MUHÂKEMÂT

149

İkinci noktaya cevab: İkinci Mukaddeme’de mufassalen geçmiştir. Âlemde meylü’l-istikmâlin dalı olan insandaki meylü’t-terakkînin semerâtı ve tecârüb-ü kesîre ile ve netâic-i efkârın telâhukuyla teşekkül eden ve merdiven-i terakkînin basamakları hükmünde olan fünûn ise, müterettibe ve müteâvine ve müteselsiledirler. Evet, müteahhirin in‘ikādı, mütekaddimin teşekkülüne vâbestedir. Demek mukaddem olan fen, ulûm-u müteârifenin derecesine gelecek; sonra müteahhirine mukaddeme olabilir.

Bu sırra binâendir ki, şu zamanda temahhuz-u tecârüble satha çıkıp ve tevellüd etmiş olan bir fennin farazâ on asır evvel bir adam tefhîm ve ta‘lîmine çalışsa idi, mağlata ve safsataya düşürmekten başka bir şey yapamazdı. Meselâ, denilse idi: “Şemsin sükûnuyla arzın hareketine ve bir katre suda bir milyon hayvanâtın bulunduklarına temâşâ edin, Sâni‘in azametini bilesiniz.” Cumhûr-u avâm ise, hiss-i zâhir veya galat-ı hissin sebebiyle hilâflarını zarûrî bildikleri için, ya tekzîb veya nefislerine muğâlata veya mahsûs olan şeye mükâbere etmekten başka ellerinden bir şey gelmezdi. Teşvîş ise, bâhusus onuncu asra kadar, minhâc-ı irşâda büyük bir vartadır. Ezcümle, sathiyet-i arz ve deverân-ı şems onlarca bedîhiyât-ı hissiyeden sayılırdı.

Tenbîh: Şu gibi meseleler, müstakbeldeki nazariyâta kıyâs olunmaz. Zîrâ müstakbele âit olan şeylere hiss-i zâhir taalluk etmediği için, iki ciheti de muhtemeldir, i‘tikād olunabilir, imkân derecesindedir, itmi’nân kābildir. Onun hakk-ı sarihi, tasrîh etmektir. Lâkin hînâ ki, hissin galatı bizim mâ nahnü fîh imizi imkân derecesinden bedâhete, yani cehl-i mürekkebe çıkardı. Onun nazar-ı belâgatte hiç inkâr olunmaz olan hakkı ise, ibhâm ve ıtlâktır. , ezhân müşevveş olmasınlar. Fakat hakîkate telvîh ve remiz

150

ve îmâ etmek gerektir. Efkâr için kapıları açmak, duhûle da‘vet etmek lâzımdır. Nasıl ki, şerîat-ı garrâ öyle yapmıştır.

Yahu, ey birader! İnsaf mıdır, taharrî-i hakîkat böyle midir ki, sen irşâd-ı mahz ve ayn-ı belâgat ve hidâyetin mağzı olan şeyi, irşâda münâfî ve mübâyin tevehhüm edesin? Ve belâgatçe ayn-ı kemâl olan şeyi noksân tahayyül edesin?

Yâ eyyühe’l-hoto! Acaba senin zihn-i sakîminde belâgat o mudur ki, ezhânı tağlît ve efkârı teşvîş ve muhîtin müsâadesizliği ve zamanın adem-i i‘dâdından ezhân müsteid olmadıkları için ukūle tahmîl edilmeyen şeyleri teklîf etmektir? Kellâ! كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰی قَدْرِ عُقُولِهِمْ bir düstûr-u hikmettir. İstersen mukaddemâta mürâcaat et. Bâhusus Birinci Mukaddeme’de iyi tefekkür et!

İşte bazı zevâhiri, delîl-i aklînin hilâfına göstermek olan Üçüncü Nokta’ya cevab: Birinci Mukaddeme’de tedebbür et, sonra bunu da dinle ki, Şâri‘in irşâd-ı cumhûrdan maksûd-u aslîsi, isbât-ı Sâni‘-i Vâhid ve nübüvvet ve haşir ve adâlette münhasırdır. Öyle ise, Kur’ân’daki zikr-i ekvân, istitrâdî ve istidlâl içindir. Cumhurun efhâmına göre san‘atta zâhir olan nizâm-ı bedi‘ ile nazzâm-ı hakîkî olan Sâni‘-i Zülcelâl’e istidlâl etmek içindir. Halbuki san‘atın eseri ve nizâmı her şeyden tezâhür eder. Keyfiyet-i teşekkül nasıl olursa olsun, maksad-ı aslîye taalluk etmez.

Tenbîh: Mukarrerdir ki, delil, müddeâdan evvel ma‘lûm olması gerektir. Bunun içindir ki, bazı nusûsun zevâhiri, ittizâh-ı delîl ve isti’nâs-ı efkâr için cumhurun mu‘tekadât-ı hissiyelerine imâle olunmuştur. Fakat delâlet etmek için değildir. Zîrâ Kur’ân, âyâtının telâfîfinde öyle emârât ve karâini nasb -

151

etmiştir ki, o sadeflerdeki cevâhiri ve o zevâhirdeki hakîkatleri ehl-i tahkîke parmakla gösterir ve işaret eder. Evet, “Kelimetullâh olan Kitâb-ı Mübîn’in bazı âyâtı, bazısına müfessirdir. Yani bazı âyâtı, ehavâtının mâ-fi'z-zamîrlerini izhâr eder. Öyle ise, bazıları diğer bir ba’za karîne olabilir ki, ma‘nâ-yı zâhirî murad değildir.

Vehim ve Tenbîh

Eğer istidlâlin makamında denilse idi ki, “Elektriğin acâibi ve câzibe-i umûmiyenin garâibi ve küre-i arzın yevmiye ve seneviye olan hareketi ve yetmişten ziyâde olan anâsırın imtizâc-ı kimyevîlerini ve şemsin istikrârıyla beraber sûriye olan hareketini nazara alınız, Sâni‘i bilesiniz!” İşte o vakit, delil olan san‘at, ma‘rifet-i Sâni‘ olan neticeden daha hafî ve daha gāmız ve kāide-i istidlâle münâfî olduğundan, bazı zevâhiri, efkâra göre imâle olunmuştur. Bu ise, ya müstetbeü’t-terâkib kabîlesinden veya kinâî nev‘inden olduğu için, medâr-ı sıdk ve kizb olmaz. Meselâ, قَالَ lafzındaki elif eliftir. Aslı vâv olsa, kâf olsa, ne olursa olsun te’sîr etmez.

Ey birader! İnsaf et. Acaba şu üç nokta-i i‘tirâz cemî‘-i a‘sârda cemî‘-i insanların irşâdları için inzâl olunan Kur’ân’ın i‘câzına en zâhir delil değil midir? Evet. وَالَّذ۪ی عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ الْمُعْجِزَ اَنَّ نَظَرَ الْبَش۪یرِ النَّذ۪یرِ وَبَص۪یرَتِهِ النَّقَّادَةِ اَدَقُّ وَاَجَلُّ وَاَجْلٰی وَاَنْفَذُ مِنْ اَنْ یَلْتَبِسَ اَوْ یَشْتَبِهَ عَلَیْهِ الْحَق۪یقَةُ بِالْخَیَالِ وَاِنَّ مَسْلَكَهُ الْحَقَّ اَغْنٰی وَاَعْلٰی وَاَنْزَهُ وَاَرْفَعُ مِنْ اَنْ یُدَلِّسَ اَوْ یُغَالِطَ عَلَی النَّاسِ Hâşiye

152

Neam, hayâlin ne haddi vardır ki, nûr-efşân olan nazarına karşı kendini hakîkat gösterebilsin. Evet, mesleği nefs-i hak ve mezhebi ayn-ı sıdktır. Hak ise, tedlîs ve tağlît etmekten müstağnîdir.

Beşinci Meslek

Ma‘rûfe ve meşhûre olan havârik-ı zâhire ve mu‘cizât-ı mahsûsedir. Siyer ve tarihin kitapları onlar ile meşhûndur. Ulemâ-yı kirâm (cezâhümüllâhu hayrân) hakkıyla tefsîr ve tedvîn etmişlerdir. Ma‘lûmun ta‘lîmi lâzım gelmemek için, biz tafsîlinden kat‘-ı nazar ettik.

İşaret: Şu havârik-ı zâhirenin her bir ferdi eğer çendân mütevâtir değildir, mutlaka cinsleri, belki çok envâı kat‘iyen ve yakînen mütevâtir-i bi’l-ma‘nâdır. O havârik birkaç nevi‘ üzerindedir. İşte:

Bir nevi‘: İrhâsât-ı mütenevviadır. Güya o asır, Peygamber’den asm istifâde ve istifâza ederek, kerâmet sâhibi olduğundan, kalb-i hassâsından hiss-i kable’l-vukūa binâen irhâsâtla Fahr-i Âlem’in asm geleceğini ihbâr etmiştir.

Bir nevi‘ dahi: Gaybdan olan ihbârât-ı kesîresidir. Güya tayyâr olan rûh-u mücerredi, zaman ve mekân-ı muayyenin kayıdlarını kırmış ve hudûd-u mâziye ve müstakbeleyi çiğnemiş, her tarafını görerek bize söylemiş ve göstermiştir.

Bir kısmı dahi: Tahaddî vaktinde izhâr olunan havârik-ı hissiyedir. Bine karîb ta‘dâd olunmuştur. Demek söylediğimiz gibi, her bir ferdi, âhâdî de olursa, mecmûu mütevâtir-i bi’l-ma‘nâdır.

153

Birisi: Mübârek olan parmaklarından suyun nebeânıdır. Güya ma‘den-i sehâvet olan yed-i mübârekesinden mâye-i hayat olan suyun nebeânıyla, menba‘-ı hidâyet olan lisânından, mâye-i ervâh olan zülâl-i hidâyetin feverânını hissen tasvîr ediyor.

Biri de: Tekellüm-ü şecer ve hacer ve hayvandır. Güya hidâyetindeki hayat-ı ma‘neviye, cemâdât ve hayvanâta dahi sirâyet ederek nutka getirmiştir.

Biri de: İnşikāk-ı Kamer’dir. Güya kalb-i semâ hükmünde olan kamer, mübârek olan kalbiyle inşikākta bir münâsebet peydâ etmek için, sîne-i sâf ve berrâkını mübârek parmağın işaretiyle iştiyâkan şakk ve çâk etmiştir.

Tenbîh: İnşikāk-ı Kamer mütevâtir-i bi’l-ma‘nâdır. وَانْشَقَّ الْقَمَرُ olan âyet-i kerîme ile sâbittir. Zîrâ hatta Kur’ân’ı inkâr eden dahi, bu âyetin ma‘nâsına ilişmemiştir. Hem de ihtimâl vermeye şâyân olmayan bir te'vîl-i zaîften başka te’vîl ve tahvîl edilmemiştir.

Vehim ve Tenbîh

İnşikāk, hem ânî, hem gece, hem vakt-i gaflet, hem şu zaman gibi âsumâna adem-i tarassud, hem vücûd-u sehâb, hem ihtilâf-ı metâlî‘ cihetiyle bütün âlemin görmeleri lâzım gelmez ve lâzım değildir. Hem de, hem-matla‘ olanlarda sâbittir ki, görülmüştür. Birisi ve en birincisi ve en kübrâsı olan Kur’ân-ı Mübin’dir.

İşte sâbıkan bir nebzesine îmâ olunan yedi cihetle i‘câzı müberhendir, ilâ âhirihî. Sâir mu‘cizâtı, kütüb-ü mu‘tebereye havâle ediyorum.

154

Hâtime: Ey benim kelâmımı mütâlaa eden zevât! Geniş bir fikir ile ve müteyakkız bir nazar ile ve muvâzeneli bir basîretle mecmû‘-u kelâmımı, yani mesâlik-i hamseyi muhît bir dâire veya müstedir bir sûr gibi nazara alınız. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetine merkez gibi temâşâ ediniz.

Veyahud sultanın etrafına halka tutmuş olan asâkir-i müteâvinenin nazarıyla bakınız! Tâ ki bir taraftan hücum eden evhâmı, mütecâvibe ve müteâvine olan cevânib-i sâire def‘ edebilsin. İşte şu halde Japonların suâli olan مَا الدَّل۪یلُ الْوَاضِحُ عَلٰی وُجُودِ الْاِلٰهِ الَّذ۪ی تَدْعُونَنَٓا اِلَیْهِ ye karşı derim: İşte Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm!

İşaret ve irşâd ve tenbîh

Vaktâ kâinât tarafından, hükûmet-i hilkat cânibinden müstantık ve sâil sıfatıyla gönderilen fenn-i hikmet, istikbâle teveccüh eden nev‘-i beşerin talîalarına rast gelmiş; birden fenn-i hikmet şöyle bir takım suâlleri îrâd etmiş ki: Ey insan evlâdları! Nereden geliyorsunuz? Kimin emriyle? Ne edeceksiniz? Nereye gideceksiniz? Mebdeiniz nereden? Ve müntehânız nereyedir?

O vakit nev‘-i beşerin hatîb ve mürşid ve reisi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ayağa kalkarak, hükûmet-i hilkat cânibinden gelen fenn-i hikmete şöyle cevab vermiştir ki:

Ey müstantık efendi! Biz maâşir-i mevcûdât, Sultân-ı Ezel’in emriyle, kudret-i İlâhiyenin dâiresinden me'mûriyet sıfatıyla gelmişiz. Şu hulle-i vücûdu bize giydirerek ve şu sermâye-i saadet olan isti‘dâdâtı veren, cemi‘-i evsâf-ı kemâliye ile muttasıf ve Vâcibü’l-Vücûd olan Hâkim-i Ezel’dir. Biz maâşir-i beşer dahi,

155

şimdi saadet-i ebediyenin esbâbını tedârik etmekle meşgulüz. Sonra birden ebede müteveccihen şehristân-ı ebedü’l-âbâd olan haşr-i cismânîye gideceğiz.

İşte ey hikmet, halt etme ve safsata yapma! Gördüğün ve işittiğin gibi söyle!

Üçüncü Maksad

Haşr-i cismânîdir. Evet, hilkat onsuz olmaz ve abestir. Neam, haşir haktır ve doğrudur. Burhânın en vâzıhı, Muhammed Aleyhisselâm’dır. .

Mukaddeme: Kur’ân-ı Mübîn, haşr-i cismânîyi o derece îzâh etmiştir ki, ednâ bir şübheyi bırakmamış. İşte biz de kuvvetimize göre onun berâhînini bir derece tefsîr için birkaç makāsıd ve mevâkıfına işaret edeceğiz.

Birinci Maksad: Evet, kâinâttaki nizâm-ı ekmel, hem de hilkatteki hikmet-i tâmme, hem de âlemdeki adem-i abesiyet, hem de fıtrattaki adem-i isrâf, hem de cemî‘-i fünûn ile sâbit olan istikrâ-i tâmm, hem de yevm ve sene gibi çok envâ‘da olan birer nevi‘ kıyâmet-i mükerrere, hem de isti‘dâd-ı beşerin cevheri, hem de insanın lâyetenâhî olan âmâli, hem de Sâni‘-i Hakîm’in rahmeti, hem de Resûl-ü Sâdık’ın lisânı, hem de Kur’ân-ı Mu‘ciz’in beyânı, haşr-i cismanîye sâdık şâhidler ve hak ve hakîkî burhânlardır.

Mevkıf ve İşaret

1- Evet, saadet-i ebediye olmazsa, nizâm, bir sûret-i zaîfe-i vâhiyeden ibâret kalır. Cemî‘-i ma‘neviyât ve revâbıt ve niseb, hebâen gider. Demek nazzâmı, saadet-i ebediyedir.

156

2- Evet, inâyet-i ezeliyenin timsâli olan hikmet-i İlâhiye, kâinâttaki riâyet-i mesâlih ve hikem ile mücehhez olduğundan, saadet-i ebediyeyi i‘lân eder. Zîrâ saadet-i ebediye olmazsa, kâinâtta bilbedâhe sâbit olan hikem ve fevâide karşı mükâbere edilecektir.

3- Neam, akıl ve hikmet ve istikrânın şehâdetleriyle sâbit olan hilkatteki adem-i abesiyet, haşr-i cismânîdeki saadet-i ebediyeye işaret, belki delâlet eder. Zîrâ adem-i sırf, her şeyi abes eder.

4- Evet, fıtratta, ezcümle âlem-i suğrâ olan insanda, fenn-i menâfiu’l-a‘zânın şehâdetiyle sâbit olan adem-i isrâf gösterir ki, insanda olan isti‘dâdât-ı ma‘neviye ve âmâl ve efkâr ve müyûlâtının adem-i isrâfını isbat eder. O ise, saadet-i ebediyeye nâmzed olduğunu i‘lân eder.

5- Evet, öyle olmazsa umumen kurur, hebâen gider. Feyâ lil’aceb! Bir cevher-i cihânbahânın kılıfına nihâyet derece dikkat ve i‘tinâ edilirse, hatta gubârın konmasından muhâfaza edilirse, nasıl ve ne suretle o cevher-i yegâneyi kırarak ve mahvedecektir? Kellâ! Ona i‘tinâ, onun hatırası içindir.

6- Evet, sâbıkan beyân olunduğu gibi, cemî‘-i fünûnla hâsıl olan, istikrâ-i tâmla sâbit olan intizâm-ı kâmil, o intizâmı ihtilâlden halâs eyleyen ve tekemmül ve ömr-ü ebedîye mazhar eden haşr-i cismânînin sadefinde olan saadet-i ebediyeyi bizzarûre iktizâ eder.

7- Evet, saatin sâniye ve dakîka ve saat ve günleri sayan çarklarına benzeyen yevm ve sene ve ömr-ü beşer ve deverân-ı dünyâ, birbirine mukaddime olarak döner, işler. Geceden sonra sabahı,

157

kıştan sonra baharı işledikleri gibi, mevtten sonra kıyâmet dahi o destgâhtan çıkacağını haber veriyorlar.

Evet, insanın her ferdi, birer nevi‘ gibidir. Zîrâ nûr-u fikir onun âmâline öyle bir vüs‘at vermiş ki, bütün ezmânı yutsa tok olmaz. Sâir envâın efradlarının mâhiyeti, kıymeti, nazarı, kemâli, lezzeti, elemi ise, cüz’î ve şahsî ve mahdûd ve mahsûr ve ânîdir. Beşerin ise, ulvî, küllî, sermedîdir. Yevm ve senede olan çok nev‘lerde olan birer nevi‘ kıyâmet-i mükerrere-i nev‘iye ile insanda bir kıyâmet-i şahsiye-i umûmiyeye remiz ve işaret, belki şehâdet eder.

8- Neam, beşerin cevherinde gayr-i mahsûr isti‘dâdâtta mündemic olan gayr-i mahdûd olan kābiliyâttan neş’et eden müyûlâttan hâsıl olan lâyetenâhî âmâlinden tevellüd eden gayr-i mütenâhî efkâr ve tasavvurâtı, mâverâ-yı haşr-i cismânîde olan saadet-i ebediyeye elini uzatmış ve medd-i nazar ederek o tarafa müteveccih olmuştur.

9- Neam, Sâni‘-i Hakîm ve Rahmânü'r-Rahîm’in rahmeti ise, cemî‘ niamı ni‘met eden ve nikmetlikten halâs eden ve kâinâtı firâk-ı ebedîden hâsıl olan vâveylâlardan halâs eyleyen saadet-i ebediyeyi nev‘-i beşere verecektir. Zîrâ şu her bir ni‘metin reisi olan saadet-i ebediyeyi vermezse, cemî‘-i ni‘metler nikmete tahavvül ederek, bizzarûre ve bilbedâhe ve umum kâinâtın şehâdetiyle sâbit olan rahmeti inkâr etmek lâzım gelir.

İşte ey birader! mütenevvi‘ olan nimetlerden yalnız muhabbet ve aşk ve şefkate dikkat et. Sonra da, firâk-ı ebedî ve hicrân-ı lâyezâli nazara al! Nasıl o muhabbet, en büyük musibet olur! Demek hicrân-ı ebedî,

158

muhabbete karşı çıkamaz. İşte saadet-i ebediye, o firak-ı ebediyeye öyle bir tokat vuracak ki, adem-âbâd hiçâ-hiçe atacaktır.

10- Neam, sâbık olan beş mesleği ile sıdk ve hakkāniyeti müberhen olan Peygamberimizin asm lisânı, haşr-i cismânînin definesindeki saadet-i ebediyenin anahtarıdır.

11- Neam, yedi cihetle on üç asırda i‘câzı musaddak olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, haşr-i cismânînin keşşâfıdır ve fettâhıdır ve besmele-keşidir.

İkinci Maksad: Kur’ân’da işaret olunan haşre dâir iki delilin beyânındadır. İşte,

nahû: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪یمِ Hâşiye

159

Küçük biraderim Abdülmecîd’in takrîzidir.

بِسْمِ اللّٰه ِالرَّحْمٰنِ الرَّح۪یمِ

اَحْمَدُهُ تَعَالٰی حَمْدًا بِلَا حَدٍّ. وَاُصَلّ۪ی عَلٰی رَسُولِهٖ سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ. وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ سَالِكِی الطَّر۪یقِ الْاَسَدِّ.

وَبَعْدُ فَاعْلَمْ اَنَّهُ مَنْ یَرُمْ اَنْ یعْرُجَ اِلٰی سَمَٓاءِ الْحَقَٓائِقِ. وَیَسْمُ اَنْ یَسْرِحَ فِكْرَهُ ف۪ی رِیَاضِ الدَّقَٓائِقِ وَیَطْلُبْ م۪یزَانًا لِتَمْیٖیزِ الْكَاذِبِ عَنِ الصَّادِقِ. وَمِكْنَسَةً لِتَكْن۪یسِ غُبَارِ الْاَوْهَامِ عَنْ وُجُوهِ الشَّقَٓائِقِ. وَجَنَّةً یُرَوِّضُ ف۪یهَا جِیَادَ الْاَفْكَارِ. وَجُنَّةً یُدَافِعُ بِهَا نِضَالَ السَّق۪یمَةِ مِنَ الْاَخْبَارِ. وَمِضْمَارًا یُبَارِزُ ف۪یهِ الْاَبْطَالُ مِنَ الْاَحْبَارِ. فَعَلَیْهِ بِتَدَرُّسِ وَتَدْر۪یسِ هٰذَا الْكِتَابِ... لِاَنَّهُ قَدْ بُنِی عَلٰٓی اَسَاسَیْ تَهْد۪یمِ الْخَطَأِ. وَتَعْم۪یرِ الصَّوَابِ. وَاَصْلَیْ تَصْق۪یلِ الْاِسْلَامِیَّةِ عَنِ الْوَهْمَیَّاتِ الَّت۪ی بِهَا تُعَابُ... وَتَصْفِیَةُ الْعَقَٓائِدِ عَنِ الْخُرَافَاتِ الَّت۪ی بِهَا تُشَابُ.

كَیْفَ لَا وَقَدْ اَخْرَجَ تِلْكَ الْحَقَٓائِقَ الْمَوْئُودَةَ ف۪ٓی اَخَاد۪یدِ الْخَیَالَاتِ, وَفَضَّ اَفْوَاهَ الْاَوْهَامِ عَنْ مَكْنُونَاتِ هَات۪یكَ النِّكَاتِ. فَحْلُ الْاَذْهَانِ, وَاَذْهَنُ الْفُحُولِ وَسَمَحَ بِهٖ ثَاقِبُ الْاَفْكَارِ وَاَفْكَرُ الْعُقُولِ كُلُّ مَا یُوصَفُ بِهٖ فَهُوَ فَوْقَهُ وَلَوْبَذَلَ الْوَاصِفُ ف۪ٓی اَطْرَٓائِهٖ طَوْقَهُ. وَاِنْ شَكَكْتَ ف۪یمَٓا اَقُولُ ف۪یهِ انْظُرْ اِلَی الْفَرَٓائِدِ السَّاقِطَةِ مِنْ ف۪یهِ وَیحِقُّ اَنْ یُقَالَ ف۪ی تَأْل۪یفِهٖ:

160

بَد۪یعُ النَّسْجِ، وَالْاَسْدَٓاءِ، اَنْشَا

كِتَابًا، بِاللَّأٰل۪ی، قَدْ تَوَشَّا

مُر۪ٓ ئُ الصِّدْقِ، وَالْحَقِّ الْمُب۪ینِ

وَالِذِی الدّ۪ینِ، وَالْاَحْبَابِ، زَیْنٌ

یُمَزِّقُ. عَنْ وُجُوهِ الْحَقِّ مَیْنًا

مِحَكٌّ لِلنُّحُولِ مِنْ نُقُولٍ

جَد۪یرٌ بِالتَّقَلُّدِ ف۪ی نُحُورٍ

خَل۪یقٌ بِالتَّقَلُّدِ فِی الْعِنَاقِ

عَلَی الطَّرْفِ مَتٰی یُسْطَرُ سُطُرُ

عَلَی الْقَلْبِ بِاَنْ تَكْتُبَ. اَحْرٰی

صَغ۪یرُ الْجِرْمِ تَبْرَی الْمِثَالِ

كَث۪یرُ الرُّمُوزِ وَالْمَعْنٰی. دَق۪یقٌ

هِلَالُ الشَّكِّ مَعْنَاهُ. فَحَدِّدْ

وَاَنّٰی لَایَكُونُ ذَا كَذَا كاَ

وَقَدْ اَنْشَاهُ رَا زِیُّ الْاَوَانِ

وَذَا الْعَصْرِ بِهٖ یَعْلُو وِسَامِ

مِنَ التَّعْیٖیبِ، وَالتَّعْیٖیرِ، حَاشَا

اُنَاسِیِّ النُّصُوصِ، قَدْ تَحَشَّا

وَیُومِئُ، لِلْكُنُوزِ، تَحْتَ، غَیْنٍ

كَمَا لِلْقَالِی، وَالْحَسَّادِ شَیْنٌ

یُعَمّ۪ی. لِذَوِی الْاِلْحَادِ عَیْنًا

وَقَیْدٌ. لِلْعُقُولِ مِنْ فُحُولٍ

مُحَافِظَةُ الْحُدُودِ وَالثُّغُورِ

لِضَرْبِ الْفَرْقِ ف۪ی رَأْسِ النِّفَاقِ

هُ لَا یَغْشَاهُ طُولَ الدَّهْرِ عَوْرُ

وَاَنْ تَجْعَلَ مَكَانَ الْحِبْرِ. تِبْرَا

كَمِرْقَاةٍ اِلٰٓی اَوْجِ الْكَمَالِ

وَعَنْ دَرْكِهٖ. ذُو الطَّعْنِ سَح۪یقٌ

بِكََحْلِ ضِدِّهِ الْعَیْنَ فَرَاوِدْ

وَیخْتَصِمُ بِكَتْفَیْهِ السِّمَا كَا

سَع۪یدُ الْبَد۪یعُ فِی الزَّمَانِ

لِذَا التَّأْل۪یفِ تَار۪یخِ تَمَامِ

161

Yakînin kâşifi olmakla, miftâh-ı belâgattir

Hakîkat olduğu şeye, menâr-ı ihtidâ odur

Hakk’ın keşşâfı olmakla, belâgatçe misâlsizdir.

Belâgatte olan esrâra, bir misbâh-ı vehhâcdır

Akāidden ne şey-i müşkil olursa onda zâhirdir.

Bütün esdâf-ı elfâzında esrâr-ı belâgattir.

Hakk’ın cevher-i âlîsiyle elmas-ı hakîkatten

Şükûke karşı yapılmış olan bir seyf-i kātı‘dır.

Müzehheb basamaklı şu semâvât-ı kemâlâta

Urûc etmek için hakkıyla bir nûrânî mirkāttır.

Abdülmecîd

162

بِسْمِ اللّٰه ِالرَّحْمٰنِ الرَّح۪یمِ

یَٓا اَللّٰهُ یَا رَحْمٰنُ یَا رَح۪یمُ یَا فَرْدُ یَا حَیُّ یَا قُیُّومُ یَا حَكَمُ یَا عَدْلُ یَا قُدُّوسُ

İsm-i A‘zam'ın hakkına ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hürmetine ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefine, bir kalem ile binler nüsha yazan Husrev’i ve mübârek yardımcılarını ve Nûrcu arkadaşlarını Cennetü’l-Firdevs’te saâdet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmîn! Ve hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyede dâimâ muvaffak eyle. Âmîn! Ve defter-i hasenâtlarına bu mecmûanın her bir harfine mukābil bin hasene yazdır. Âmîn! Ve Nûrların neşrinde sebât ve devam ve ihlâs ihsân eyle. Âmîn! Âmîn! Âmîn!

Yâ Erhame’r-râhimîn! Umûm Risâle-i Nûr şâkirdlerini iki cihanda mes‘ûd eyle. Âmîn! İnsî ve cinnî şeytânların şerlerinden muhâfaza eyle. Âmîn! Ve bu âciz ve bîçâre Saîd’in kûsûrâtını affeyle. Âmîn! Âmîn! Âmîn!

Umûm nûr şâkirdleri nâmına

Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç