MUHÂKEMÂT

85

Eğer iştihânın açılmasıyla üslûb denilen hakîkatin şişesindeki zülâl-i ma‘nâ nasıl kendine muvâfık ve nasıl imtizâc etmesini seyretmek ve o zülâli içmeye iştihân var ise meyhâneye, git ve de: “Ey meyhâneci, kelâm-ı belîğ nedir?” Elbette onun san‘atı onu şöyle söylettirecek:

Kelâm-ı belîğ, ilim denilen çömleklerde pişirilen ve hikmet denilen büyük küplerde duran ve fehim denilen süzgeç ile süzülen âb-ı hayat gibi bir ma‘nâyı, zürefâ denilen sâkîler döndürüp efkâr içer; esrarda temeşşî etmekle hissiyâtı ihtizâza getiren kelâmdır.

Eğer böyle sarhoşların sözlerinden hoşlanmıyorsan, suyun mühendisi olan Hüdhüd-ü Süleyman’ın Sebe’den getirdiği nebe’ ve haberi dinle! Nasıl inzâl-i Kur’ân ve ibdâ‘-ı semâvât ve arz eden Zülcelâl’in tavsîfini etmiştir. Hüdhüd diyor: “Bir kavme rast geldim. Zemin ve âsumândan mahfiyâtı çıkaran Allah’a secde etmiyorlar.” Bak, evsâf-ı kemâliye içinde Hüdhüd’ün hendesesine telvîh eden vasf-ı mezbûru yalnız ihtiyâr eyledi.

İşaret: Üslûbdan muradım, kelâmın kalıbıdır ve suretidir. Başkalar başka diyorlar. Ve belâgatçe fâidesi, kıssâtın tefârîkını ve perişan olan parçalarını iltihâm ve bitiştirmektir. Tâ kāide-i Bir şey sâbit olursa levâzımıyla sâbittir sırrıyla bir cüz’ü tahrîk etmekle kıssâtın küllünü ihtizâza getirmektir. Güya mütekellim, üslûbun bir köşesini muhâtaba gösterse, muhâtab kendi kendine velev bir derece karanlık olsa da tamamını görebilir. Bak, nerede olursa olsun, “mübâreze lafzı, pencere gibi meydan-ı harbi, içinde harb olarak sana gösterir. Evet, çok böyle kelimeler vardır. Hayâlin sinematoğrafisi denilse câizdir.

86

Tenbîh: Üslûb merâtibi pek mütefâvittir. Bazen o kadar latîf ve rakîktir ki, nesîm-i seherden daha âheste eser. Bazen o kadar gizli oluyor ki, bu zamanın harbinin diplomatlarının desâis-i harbiyelerinden daha mestûrdur. Bir diplomatın kuvve-i şâmmesi lâzımdır, istişmâm edebilsin.

Ezcümle: يٰسٓ sûresinde مَنْ یُحْیِی الْعِظَامَ وَهِیَ رَم۪یمٌ şîve-i ifâdeden, Zemahşerî مَنْ یَبْرُزُ اِلَی الْمَیْدَانِ üslûbunu istişmâm etmiştir. Evet, insan isyanla Hâlik’ın emrine karşı ma‘nen müdâfaa ve mübâreze eder.

Dördüncü mesele

Kelâmın kuvvet ve kudreti ise, kelâmın kuyûdâtı birbirine cevab vermek ve keyfiyâtı birbirine muâvenet etmekle, umumen karınca kaderince, asıl garaza işaret ve her biri parmağını maksad üzerine bırakmak ile عِبَارَاتُنَا شَتّٰی وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ٭ وَكُلٌّ اِلٰی ذَاكَ الْجَمَالِ یُش۪یرُ düstûruna timsâl olmaktır. Demek, kuyûdât zenâv gibi veyahud dereler gibi; maksad ise ortalarından istimdâd edici bir havuz gibi olmak gerektir.

Elhasıl: Zihnin şebekesi üstünde tersîm olunan ve nazar-ı akıl ile alınan sûret-i garaz, müşevveş olmamak için, tecâvüb ve teâvün ve istimdâd lâzımdır.

İşaret: Bu noktadan intizâm neş’et etmekle tenâsüb tevellüd edip hüsn ü cemâl parlar. Eğer istersen Rabb-i İzzet’in kelâmına teemmül et. Ezcümle: Zerresi büyük bir taş kadar büyük olan azabdan tahvîf; ve insanı, kalak ve tahammülsüz olduklarını göstermek için sevk edilen

87

وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ olan âyete bak. Nasıl ki Şeyi zıddından in‘ikâs ettirmek olan kāide-i beyâniyeye binâen, tehvîl ve tahvîf için azabın bir parçasının derece-i te'sîrini göstermek istediğinden, kıllet olan esâs-ı maksada, nasıl kelâmın her tarafı elini oraya uzatıp kuvvet veriyor. Şöyle:

اِنْ lafzındaki teşkîk ile tahfîf ve مَسَّتْ deki yalnız temâs ve نَفْحَةٌ maddesinde ve sîgasında ve tenkîrindeki taklîl ve tahkîr; ve مِنْ deki teb‘îz ve nekâle bedel عَذَابِ zikrindeki tehvîn; ve رَبِّكَ deki îmâ-yı rahmet, umumen taklîli göstermekle, azabı nihâyet derecede ta‘zîm ve tehvîl eder. Zîrâ azı böyle olursa, çoğundan Allah esirgesin!

Tenbîh: Bu sana sermeşktir. Yazabilirsen meşk et. Zîrâ bütün âyât-ı Kur’âniye bu intizâm ve tenâsüb ve hüsne mazhardırlar. Fakat makāsıd bazen mütedâhilen müteselsildir. Her birinin tevâbii ötekiyle mukārin olur, fakat muhtelit olmaz. Dikkat etmek gerektir. Zîrâ nazar-ı sathî böyle yerlerde çok halt eder.

Beşinci mesele

Kelâmın servet ve vüs‘ati ise, nasıl sûret-i terkîb, nefs-i maksadı gösterir. Öyle de müstetbeâtının telmîhâtıyla ve esâlîbin işârâtıyla garazın levâzım ve tevâbiini göstermek ve ihtizâza getirmektir. Zîrâ telmîh ve işaret ise, sâkin olan hayâlâtı ihtizâza ve sâkit olan cevânibini söylettirmekle, kalblerin en uzak köşelerindeki istihsânı ve alkışlamayı tehyîc etmeye büyük bir esastır. Evet, telmîh ve işaret ise, yolun etrafını temâşâ ile tenezzüh etmek içindir. Kasd ve taleb

88

ve tasarruf için değildir. Demek mütekellim onda mes’ûl olmaz. Eğer istersen bu beyitlerin içlerine gir. Bir derece seyre şâyân noktalar vardır:

İşte çal olan atına binmiş, nâzenîn karşısında gençlenmek isteyen ihtiyâr babanın sakalının içine bak, belâgatin çok anahtarlarını bulacaksın. Al, kapıları aç, işte: قَالَتْ كَبِرْتَ وَشِبْتَ قُلْتُ لَهَا٭ هٰذَا غُبَارُ وَقَايِعِ الدَّهْرِ Yani, dedi: “İhtiyâr oldun.” Dedim: “Değildir; belki mesâib-i dehrin gürültüsünden ayakları altından çıkıp sakalıma konmuş bir beyaz gubârdır.”

Hem de, وَلَا يُرَوِّعْكِ ا۪یمَاضُ الْقَت۪يرِ بِه۪٭ فَاِنَّ ذَاكَ ابْتِسَامُ الرَّأْيِ وَالْاَدَبِ Yani, “Sakalımın beyazlanmakla parlaması seni korkutmasın. Zîrâ nûr-u mütecessim gibi dimâğdan erimiş, sakaldan mecrâ bulup kendini gösteren fikir ve edebin tebessümüdür.”

Hem de, وَعَيْنُكَ قَدْ نَامَتْ بِلَیْلِ شَب۪يبَةٍ٭ فَلَمْ تَنْتَبِهْ اِلَّا بِصُبْحِ مَش۪يبٍ Yani, “Gece gibi gençlikte gözün nevm-i gaflette dalmış, ancak subh-misâl olan sakalın beyazıyla uyanabildi.”

Hem de, وَكَاَنَّمَا لَطَمَ الصَّبَاحُ جَب۪ينَهُ٭ فَاقْتَصَّ مِنْهُ وَخَاضَ ف۪ي اَحْشَٓائِه۪ Yani, “Ciriti istemek yolunda, sabah, atımın yüzüne yed-i beyzâsıyla bir tokat vurdu. Atım dahi kısâsını almak için tayyâr olan subha erişti, yere vurdu, içinde dört ayağıyla gezindi. Demek atım çal’dır.”

Hem de, كَاَنَّ قَلْب۪ي وُشَاحَاهَٓا اِذَاخَطَرَتْ٭ وَقَلْبَهَا قُلْبُهَا فِي الصَّمْتِ وَالْخَرَسِ Yani, “Kalbim ma‘şûkumun kemeri gibi hareket ve hışhış etmekte; onun kalbi ise onun bileziği gibi sükûn ve sükûttadır. Demek beli ince, bileği kalın olduğu gibi, kalbim müştâk, onun kalbi müstağnîdir. Demek hüsün ve aşkı ve istiğnâyı ve iştiyâkı bir taş ile vurmuştur.”

89

Hem de, وَاَلْقٰی بِصَحْرَٓاءِ الْغَب۪یطِ بَعَاعَهُ٭ نُزُولَ الْیَمَانٖی ذِی الْعَیَابِ الْمُحَمَّلِ Yani, “Tâcir-i Yemenî gibi yağmurdan gelen sel, yüklerini, eskāllerini gabît sahrâsına attı. Nasıl ki bir tüccar akşamda bir köye gelse, gecede köylüler rengârenk eşyâlarını satın alsalar; sabahleyin herkes bir renk ile süslenmiş olduğu halde evinden çıkıyor. Hatta köyün çobanı dahi kırmızı bir mendili bağlıyor. Öyle de, sel sahrâya yükünü attığı gibi, ticâret-i hafiyeye benzer imtizâcât-ı kimyeviye ile çiçeklerin nâzenînlerine güya rengârenk elbise alınır, dikilir. Hatta çiçeklerin çobanı ıtlâkına şâyân olan kefne Hâşiye başını kırmızılaştırıyor.”

Hem de, غَارَ الْوَفَٓاءُ وَفَاضَ الْغَدْرُ وَانْفَرَجَتْ٭ مَسَافَةُ الْخُلْفِ بَیْنَ الْقَوْلِ وَالْعَمَلِ Yani, “Vefâ, gavr-i in‘idâma çekildi. Tûfân-ı gadir feverâna başladı. Kavil ve amel ortasında uzun bir mesâfe açıldı.”

Uzağa gitmek istemiyorsan, bu makālenin bir parça mâkabline nazar et. Bu meseleye numûne olmak için çok parçaları bulacaksın. Ezcümle:

Âyâtın delâil-i i‘câzının miftâhı ve esrâr-ı belâgatinin keşşâfı, yalnız belâgat-i Arabiyedir. Felsefe-i Yunaniye değildir.” Veyahud makāle-i ûlâda olan mesele-i ûlânın hâtimesindeki işarete bak. İşte Hilkat denilen şerîat-ı fıtriye, meczub ve misafir olan küre-i arza farz etmiştir ki, şemse iktidâ eden yıldızların safında durmak, şüzûz etmemek. Zîrâ zemin, zevciyle beraber اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ demişlerdir. Tâat ise cemâatle daha ahsendir.”

90

Şimdi teemmül et! Bu misâller, karşı ve arkalarından öyle makamâtı gösterir ki, arkalarından başka makamât hayâl-meyâl gibi başını çıkarıyor.

Altıncı mesele

Kelâmın semerâtı ise, tabakāt-ı muhtelifede, suver-i müteaddidede teşekkül eden maânîdir. Şöyle: Kimyaya âşinâ olanlara ma‘lûmdur: Bir maddeyi, meselâ altın gibi bir unsuru istihsâl edildiği vakit, makine veya fabrika ile müteaddid borular ile muhtelif teressübâtıyla, mütenevvi‘ teşekkülât ile tabakāt-ı mütefâvitede geçer. En nihâyet ondan bir kısım tahassul eder. Kelâm denilen maânî-i mütefâvitenin fotoğrafıyla alınmış muhtasar bir haritanın istîâb ettiği gibi. Mefâhîm-i mütefâvitenin sûret-i teşekkülü budur ki:

Te’sîrât-ı hâriciyeden kalbin bir kısım ihtisâsâtı ihtizâza gelmekle müyûlât tevellüd eder. Ondan hevâî ma‘nâlar bir derece aklın nazarına ilişmekle, aklı kendine müteveccih eder. Sonra o buhar hâlindeki ma‘nâ bir kısmı tekâsüf etmekle, temâyülât ve tasavvurâtın bir kısmı muallak kalıp, bir kısım dahi takattur ettiğinden, akıl ona rağbet gösterir. Sonra mâyi‘ hâlindeki kısımdan bir kısım tasallüb ve tahassul ettiğinden, akıl onu kelâm içine alıyor. Sonra o mütesallibden bir resm-i mahsûs ile temessül ve tecellî ettiğinden, akıl onun kāmetine göre bir kelâm-ı mahsûs ile onu gösterir.

Demek müteşahhıs olanı, kelâmın sûret-i mahsûsası içine alıyor. Ve tasallüb etmeyeni fehvânın eline verir. Ve tahassul etmeyeni işaret ve keyfiyet-i kelâma yükler. Ve takattur etmeyeni kelâmın müstetbeâtına

91

havâle eder. Ve tebahhur etmeyeni üslûbun ihtizâzâtına ve kelâm ile refâkat eden mütekellimin etvârıyla rabt eder. İşte bu silsilenin borularından ismin müsemmâsı ve fiilin ma‘nâsı ve harfin medlûlü ve nazmın mazrûfu ve hey’etin mefhûmu ve keyfiyâtın mermûzu ve müstetbeâtın müşârün ileyhleri ve hitâbı teşyî‘ eden etvârın muharrikleri, hem de Dâll bi'l-ibâre nin maksûdu ve Dâll bi'l-işâret in medlûlü ve Dâll bi'l-fehvâ nın mefhûm-u kıyâsîsi ve Dâll bi'l-iktizâ nın ma‘nâ-yı zarûrîsi ve daha başka mefâhîm umumen bu silsilenin birer tabakasından in‘ikād eder ve şu ma‘denden çıkar. Eğer seyretmek istersen, kendi vicdanına bak, şu merâtibi göreceksin. Şöyle:

Senin mahbubun, vaktâ gözünüzün penceresinden şuâ‘ ve berk-i hüsnünü vicdanınıza ilkā ederse, o aşk denilen nâr-ı mûkade birden yandırmaya başladığından, hissiyât iltihâba başlamakla, âmâl ve müyûlât dahi heyecana gelip birden o âmâller üst kattaki hayâlin tabanını deler. İmdad istediklerinden, o haznetü’l-hayâlde safbeste-i hareket ve mahbûbun mehâsinini ellerinde tutmuş veyahud onun mehâsinini hatıra getirmekle tasvîr eden, başkasının mehâsini ile işbâ‘ olunmuş olan hayâlât ise o âmâlin imdâdına koşarlar; beraber hücum edip hayâlden lisâna kadar inmekle beraber, zülâl-i visâle olan meyli arkalarında; ve firâktan olan teellümü sağda; ve ta‘zîm ve te’dîb ve iştiyâkı sola; ve terahhum ve lütfu iktizâ eden mahbûbun mehâsinini önlerine; ve hediye olarak medîhanın gerdânını ve senânın dürrlerini ellerine almakla beraber, o اَلنَّارُ الْمُوقَدَةُ عَلَی الْاَفْئِدَةِ ıtlâkına şâyân olan o ateşi söndürmek için zülâl-i visâli celb eden tavsîf-i bi’l-fezâil ile arz-ı hâcet ederler.

İşte bak, kaç tabakātta bildiğin ma‘nâdan başka ne kadar maânî başlarını çıkarıp görünüyor.

92

Eğer korkmuyorsan, İbn-i Fârıd’ın veya Ebû Tayyîb’in gözlerinden müdhiş olan vicdanlarına bak. Ve vicdanın tercümanı olan:

(غَرَسْتُ بِاللَّحْظِ وَرْدًا فَوْقَ وَجْنَتِهَا٭ حَقٌّ لِطَرْفِیَ اَنْ یَجْنِی الَّذ۪ی غَرَسَا)

Hem de, فَلِلْعَیْنِ وَالْاَحْشَٓاءِ اَوَّلَ هَلْ اَتٰی٭ تَلَا عَٓائِدِی الْاٰس۪ی وَثَالِثَ تَبَّتِ

Hem de, صَدٌّ حَمٰی ظَمَئ۪ی لَمَاكَ لِمَاذَا٭ وَهَوَاكَ قَلْب۪ی صَارَمِنْهُ جُذَاذًا

Hem de, حَشَایَ عَلٰی جَمْرٍ ذَكِیٍّ مِنَ الْغَضَا٭ وَعَیْنَایَ ف۪ی رَوْضٍ مِنَ الْحُسْنِ تَرْتَعُ

gör ve dinle ki, çendân gözleri cennette tenezzüh eder Fakat vicdanlarındaki cehennem ta‘zîb eder. Öyle de, mehâsinine işaret ve istiğnâsına remiz ve teellüm-ü firâka îmâ ve şevke tasrîh ve taleb-i visâle telvîh ve terahhumunu celb eden hüsnüne tansîs etmekle beraber, hissiyâtını tahrîk eden hey’et-i etvârıyla çok hayâlât-ı rakîkayı göstermişlerdir.

İşaret: Nasıl bir hükûmetin intizâmında, her me’mur isti‘dâdı nisbetinde, vazîfe derecesinde, hizmet mikdarınca ücret vermek lâzımdır. Öyle de, böyle merâtib-i mütefâviteden ihtilât eden ma‘nâlar ise, garaz-ı küllî olan mesûk-u lehü’l-kelâmın merkezine kurbiyet nisbetinde ve maksûda hizmet derecesinde, her birine inâyet ve ihtimâmda hisse ve nasiblerini taksîm-i âdil ile tefrîk etmek gerektir. Tâ ki, o muâdeletle intizâm ve o intizâmdan tenâsüb ve o tenâsübden hüsn-ü vifâk ve o hüsn-ü vifâktan hüsn-ü muâşeret ve o hüsn-ü muâşeretten kelâmın kemâline bir mîzânü’t-ta‘dîl çıkabilsin. Yoksa vazîfesi hizmetkârlık ve tabiatı çocukluk olanlar, büyük rütbeye girmekle tekebbür eder. Tekebbür etmekle tenâsübünü bozup muâşereti teşvîş eder. Demek kuyûdât-ı kelâmın isti‘dâdlarını nazara almak gerektir.

93

Evet, her şeyi isti‘dâdı nisbetinde terfî‘ etmek lâzımdır. Zîrâ görünüyor ki, göz, burun gibi bir a‘zâ ne kadar güzel olursa, hatta altından olursa, haddinden büyük olduğu halde sureti çirkin eder.

Tenbîh: Nasıl bazen en küçük bir nefer bir hizmete, meselâ düşman ordusuna keşf-i râze gider, müşîr gidemez. Veyahud bir küçük talebe yaptığı işi büyük bir âlim yapamaz. Çünki büyük adam her şeyde büyük olmak lâzım gelmez. Herkes kendi san‘atında büyüktür. Kezâlik, o maânî-i mütezâhime içinde bazen bir küçük ma‘nâ riyâset eder. O kıymetdar oluyor. Zîrâ onun vazîfesi şimdi gelecek bir esbâb ile ehemmiyetlidir.

Buna işaret eden ve kıymetine menâr olan sarîh hüküm ve lâzım-ı karîbinin adem-i salâhiyetidir ki, onun hatırası için irsâl-i lafz ve sevk-i hitâb edilsin ve kelâm dahi postacılık etsin. Zîrâ ya bedîhî ve ma‘lûmdur, görünüyor; veyahud hafif ve zaîftir, asıl garazda ehemmiyeti yoktur. Veyahud onu hüsn-ü telakkî ve kabul edecek ve ona kulak verecek muhâtab yoktur. Veyahud mütekellimin hâline muvâfakat ve tekellüme dâî olan arzuya hizmet edemez. Veyahud muhâtabın şe’n ve haysiyetine imtizâc, istimzâc edemez. Veyahud kelâmın makamında ve müstetbeâtın tevâbiinde ecnebî görünüyor. Veyahud garazın muhâfazasına ve levâzımın tedârikine müsteid değildir. Demek her bir makamda bu esbâblardan yalnız birinin sözü dinlenir. Fakat umumen ittihâd etseler, kelâmı en yüksek tabakaya çıkartıyorlar.

Hâtime: Bazı maânî-i muallak vardır ki, bir şekl-i muayyeni ve bir vatan-ı husûsiyesi yoktur. Müfettiş gibi her bir dâireye girer. Bazı kendine hususî bir lafız takıyor. Bu muallakātın bir kısmı ise harfiye

94

ve hevâiye gibidir. Başka kelime onu derûnuna çeker. Bazen bir cümleye, belki bir kıssâya nüfûz eder. Ne vakit o cümleyi ezdirirse, ruh gibi o ma‘nâ takattur eder. Meselâ hasret ve iştiyâk ve temeddüh ve teessüf, ilâ âhirihî gibi ma‘nâlardır.

Yedinci mesele

Belâgatin ukde-i hayatiyesi, ta‘bîr-i diğer ile beyânın felsefesi veyahud şiirin hikmeti ise, hâriciyâtın nevâmîsi ve mekāyîsini temessül etmektir. Şöyle:

Hakāik-i hâriciyedeki kanunları kıyâs-ı temsîlî cihetiyle ve deverân tarîkiyle ve vehmin tasarrufuyla şâirâne olan ma‘neviyât ve ahvâlde yerleştirmektir. Demek ayna gibi, hâriçten in‘ikâs eden hakîkatin şuâ‘larını temessül eder. Güya kendi san‘at-ı hayâliyesiyle ve nakş-ı kelâmîsiyle hilkat ve tabiatı taklîd ve muhâkât eder.

Evet, kelâmda hakîkat olmaz ise de, en ekall şebîh ve nizâmından istimdâd etmek ve onun tanesi üzerinde sünbüllenmek gerektir. Fakat her danenin mahsûs bir sünbülü vardır. Bir buğday bir ağaç kadar sünbüllenmez. Felsefe-i beyân nazara alınmaz ise, belâgat hurâfât gibi, hayâl gul gibi, sâmie hayretten başka bir fâide vermez.

İşaret: Felsefe-i beyâniyeye müşâbih, nahvin dahi bir felsefesi vardır. O felsefe ise, vâzıın hikmetini beyân eder. Kütüb-ü nahivde mezkûr olan, münâsebât-ı meşhûre üzerine müessestir. Meselâ, bir ma‘mûle iki âmil dâhil olmaz. Ve hel lafzı, fiili gördüğü gibi sabretmez, visâl ister. Hem fâil

95

kuvvetlidir, kavî olan zammeyi kendine gasb eder. Mesele, hâriç ve kâinâtta cârî olan kanunların birer aks-i misâlîsidir.

Tenbîh: Bu münâsebât-ı nahviye ve sarfiye olan hikmet-i vâzı‘ ise, felsefe-i beyân derecesinde olmaz ise de, pek büyük bir kıymeti vardır. Ezcümle, istikrâ ile sâbit olan ulûm-u nakliyeyi, ulûm-u akliyenin suretlerine çeviriyor.

Sekizinci mesele

Maânî-i beyâniyenin aşılaması ve telkîhi ve ma‘nâların becâyiş ve inkılâbları, kelimenin ma‘nâ-yı hakîkîsi, ya garaz veyahud ma‘nâ-yı muallakadan birisini teşerrüb ve içine cezb etmektir. Zîrâ içine girdiği vakit, sâhibü’l-beyt olan hakîkate ve esasa dönüyor. Ve asıl lafzın sâhibi olan ma‘nâ ise bir sûret-i hayatiyeye dönüyor. Ona meded verir. Ve müstetbeâttan istimdâd eder. Bu sırdandır ki, kelime-i vâhidenin maânî-i müteaddidesi oluyor. Ve becâyiş ve telkîhât bundan çıkar. Bu noktadan gaflet eden, büyük bir belâgati kaybeder.

İşaret: Bir şey merkeb ve binilmiş ise عَلٰي lafzına müstahak olduğu gibi, zarf gibi içine aldığından ف۪ي lafzını ister. تَجْر۪ی ف۪ فِی الْبَحْرِ gibi hem de bir şey âlet olduğundan, بَاءْ lafzını ister. صَعَدْتُ السَّطْحَ بِالسُّلَّمِ gibi. Ve mekân ve merkeb olduğundan, ف۪ي ve عَلٰي lafızlarını dahi ister. Hem de gaye olduğundan, اِلٰي ve حَتّٰي lafızlarını ister. İllet ve zarf olduğundan, لَامْ ve ف۪ي lafızlarını dahi ister. وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا gibi. İşte sermeşk; sen de kıyâs edebilirsen et!

96

Tenbîh: Bu mütedâhil ma‘nâların hangisi daha ziyâde senin garazına temas eder ve maksada sıla-i rahim vardır, ileriye sür ve izhâr et. Bâkîleri ona teşyî‘ edici yaptır. Yoksa senin tarz-ı ifâden haşmet ve ziynet-i beyâniyeden çıplak olacaktır.

Dokuzuncu mesele

İrâde-i cüz’iyeyi ve tasavvur-u basîti âciz bırakan kelâmın yüksek tabakası şudur ki, mütedâhilen müteselsil olan makāsıdın taaddüdü; ve mütenâsilen murtabıt olan metâlibin teselsülü; ve netîce-i vâhideyi tevlîd eden asılların ictimâı; ve her biri ayrı ayrı semere veren fürû‘-u kesîrenin istinbâtına isti‘dâd veya tazammunu iledir. Şöyle ki:

Maksadü’l-makāsıd olan en uzak ve yüksek hedef-i garazdan ayrılıp gelmekte olan maksadlar birbirine murtabıt ve birbirinin noksâniyetini tekmîl ve komşuluk hakkını edâ etmekle, kelâma vüs‘at ve azamet verir. Güya birini vaz‘ etmekle öteki ve diğeri ve başkasını ve daha başkasını vaz‘ eder. Ve sağ ve solda ve her cihetin nisbetini gözetmekle birden o makāsıdı, kelâmın kasr-ı müşeyyedesine kuruyor. Güya çok akılları kendi aklına muâvenet etmek için istiâre etmiş, istihdâm ediyor. Sanki o mecmû‘-u makāsıdda her bir maksad, tesâvîr-i mütedâhileden müşterekün fîh bir cüz'dür.

Nasıl mütedâhil tasvîrlerde siyah bir noktayı bir ressam koysa; o nokta birinin gözü, ötekisinin yüzünün hâli, berikisinin burnunun deliği, başkasının ağzı olduğu gibi, kelâm-ı âlîde dahi öyle noktalar vardır.

97

İkinci Nokta: Kıyas-ı mürekkeb ve müteşaab sırrıyla metâlib tenâsül edip teselsül etmektir. Güya mütekellim o metâlibin bekā ve tenâsülünün bir târîh-i tabiîsine işaret eder. Meselâ, âlem güzeldir. Demek Sâni‘i, Hakîm’dir. Abes yaratmaz, israf etmez, isti‘dâdâtı mühmel bırakmaz. Demek intizâmı dâimâ tekmîl edecek. Ciğer-şikâf ve tahammülsûz ve emel öldürücü bütün kemâlâtı zîr ü zeber eden hicrân-ı ebedî olan ademi, insana musallat etmez. Demek saadet-i ebediye olacaktır. Üçüncü Makāle’nin ikinci şehâdetinin mukaddemesinde nübüvvet-i mutlakanın mebhasında insanın hayvandan üçüncü cihet-i farkı, buna iyi bir misâldir.

Üçüncü Nokta: Netîce-i vâhideyi tenâtüc eden usûl-ü müteaddideyi cem‘ ve zikretmektir. Zîrâ her bir aslın yüksek netice ile kasden ve bizzât irtibâtı olmaz ise, lâakal bir derece ihtizâza ve inkişâfa getirir. Güya usûl denilen mezâhir ve aynaların ihtilâfıyla ve netice ve mütecellînin vahdetiyle maksadın tecerrüdüne ve ulviyetine ve hayat-ı âlem denilen deverân-ı umûmî tesmiye olunan hayat-ı külliye ile yâd edilen hakîkatiyle kelâmın kuvve-i hayatiyesinin ittisâline işarettir. Üçüncü Makāle’nin âhirindeki Üçüncü Maksad’da olan Birinci Maksad buna bir derece misâldir.

Hem de Üçüncü Makāle’de Dördüncü mesele ve meslekten olan işaret ve irşâd ve tenbîh ve muhâkeme buna misâldir.

(فَانْظُرْ اِلٰی كَلَامِ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ی عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ فَبِاَیِّ اٰیَاتِ رَبِّكَ لَا تَتَجَلّٰی هٰذِهِ الْحَق۪یقَةُ فَوَیْلٌ ح۪ینَئِذٍ لِلظَّاهِرِیّٖینَ الَّذ۪ینَ یحْمِلُونَ مَالَا یََفْهَمُونَ عَلَی التَّكْرَارِ)

Evet, Rabb-i İzzet’in kelâmına dikkat edilse, bu hakîkat her yerde nûr gibi parlar. Evet nûr gibi köşelerinde ve mekātı‘larında ictimâ‘ edip zülâl-i belâgat fışkırıyor. Nefrîn o zâhirperestlere ki, bu hakîkatten gaflet edip tekrara hamlediyorlar.

98

Dördüncü Nokta: Kelâmı öyle ifrâğ etmek ve isti‘dâd vermektir ki, pek çok fürû‘ların tohumlarını mutazammın ve pek çok ahkâma me’haz ve pek çok maânîye vücûh-u muhtelifeye ile delâlet etmektir. Güya bu isti‘dâdı tazammun ile kelâmın kuvve-i nâmiyesinin kuvvetine telvîh eder ve hasılatının kesretini gösterir. Sanki o fürû‘ ve vücûhların mahşeri olan meselede cem‘ eder, tâ ki mezâyâ ve mehâsinini muvâzenet edip her bir fer‘i bir garaza sevk ve her bir vechi bir vazîfeye ta‘yîn eder.

(فَانْظُرْ اِلٰی قِصَّةِ مُوسٰی فَاِنَّهَٓا اَجْدٰی مِنْ تَفَار۪یقِ الْعَصٰی اَخَذَهَا الْقُرْاٰنُ بِیَدِهِ الْبَیْضَٓاءِ فَخَرَّتْ سَحَرَةُ الْبَیَانِ مَحَبَّةً وَحَیْرَةً سَاجِد۪ینَ لِبَلَاغَتِهٖ)

Evet, kıssa-i Musa as meşhur darb-ı meseldeki tefâriku’l-asâdan daha nâfi‘dir. Nasıl o asâ ne kadar parçalansa yine bir işe yarar. Kıssa-i Musa dahi öyledir. Bu hâsiyetine binâendir ki, Kur’ân yed-i beyzâ-yımu‘cizü’l-beyâniyleo kıssayı aldı. Ve suver-i müteaddidede gösterdi. Her bir ciheti hüsn-ü isti‘mâl etti. Fenn-i beyânın seharası, belâgatine secde-ber zemîn-i hayret ve muhabbet ettiler.

Ey birader! Bu meselede olan hayâl-meyâl belâgat, bu esâlîb ile sana öyle bir şecereyi tersîm eder ki, cesîm urûku müteşâbike, uzun boğumları mütenâsika ve müteşâib dalları müteânika, meyve ve semerâtı mütenevvia olan bir şecere-i hakîkat sana tasvîr eder. Eğer istersen Altıncı mesele’ye temâşâ et. Zîrâ çendân müşevveş ise, bir derece bu meselenin bir parçasına misâl olabilir.

Tenbîh ve İ‘tizâr: Ey birader! Bilirim ki şu makāle sana gayet muğlak görünüyor. Fakat ne çare mukaddemenin şe’ni icmâl ve îcâzdır. Kütüb-ü Selâse’de sana tecellî edecektir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç