MUHÂKEMÂT

56

Bir münâsebete binâen o melek o nev‘in ismiyle müsemmâ, belki âlem-i melâikede onun suretiyle mütemessil oluyor. Hadîs olarak işitiliyor: “Her akşamda güneş Arş’a gider, secde eder. İzin alıyor, sonra geliyor.” Evet, şemse müekkel olan melek; ismi Şems, misâli de şemstir. Odur, gider, gelir.

Hem de hükemâ-yı İlâhiyyûn nezdinde her bir nev‘ için hayy ve nâtık ve efrada imdâd verici ve müstemiddi bir mâhiyet-i mücerrede vardır. Lisân-ı şerîatta melekü’l-cibâl ve melekü’l-bihâr ve melekü’l-emtâr gibi isimler ile ta‘bîr edilir. Fakat te’sîr-i hakîkîleri yoktur. Müessir-i hakîkî yalnız Zât-ı Akdes’tir.

(اِذْ لَا مُؤَثِّرَ فِی الْكَوْنِ اِلَّا اللّٰهُ)

Esbâb-ı zâhiriyenin vaz‘ındaki hikmet ise: İzhâr-ı izzet ve saltanat ta‘bîr olunan dest-i kudret, perdesiz dâire-i esbâba mün‘atıf olan nazara karşı, zâhiren umûr-u hasîse ile mübâşeret ve mülâbeseti görülmemektedir. Fakat dâire-i akîde denilen hak ve melekûtiyette her şey ulvîdir. Dest-i kudretin perdesiz mübâşereti izzete münâsibdir. ذٰلِكَ تَقْد۪یرُ الْعَز۪یزِ الْعَل۪یمِ

İkinci mahmil: Sevr, imâret ve zirâat-ı arzın en büyük vâsıtası olan öküzdür. Hût ise, ehl-i sevâhilin, belki pek çok nev‘-i beşerin medâr-ı maîşeti olan balıktır.

Nasıl biri suâl ederse: “Devlet ne şey üstündedir?” Cevab verilir: “Kılıçla kalem üstündedir.” Veyahud Medeniyet ne ile kāimdir?” “Ma‘rifet ve san‘at ve ticaret ile cevab verilir. Veyahud Nev‘-i beşer, ne şey üzerinde bekā bulur?” Cevab ise: “İlim ve amel üstünde bekā bulur.”

57

Kezâlik, vallâhu a‘lem, Fahr-i Kâinât asm buna binâen cevab vermiş. Şöyle suâl eden zât- İkinci Mukaddeme’nin sırrıyla- böyle hakāike zihni isti‘dâd kesb etmediğinden, vazîfesi olmayan bir şeyden suâl ettiği gibi, Peygamberimiz asm de asıl lâzım olan şöyle cevab buyurdu ki: “Yer, sevr üstündedir.” Zîrâ yerin imâreti nev‘-i beşer iledir. Nev‘-i beşerden olan ehl-i kurânın menba‘-ı hayatları ziraat iledir. Ziraat ise, öküzün omuzu üstündedir ve zimmetindedir. Kısm-ı diğeri olan ehl-i sevâhilin a‘zam-ı maîşetleri, belki ehl-i medeniyetin büyük bir ma‘den-i ticâretleri, balığın cevfinde ve hûtun üstündedir. كُلُّ الصَّیْدِ ف۪ی جَوْفِ الْفَرَا meselesine mâsadaktır. Bu latîf bir cevabdır. Mizah da olsa haktır. Zîrâ mizah etse de yalnız hak söyler. Farazâ, sâil keyfiyet-i hilkatten suâl etmişse, fenn-i beyânda olan تَلَقَّی السَّامِعُ بِغَیْرِ الْمُتَرَقَّبِ kaidesinin üslûb-u hakîmânesiyle, lâzım ve istediği cevabı vermiştir. Yoksa hasta olan sâil, iştihâ-yı kâzibiyle istediği cevabı vermemiştir. Ve یَسْئَلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِ قُلْ هِیَ مَوَاق۪یتُ لِلنَّاسِ bu hakîkate bir beraatü’l-istihlâldir.

Üçüncü Mahmil: Sevr ve hût, arzın mahrek-i senevîsinde mukadder olan iki burçtur. O burçlar eğer çendân farazî ve mevhûmedirler. Asıl ecrâmı nazm ve rabt ile yüklenmiş olan âlemde cârî ve lafzen ve ıstılâhen câzibe-i umûmiye ile müsemmâ olan âdâtullâhın kanunu o burçlarda temerküz ve tahassul ettiğinden, “Arz burçlar üstündedir olan ta‘bîr-i hakîmâne câizdir. Bu mahmil, hikmet-i cedîde nokta-i nazarındadır. Zîrâ hikmet-i atîka, burçları semâda; hikmet-i cedîde ise medâr-ı arzda farz etmişlerdir. Bu te’vîl, yeni hikmetin nazarında büyük bir kıymeti tazammun eder.

58

Hem de mervîdir: Suâl taaddüd etmiş. Bir kerre Hût üstündedir.” Demek bir aydan sonra Sevr üstündedir denilmiştir. Yani fezâ-yı gayr-i mahdûdenin her tarafında münteşir olan mezbûr kanunun huyût ve eşi‘alarının nokta-i mihrâkiyesi olan Hût Burcu'nda temerküz ettiğinden, küre-i arz Delv Burcu'ndan koşup Hût’taki tedellî eden kanunu tutup, şecere-i hilkatin bir dalıyla semere gibi asıldı. Veyahud kuş gibi kondu. Sonra tayyâr olan yer, yuvasını Burc-u Sevr üstünde yapmış demektir. Bunu bildikten sonra insafla dikkat et! Beşinci Mukaddeme’nin sırrıyla ehl-i hayâlin ihtirâ-gerdesi olan kıssa-i acîbe-i meşhûrede, acaba hikmet-i ezeliyeye isnâd-ı abesiyet ve san‘at-ı İlâhiyede isbât-ı isrâf ve burhân-ı Sâni‘ olan nizâm-ı bedîi ihlâl etmekten başka ne ile te’vîl olunacaktır? Nefrin, hezârân nefrîn, cehlin yüzüne!

Üçüncü Mesele

Kāf Dağı'dır.

İşaret: Ma‘lûmdur, bir şeyin mâhiyetinin keyfiyetini bilmek başkadır, o şeyin vücûdunu tasdîk etmek yine başkadır. Bu iki noktayı temyîz etmek lâzımdır. Zîrâ çok şeylerin asıl vücûdu yakîn iken, vehim onda tasarruf ederek, imkândan imtinâ‘ derecesine çıkarıyor. İstersen Yedinci Mukaddeme’den suâl et; sana Neam cevabı verecektir. Hem de çok şeylerin metinleri kat‘î iken, delâletlerinde zunûn tezâhüm eylemişlerdir. Belki Murad nedir?” olan suâlinin cevabında, efhâm mütehayyir olmuşlardır. İstersen On Birinci Mukaddeme’nin sadefini . Bu cevheri bulacaksın.

59

[Tenbîh]

Vaktâki bu böyledir.“Kāf a işaret eden kat‘iyyü’l-metinlerden yalnız قٓ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪یدِ dir. Halbuki câizdir; “Kāf”,“Sâd gibi olsun. Dünyanın şarkında değil, belki ağzın garbındadır. Şu ihtimâl ile delil yakîniyetten düşer. Hem de kat‘iyyü'd-delâlet bundan başka olmadığının bir delili, şer‘in müctehidlerinden olan Karâfî’nin لَٓا اَصْلَ لَەُ demesidir. Lâkin İbn-i Abbâs’a ra isnâd olunan keyfiyet-i meşhûresi, Dördüncü Mukaddeme’ye bak. Vech-i nisbeti sana temessül edecektir. Halbuki İbn-i Abbâs’ın ra her söylediği sözü, hadîs olması lâzım gelmediği gibi, her naklettiği şeyi de onun makbûlü olmak lâzım gelmez. Zîrâ İbn-i Abbâs ra gençliğinde İsrâîliyâta, bazı hakāikin tezâhürü için hikâyet tarîkiyle bir derece atf-ı nazar eylemiştir.

Eğer dersen: “Muhakkikîn-i sofiye,“Kāf'a dâir pek çok tasvîrâtta bulunmuşlardır?” Buna cevâben derim:

Meşhur olan âlem-i misâl, onların cevelângâhıdır. Biz elbisemizi çıkardığımız gibi, onlar da cesedlerini çıkarıp seyr-i rûhânî ile o ma‘rezgâh-ı acâibe temâşâ ediyorlar.“Kāf ise, o âlemde onların ta‘rîf ettikleri gibi mütemessildir. Bir parça aynada, semâvât ve nücûm temessül ettikleri gibi, bu âlem-i şehâdette velev küçük şeyler de olsa, çekirdek gibi, âlem-i misâlde tecessüm-ü maanînin te’sîriyle bir büyük ağaç oluyor. Bu iki âlemin ahkâmları birbirine karıştırılmaz. Muhyiddîn-i Arabî’nin ra mağz-ı kelâmına muttali‘ olan, bunu tasdîk eder. Ama avâmın yahud avâm gibi adamların mâbeynlerinde müştehir olan keyfiyeti ki-“Kāf yere muhîttir ve müteaddiddir; her ikisinin ortasında beş yüz senedir; ve zirvesi semânın

60

ketfine mümâstır; ilâ âhirihî hayâlâtihim- bunu, ne kıymette olduğunu bilmek istersen, git Üçüncü Mukaddeme’den fenerini yak. sonra gel, bu zulümâta gir. Belki âb-ı hayat olan belâgatini göreceksin.

Eğer bizim bu meselede olan i‘tikādımızı anlamak istersen, bil ki, benKāf ın vücûduna cezm ederim; fakat keyfiyeti ise havâle ederim. Eğer bir hadîs-i sahîh ve mütevâtir, keyfiyetin beyânında sâbit olursa, îmân ederim ki, murâd-ı Nebî asm sâdık ve doğru ve haktır. Fakat murâd-ı Nebevî asm üzerine. Yoksa nâsın mütehayyelleri üzerine değildir. Zîrâ bazen fehm olunan şey, muradın gayrısıdır.

Bu meselede ma‘lûmumuz budur: Kāf Dağı, ekser şarkı ihâta eden ve eski zamanda bedevî ve medenîlerin aralarında fâsıl olan ve a‘zam-ı cibâl-i dünya olan Çamulari’nin anası olan Himalaya silsilesidir. Bu silsilenin ırkından cibâl-i dünyanın ekserîsi teşa‘ub eyledikleri denilir. Bu hâl öyle gösteriyor ki,“Kāf ın dünyaya meşhur olan ihâtanın fikir ve hayâli bu asl-ı teşa‘ubdan neş’et etmiş olmak gerektir.

Ve sâniyen: Âlem-i şehâdete, suretiyle; ve âlem-i gayba, ma‘nâsıyla müşâbih ve ikisinin mâbeyninde bir berzah olan âlem-i misâl, o muammâyı halleder. Kim isterse keşf-i sâdık penceresiyle veya rüyâ-yı sâdık menfeziyle veya şeffaf şeyler dürbünüyle ve hiç olmaz ise hayâlin verâ-i perdesiyle o âleme bir derece seyirci olabilir. Bu âlem-i misâlin vücûduna ve onda maânînin tecessüm etmelerine pek çok delâil vardır. Binâenaleyh bu kürede olanKāf”, o âlemde zü’l-acâib olanKāf ın çekirdeği olabilir.

Hem de Sâni‘in mülkü geniştir. Bu sefîl küreye münhasır değildir. Fezā ise gayet vâsi‘,

61

Allah’ın dünyası gayet azîm olduğundan, zü’l-acâib olan Kāf ı istîâb edebilir. Fakat eyyām-ı İlâhiye ile beş yüz sene bizim küreden uzak olmakla beraber, mevc-i mekfûf olan semâya temas etmek, imkân-ı aklîden hâriç değildir. Zîrâ "Kāf semâ gibi şeffaf ve gayr-i mer‘î olmak câizdir.

Ve râbian: Neden câiz olmasın ki,“Kāf”, dâire-i ufuktan tecellî eden silsile-i a‘zamdan ibâret ola. Nasıl ufkun ismi deKāf a me’haz olabilir. Zîrâ devâir-i mütedâhile gibi nereye bakılırsa, silsilelerden bir dâire görülür. Gide gide nazar kalır, hayâle teslîm eder. En nihâyet hayâl ise, selâsil-i cibâlden bir dâire-i muhîti tahayyül eder ki, semânın etrafına temas ediyor. Küreviyet sırrıyla, beş yüz sene de uzak olursa yine muttasıl görünür.

Dördüncü mesele

Sedd-i Zülkarneyn’dir.

Nasıl bildin ki, bir şeyin vücûdunu bilmek, o şeyin keyfiyet ve mâhiyetini bilmekten ayrıdır. Hem de bir kaziye, çok ahkâmı tazammun eder. O ahkâmın bazısı zarûrî ve bazısı dahi nazarî ve muhtelefün fîhâdır.

Hem de ma‘lûmdur: Bir müteannid ve mukallid sâil, imtihân cihetiyle, bir kitapta gördüğü bir meseleyi, eğerçi bir derece de muharref olsa, bir adamdan suâl etse, gaybda olan malûmuna cevab verse, o cevab iki cihetle doğrudur: Ya doğrudan doğruya cevab verse veyahud sâil-i müteannidin ma‘lûmuna ya bizzât veya te’vîl ile cevâb-ı muvâfık veriyor.

62

İkisi de doğrudur. Demek bir cevab, hem vâkii râzı eder, zîrâ haktır. Hem sâili iknâ‘ eder. Zîrâ eğerçi murad değilse, ma‘lûmuna tatbîk eder. Hem makamın hatırını dahi kırmıyor. Zîrâ cevabda ukde-i hayâtiyeyi derc eder ki, makāsıd-ı kelâm ondan istimdâd-ı hayat eder. İşte cevab-ı Kur’ân dahi böyledir. Bundan sonra zarûrî ve gayr-i zarûrîyi tefrîk edeceğiz.

İşte cevab-ı Kur’ânîden mefhûm olan zarûrî hükümler ki, inkârı kabul etmez. Şudur: Zülkarneyn müeyyed min indillâh bir şahıstır. Onun irşâd ve tertibiyle, iki dağ arasında bir sed bina edilmiştir. Zâlimlerin ve bedevîlerin def‘-i fesâdları için. Ve Ye’cûc Me’cûc, iki müfsid kabîledirler. Emr-i İlâhî geldiği vakit sed harâb olacaktır, ilâ âhirihî. Bu kıyâs ile, ona Kur’ân delâlet eden hükümler, Kur’ân’ın zarûriyâtındandırlar. Bir harfin inkârı dahi kābil değildir. Fakat o mevzûât ve mahmûlâtın keyfiyâtlarının teşrîhâtları ve mâhiyetlerinin hududu ise, Kur’ân onlara kat‘iyyü’d-delâlet değildir. Belki âmm hâssa, delâlet-i selâseden hiçbirisiyle delâlet etmez kaidesiyle ve mantıkta beyân olunduğu gibi Bir hüküm, mevzû‘ ve mahmûlün vechün-mâ ile ile tasavvur etmek, kâfî olduğu nun düstûruyla sâbittir ki, Kur’ân onlara delâlet etmez fakat kabul edebilir.

Demek o teşrîhât, ahkâm-ı nazariyedendir. Başka delâile muhavveldir. İctihâdın mazannesidir. Onda te’vîl için mecâl vardır. Muhakkikînin ihtilâfâtı, nazariyetine delildir. Fakat vâ esefâ! Cevabın suâle her cihetle lüzûm-u mutâbakatın tahayyülüyle, suâldeki halele ehemmiyet vermeyerek, cevabın zarûrî ve nazarî olan hükümlerini, birden me’haz-i sâilden ve menbit-i suâlden hûşeçîn olup, alıp müfessir oldular. Yok, belki müevvil, yok belki mâsadakı ma‘nâ yerine ma‘nâ gösterdiler. Yok, belki

63

mâsadakı olmak câiz ve bir derece mümkün olan şeyi, medlûl ve mefhûm olarak te’vîl ettiler. Halbuki Üçüncü Mukaddeme’nin sırrıyla zâhirperestler kabul ederek ve muhakkikîn dahi hikâyât gibi ehemmiyetsiz olduğundan tenkîdsiz şu te’vîli dinlediler. O teşrîhâtı, muharref olan Tevrat ve İncil’de olduğu gibi kabul ederse, akîde-i ehl-i sünnet ve cemâatte olan ma‘sûmiyet-i enbiyâya muhâlefet oluyor. Kıssa-i Lût ve Dâvûd Aleyhimesselâm, buna iki şâhiddir.

Vaktâ ki keyfiyette ictihâd ve te'vîlin mecâli vardır. Ben de bitevfikillâh derim: İ‘tikād-ı câzim, Hudâ ve Peygamberimizin asm muradlarına kat‘iyen vâcibdir; zîrâ zarûriyât-ı dîniyedendir. Fakat murad hangisidir, muhtelefün fîhdir. Şöyle: Zülkarneyn, İskender demem; zîrâ isim bırakmaz. Bazı müfessirmelik (lâmın kesriyle), bazımelek (lâmın fethiyle), bazınebî bazıveli ilâ âhirihî demişlerdir. Herhalde Zülkarneyn, müeyyed min indillâh ve seddin binasına mürşid bir şahıstır. Ama sed ise, bazı müfessir sedd-i Çin ve bazı müfessir başka yerde cebelleşmiş ve bazı müfessir sedd-i mahfîdir, inkılâb ve ahval-i âlem setr eylemiştir; ve bazı ve bazı, demişlerdir, demişlerdir Her halde müfsidlerin def‘-i şerleri için bir redm-i azîm ve cesîm bir duvardır.

Ama Ye’cûc Me’cûc, bazı müfessir veled-i Yâfes’ten iki kabîle ve bazı diğer Moğol ve Mançur ve bazı dahi akvâm-ı şarkıye-i şimâlî ve bazı dahi benî-Âdemden bir cem‘iyet-i azîme, dünya ve medeniyeti herc ü merc eden bir tâife ve bazı dahi Mahlûk-u İlâhîden yerin zahrında veyahud batnında âdemî veya gayr-i âdemî bir mahlûktur ki, kıyâmette, böyle nev‘-i beşerin herc ü mercine sebeb olacaktır;” bazı

64

ve bazı ve bazı dediklerini dediler. Nokta-i kat‘iyye ve cihet-i ittifâkî budur: Ye’cûc ve Me’cûc, ehl-i gāret ve fesâd; ve ehl-i hadâret ve medeniyet ecel-i kazâ hükmünde iki tâife-i mahlûkullâhtır.

Ama harâbiyet-i sed; bazı, kıyâmette ve bazı, kıyâmete yakın ve bazı, emâresi olmak şartıyla uzaktır ve bazı, harâb olmuştur, fakat dekk olmamış. “Kîle ler çok. Herhalde nokta-i ittifâk, seddin inhidâmı, yerin sakalına bir beyaz düşmek ve oğlu olan nev‘-i beşer de ihtiyâr olmasına bir alâmettir. Eğer bu müzâkerâtı muvâzene ve muhâkeme etmişsen, câizdir, tecvîz edesin: Sedd-i Kur’ân, sedd-i Çin’dir ki, çok fersahlar ile uzun ve acâib-i seb‘a-i meşhûreden bir müeyyed min indillâh irşâdıyla bina olunmuş, o zamanın ehl-i medeniyeti, ehl-i bedeviyetin şerlerinden te’mîn eylemiştir.

Evet, o vahşilerden Hun kabilesi Avrupa’yı herc ü merc ettiği gibi, onlardan Moğol tâifesi de Asya’yı zîr ü zeber eylemiştir. Sonra seddin harâbiyeti kıyâmete alâmet olur. Bâhusus dekk, ondan başkadır. Peygamber asm: “Eşrât-ı saattenim. Ben ve kıyâmet bu iki parmak gibiyiz.” dese, neden istiğrâb olunsun ki, harâbiyet-i sedd, zaman-ı saadetten sonra alâmet-i kıyâmet olsun.

Hem de seddin inhidâmı, ömr-ü arza nisbeten, yerin yüzünde ihtiyârlıktan bir buruşukluktur. Belki tamam-ı nehâra nisbeten vakt-i ısfırâr gibidir. Eğerçi binler sene de fâsıl olsa. Kezâlik Ye’cûc ve Me’cûc'ün ihtilâlleri, nev‘-i beşerin şeyhûhetinden gelme bir hummâ ve sıtması hükmündedir.

Bundan sonra On İkinci Mukaddeme’nin fâtihasında bir te’vîl-i âhar sana feth-i bâb eder. Şöyle: Kur’ân hısası için kısası zikrettiği gibi, ukad-ı hayatiye hükmünde ve makāsıd-ı Kur’âniyeden bir maksadına

65

münâsib noktaları intihâb ve rabt-ı maksada ittisâl ettiriyor. Eğerçi hâriçte ve husûlde birbirinin nârı veya nûru birbiriyle görünmediği halde, zihninde ve üslûbda taânuk ve musâhabet edebilirler. Hînâ ki, kıssa hisse içindir. Sana ne lâzım teşrîhâtı; nasıl olursa olsun sana taalluk edemez. Kendi hisseni al, git. Hem de Onuncu Mukaddeme’den istizhâr et. Göreceksin, mecaz mecaza kapı açar. تَغْرُبُ ف۪ی عَیْنٍ حَمِئَةٍ zâhirperestleri dışarıya sürüyor.

Ma‘lûm olsun ki, esâlîb-i Arab’da tecellî eden huccetullâhın miftâhı, yalnız istiâre ve mecaz üzerine müesses ve asl-ı i‘câz olan belâgattir. Yoksa şöhret sebebiyle yalancı hadsle lakîta olunan ve rızâları olmadığı halde esdâf-ı âyâtta saklanan boncuklar değildir. İstersen Onuncu Mukaddeme’nin Hâtimesini istişmâmla zevk et. Zîrâ hitâm-ı misktir. Ve içinde baldır. Hem de câizdir ki, mechûlü’l-keyfiyet olan sed, başka yerde sâir alâmât-ı kıyâmet gibi mestûr ve kıyâmete kadar bâkî ve bazı inkılâbâtıyla meçhûl kalarak kıyâmette harâb olacaktır.

İşaret: Ma‘lûmdur, mesken, sâkinlerinden daha ziyâde yaşar. Kal‘a, ehl-i tahassundan daha ziyâde ömrü uzundur. Sükûn ve tahassun, vücûdunun illetidir, bekā ve devamına değildir. Bekā ve devamına olsa da, istimrâr ve adem-i hulüvvü iktizâ etmez. Bir şeydeki garazın devamı, belki terettübü o şeyin devamının zarûriyâtından değildir. Pek çok binalar süknâ veya tahassun için yapılmışken, hâvî ve hâlî olarak ortada muallak kalıyor. Bu sırrın adem-i tefehhümünden, tevehhümlere yol açılmıştır.

Tenbîh: Şu tafsîlden maksad. tefsîri te’vîlden, kat‘îyi zannîden, vücûdu keyfiyetten, hükmü etrafın teşrîhâtlarından, ma‘nâyı mâsadaktan, vukūu imkândan temyîz ve tefrîk ile bir yol açmaktır.

66

Beşinci mesele

Meşhurdur: Cehennem yer altındadır. Fakat biz ehl-i sünnet ve cemâat, kat‘an ve yakînen yerini ta‘yîn edemeyiz. Lâkin zâhir olan tahtiyettir ve yer altında olmasıdır. Buna binâen derim: Şecere-i tûbâ gibi olan hilkat-i âlemin, sâir nücûmları gibi bizim küremiz dahi bir semeresidir. Semerenin altı, o ağacın umum ağsânı altına şâmil olur. Buna binâen cehennem, yer altında o dallar içindedir. Nerede olsa yeri vardır. Tahtiyetin mesâfesi uzun ve ittisâli iktizâ etmez. Hikmet-i cedîdenin nokta-i nazarında, ateş ekser kâinâta müstevlîdir. Bu hâl arka tarafında gösterir ki, bu ateşin asıl ve esası ve nev‘-i beşer ile beraber ebede giden ve yolda refâkat eden cehennem, bir gün perdeyi yırtacak, hazır olun diyecek, meydana çıkacaktır. Bu noktada dikkat isterim.

Sâniyen: Kürenin tahtı ve altı, merkezi ve dâhilîsidir. Bu noktaya binâen, küre-i arz şecere-i zakkūm-u cehennemin çekirdeğiyle hâmiledir. Günün birinde doğacaktır. Belki fezâda tayerân eden arz öyle bir şeyi yumurtlayacaktır ki, o yumurtada cehennem tamamıyla olumaz ise de, başı veya diğer bir a‘zâsını matvî olarak tazammun etmiş ki, yevm-i kıyâmette derekât ve a‘zâ-yı sâiresiyle birleşecek, dev-i acîb-i cehennem, ehl-i isyâna hücum edecektir.

Yahu! Kendin cehenneme gitmezsen, hesab ve hendese seni oraya kadar götürebilir. Her otuz üç metrede takrîben bir derece-i harâret tezâyüd eylediğinden, merkeze kadar iki yüz bin dereceye yakın harâret mevcûd

67

oluyor. Bu nâr-ı merkeziyenin bizim gāliben bin dereceye bâliğ olan ateşimizle nisbeti iki yüz def‘a olduğu gibi, meşhur hadisteki, “Cehennem ateşi ateşimizden iki yüz def‘a daha şedîddir olan nisbetin aynını isbat eder.

Hem de cehennemin bir kısmı zemherîrdir. Zemherîr ise burûdetiyle yandırır. Hikmet-i tabîiyede sâbittir ki, ateş bir dereceye gelir ki, suyu buz eder. Harareti def‘aten bel‘ ettiği için, burûdetle ihrâk eder. Demek umum merâtibi ihtivâ eden ateşin bir kısmı da zemherîrdir.

Tenbîh: Ma‘lûm olsun ki, ebede nâmzed olan âlem-i uhrevî, fenâ ile mahkûm olan bu âlemin mekāyîsiyle mesâha ve muâmele olunmaz. Muntazır ol. Üçüncü Makāle’nin âhirinde âhiret bir derece sana arz-ı dîdâr edecektir.

İşaret: Umum fünûnun gösterdiği intizâmın şehâdetiyle ve hikmetin istikrâ-yı tâmmının irşâdıyla ve cevher-i insaniyetin remziyle ve âmâl-i beşerin tenâhîsizliğinin îmâsıyla, yevm ve sene gibi çok envâ‘da olan birer nevi‘ kıyâmet-i mükerrerenin telmîhiyle ve adem-i abesiyetin delâletiyle ve hikmet-i ezeliyenin telvîhiyle ve rahmet-i bî-pâyan-ı İlâhiyenin işaretiyle ve Nebiyy-i Sâdık’ın asm lisân-ı tasrîhiyle ve Kur’ân-ı Mu‘ciz’in hidâyetiyle cennet-âbâd olan saadet-i uhreviyeden nazar-ı aklın temaşâsı için sekiz kapı, iki pencere açılır.

68

Altıncı mesele

Muhakkaktır ki, tenzîlin hâssa-i câzibedârı, i‘câzdır. İ‘câz ise, belâgatin yüksek tabakasından tevellüd eder. Belâgat ise, hasâis ve mezâyâ, bâhusus istiâre ve mecaz üzere müessesedir. Kim istiâre ve mecaz dürbünüyle temâşâ etmezse, mezâyâsını göremez. Zîrâ ezhân-ı nâsın te’nîsi için, esâlîb-i Arab’da yenâbî‘-i ulûmu isâle eden tenzîlin içinde, tenezzülât-ı İlâhiye ta‘bîr olunan mürâât-ı efhâm ve ihtirâm-ı hissiyât ve mümâşât-ı ezhân vardır.

Vaktâ ki bu böyledir, ehl-i tefsîre lâzımdır: Kur’ân’ın hakkını bahş ve kıymetini noksân etmesin. Ve belâgatin tasdîk ve sikkesi olmayan bir şeyle, Kur’ân’ı te’vîl etmesinler. Zîrâ her hakîkatten daha zâhir ve daha vâzıh tahakkuk etmiş ki, Kur’ân’ın ma‘nâları hak oldukları gibi, tarz-i ifâde ve sûret-i ma‘nâsı dahi belîğāne ve ulvîdir. Cüz’iyâtı o ma‘dene ircâ‘ ve teferruâtı o menbaa ilhâk etmeyen, Kur’ân’ın îfâ-i hakkında mutaffifînden oluyor. Bir-iki misâl göstereceğiz. Zîrâ nazarı celb eder.

Birinci Misâl: وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا Allâhu a‘lem bimurâdihî, câizdir: İşaret olunan mecaz, böyle bir tasavvuru îmâ eder ki, sefîne gibi olan küre, bahr-i muhît-i havâînin içinde tahtelbahir bir gemisi ve ummân gibi fezâda direk veya demir gibi dağlarıyla irsâ ve ta‘mîd ederek hava ile iştibâk ettiğinden, muvâzeneti muhâfaza olunmuştur. Demek dağlar, o geminin demir ve direkleri hükmündedirler.

Sâniyen: İnkılâbât-ı dâhiliyeden ihtizâzât, o dağlar ile iskât olunurlar. Zîrâ dağlar yerin mesâmmâtı hükmündedir. Dâhilî bir heyecan olduğu vakit, arz dağlar ile teneffüs ettiğinden, gazabı ve hiddeti sükûnet bulur. Demek arzın sükûn ve sükûneti dağlar iledir.

69

Sâlisen: İmâret-i arzın direği beşerdir. Hayat-ı beşerin direği dahi, menâbi‘-i hayat olan ve türâb ve havanın istifâdeye lâyık suretiyle muhâfazalarıdır. Halbuki şu üç şerâit-i hayatın kefîli dahi dağlardır. Zîrâ dağ ve cibâl mehâzin-i mâ olduğu gibi, cezb-i rutûbet hâsiyetiyle havaya meşşâta oluyor. Harâret ve bürûdeti ta‘dîl ettiği gibi, havaya mahlût olan muzır gazların teressübüne ve havanın tasfiyesine sebeb olduğu gibi, toprağa da terahhum ediyor. Çamurluk ve bataklık ve bahrin tasallutundan muhâfaza eder.

Râbian: Belâgatçe vech-i münâsebet ve müşâbehet budur: Farazâ bir adam hayâl balonuyla küreden yüksek yere uçarsa, dağların silsilelerine baksa, acaba tabaka-i türâbiyeyi direkler üstüne serilip atılmış bedevî haymeler gibi tahayyül ederse ve münferid dağları da bir direk üstünde kurulan bir çadıra benzetilse, acaba tabîat-ı hayâle muhâlefet olur mu? Farazâ sen o silsileleri müstakil dağlar ile beraber sath-ı arza keyfiyet-i vaz‘iyeti bir bedevî Arab’ın karşısında tasvîr tarzında tahayyül ve tahyîl edersen, şöyle: “Bu silsileler A‘râb-ı bedeviyenin haymeleri gibi arz sahrâsında kurulmuş ve taraf taraf da çadırlar tahallül etmiş desen, Arabların hayâlî olan üslûblarından uzak düşmüyorsun.

Hem de eğer vehim ile bu kasr-ı müşeyyed-i âlemden tecerrüd edip uzaktan hikmet dürbünüyle mehd-i beşer olan yere ve sakf-ı merfû‘ olan semâya temâşâ edersen, sonra silsile-i cibâlde temessül ve etrâf-ı semâya temas eden dâire-i ufuk ile mahdûd olan semâyı, bir fustât gibi yerin üstüne vaz‘ ve cibâl evtâdıyla rabt olunmuş bir çadır kubbesini tahayyül ve tevehhüm eder isen, müttehem edemezler. Sekizinci mesele’nin tenbîhinde bir-iki misâl daha gelecektir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç