
SAYFA 139
Üçüncü Meslek
Yani, zaman-ı hâlin, yani asr-ı saadetin sahîfesinde dört nükte, bir noktayı nazar-ı dikkate almak gerektir:
Birincisi: Küçük bir âdet, küçük bir kavimde veya zaîf bir haslet, kalîl bir tâifede, büyük bir hâkimin, büyük bir himmetle kolaylıkla kaldıramadığını nazara alırsan; acaba gayet çok, tamamen müstemirre, nihâyet derecede me’lûf ve çok da mütenevvia, tamamen râsiha olan âdât ve ahlâk, nihâyet kesîr ve me’lûfâtına gayet mutaassıb ve şedîdü’ş-şekîme olan bir kavmin a‘mâk-ı ervâhından az fedâkârlıkla, kısa bir zamanda kal‘ ve ref‘ ettiğini ve o âdât-ı seyyienin yerine başka âdât ve ahlâk fidanlarını gars etmesi ve def‘aten nihâyet derecede tekemmül ettiklerini nazara alırsan ve dikkat edersen, hârikulâde olduğunu tasdîk etmezsen, seni sofestai defterinde yazacağım.
İkincisi: Şahs-ı ma‘nevî hükmünde olan bir devletin nümüvv-ü tabîîsi hükmünde olan teşekkülü ise, mütemehhildir. Ve devlet-i atîkaya galebesi- ki ona inkıyâd, tabîat-ı sâniye hükmüne girdiği için- tedrîcîdir. Öyle ise, maddeten ve ma‘nen hâkim, hem de gayet cesîm bir devleti kısa bir zamanda teşkîli, hem de düvel-i râsihaya def‘î gibi galebe etmesi; ma‘neviyât ve ahvâlde cârî olan âdâtın bizzarûre hârikulâde olduğunu görmezsen körler defterinde yazılacaksın.
Üçüncüsü: Tahakküm-ü zâhirî, kahır ve cebir ile mümkündür. Fakat efkâra galebe etmek, hem de ervâha tahabbüb ve tabâyia tasallut, hem de hâkimiyetini vicdânlar üzerine dâimâ muhâfaza etmek, hakîkatin hâssa-i fârikasıdır. Bu hassayı bilmezsen, hakîkatten bîgânesin.
SAYFA 140
Dördüncüsü: Terğîb veya terhîb hilesiyle ancak yalnız bir te'sîr-i sathî edip ve akla karşı sedd-i turuk edecektir. Şu halde a‘mâk-ı kulûbe nüfûz ve erakk-ı hissiyâtı tehyîc ve şükûf-misâl olan isti‘dâdâtı inkişâf ettirmek ve kâmine ve nâime olan seciyeleri îkāz ve tenbîh; ve cevher-i insaniyeti feverâna getirmek ve kıymet-i nâtıkıyeti izhâr etmek, şuâ‘-ı hakîkatin hâssasıdır.
Evet, kasâvet-i mücessemenin misâl-i müşahhası olan “ve'd-i benât” gibi umûrlardan kalblerini taskîl etmesi ve rikkat-i letâfetin lem‘ası olan hayvanâta merhamet, hatta karıncaya şefkat gibi umûr ile tezyîn etmesi, öyle bir inkılâb-ı azîmdir- hususan öyle akvâm-ı bedevîde- ki, hiçbir kānûn-u tabîiyeye tevfîk olmadığından, hârikulâde olduğu musaddakgerde-i erbâb-ı basîrettir. Basîretin varsa tasdîk edeceksin.
Şimdi Nokta’yı dinle: İşte târîh-i âlem şehâdet eder ki: En büyük dâhî odur ki, bir veya iki hissin ve seciyenin ve isti‘dâdın inkişâfına ve îkāzına ve feverâna getirmesine muvaffak olsun. Zîrâ öyle bir hiss-i nâim îkāz edilmezse, sa‘y hebâen gider ve muvakkat olur. İşte en büyük dâhî ancak bir veya iki hissin îkāzına muvaffak olabilmiştir. Ezcümle: Hiss-i hürriyet ve hamiyet ve muhabbet.
Bu noktaya binâen, Cezîretü’l-Arab sahrâ-yı vesîasında olan akvâm-ı bedevîde kâmine ve nâime ve mestûre olan hissiyât-ı âliye- ki, binlere bâliğdir- birden inkişâf, birden îkāz, birden feverân ve galeyâna getirmek, şems-i hakîkatin, ziyâ-yı şu‘le-feşânın hâssasıdır. Bu Noktayı aklına sokmayanın, biz Cezîretü’l-Arab’ı gözüne sokacağız. İşte Cezîretü’l-Arab! On üç asır beşerin terakkiyâtından sonra,
SAYFA 141
en mükemmel feylesoflardan yüz taneyi göndersin, yüz sene kadar çalışsın; acaba bu zamana nisbeten o zamana nisbet yaptığının yüzde birini yapabilir mi?
İşaret: Kim tevfîk isterse, âdetullâh ve hilkat ve fıtrat ile âşinâlık etmek ve dostluk etmek gerektir. Yoksa fıtrat, tevfîksizlikle bir cevâb-ı red verecektir. Cereyân-ı umûmî ise, muhâlif harekette bulunanları adem-âbâd hiçâ-hiçe atacaktır.
İşte buna binâen temâşâ et. Göreceksin ki, hilkatte cârî olan kavânîn-i amîka-i dakîka- ki, hurdebîn-i akıl ile görülmez- hakāik-i şerîat ne derecede mürâât ve muârefet ve münâsebette bulunmuşlardır ki, o kavânîn-i hilkatin muvâzenesini muhâfaza etmiştir. Evet, şu a‘sâr-ı tavîlede, şu müsâdemât-ı azîme içinde hakāikini muhâfaza, belki daha ziyâde inkişâfa getirdiğinden gösterir ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mesleği, hiçbir vakit mahv olmayan hak üzerine müessestir.
Şu nükte ve noktaları bildikten sonra, geniş ve muhâkemeli ve müdakkik bir zihinle dinle ki, Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm ümmiyeti ve adem-i kuvvet-i zâhiresi ve adem-i hâkimiyeti ve adem-i meyl-i saltanat ile beraber, gayet hatarlı mevâki‘de kemâl-i vüsûk ile teşebbüs ederek efkâra galebe etmekle, ervâha tahabbüb ve tabâyia tasallut, gayet kesîre ve müstemirre ve râsiha ve me’lûfe olan âdât ve ahlâk-ı vahşiyâneyi esasıyla hedm ederek, onların yerine ahlâk-ı âliyeyi gayet metîn bir esas ile, lahm ve demlerine karışmış gibi te’sîs etmekle beraber, zâviye-i vahşette hâmid olan bir kavimdeki kasâvet-i vahşiyeyi ihmâd ve hissiyât-ı dakîkayı tehyîc, evet, hissiyât-ı âliyeyi îkāz ve cevher-i insaniyetlerini izhâr etmekle beraber, evc-i medeniyete bir zaman-ı kasîrde is‘âd ederek, şark ve garbda oturmuş bir devlet-i cesîmeyi bir zaman-ı kalîlde teşkîl edip,
SAYFA 142
ateş-i cevvâl gibi, belki nûr-u nevvâr gibi veyahud asâ-yı Mûsâ as gibi sâir devletleri bel‘ ve imhâ derecesine getirdiğinden, basar-ı basîreti kör olmayanlara sıdkını ve nübüvvetini ve hak ile temessükünü göstermiştir. İşte eğer sen görmezsen, seni insanların defterinden sildirecektir.
Dördüncü Meslek
Sahîfe-i müstakbelden, lâsiyyemâ mesele-i şerîattır. İşte dört nükteyi nazar-ı dikkatten dûr etmemelisin.
Birincisi: Bir şahıs dört veya beş fende meleke sâhibi ve mütehassıs olmaz. Meğer hârika ola…
İkincisi: mesele-i vâhide, iki mütekellimden sudûr eder. Birisi, mebde’ ve müntehâsını ve siyâk ve sibâka mülâyemetini ve ahavâtıyla nisbetini ve mevzi‘-i münâsibde isti‘mâlini, yani münbit bir zeminde sarfını nazara aldığı için, o fende olan mahâretine ve melekesine ve ilmine delâlet ettiği halde, öteki mütekellim şu noktaları ihmâl ettiği için sathiyetine ve taklîdiyetine delâlet eder. Halbuki kelâm yine o kelâmdır. Eğer aklın bunu farketmezse, ruhun hisseder.
Üçüncüsü: İkinci Mukaddeme’de geçtiği gibi, bir-iki asır evvel hârika sayılan keşif bu zamana kadar mestûr kalsaydı, tekemmül-ü mebâdî cihetiyle bir çocuk da keşfedebildiğini nazara al. On üç asır geri git, o zamanların te’sîrâtından kendini tecrîd et, dehşet-engîz olan Cezîretü’l-Arab’da otur, dikkatle temâşâ et. Görürsün ki, ümmî, tecrübe görmemiş, zaman ve zemin yardım etmemiş tek bir adam ki, yalnız zekâya değil, belki gayet kesîr tecârübün mahsûlü olan fünûnun kavânîniyle öyle bir nizâm ve adâleti
SAYFA 143
te’sîs ediyor ki, isti‘dâd-ı beşerin kāmeti, netâic-i efkârı teşerrübünden tekebbür ederse, o şerîat dahi tevessü‘ ederek ebede teveccüh eder.
Kelâm-ı ezelîden geldiğini i‘lân etmekle beraber, iki âlemin saadetini te’mîn eder. İnsaf edersen, bu ise yalnız o zamanın insanlarının değil, belki nev‘-i beşerin tavkı hâricinde göreceksin. Meğer evhâm-ı seyyie, senin şu tarafa müteveccih olan fıtratının tarfını Hâşiye çürütmüş ola.
Dördüncüsü: Onuncu Mukaddeme’de geçtiği gibi, hem de ikinci nokta-i i‘tirâzın cevabında da geleceği gibi şudur ki, cumhurun isti‘dâd-ı efkârı derecesinde şerîatın irşâd etmesidir.
Şöyle ki: Cumhurun âmîliği için, hakāik-i mücerredeyi, me’lûfları vâsıta olmaksızın adem-i telakkîleri sebebiyle, müteşâbihât ve teşbîhât ve istiârât ile tasvîr etmesidir.
Hem de fünûn-u ekvânda cumhurun, hiss-i zâhir sebebiyle hilâf-ı vâkii zarûrî telakkî etmekle beraber, mebâdî basamakları adem-i in‘ikād ve tekemmülünden, mağlataların vartalarına düşmemek için, şerîat öyle mesâilde ibhâm etti ve mutlak bıraktı; lâkin hakîkati îmâdan hâlî bırakmadı.
Vehim ve Tenbîh
Resûl-ü Ekrem’in (asm) her bir fiil ve her bir hâlinde sıdk lemeân eder. Fakat her fiili ve her hâli hârika olmak lâzım değildir. Zîrâ izhâr-ı hârika, tasdîk-i müddeâ içindir. Hâcet olmadığı veya münâsib olmadığı vakitte, cereyân-ı umûmiyeye mütâbaatla, kavânîn-i âdâtullâha destedâd-ı teslîm oluyor. Hem de öyle olmak gerektir.
SAYFA 144
Ey birader! Şu tenbîh, Birinci Mesleğin Mukaddemesi’nin tâifesindendir. Nisyânın hatasıyla yolunu şaşırmakla yerini kaybedip şuraya girmiştir. İyice şu nükteleri tut. İşte neticeye giriyoruz:
Bak, ey birader! Fünûn ve ulûmun zübde-i hakîkiyesi berâhîn-i akliye üzerine müesses olan diyânet ve şerîat-ı İslâmiye öyle fünûnları tazammun etmiştir.
Ezcümle: Fenn-i tehzîb-i rûh ve riyâzetü’l-kalb ve terbiyetü’l-vicdân ve tedbîrü’l-cesed ve tedvîrü’l-menzil ve siyâsetü’l-medeniye ve nizâmâtü’l-âlem ve fennü’l-hukuk ve sâire. Lüzûm görülen yerlerde tafsîl ve lüzûm olmayan veya ezhânın veya zamanın müsteid ve müsâid olmadığı yerlerde birer fezleke ile kavâid-i esâsiyeyi vaz‘ ederek tenmiye ve tefrîini ukūlün meşveret ve istinbâtâtına havâle etmiştir ki; bu fünûnun mecmûuna değil, belki ekalline on üç asır terakkîden sonra, en medenî yerlerde, en hârika zekâ ile mevsûf olanlar, tâkat-i beşerin hâricinde- bâhusus o zamanda- olduğunu tasdîkten vicdân-ı münsifânesini men‘ edemiyor. İşte fazl odur ki, a‘dâ ona şehâdet ede.
Yeni Dünya’nın en meşhur feylesofu olan Carlayl, Almanya’nın meşhur bir hakîminden ve ricâl-i siyâsiyesinden naklen diyor ki: “O tedkîkātından sonra kendi kendine suâl ederek demiş: İslâmiyet böyle olursa, acaba medeniyet-i hâzıra hakāik-i İslâmiyenin dâiresinde yaşayabilir mi?” Kendisi kendine - “Evet” ile cevab veriyor. Şimdiki muhakkikler o dâire içinde yaşamaktadırlar. Evvelki feylesof dahi diyor ki: Hakāik-i İslâmiyet çıktıkları zaman, ateş-i cevvâl gibi hatabın parçalarına benzeyen sâir efkâr ve edyânı bel‘ etti. Hem de hakkı vardır. Zîrâ başkaların safsatiyâtından bir şey çıkmaz, ilâ âhirihî.
Evet, on üç asırdan beri o kadar dehşetli müsâdemâta karşı hakāikini muhâfaza etmiştir. Belki
SAYFA 145
bu müsâdeme, keşmâkeş, hakîkat-i İslâmiyet’in omuzu üstünden türâb-ı hafâyı terkîk ve tahfîf ediyor. Neam, vücûd ve hâl-i âlem buna şâhiddir. Makāle-i ûlâdaki mukaddemâtı nazara almak gerektir.
Vehim ve Tenbîh
Eğer desen: Her bir fende yalnız bir fezlekeyi bilmek bir adam için mümkündür.
Elcevab: Neam, lâ! Zîrâ öyle bir fezleke ki, hüsn-ü isâbet ve mevki‘-i münâsibde ve münbit bir zeminde isti‘mâl gibi, sâbıkan mezkûr sâir noktalar ile cam gibi, mâverâsından ıttılâ‘-i tâm ve melekeyi gösteren fezlekeler mümkün değildir. Evet, kelâm-ı vâhid iki mütekellimden çıkarsa, birinin cehline ve ötekisinin ilmine, bazı umûr-u mermûze-i gayr-i mesmûa ile delâlet eder.
İşaret ve irşâd ve tenbîh
Ey benimle şu kitabın evvel-i menâzilinden hayâliyle seyr ü sefer eden birâder-i vicdân! Geniş bir nazar ile nazar et ve muvâzene et. Kendi hayâlinde muhâkeme etmek için bir meclis-i âliyeyi teşkîl et. Sonra da “Mukaddemât-ı isnâ aşer” den müntehabâtını da‘vet et, hazır olsunlar. Sonra da şu kaidelerle müşâvere et! İşte: Bir şahıs çok fünûnda mütehassıs ve meleke sâhibi olmaz. Hem de bir kelâm, iki mütekellimden mütefâvittir, başkalaşır. Ve hem de fünûn, mürûr-u zaman ile telâhuk-u efkârın neticesidir.
Hem de müstakbeldeki bedîhî bir şey, mâzîde nazarî olabilir. Hem de medenîlerin ma‘lûmu, bedevîlere
SAYFA 146
meçhûl olabilir. Hem de mâzîyi, müstakbele kıyâs etmek, bir kıyâs-ı hâdi‘-i müşebbittir. Hem de ehl-i veber ve bâdiye besâtı ise, ehl-i meder ve medeniyet hile ve desâisine mütehammil değildir.
Evet, neam. Hile medeniyetin perdesi altında tesettür edebilir. Hem de pek çok ulûm, âdât ve ahvâl ve vukūâtın telkînâtıyla teşekkül edebilir. Hem de beşerin nûr-u nazarı, müstakbele nüfûz edemez. Müstakbele mahsûs olan şeyleri göremez. Hem de beşerin kanunu için bir ömr-ü tabîî vardır. Nefs-i beşer gibi o da inkıtâ‘ eder. Hem de muhît, zaman ve mekânın, nüfûsun ahvâlinde büyük bir te’sîri vardır. Hem de eskide hârikulâde olan şeyler, şimdi âdî sırasına geçebilir. Zîrâ mebâdî tekemmül etmişler. Hem de zekâ eğer çendân hârika olsa da, bir fennin tekmîline kâfî değildir. Nasıl çok fenlerde kifâyet edecektir?
İşte ey birader! Şu zâtlar ile müşâvere et. Sonra da müfettişlik sıfatıyla nefsini tecrîd et. Hayâlât-ı muhîtiye ve evhâm-ı zamâniyenin elbiselerini çıkart, çıplak ol. Bahr-i bîkerân-ı zaman olan şu asrın sâhilinden, içine gir. Tâ asr-ı saadet olan adaya çık. İşte her şeyden evvel senin nazarına çarpacak ve tecellî edecek şudur ki:
Vahîd, nâsırı yok, saltanatı mefkūd, tek bir şahıs, umum âleme karşı mübâreze eder. Ve küre-i zemînden daha büyük bir hakîkati omzuna almış ve bütün nev‘-i beşerin saadetine tekeffül eden bir şerîatı ki, o şerîat, fünûn-u hakîkiye ve ulûm-u İlâhiyenin zübdesi olarak, isti‘dâd-ı beşerin nümüvvü derecesinde tevessü‘ edip iki âlemde semere vererek, ahvâl-i beşeri güya bir meclis-i vâhid, bir zamân-ı vâhidin ehli gibi tanzîm eden öyle bir adâleti te’sîs eder. Eğer o şerîatın nevâmîsinden suâl edersen ki,
SAYFA 147
“Nereden geliyorsunuz? Ve nereye gideceksiniz?” Sana şöyle cevab verecekler ki: “Biz kelâm-ı ezelîden gelmişiz. Nev‘-i beşerin selâmeti için ebedin yolunda refâkat için ebede gideceğiz. Şu dünya-yı fâniyeyi kestikten sonra, bizim sûrî olan irtibâtımız kesilirse de, dâimâ ma‘neviyâtımız beşerin rehberi ve gıdâ-yı rûhânîsidir.”
Hâtime: Şübehât ve şükûkun üç menba‘ları vardır. Şöyle: Eğer maksûd-u Şâri‘den ve efkârın isti‘dâdları nisbetinde olan irşâddan tecâhül edip, bütün evhâm-ı seyyienin yuvası hükmünde olan şöyle bir mağlata ile i‘tirâz edersen ki, şerîatın başı olan Kur’ân'da üç nokta vardır:
Birincisi: Kur’ân’ın mâbihi’l-imtiyâzı ve vuzûh-u ifâde üzerine müesses olan belâgate münâfîdir ki, vücûd-u müteşâbihât ve müşkilâttır.
İkincisi: Şerîatın maksûd-u hakîkîsi olan irşâd ve ta‘lîme münâfîdir ki, fünûn-u ekvânda bir derece ibhâm ve ıtlâkātıdır.
Üçüncüsü: Tarîk-ı Kur’ân olan tahkîk ve hidâyete muhâliftir. İşte o da bazı zevâhiri, delîl-i aklînin hilâfına imâle edip, hilâf-ı vâkıa ihtimâlidir.
Ey birader! Tevfîk Allah’dandır. Ben de derim ki: Sebeb-i noksan gösterdiğin olan şu üç nokta, tevehhüm ettiğin gibi değildir. Belki üçü de i‘câz-ı Kur’ânın en sâdık şâhidleridir. İşte:
Birinci noktaya cevab: Zaten iki def‘a şu cevabı zımnen görmüşsün. Şöyle ki: Nâsın ekseri cumhur-u avâmdır. Nazar-ı Şâri‘de ekall, eksere tâbi‘dir. Zîrâ avâma müvecceh olan hitâbı, havâs fehim ve istifâde ediyorlar. Bil’akis olursa olamaz. İşte cumhûr-u avâm ise, me’lûf ve mütehayyelâtından
SAYFA 148
tecerrüd edip hakāik-i mücerrede ve ma‘kūlât-ı sırfeyi temâşâ edemezler. Meğer mütehayyelâtlarını dürbün gibi tevsît etseler. Fakat mütehayyelâtın suretlerine hasr ve vakf-ı nazar etmek, cismiyet ve cihet gibi muhâl şeyleri istilzâm eder. Lâkin nazar, o suretlerden geçerek hakāiki görüyor.
Meselâ, kâinâttaki tasarruf-u İlâhîyi sultanın serîr-i saltanatında olan tasarrufunun suretinde temâşâ edebilirler. اَلرَّحْمٰنُ عَلَی الْعَرْشِ اسْتَوٰی gibi. İşte hissiyât-ı cumhûr şu merkezde olduklarından, elbette irşâd ve belâgat iktizâ eder ki, onların hissiyâtı riâyet ve ihtirâm edilsin ve efkârları dahi bir derece mümâşât ve ihtirâm edilsin. İşte riâyet ve ihtirâm, ukūl-ü beşere karşı olan tenezzülât-ı İlâhiye ile tesmiye olunur. Evet, o tenezzülât, te’nîs-i ezhân içindir. Onuncu Mukaddeme’ye mürâcaat et.
İşte bunun içindir ki, hakāik-i mücerredeye temâşâ etmek için hissiyât ve hayal-âlûd cumhurun nazarlarını okşayan suver-i müteşâbiheden birer dürbün vaz‘ edilmiştir. İşte şu cevabı te’yîd eden maânî-i amîka veya müteferrikayı bir sûret-i sehil ve basîtada tasavvur veya tasvîr etmek için, nâsın kelâmında istiârât-ı kesîreyi îrâd ederler. Demek müteşâbihât dahi, istiârâtın en ağmaz olan kısmıdır. Zîrâ en hafî hakāikin suver-i misâliyesidir. Demek işkâl ise, ma‘nânın dikkatindendir, lafzın iğlâkından değildir.
Ey mu‘teriz! İnsafla nazar et ki, fikr-i beşerin, bâhusus avâmın fikirlerinden en uzak olan hakāiki, şöyle bir tarîk ile takrîb etmek, acaba tarîk-i belâgat olan muktezâ-yı hâlin mutâbakatına muvâfık ve makamın nisbetinde kemâl-i vuzûh ve ifadeye mutâbıktır; yahud tevehhüm ettiğin gibidir? Hakem sen ol.
SAYFA 149
İkinci noktaya cevab: İkinci Mukaddeme’de mufassalen geçmiştir. Âlemde meylü’l-istikmâlin dalı olan insandaki meylü’t-terakkînin semerâtı ve tecârüb-ü kesîre ile ve netâic-i efkârın telâhukuyla teşekkül eden ve merdiven-i terakkînin basamakları hükmünde olan fünûn ise, müterettibe ve müteâvine ve müteselsiledirler. Evet, müteahhirin in‘ikādı, mütekaddimin teşekkülüne vâbestedir. Demek mukaddem olan fen, ulûm-u müteârifenin derecesine gelecek; sonra müteahhirine mukaddeme olabilir.
Bu sırra binâendir ki, şu zamanda temahhuz-u tecârüble satha çıkıp ve tevellüd etmiş olan bir fennin farazâ on asır evvel bir adam tefhîm ve ta‘lîmine çalışsa idi, mağlata ve safsataya düşürmekten başka bir şey yapamazdı. Meselâ, denilse idi: “Şemsin sükûnuyla arzın hareketine ve bir katre suda bir milyon hayvanâtın bulunduklarına temâşâ edin, tâ Sâni‘in azametini bilesiniz.” Cumhûr-u avâm ise, hiss-i zâhir veya galat-ı hissin sebebiyle hilâflarını zarûrî bildikleri için, ya tekzîb veya nefislerine muğâlata veya mahsûs olan şeye mükâbere etmekten başka ellerinden bir şey gelmezdi. Teşvîş ise, bâhusus onuncu asra kadar, minhâc-ı irşâda büyük bir vartadır. Ezcümle, sathiyet-i arz ve deverân-ı şems onlarca bedîhiyât-ı hissiyeden sayılırdı.
Tenbîh: Şu gibi meseleler, müstakbeldeki nazariyâta kıyâs olunmaz. Zîrâ müstakbele âit olan şeylere hiss-i zâhir taalluk etmediği için, iki ciheti de muhtemeldir, i‘tikād olunabilir, imkân derecesindedir, itmi’nân kābildir. Onun hakk-ı sarihi, tasrîh etmektir. Lâkin hînâ ki, hissin galatı bizim “mâ nahnü fîh” imizi imkân derecesinden bedâhete, yani cehl-i mürekkebe çıkardı. Onun nazar-ı belâgatte hiç inkâr olunmaz olan hakkı ise, ibhâm ve ıtlâktır. Tâ, ezhân müşevveş olmasınlar. Fakat hakîkate telvîh ve remiz
SAYFA 150
ve îmâ etmek gerektir. Efkâr için kapıları açmak, duhûle da‘vet etmek lâzımdır. Nasıl ki, şerîat-ı garrâ öyle yapmıştır.
Yahu, ey birader! İnsaf mıdır, taharrî-i hakîkat böyle midir ki, sen irşâd-ı mahz ve ayn-ı belâgat ve hidâyetin mağzı olan şeyi, irşâda münâfî ve mübâyin tevehhüm edesin? Ve belâgatçe ayn-ı kemâl olan şeyi noksân tahayyül edesin?
Yâ eyyühe’l-hoto! Acaba senin zihn-i sakîminde belâgat o mudur ki, ezhânı tağlît ve efkârı teşvîş ve muhîtin müsâadesizliği ve zamanın adem-i i‘dâdından ezhân müsteid olmadıkları için ukūle tahmîl edilmeyen şeyleri teklîf etmektir? Kellâ! كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰی قَدْرِ عُقُولِهِمْ bir düstûr-u hikmettir. İstersen mukaddemâta mürâcaat et. Bâhusus Birinci Mukaddeme’de iyi tefekkür et!
İşte bazı zevâhiri, delîl-i aklînin hilâfına göstermek olan Üçüncü Nokta’ya cevab: Birinci Mukaddeme’de tedebbür et, sonra bunu da dinle ki, Şâri‘in irşâd-ı cumhûrdan maksûd-u aslîsi, isbât-ı Sâni‘-i Vâhid ve nübüvvet ve haşir ve adâlette münhasırdır. Öyle ise, Kur’ân’daki zikr-i ekvân, istitrâdî ve istidlâl içindir. Cumhurun efhâmına göre san‘atta zâhir olan nizâm-ı bedi‘ ile nazzâm-ı hakîkî olan Sâni‘-i Zülcelâl’e istidlâl etmek içindir. Halbuki san‘atın eseri ve nizâmı her şeyden tezâhür eder. Keyfiyet-i teşekkül nasıl olursa olsun, maksad-ı aslîye taalluk etmez.
Tenbîh: Mukarrerdir ki, delil, müddeâdan evvel ma‘lûm olması gerektir. Bunun içindir ki, bazı nusûsun zevâhiri, ittizâh-ı delîl ve isti’nâs-ı efkâr için cumhurun mu‘tekadât-ı hissiyelerine imâle olunmuştur. Fakat delâlet etmek için değildir. Zîrâ Kur’ân, âyâtının telâfîfinde öyle emârât ve karâini nasb -
SAYFA 151
etmiştir ki, o sadeflerdeki cevâhiri ve o zevâhirdeki hakîkatleri ehl-i tahkîke parmakla gösterir ve işaret eder. Evet, “Kelimetullâh” olan Kitâb-ı Mübîn’in bazı âyâtı, bazısına müfessirdir. Yani bazı âyâtı, ehavâtının mâ-fi'z-zamîrlerini izhâr eder. Öyle ise, bazıları diğer bir ba’za karîne olabilir ki, ma‘nâ-yı zâhirî murad değildir.
Vehim ve Tenbîh
Eğer istidlâlin makamında denilse idi ki, “Elektriğin acâibi ve câzibe-i umûmiyenin garâibi ve küre-i arzın yevmiye ve seneviye olan hareketi ve yetmişten ziyâde olan anâsırın imtizâc-ı kimyevîlerini ve şemsin istikrârıyla beraber sûriye olan hareketini nazara alınız, tâ Sâni‘i bilesiniz!” İşte o vakit, delil olan san‘at, ma‘rifet-i Sâni‘ olan neticeden daha hafî ve daha gāmız ve kāide-i istidlâle münâfî olduğundan, bazı zevâhiri, efkâra göre imâle olunmuştur. Bu ise, ya müstetbeü’t-terâkib kabîlesinden veya kinâî nev‘inden olduğu için, medâr-ı sıdk ve kizb olmaz. Meselâ, قَالَ lafzındaki elif eliftir. Aslı vâv olsa, kâf olsa, ne olursa olsun te’sîr etmez.
Ey birader! İnsaf et. Acaba şu üç nokta-i i‘tirâz cemî‘-i a‘sârda cemî‘-i insanların irşâdları için inzâl olunan Kur’ân’ın i‘câzına en zâhir delil değil midir? Evet. وَالَّذ۪ی عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ الْمُعْجِزَ اَنَّ نَظَرَ الْبَش۪یرِ النَّذ۪یرِ وَبَص۪یرَتِهِ النَّقَّادَةِ اَدَقُّ وَاَجَلُّ وَاَجْلٰی وَاَنْفَذُ مِنْ اَنْ یَلْتَبِسَ اَوْ یَشْتَبِهَ عَلَیْهِ الْحَق۪یقَةُ بِالْخَیَالِ وَاِنَّ مَسْلَكَهُ الْحَقَّ اَغْنٰی وَاَعْلٰی وَاَنْزَهُ وَاَرْفَعُ مِنْ اَنْ یُدَلِّسَ اَوْ یُغَالِطَ عَلَی النَّاسِ Hâşiye
SAYFA 152
Neam, hayâlin ne haddi vardır ki, nûr-efşân olan nazarına karşı kendini hakîkat gösterebilsin. Evet, mesleği nefs-i hak ve mezhebi ayn-ı sıdktır. Hak ise, tedlîs ve tağlît etmekten müstağnîdir.
Beşinci Meslek
Ma‘rûfe ve meşhûre olan havârik-ı zâhire ve mu‘cizât-ı mahsûsedir. Siyer ve tarihin kitapları onlar ile meşhûndur. Ulemâ-yı kirâm (cezâhümüllâhu hayrân) hakkıyla tefsîr ve tedvîn etmişlerdir. Ma‘lûmun ta‘lîmi lâzım gelmemek için, biz tafsîlinden kat‘-ı nazar ettik.
İşaret: Şu havârik-ı zâhirenin her bir ferdi eğer çendân mütevâtir değildir, mutlaka cinsleri, belki çok envâı kat‘iyen ve yakînen mütevâtir-i bi’l-ma‘nâdır. O havârik birkaç nevi‘ üzerindedir. İşte:
Bir nevi‘: İrhâsât-ı mütenevviadır. Güya o asır, Peygamber’den asm istifâde ve istifâza ederek, kerâmet sâhibi olduğundan, kalb-i hassâsından hiss-i kable’l-vukūa binâen irhâsâtla Fahr-i Âlem’in asm geleceğini ihbâr etmiştir.
Bir nevi‘ dahi: Gaybdan olan ihbârât-ı kesîresidir. Güya tayyâr olan rûh-u mücerredi, zaman ve mekân-ı muayyenin kayıdlarını kırmış ve hudûd-u mâziye ve müstakbeleyi çiğnemiş, her tarafını görerek bize söylemiş ve göstermiştir.
Bir kısmı dahi: Tahaddî vaktinde izhâr olunan havârik-ı hissiyedir. Bine karîb ta‘dâd olunmuştur. Demek söylediğimiz gibi, her bir ferdi, âhâdî de olursa, mecmûu mütevâtir-i bi’l-ma‘nâdır.