin muvâzenesi muhâfaza olunsun.
İkincisi: Gayr-i mütenâhî olan beşerin isti‘dâdı, gayr-i mahsûr olan âmâl ve müyûlâtı ve gayr-i mazbût olan tasavvurât ve efkârı, gayr-i mahdûd olan kuvve-i şeheviye ve gazabiyesidir.
İşaret: Bir adama milyonlarca sene ömür ile bütün lezâiz-i dünyeviye ve her cihetten tasallut-u tâm verildiği halde, isti‘dâdındaki lâyetenâhîliğin hükmünce bir ”Âh, âh, leyte!“ yi çekecektir. Güya o adem-i rızâ ile remiz ve işaret ediyor ki, insan ebede nâmzeddir ve saadet-i ebediye için halk olunmuştur. Tâ gayr-i mütenâhî bir zamanda, gayr-i mahdûd ve geniş bir âlemde, gayr-i mahsûr olan isti‘dâdâtını bilfiile çıkarabilsin.
SAYFA 128
Tenbîh: Adem-i abesiyet ve hakāik-i eşyânın sübûtiyetleri îmâ ediyor ki, bu dar ve mahsûr ve her bir lezzetinde çok a‘râzın müzâhametiyle keşmâkeş ve tehâsüdden hâlî olmayan şu dünyâ-yı deniye içinde kemâlât-ı insaniye yerleşmez. Belki geniş ve müzâhametsiz bir âlem lâzımdır. Tâ insan hakkıyla sünbüllensin ve ahvâl ve kemâlâtına nizâm vermekle, nizâm-ı âleme hemdest-i vifâk olabilsin.
Tenbîh ve İşaret: İstitrâdî olarak haşre îmâ olundu. İleride zaten burhân-ı kat‘îyle isbat edilecektir. Fakat burada istediğim nokta: İnsandaki isti‘dâd ebede nâzırdır. Eğer istersen, insaniyetin cevherine ve nâtıkıyetin kıymetine ve isti‘dâdın muktezâsına teemmül ve tedkîk et. Sonra da o cevher-i insaniyetin en küçük ve en hasîs hizmetkârı olan hayâle bak, gör. Yanına git ve de: ”Ey hayâl ağa! Beşâret sana! Dünya ve mâfîhânın saltanatı, milyonlar sene ömür ile beraber sana verilecektir. Fakat âkıbetin, dönmemeksizin fenâ ve ademdir.“ Acaba hayâl sana nasıl mukābele edecek? Âyâ, istibşâr ve sürûr veyahud telehhüf ve tahassür ile cevab verecektir? Ecel, neam, evet, cevher-i insaniyet a‘mâk-ı vicdânın dibinde enîn ve hanîn edip bağıracak: ”Eyvâh, vâ-hasretâ, saadet-i ebediyenin fıkdânına!“ diyecektir. Hayâle zecir ve ta‘nîf ederek: ”Yahu! Bu dünya-yı fâniye ile râzı olma!“
İşte ey birader, hînâ bu saltanat-ı fâniye, sultân-ı insaniyetin en hakîr hizmetkârı veyahud şâiri veyahud san‘atkâr ve tasvîrcisini işbâ‘ ve râzı edemezse, nasıl o hayâl gibi çok hizmetkârların sâhibi olan sultân-ı insaniyeti işbâ‘ edebilir? Kellâ! Neam, onu işbâ‘ edecek, yalnız haşr-i cismânînin sadefinde meknûn olan saadet-i ebediyedir.
SAYFA 129
Üçüncüsü: İnsanın i‘tidâl-i mizâcı ve letâfet-i tab‘ı ve ziynete olan meylidir. Yani, insanın insaniyete lâyık bir sûret-i taayyüşe olan meyl-i fıtrîsidir. Neam, insan hayvan gibi yaşamamalıdır ve yaşamaz. Belki şeref-i insaniyete münâsib bir kemâl ile yaşamak gerektir. Binâenaleyh beşere mesken ve melbes ve me’keli, sanâyi‘-i kesîre ile taltîf etmesine muhtaçtır.
Bu san‘atlarda yalnızca kudretinin adem-i kifâyetine binâen ebnâ-yı cinsiyle imtizâc etmek, o da iştirâk etmek, o da teâvün etmek, o da sa‘yin semerâtını mübâdele etmesini iktizâ etmekle beraber, kuvâ-yı insaniyedeki inhimâk ve tecâvüz sebebiyle adâlete ihtiyaç, o da her aklın adâlete adem-i kifâyetine binâen onu muhâfaza edecek kavânîn-i külliyenin vaz‘larına ihtiyaç, o da te’sîrini muhâfaza etmek için icrâ edecek bir mukannine, o mukannin dahi zâhiren ve bâtınen hâkimiyetini muhâfaza etmek için maddeten ve ma‘nen tefevvuka, hem de Sâni‘-i Âlem’in tarafından bazı umûr ile muhassas olmasıyla bir imtiyâz ve kuvvet-i nisbete, hem de evâmirine olan itâati te’mîn ve te’sîs eden azamet-i Sâni‘in tasavvurunu zihinlerde idâme edecek bir müzekkire-i mükerrere olan ibâdete muhtaçtır.
O ibâdet dahi Sâni‘in cânibine efkârı tevcîh eder. O teveccüh ise, inkıyâdı te’sîs, o inkıyâd dahi nizâm-ı ekmele îsâl eder. O nizâm-ı ekmel dahi, sırr-ı hikmetten tevellüd eder. Sırr-ı hikmet dahi ademü’l-abesiyeti; ve Sâni‘in hikmeti, masnû‘daki teennuku kendine şâhid gösterir.
İşte eğer insanın hayvandan şu cihât-ı selâse ile olan temayüzünü derk edebildin, bizzarûre netice veriyor ki, nübüvvet-i mutlaka, nev‘-i beşerde kutub, belki merkez ve bir mihverdir ki, ahvâl-i beşer onun üzerine deverân ediyor. Şöyle ki:
SAYFA 130
Cihet-i ûlâda dikkat et! Bak, nasıl sevkü’l-insaniyet ve meyl-i tabîînin adem-i kifâyeti ve nazarın kusuru ve tarîk-i akıldaki evhâmın ihtilâtı, nasıl nev‘-i beşeri eşedd-i ihtiyaçla bir mürşid ve muallime muhtaç eder. O mürşid Peygamberdir.
İkinci cihette tedebbür et. Şöyle: İnsandaki lâ-yetenâhîlik ve tabiatındaki meylü’t-tecâvüz ve kuvâ ve âmâlindeki adem-i tahdîd ve âlemdeki meylü’l-istikmâlin dalı hükmünde olan insandaki meylü’t-terakkînin semeresi hükmünde olan kāmet-i nâmiye-i isti‘dâd-ı insânîsine intibâk etmeyen, belki câmid ve muvakkat olan kānûn-u beşer ki, tedrîcen tecârüb ile hâsıl olan netâic-i efkârın telâhukuyla vücûda gelen o kavânîn-i beşer, şu semere-i isti‘dâdın çekirdeklerinin terbiye ve imdâdına adem-i kifâyetinin sebebiyle, maddeten ve ma‘nen iki âlemde saadet-i beşeri te’mîn edecek hem de kāmet-i isti‘dâdının büyümesiyle tevessü‘ edecek, zîhayat ve ebediye bir şerîat-ı İlâhiyeye ihtiyaç gösterir. İşte şerîatı getiren Peygamberdir.
Eğer desen: ”Biz görüyoruz ki, dinsizlerin veya sahîh bir dini olmayanların ahvâlleri muaddele ve munazzamadırlar.“
Elcevab: O adâlet ve intizâm, ehl-i dînin ikāzât ve irşâdâtıyladır. Ve o adâlet ve fazîletin esasları, enbiyânın te'sîsleriyledir. Demek enbiyâ, esas ve maddeyi vaz‘ etmişlerdir. Onlar da o esas ve fazîleti tutup, onda işlediklerini işlediler. Bundan başka nizâm ve saadetleri muvakkattir. Bir cihetten kāime ve müstakîme ise, çok cihâttan mâile ve münhaniyedir. Yani, ne kadar sureten ve maddeten ve lafzan ve maâşen muntazamadır; fakat sîreten ve ma‘neviyâten ve ma‘nen fâside ve muhtelledir.
Ey birader! İşte sıra üçüncü cihete geldi. İyi tefekkür et! Şöyle: Ahlâktaki ifrât ve tefrît ise,
SAYFA 131
isti‘dâdâtı ifsâd ediyor. Ve şu ifsâd ise abesiyeti intâc eder. Ve şu abesiyet ise, kâinâtın en küçük ve en ehemmiyetsiz şeylerinde mesâlih ve hikemin riâyetiyle, âlemde hüküm-fermâlığı bedîhî olan hikmet-i İlâhiyeye münâkızdır.
Vehim ve Tenbîh
”Meleke-i ma‘rifet-i hukuk“ dedikleri, her fenâlığın maddeten zararını ihsâs ede ede ve efkâr-ı umûmiyeyi îkāz etmekle hâsıl olan “meleke-i riâyet-i hukuk” dedikleri emri, şerîat-ı İlâhiyeye bedel olarak dinsizlerin tasavvuru ve şerîattan istiğnâları bir tevehhüm-ü bâtıldır. Zîrâ dünya ihtiyarlandı. Öyle bir şeyin mukaddemâtı da zâhir olmadı. Bil’akis mehâsinin terakkîsiyle beraber mesâvî dahi terakkî edip daha dehşetli ve aldatıcı bir şekle giriyor.
Evet, nasıl ki nevâmîs-i hikmet, desâtîr-i hükûmetten müstağnî değildir. Öyle de, vicdana hâkim olan kavânîn-i şerîat ve fazîlete eşedd-i ihtiyaç ile muhtaçtır. İşte şöyle mevhûme olan meleke-i ta‘dîl-i ahlâk, kuvâ-yı selâseyi hikmet ve iffet ve şecâatta muhâfaza etmesine kâfî değildir. Binâenaleyh insan bizzarûre vicdan ve tabiatlara müessir ve nâfiz olan mîzân-ı adâlet-i İlâhiyeyi tutacak bir nebîye muhtaçtır.
İşaret: Binlerce enbiyâ, nev‘-i beşerde nübüvveti iddiâ ederek binlerce mu‘cizâtla müddeâyı isbat etmişlerdir. İşte o enbiyânın cemî-i mu‘cizâtları lisân-ı vâhid ile nübüvvet-i mutlakayı i‘lân eder. Bizim şu suğrâmıza dahi bir burhân-ı kātı‘dır. Buna tevâtür-ü bi’l-ma‘nâ veya ne ta‘bîr ile diyorsanız deyiniz, metîn bir delildir.
Tenbîh: Şu Muhâkemât'ın cihetü’l-vahdeti budur ki, eğer cemî‘-i fünûn ele alınırsa ve fünûnların kavâidinin külliyetleriyle keşfettikleri ittisâk ve intizâma temâşâ edilirse, hem de mesâlih-i cüz’iye-i müteferrikanın mayası
SAYFA 132
ve ukde-i hayatiyesi hükmünde olan bir lezzeti veya bir muhabbeti veya bir emr-i âheri içine atılmakla- ekl ve nikâhtaki gibi- perişan olan umûr ve ef‘âl o maya ile irtibât ve ittisâl ettiklerini, inâyet-i İlâhiye nokta-i nazarında nazar-ı dikkate alınırsa, hem de hikmetin şehâdetiyle sâbit olan adem-i abesiyet ve adem-i ihmâli mütâlaaya alınırsa, istikrâ-i tâmla netice veriyor ki, mesâlih-i külliyenin kutub ve mihveri ve ma‘den-i hayatı hükmünde olan nübüvvet, nev‘-i beşerde zarûrîdir. Farazâ olmaz ise, perişan olan nev‘-i beşer, güya muhtel bir âlemden şu muntazam âleme düşüp cereyân-ı umûmînin âhengini ihlâl ettiği kabul olunursa, biz insanlar sâir kâinâta karşı ne yüzümüz kalacaktır?
Tenbîh: Ey birader! Eğer burhân-ı Sâni‘in suğrâsı senin sahîfe-i zihninde intikāş etmiş ise, hazır ol! Kübrası olan nübüvvet-i Muhammed’in (asm) bahsine geçiyoruz.
İşaret ve İrşâd
Kübrâ sâdıktır. Zîrâ sahîfe-i i‘tibâr-ı âlemde menkūş olan âsâr-ı enbiyâyı mütâlaa etsen ve lisân-ı târîhte cereyân eden ahvâllerini dinlersen ve hakîkati, yani cihetü’l-vahdeti te'sîr-i zaman ve mekân ile girdiği suretlerden tecrîd edebilirsen, göreceksin ki, inâyet-i İlâhiyenin ziyâsı olan mehâsin-i mücerredenin şu‘lesi olan hukukullâh ve hukuk-u ibâdı, enbiyâ, düstûr-u hareket ettiklerini ve nev‘-i beşer tarafından enbiyâya karşı keyfiyet-i telakkîleri ve ümeme karşı sûret-i muâmeleleri ve terk-i menâfi‘-i şahsiye ve sâir umûrlar ki, onlara nebî dedirmiş ve nübüvvete medâr olmuş olan esaslar ise, evlâd-ı beşerin sinn-i tekemmül ve kühûlet olan üstâdı ve medrese-i Cezîretü’l-Arab’da menba‘-ı ulûm-u âliye ve muallimi olan Zât-ı Muhammed’de (asm) daha ekmel ve daha azhar bulunur.