
SAYFA 92
Eğer korkmuyorsan, İbn-i Fârıd’ın veya Ebû Tayyîb’in gözlerinden müdhiş olan vicdanlarına bak. Ve vicdanın tercümanı olan:
(غَرَسْتُ بِاللَّحْظِ وَرْدًا فَوْقَ وَجْنَتِهَا٭ حَقٌّ لِطَرْفِیَ اَنْ یَجْنِی الَّذ۪ی غَرَسَا)
Hem de, فَلِلْعَیْنِ وَالْاَحْشَٓاءِ اَوَّلَ هَلْ اَتٰی٭ تَلَا عَٓائِدِی الْاٰس۪ی وَثَالِثَ تَبَّتِ
Hem de, صَدٌّ حَمٰی ظَمَئ۪ی لَمَاكَ لِمَاذَا٭ وَهَوَاكَ قَلْب۪ی صَارَمِنْهُ جُذَاذًا
Hem de, حَشَایَ عَلٰی جَمْرٍ ذَكِیٍّ مِنَ الْغَضَا٭ وَعَیْنَایَ ف۪ی رَوْضٍ مِنَ الْحُسْنِ تَرْتَعُ
gör ve dinle ki, çendân gözleri cennette tenezzüh eder Fakat vicdanlarındaki cehennem ta‘zîb eder. Öyle de, mehâsinine işaret ve istiğnâsına remiz ve teellüm-ü firâka îmâ ve şevke tasrîh ve taleb-i visâle telvîh ve terahhumunu celb eden hüsnüne tansîs etmekle beraber, hissiyâtını tahrîk eden hey’et-i etvârıyla çok hayâlât-ı rakîkayı göstermişlerdir.
İşaret: Nasıl bir hükûmetin intizâmında, her me’mur isti‘dâdı nisbetinde, vazîfe derecesinde, hizmet mikdarınca ücret vermek lâzımdır. Öyle de, böyle merâtib-i mütefâviteden ihtilât eden ma‘nâlar ise, garaz-ı küllî olan mesûk-u lehü’l-kelâmın merkezine kurbiyet nisbetinde ve maksûda hizmet derecesinde, her birine inâyet ve ihtimâmda hisse ve nasiblerini taksîm-i âdil ile tefrîk etmek gerektir. Tâ ki, o muâdeletle intizâm ve o intizâmdan tenâsüb ve o tenâsübden hüsn-ü vifâk ve o hüsn-ü vifâktan hüsn-ü muâşeret ve o hüsn-ü muâşeretten kelâmın kemâline bir mîzânü’t-ta‘dîl çıkabilsin. Yoksa vazîfesi hizmetkârlık ve tabiatı çocukluk olanlar, büyük rütbeye girmekle tekebbür eder. Tekebbür etmekle tenâsübünü bozup muâşereti teşvîş eder. Demek kuyûdât-ı kelâmın isti‘dâdlarını nazara almak gerektir.
SAYFA 93
Evet, her şeyi isti‘dâdı nisbetinde terfî‘ etmek lâzımdır. Zîrâ görünüyor ki, göz, burun gibi bir a‘zâ ne kadar güzel olursa, hatta altından olursa, haddinden büyük olduğu halde sureti çirkin eder.
Tenbîh: Nasıl bazen en küçük bir nefer bir hizmete, meselâ düşman ordusuna keşf-i râze gider, müşîr gidemez. Veyahud bir küçük talebe yaptığı işi büyük bir âlim yapamaz. Çünki büyük adam her şeyde büyük olmak lâzım gelmez. Herkes kendi san‘atında büyüktür. Kezâlik, o maânî-i mütezâhime içinde bazen bir küçük ma‘nâ riyâset eder. O kıymetdar oluyor. Zîrâ onun vazîfesi şimdi gelecek bir esbâb ile ehemmiyetlidir.
Buna işaret eden ve kıymetine menâr olan sarîh hüküm ve lâzım-ı karîbinin adem-i salâhiyetidir ki, onun hatırası için irsâl-i lafz ve sevk-i hitâb edilsin ve kelâm dahi postacılık etsin. Zîrâ ya bedîhî ve ma‘lûmdur, görünüyor; veyahud hafif ve zaîftir, asıl garazda ehemmiyeti yoktur. Veyahud onu hüsn-ü telakkî ve kabul edecek ve ona kulak verecek muhâtab yoktur. Veyahud mütekellimin hâline muvâfakat ve tekellüme dâî olan arzuya hizmet edemez. Veyahud muhâtabın şe’n ve haysiyetine imtizâc, istimzâc edemez. Veyahud kelâmın makamında ve müstetbeâtın tevâbiinde ecnebî görünüyor. Veyahud garazın muhâfazasına ve levâzımın tedârikine müsteid değildir. Demek her bir makamda bu esbâblardan yalnız birinin sözü dinlenir. Fakat umumen ittihâd etseler, kelâmı en yüksek tabakaya çıkartıyorlar.
Hâtime: Bazı maânî-i muallak vardır ki, bir şekl-i muayyeni ve bir vatan-ı husûsiyesi yoktur. Müfettiş gibi her bir dâireye girer. Bazı kendine hususî bir lafız takıyor. Bu muallakātın bir kısmı ise harfiye
SAYFA 94
ve hevâiye gibidir. Başka kelime onu derûnuna çeker. Bazen bir cümleye, belki bir kıssâya nüfûz eder. Ne vakit o cümleyi ezdirirse, ruh gibi o ma‘nâ takattur eder. Meselâ hasret ve iştiyâk ve temeddüh ve teessüf, ilâ âhirihî gibi ma‘nâlardır.
Yedinci mesele
Belâgatin ukde-i hayatiyesi, ta‘bîr-i diğer ile beyânın felsefesi veyahud şiirin hikmeti ise, hâriciyâtın nevâmîsi ve mekāyîsini temessül etmektir. Şöyle:
Hakāik-i hâriciyedeki kanunları kıyâs-ı temsîlî cihetiyle ve deverân tarîkiyle ve vehmin tasarrufuyla şâirâne olan ma‘neviyât ve ahvâlde yerleştirmektir. Demek ayna gibi, hâriçten in‘ikâs eden hakîkatin şuâ‘larını temessül eder. Güya kendi san‘at-ı hayâliyesiyle ve nakş-ı kelâmîsiyle hilkat ve tabiatı taklîd ve muhâkât eder.
Evet, kelâmda hakîkat olmaz ise de, en ekall şebîh ve nizâmından istimdâd etmek ve onun tanesi üzerinde sünbüllenmek gerektir. Fakat her danenin mahsûs bir sünbülü vardır. Bir buğday bir ağaç kadar sünbüllenmez. Felsefe-i beyân nazara alınmaz ise, belâgat hurâfât gibi, hayâl gul gibi, sâmie hayretten başka bir fâide vermez.
İşaret: Felsefe-i beyâniyeye müşâbih, nahvin dahi bir felsefesi vardır. O felsefe ise, vâzıın hikmetini beyân eder. Kütüb-ü nahivde mezkûr olan, münâsebât-ı meşhûre üzerine müessestir. Meselâ, bir ma‘mûle iki âmil dâhil olmaz. Ve “hel” lafzı, fiili gördüğü gibi sabretmez, visâl ister. Hem fâil
SAYFA 95
kuvvetlidir, kavî olan zammeyi kendine gasb eder. Mesele, hâriç ve kâinâtta cârî olan kanunların birer aks-i misâlîsidir.
Tenbîh: Bu münâsebât-ı nahviye ve sarfiye olan hikmet-i vâzı‘ ise, felsefe-i beyân derecesinde olmaz ise de, pek büyük bir kıymeti vardır. Ezcümle, istikrâ ile sâbit olan ulûm-u nakliyeyi, ulûm-u akliyenin suretlerine çeviriyor.
Sekizinci mesele
Maânî-i beyâniyenin aşılaması ve telkîhi ve ma‘nâların becâyiş ve inkılâbları, kelimenin ma‘nâ-yı hakîkîsi, ya garaz veyahud ma‘nâ-yı muallakadan birisini teşerrüb ve içine cezb etmektir. Zîrâ içine girdiği vakit, sâhibü’l-beyt olan hakîkate ve esasa dönüyor. Ve asıl lafzın sâhibi olan ma‘nâ ise bir sûret-i hayatiyeye dönüyor. Ona meded verir. Ve müstetbeâttan istimdâd eder. Bu sırdandır ki, kelime-i vâhidenin maânî-i müteaddidesi oluyor. Ve becâyiş ve telkîhât bundan çıkar. Bu noktadan gaflet eden, büyük bir belâgati kaybeder.
İşaret: Bir şey merkeb ve binilmiş ise عَلٰي lafzına müstahak olduğu gibi, zarf gibi içine aldığından ف۪ي lafzını ister. تَجْر۪ی ف۪ فِی الْبَحْرِ gibi hem de bir şey âlet olduğundan, بَاءْ lafzını ister. صَعَدْتُ السَّطْحَ بِالسُّلَّمِ gibi. Ve mekân ve merkeb olduğundan, ف۪ي ve عَلٰي lafızlarını dahi ister. Hem de gaye olduğundan, اِلٰي ve حَتّٰي lafızlarını ister. İllet ve zarf olduğundan, لَامْ ve ف۪ي lafızlarını dahi ister. وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا gibi. İşte sermeşk; sen de kıyâs edebilirsen et!
SAYFA 96
Tenbîh: Bu mütedâhil ma‘nâların hangisi daha ziyâde senin garazına temas eder ve maksada sıla-i rahim vardır, ileriye sür ve izhâr et. Bâkîleri ona teşyî‘ edici yaptır. Yoksa senin tarz-ı ifâden haşmet ve ziynet-i beyâniyeden çıplak olacaktır.
Dokuzuncu mesele
İrâde-i cüz’iyeyi ve tasavvur-u basîti âciz bırakan kelâmın yüksek tabakası şudur ki, mütedâhilen müteselsil olan makāsıdın taaddüdü; ve mütenâsilen murtabıt olan metâlibin teselsülü; ve netîce-i vâhideyi tevlîd eden asılların ictimâı; ve her biri ayrı ayrı semere veren fürû‘-u kesîrenin istinbâtına isti‘dâd veya tazammunu iledir. Şöyle ki:
Maksadü’l-makāsıd olan en uzak ve yüksek hedef-i garazdan ayrılıp gelmekte olan maksadlar birbirine murtabıt ve birbirinin noksâniyetini tekmîl ve komşuluk hakkını edâ etmekle, kelâma vüs‘at ve azamet verir. Güya birini vaz‘ etmekle öteki ve diğeri ve başkasını ve daha başkasını vaz‘ eder. Ve sağ ve solda ve her cihetin nisbetini gözetmekle birden o makāsıdı, kelâmın kasr-ı müşeyyedesine kuruyor. Güya çok akılları kendi aklına muâvenet etmek için istiâre etmiş, istihdâm ediyor. Sanki o mecmû‘-u makāsıdda her bir maksad, tesâvîr-i mütedâhileden müşterekün fîh bir cüz'dür.
Nasıl mütedâhil tasvîrlerde siyah bir noktayı bir ressam koysa; o nokta birinin gözü, ötekisinin yüzünün hâli, berikisinin burnunun deliği, başkasının ağzı olduğu gibi, kelâm-ı âlîde dahi öyle noktalar vardır.
SAYFA 97
İkinci Nokta: Kıyas-ı mürekkeb ve müteşaab sırrıyla metâlib tenâsül edip teselsül etmektir. Güya mütekellim o metâlibin bekā ve tenâsülünün bir târîh-i tabiîsine işaret eder. Meselâ, âlem güzeldir. Demek Sâni‘i, Hakîm’dir. Abes yaratmaz, israf etmez, isti‘dâdâtı mühmel bırakmaz. Demek intizâmı dâimâ tekmîl edecek. Ciğer-şikâf ve tahammülsûz ve emel öldürücü bütün kemâlâtı zîr ü zeber eden hicrân-ı ebedî olan ademi, insana musallat etmez. Demek saadet-i ebediye olacaktır. Üçüncü Makāle’nin ikinci şehâdetinin mukaddemesinde nübüvvet-i mutlakanın mebhasında insanın hayvandan üçüncü cihet-i farkı, buna iyi bir misâldir.
Üçüncü Nokta: Netîce-i vâhideyi tenâtüc eden usûl-ü müteaddideyi cem‘ ve zikretmektir. Zîrâ her bir aslın yüksek netice ile kasden ve bizzât irtibâtı olmaz ise, lâakal bir derece ihtizâza ve inkişâfa getirir. Güya usûl denilen mezâhir ve aynaların ihtilâfıyla ve netice ve mütecellînin vahdetiyle maksadın tecerrüdüne ve ulviyetine ve hayat-ı âlem denilen deverân-ı umûmî tesmiye olunan hayat-ı külliye ile yâd edilen hakîkatiyle kelâmın kuvve-i hayatiyesinin ittisâline işarettir. Üçüncü Makāle’nin âhirindeki Üçüncü Maksad’da olan Birinci Maksad buna bir derece misâldir.
Hem de Üçüncü Makāle’de Dördüncü mesele ve meslekten olan işaret ve irşâd ve tenbîh ve muhâkeme buna misâldir.
(فَانْظُرْ اِلٰی كَلَامِ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ی عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ فَبِاَیِّ اٰیَاتِ رَبِّكَ لَا تَتَجَلّٰی هٰذِهِ الْحَق۪یقَةُ فَوَیْلٌ ح۪ینَئِذٍ لِلظَّاهِرِیّٖینَ الَّذ۪ینَ یحْمِلُونَ مَالَا یََفْهَمُونَ عَلَی التَّكْرَارِ)
Evet, Rabb-i İzzet’in kelâmına dikkat edilse, bu hakîkat her yerde nûr gibi parlar. Evet nûr gibi köşelerinde ve mekātı‘larında ictimâ‘ edip zülâl-i belâgat fışkırıyor. Nefrîn o zâhirperestlere ki, bu hakîkatten gaflet edip tekrara hamlediyorlar.
SAYFA 98
Dördüncü Nokta: Kelâmı öyle ifrâğ etmek ve isti‘dâd vermektir ki, pek çok fürû‘ların tohumlarını mutazammın ve pek çok ahkâma me’haz ve pek çok maânîye vücûh-u muhtelifeye ile delâlet etmektir. Güya bu isti‘dâdı tazammun ile kelâmın kuvve-i nâmiyesinin kuvvetine telvîh eder ve hasılatının kesretini gösterir. Sanki o fürû‘ ve vücûhların mahşeri olan meselede cem‘ eder, tâ ki mezâyâ ve mehâsinini muvâzenet edip her bir fer‘i bir garaza sevk ve her bir vechi bir vazîfeye ta‘yîn eder.
(فَانْظُرْ اِلٰی قِصَّةِ مُوسٰی فَاِنَّهَٓا اَجْدٰی مِنْ تَفَار۪یقِ الْعَصٰی اَخَذَهَا الْقُرْاٰنُ بِیَدِهِ الْبَیْضَٓاءِ فَخَرَّتْ سَحَرَةُ الْبَیَانِ مَحَبَّةً وَحَیْرَةً سَاجِد۪ینَ لِبَلَاغَتِهٖ)
Evet, kıssa-i Musa as meşhur darb-ı meseldeki tefâriku’l-asâdan daha nâfi‘dir. Nasıl o asâ ne kadar parçalansa yine bir işe yarar. Kıssa-i Musa dahi öyledir. Bu hâsiyetine binâendir ki, Kur’ân yed-i beyzâ-yımu‘cizü’l-beyâniyleo kıssayı aldı. Ve suver-i müteaddidede gösterdi. Her bir ciheti hüsn-ü isti‘mâl etti. Fenn-i beyânın seharası, belâgatine secde-ber zemîn-i hayret ve muhabbet ettiler.
Ey birader! Bu meselede olan hayâl-meyâl belâgat, bu esâlîb ile sana öyle bir şecereyi tersîm eder ki, cesîm urûku müteşâbike, uzun boğumları mütenâsika ve müteşâib dalları müteânika, meyve ve semerâtı mütenevvia olan bir şecere-i hakîkat sana tasvîr eder. Eğer istersen Altıncı mesele’ye temâşâ et. Zîrâ çendân müşevveş ise, bir derece bu meselenin bir parçasına misâl olabilir.
Tenbîh ve İ‘tizâr: Ey birader! Bilirim ki şu makāle sana gayet muğlak görünüyor. Fakat ne çare mukaddemenin şe’ni icmâl ve îcâzdır. Kütüb-ü Selâse’de sana tecellî edecektir.
SAYFA 99
Onuncu mesele
Kelâmın selâseti ise, bir derece hissiyâttan tafralık ve iştibâk etmemek ve tabiatı taklîd ve hârice temessül ve mesîl-i garazdan sedâd ve maksad ve müstekarrın temeyyüzüdür. Şöyle ki:
Kelâmda hissiyâtta tamam olmadan çifte atmak, başkasıyla mezc etmek, selâsetini tağyîr eder. Ve nizâmsız iştibâktan tevakkî ve maânî-i müteselsilede tederrüc lâzımdır.
Hem de san‘at-ı hayâliyesiyle tabiata şâkirdlik etmek gerektir. Tâ tabiatın kavânîni onun san‘atında in‘ikâs edebilsin.
Hem de tasavvurâtını öyle hâriciyâta muhâkî ve müşâkil etmek lâzımdır. Farazâ tasavvurâtı dimağdan kaçıp hâriçte tecessüm etseler, hâriç onları istilhâk ve neseblerini inkâr etmesin ve desin: “Onlar benim” veyahud “كَاَنَّهُ” veyahud “Benim veledimdir.”
Hem de garazın mesîlinde ve kasdın mecrâsında teferruk etmemek için sedâd etmek, çele-çepe Hâşiye temâyül etmemektir. Tâ cânibler garazın kuvvetini teşerrüb etmekle ehemmiyetsiz etmesin. Belki köşeler, tazammun ettikleri tarâvet ve letâfetiyle zenâv gibi garaza imdâd ve kuvvet vermek gerektir.
Hem de kasdın müstakarrı temeyyüz ve ağrâzın mültekāsı taayyün etmek, selâsetin selâmetine lâzımdır.
SAYFA 100
On Birinci mesele
Beyânın selâmet ve sıhhati ise, hükmü, levâzım ve mebâdîsiyle ve âlât-ı müdâfaasıyla isbat etmektir. Şöyle ki:
Bir hükmün levâzımını ihlâl etmemek, rahatlığını bozmamak ve nazara almak ve mebâdîsinden istimdâd-ı hayat etmek için mürâcaat etmek ve hücum eden evhâmın i‘tirâzâtına mukābele edecek suâl-i mukaddere cevab olan kuyûdâtıyla tekallüd etmek gerektir. Demek, kelâm meyvedâr bir ağaçtır. Cinayet ve ictinâdan himâyet etmek için dikenleri ve süngüleri dizilmişler. Güya o kelâm, birçok münâzarâtın neticesi ve pek çok muhâkemâtın zübdesi olduğundan, gayet ulvî olarak evhâmın şeyâtîni, istirâk-ı sem‘ edemezler; eğri nazar ile bakamazlar. Güya mütekellim altı cihetini nazara alıp, etrafına bir sûr çekmiştir. Yani mevzû‘ veyahud mahmûlün takyîdiyle; veyahud tavsîf ile; veyahud başka cihetle vehmin hücumuna müsâid noktalarda birer müdâfi‘ müheyyâ ederek, baştan aşağıya kadar mukadder suâllere cevab hükmünde olan kuyûdâtıyla mücehhez etmektir.
Eğer buna misâl istersen, şu kitap bitamâmihi buna uzunca bir misâldir. Lâsiyyemâ, Makāle-i Sâlise en parlak bir misâldir.
SAYFA 101
On İkinci mesele
Kelâmın selâmet ve rendeşlenmesi ve i‘tidâl-i mîzâcı ise, her kaydın istihkāk ve isti‘dâdına göre inâyeti taksîm ve hil‘at-i üslûbu tevzî‘ ve giydirmektir. Hem de hikâyette olursa, mütekellim kendini mahkiyyün anh yerinde farz etmek gerektir. Şöyle:
Eğer başkasının hissiyât ve efkârının tasvîrinde ise mahkiyyün anh'a hulûl etmek ve onun kalbinde misafir olmak ve lisânıyla tekellüm etmek gerektir. Eğer kendi malında tasarruf etse, alâmet-i kıymet olan i‘tibâr ve ihtimâmın taksîminde her kaydın istihkāk ve isti‘dâd ve rütbesini nazara almak ile taksîminde adâlet ve üslûblarda isti‘dâdın kāmetine göre kesmektir. Tâ her bir maksad onun münâsibinde olan üslûbdan cilveger olabilsin. Zîrâ üslûbun esasları üçtür:
Birincisi: Üslûb-u mücerreddir. Seyyid Şerif’in ve Nasîruddîn-i Tûsî’nin sâde olan ma‘raz-i kelâmları gibi.
İkincisi: Üslûb-u müzeyyendir. Abdülkāhir’in ”Delâilü’l-İ‘câz“ ve ”Esrârü’l-Belâga“ sındaki müşa‘şa‘ ve parlak kelâmı gibi.
Üçüncüsü: Üslûb-u âlîdir. Sekkâkî ve Zemahşerî ve İbn-i Sînâ’nın bazı muhteşem kelâmları gibi. Veyahud şu kitabın meâlindeki Arabiyyü’l-ibâre, lâsiyyemâ Makāle-i Sâlise’deki müşevveş, fakat muhkem parçaları gibi. Zîrâ mevzuun ulviyeti şu kitabı üslûb-u âlîye ifrâğ etmiştir. Yoksa benim san‘atımın te’sîri cüz’îdir.
Elhasıl: Eğer İlâhiyat ve usûl bahis ve tasvîrinde isen, şiddet ve kuvvet ve heybeti tazammun eden üslûb-u âlîden ayrılmamak gerektir. Eğer hitâbiyât ve iknâiyâtta isen, ziynet ve parlaklık ve terğîb
SAYFA 102
ve terhîbi tazammun eden üslûb-u müzeyyeni elinden gelirse elden bırakma. Fakat gösteriş ve tasannu‘ ve avâmperestâne nümâyiş etmemek gerektir. Eğer muâmelât ve muhâverât ve âlet olan ilimlerde isen, vefâ ve ihtisâr ve selâmet ve selâset ve tabiîliği tekeffül eden ve sadeliğiyle cemâl-i zâtiyeyi gösteren üslûb-u mücerrede iktisâr et.
Bu meselenin hâtimesi: Kelâmın kanâat ve istiğnâsı ve asabiyeti ise makamın hâricinde üslûbu aramamaktır. Şöyle ki: Ma‘nânın kāmetine göre bir üslûbu kestirmek istediğin vakit, dâhil-i makāmda olan menba‘dan ve mevzuun fabrikasından, lâakal kelâmın tazammun ettiği mevzuun veya kıssânın veya san‘atın levâzımının parça parçasından ve tevâbiinin kıt‘a kıt‘asından bir üslûbu dikmek, zarûret olmadan hârice medd-i nazar etmemek, ta‘bîr hata olmasa, hârice boykotaj etmek ile elbette kelâmın kuvveti tezâyüd ettiği gibi, servetin dağılmamasına en büyük esastır. Demek ma‘nâ ve makam ve san‘at ise, kelâmın delâlet-i vaz‘iyesine yardım edebilir.
Nasıl kelâm, delâlet-i vaz‘iye ile ma‘nâyı gösterir, öyle de, böyle üslûb ise tabiatıyla ma‘nâya işaret eder. Eğer bir numûne istersen Dokuzuncu meseledeki Arabî parçalarına bak. İşte:
(فَانْظُرْ اِلٰی كَلَامِ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ی عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ فَبِاَیِّ اٰیَاتِ رَبِّكَ لَا تَتَجَلّٰی هٰذِهِ الْحَق۪یقَةُ فَوَیْلٌ ح۪ینَئِذٍ لِلظَّاهِرِیّٖینَ الَّذ۪ینَ یحْمِلُونَ مَالَا یََفْهَمُونَ عَلَی التَّكْرَارِ) (فَاِنْ شِئْتَ فَانْظُرْ اِلٰی قِصَّةِ مُوسٰی فَاِنَّهَٓا اَجْدٰی مِنْ تَفَار۪یقِ الْعَصٰی اَخَذَهَا الْقُرْاٰنُ بِیَدِهِ الْبَیْضَٓاءِ فَخَرَّتْ سَحَرَةُ الْبَیَانِ مَحَبَّةً وَحَیْرَةً سَاجِد۪ینَ لِبَلَاغَتِهٖ)
SAYFA 103
Eğer istersen, ulûm-u âliyenin kitaplarının dibâcelerine bak. Eğer çendân o dibâcelerde şu san‘at-ı belâgat çok dakîk ve latîf olmazsa da, fakat ondaki berâatü’l-istihlâl, bu hakîkate bir berâatü’l-istihlâldir.
Hem de şu kitabın dibâcesinde mu‘cizâta işaret yolunda Peygamberimizin asm zâtı, nübüvvetine mu‘cize gösterilmiştir.
Hem de Üçüncü Makāle’nin dibâcesinde kelime-i şehâdetin iki cümlesi birbirine şâhid gösterilmiştir.
Hem de Yedinci Mukaddeme’de, inşikāk-ı kamere yere inmeyi ilâve edenlere denilmiş: ”Mu‘cizenin kamerini münhasif ve şems gibi burhân-ı nübüvveti Sühâ gibi mahfî olmasına sebeb oldunuz.“
Buna kıyasen, şu hakîkate, şu kitapta birçok numûne bulabilirsin. Zîrâ bu kitabın mesleği, benim gibi hârice boykotajdır. Hatta zarûret olmazsa, efkâr ve mesâilde ve misâllerde ve esâlîbde hârice boykotaj etmektir. Fakat tevâfuk-u hâtır olabilir. Zîrâ hakîkat birdir. Hangi kapı ile girsen, aynını göreceksin.
Hâtime: ”Söylenene bak, söyleyene bakma“ söylenilmiştir. Fakat ben derim: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne içinde söylemiş? Ne için söylemiş? Söylediği sözü gibi dikkat etmek, belâgat nokta-i nazarından lâzımdır, belki elzemdir.
SAYFA 104
İşaret: Ma‘lûm olsun ki, fenn-i meânî ve beyânın mezâyâsının belâgatçe mühim bir şartı, kasden ve amden garazın cihetine emârât ile işaret ve alâmâtın nasbıyla kasd ve amdini göstermektir. Zîrâ onda tesâdüf bir para etmez. Fenn-i bedîin ve tezyînât-ı lafzıyenin şartı ise, tesâdüf ve adem-i kasddır. Veyahud tesâdüfî gibi tabîat-ı ma‘nâya yakın olmaktır.
Telvîh: Pûşîde olmasın ki, tabiata ve hakîkat-i hâriciyeye delâlet eden ve hükm-ü zihnîyi kānûn-u hâricî ile rabt eden, ta‘bîr câiz ise perdeyi delerek, altındaki hakkı gösteren âletlerin en sekkābı اِنَّءِ tahkîkiyedir. Evet, şu اِنَّ 'nin şu hâsiyetine binâendir ki Kur’ân'da kesretle isti‘mâl olunmuştur.
Tenbîh: Ey birader! Bu makāledeki kavânîn-i latîfe, şu perişan esâlîbden teberrî ve nefret etmesi seni tağlît etmesin. Meselâ, ”Eğer bu kanunlar iyi olsaydılar, onları vaz‘ edene iyi bir ders-i belâgati verecekler idi. Hem de güzel bir üslûbu giyecekler idi. Halbuki onları vaz‘ eden ise ümmîdir. Üslûbları dahi perişandır“ gibi bir vehme zâhib olma. Yahu, bu vehme ehemmiyet verme. Zîrâ bir fende her bir ilim sâhibi onda san‘atkâr olmak lâzım gelmez. Hem de ile’l-merkeziye olan kuvve-i câzibe, ani’l-merkeziye olan kuvve-i dâfiaya gālibdir. Çünki kulağın dimağa karâbeti ve akıl ile sıla-i rahmi vardır.
Halbuki ma‘den-i kelâm olan kalb ise, lisândan uzak ve ecnebîdir. Ve hem de çok def‘a lisân, kalbin dilini tamamen anlamıyor. Lâsiyyemâ, kalb bazen meselenin derin yerlerinden, kuyu dibinde gibi bir tıntın ederse lisân işitemez. nasıl tercümanlık edecektir?
Elhasıl: Fehim, ifhamdan daha esheldir, vesselâm!
SAYFA 105
İ‘tizâr
Ey şu dar ve ince ve karanlık olan yolda benim ile arkadaşlık eden sabırlı ve metânetli zât! Zannediyorum bu İkinci Makāle’de yalnız hayretle seyirci oldun, müstemi‘ olmadın. Çünki anlamadın. Hakkınız var, zîrâ mesâil gayet derin ve arkları uzun; ve ibâre ise gayet muhtasar ve muğlak; ve Türkçem de epeyce noksân ve müşevveş; ve vaktim dahi dar; ben de acele, sıhhatim muhtel, başım nezlelidir. Şu karışık zeminde ancak şöyle bir varakpâre çıkabilir.
(وَالْعُذْرُ عِنْدَ كِرَامِ النَّاسِ مَقْبُولٌ)
Ey birader! ”Unsur-u Hakîkat“ i kübrâ gibi ve ”Unsur-u Belâgat“ i suğrâ gibi mezc et. Elektrik şuâı gibi olan hads-i sâdıkı geçir. Tâ gayet harâretli ve parlak ziyâlı olan ”Unsur-u Akîde“ yi netice vermek için senin zihnine isti‘dâdât verebilsin.
İşte ”Unsur-u Akîde“ yi Üçüncü Makāle’de arayacağız.
İşte başlıyorum: Nahû. Hâşiye