
SAYFA 153
Birisi: Mübârek olan parmaklarından suyun nebeânıdır. Güya ma‘den-i sehâvet olan yed-i mübârekesinden mâye-i hayat olan suyun nebeânıyla, menba‘-ı hidâyet olan lisânından, mâye-i ervâh olan zülâl-i hidâyetin feverânını hissen tasvîr ediyor.
Biri de: Tekellüm-ü şecer ve hacer ve hayvandır. Güya hidâyetindeki hayat-ı ma‘neviye, cemâdât ve hayvanâta dahi sirâyet ederek nutka getirmiştir.
Biri de: İnşikāk-ı Kamer’dir. Güya kalb-i semâ hükmünde olan kamer, mübârek olan kalbiyle inşikākta bir münâsebet peydâ etmek için, sîne-i sâf ve berrâkını mübârek parmağın işaretiyle iştiyâkan şakk ve çâk etmiştir.
Tenbîh: İnşikāk-ı Kamer mütevâtir-i bi’l-ma‘nâdır. وَانْشَقَّ الْقَمَرُ olan âyet-i kerîme ile sâbittir. Zîrâ hatta Kur’ân’ı inkâr eden dahi, bu âyetin ma‘nâsına ilişmemiştir. Hem de ihtimâl vermeye şâyân olmayan bir te'vîl-i zaîften başka te’vîl ve tahvîl edilmemiştir.
Vehim ve Tenbîh
İnşikāk, hem ânî, hem gece, hem vakt-i gaflet, hem şu zaman gibi âsumâna adem-i tarassud, hem vücûd-u sehâb, hem ihtilâf-ı metâlî‘ cihetiyle bütün âlemin görmeleri lâzım gelmez ve lâzım değildir. Hem de, hem-matla‘ olanlarda sâbittir ki, görülmüştür. Birisi ve en birincisi ve en kübrâsı olan Kur’ân-ı Mübin’dir.
İşte sâbıkan bir nebzesine îmâ olunan yedi cihetle i‘câzı müberhendir, ilâ âhirihî. Sâir mu‘cizâtı, kütüb-ü mu‘tebereye havâle ediyorum.
SAYFA 154
Hâtime: Ey benim kelâmımı mütâlaa eden zevât! Geniş bir fikir ile ve müteyakkız bir nazar ile ve muvâzeneli bir basîretle mecmû‘-u kelâmımı, yani mesâlik-i hamseyi muhît bir dâire veya müstedir bir sûr gibi nazara alınız. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetine merkez gibi temâşâ ediniz.
Veyahud sultanın etrafına halka tutmuş olan asâkir-i müteâvinenin nazarıyla bakınız! Tâ ki bir taraftan hücum eden evhâmı, mütecâvibe ve müteâvine olan cevânib-i sâire def‘ edebilsin. İşte şu halde Japonların suâli olan مَا الدَّل۪یلُ الْوَاضِحُ عَلٰی وُجُودِ الْاِلٰهِ الَّذ۪ی تَدْعُونَنَٓا اِلَیْهِ ye karşı derim: İşte Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm!
İşaret ve irşâd ve tenbîh
Vaktâ kâinât tarafından, hükûmet-i hilkat cânibinden müstantık ve sâil sıfatıyla gönderilen fenn-i hikmet, istikbâle teveccüh eden nev‘-i beşerin talîalarına rast gelmiş; birden fenn-i hikmet şöyle bir takım suâlleri îrâd etmiş ki: Ey insan evlâdları! Nereden geliyorsunuz? Kimin emriyle? Ne edeceksiniz? Nereye gideceksiniz? Mebdeiniz nereden? Ve müntehânız nereyedir?
O vakit nev‘-i beşerin hatîb ve mürşid ve reisi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ayağa kalkarak, hükûmet-i hilkat cânibinden gelen fenn-i hikmete şöyle cevab vermiştir ki:
Ey müstantık efendi! Biz maâşir-i mevcûdât, Sultân-ı Ezel’in emriyle, kudret-i İlâhiyenin dâiresinden me'mûriyet sıfatıyla gelmişiz. Şu hulle-i vücûdu bize giydirerek ve şu sermâye-i saadet olan isti‘dâdâtı veren, cemi‘-i evsâf-ı kemâliye ile muttasıf ve Vâcibü’l-Vücûd olan Hâkim-i Ezel’dir. Biz maâşir-i beşer dahi,
SAYFA 155
şimdi saadet-i ebediyenin esbâbını tedârik etmekle meşgulüz. Sonra birden ebede müteveccihen şehristân-ı ebedü’l-âbâd olan haşr-i cismânîye gideceğiz.
İşte ey hikmet, halt etme ve safsata yapma! Gördüğün ve işittiğin gibi söyle!
Üçüncü Maksad
Haşr-i cismânîdir. Evet, hilkat onsuz olmaz ve abestir. Neam, haşir haktır ve doğrudur. Burhânın en vâzıhı, Muhammed Aleyhisselâm’dır. .
Mukaddeme: Kur’ân-ı Mübîn, haşr-i cismânîyi o derece îzâh etmiştir ki, ednâ bir şübheyi bırakmamış. İşte biz de kuvvetimize göre onun berâhînini bir derece tefsîr için birkaç makāsıd ve mevâkıfına işaret edeceğiz.
Birinci Maksad: Evet, kâinâttaki nizâm-ı ekmel, hem de hilkatteki hikmet-i tâmme, hem de âlemdeki adem-i abesiyet, hem de fıtrattaki adem-i isrâf, hem de cemî‘-i fünûn ile sâbit olan istikrâ-i tâmm, hem de yevm ve sene gibi çok envâ‘da olan birer nevi‘ kıyâmet-i mükerrere, hem de isti‘dâd-ı beşerin cevheri, hem de insanın lâyetenâhî olan âmâli, hem de Sâni‘-i Hakîm’in rahmeti, hem de Resûl-ü Sâdık’ın lisânı, hem de Kur’ân-ı Mu‘ciz’in beyânı, haşr-i cismanîye sâdık şâhidler ve hak ve hakîkî burhânlardır.
Mevkıf ve İşaret
1- Evet, saadet-i ebediye olmazsa, nizâm, bir sûret-i zaîfe-i vâhiyeden ibâret kalır. Cemî‘-i ma‘neviyât ve revâbıt ve niseb, hebâen gider. Demek nazzâmı, saadet-i ebediyedir.
SAYFA 156
2- Evet, inâyet-i ezeliyenin timsâli olan hikmet-i İlâhiye, kâinâttaki riâyet-i mesâlih ve hikem ile mücehhez olduğundan, saadet-i ebediyeyi i‘lân eder. Zîrâ saadet-i ebediye olmazsa, kâinâtta bilbedâhe sâbit olan hikem ve fevâide karşı mükâbere edilecektir.
3- Neam, akıl ve hikmet ve istikrânın şehâdetleriyle sâbit olan hilkatteki adem-i abesiyet, haşr-i cismânîdeki saadet-i ebediyeye işaret, belki delâlet eder. Zîrâ adem-i sırf, her şeyi abes eder.
4- Evet, fıtratta, ezcümle âlem-i suğrâ olan insanda, fenn-i menâfiu’l-a‘zânın şehâdetiyle sâbit olan adem-i isrâf gösterir ki, insanda olan isti‘dâdât-ı ma‘neviye ve âmâl ve efkâr ve müyûlâtının adem-i isrâfını isbat eder. O ise, saadet-i ebediyeye nâmzed olduğunu i‘lân eder.
5- Evet, öyle olmazsa umumen kurur, hebâen gider. Feyâ lil’aceb! Bir cevher-i cihânbahânın kılıfına nihâyet derece dikkat ve i‘tinâ edilirse, hatta gubârın konmasından muhâfaza edilirse, nasıl ve ne suretle o cevher-i yegâneyi kırarak ve mahvedecektir? Kellâ! Ona i‘tinâ, onun hatırası içindir.
6- Evet, sâbıkan beyân olunduğu gibi, cemî‘-i fünûnla hâsıl olan, istikrâ-i tâmla sâbit olan intizâm-ı kâmil, o intizâmı ihtilâlden halâs eyleyen ve tekemmül ve ömr-ü ebedîye mazhar eden haşr-i cismânînin sadefinde olan saadet-i ebediyeyi bizzarûre iktizâ eder.
7- Evet, saatin sâniye ve dakîka ve saat ve günleri sayan çarklarına benzeyen yevm ve sene ve ömr-ü beşer ve deverân-ı dünyâ, birbirine mukaddime olarak döner, işler. Geceden sonra sabahı,
SAYFA 157
kıştan sonra baharı işledikleri gibi, mevtten sonra kıyâmet dahi o destgâhtan çıkacağını haber veriyorlar.
Evet, insanın her ferdi, birer nevi‘ gibidir. Zîrâ nûr-u fikir onun âmâline öyle bir vüs‘at vermiş ki, bütün ezmânı yutsa tok olmaz. Sâir envâın efradlarının mâhiyeti, kıymeti, nazarı, kemâli, lezzeti, elemi ise, cüz’î ve şahsî ve mahdûd ve mahsûr ve ânîdir. Beşerin ise, ulvî, küllî, sermedîdir. Yevm ve senede olan çok nev‘lerde olan birer nevi‘ kıyâmet-i mükerrere-i nev‘iye ile insanda bir kıyâmet-i şahsiye-i umûmiyeye remiz ve işaret, belki şehâdet eder.
8- Neam, beşerin cevherinde gayr-i mahsûr isti‘dâdâtta mündemic olan gayr-i mahdûd olan kābiliyâttan neş’et eden müyûlâttan hâsıl olan lâyetenâhî âmâlinden tevellüd eden gayr-i mütenâhî efkâr ve tasavvurâtı, mâverâ-yı haşr-i cismânîde olan saadet-i ebediyeye elini uzatmış ve medd-i nazar ederek o tarafa müteveccih olmuştur.
9- Neam, Sâni‘-i Hakîm ve Rahmânü'r-Rahîm’in rahmeti ise, cemî‘ niamı ni‘met eden ve nikmetlikten halâs eden ve kâinâtı firâk-ı ebedîden hâsıl olan vâveylâlardan halâs eyleyen saadet-i ebediyeyi nev‘-i beşere verecektir. Zîrâ şu her bir ni‘metin reisi olan saadet-i ebediyeyi vermezse, cemî‘-i ni‘metler nikmete tahavvül ederek, bizzarûre ve bilbedâhe ve umum kâinâtın şehâdetiyle sâbit olan rahmeti inkâr etmek lâzım gelir.
İşte ey birader! mütenevvi‘ olan nimetlerden yalnız muhabbet ve aşk ve şefkate dikkat et. Sonra da, firâk-ı ebedî ve hicrân-ı lâyezâli nazara al! Nasıl o muhabbet, en büyük musibet olur! Demek hicrân-ı ebedî,
SAYFA 158
muhabbete karşı çıkamaz. İşte saadet-i ebediye, o firak-ı ebediyeye öyle bir tokat vuracak ki, adem-âbâd hiçâ-hiçe atacaktır.
10- Neam, sâbık olan beş mesleği ile sıdk ve hakkāniyeti müberhen olan Peygamberimizin asm lisânı, haşr-i cismânînin definesindeki saadet-i ebediyenin anahtarıdır.
11- Neam, yedi cihetle on üç asırda i‘câzı musaddak olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, haşr-i cismânînin keşşâfıdır ve fettâhıdır ve besmele-keşidir.
İkinci Maksad: Kur’ân’da işaret olunan haşre dâir iki delilin beyânındadır. İşte,
nahû: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪یمِ Hâşiye
SAYFA 159
Küçük biraderim Abdülmecîd’in takrîzidir.
بِسْمِ اللّٰه ِالرَّحْمٰنِ الرَّح۪یمِ
اَحْمَدُهُ تَعَالٰی حَمْدًا بِلَا حَدٍّ. وَاُصَلّ۪ی عَلٰی رَسُولِهٖ سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ. وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ سَالِكِی الطَّر۪یقِ الْاَسَدِّ.
وَبَعْدُ فَاعْلَمْ اَنَّهُ مَنْ یَرُمْ اَنْ یعْرُجَ اِلٰی سَمَٓاءِ الْحَقَٓائِقِ. وَیَسْمُ اَنْ یَسْرِحَ فِكْرَهُ ف۪ی رِیَاضِ الدَّقَٓائِقِ وَیَطْلُبْ م۪یزَانًا لِتَمْیٖیزِ الْكَاذِبِ عَنِ الصَّادِقِ. وَمِكْنَسَةً لِتَكْن۪یسِ غُبَارِ الْاَوْهَامِ عَنْ وُجُوهِ الشَّقَٓائِقِ. وَجَنَّةً یُرَوِّضُ ف۪یهَا جِیَادَ الْاَفْكَارِ. وَجُنَّةً یُدَافِعُ بِهَا نِضَالَ السَّق۪یمَةِ مِنَ الْاَخْبَارِ. وَمِضْمَارًا یُبَارِزُ ف۪یهِ الْاَبْطَالُ مِنَ الْاَحْبَارِ. فَعَلَیْهِ بِتَدَرُّسِ وَتَدْر۪یسِ هٰذَا الْكِتَابِ... لِاَنَّهُ قَدْ بُنِی عَلٰٓی اَسَاسَیْ تَهْد۪یمِ الْخَطَأِ. وَتَعْم۪یرِ الصَّوَابِ. وَاَصْلَیْ تَصْق۪یلِ الْاِسْلَامِیَّةِ عَنِ الْوَهْمَیَّاتِ الَّت۪ی بِهَا تُعَابُ... وَتَصْفِیَةُ الْعَقَٓائِدِ عَنِ الْخُرَافَاتِ الَّت۪ی بِهَا تُشَابُ.
كَیْفَ لَا وَقَدْ اَخْرَجَ تِلْكَ الْحَقَٓائِقَ الْمَوْئُودَةَ ف۪ٓی اَخَاد۪یدِ الْخَیَالَاتِ, وَفَضَّ اَفْوَاهَ الْاَوْهَامِ عَنْ مَكْنُونَاتِ هَات۪یكَ النِّكَاتِ. فَحْلُ الْاَذْهَانِ, وَاَذْهَنُ الْفُحُولِ وَسَمَحَ بِهٖ ثَاقِبُ الْاَفْكَارِ وَاَفْكَرُ الْعُقُولِ كُلُّ مَا یُوصَفُ بِهٖ فَهُوَ فَوْقَهُ وَلَوْبَذَلَ الْوَاصِفُ ف۪ٓی اَطْرَٓائِهٖ طَوْقَهُ. وَاِنْ شَكَكْتَ ف۪یمَٓا اَقُولُ ف۪یهِ انْظُرْ اِلَی الْفَرَٓائِدِ السَّاقِطَةِ مِنْ ف۪یهِ وَیحِقُّ اَنْ یُقَالَ ف۪ی تَأْل۪یفِهٖ:
SAYFA 160
بَد۪یعُ النَّسْجِ، وَالْاَسْدَٓاءِ، اَنْشَا
كِتَابًا، بِاللَّأٰل۪ی، قَدْ تَوَشَّا
مُر۪ٓ ئُ الصِّدْقِ، وَالْحَقِّ الْمُب۪ینِ
وَالِذِی الدّ۪ینِ، وَالْاَحْبَابِ، زَیْنٌ
یُمَزِّقُ. عَنْ وُجُوهِ الْحَقِّ مَیْنًا
مِحَكٌّ لِلنُّحُولِ مِنْ نُقُولٍ
جَد۪یرٌ بِالتَّقَلُّدِ ف۪ی نُحُورٍ
خَل۪یقٌ بِالتَّقَلُّدِ فِی الْعِنَاقِ
عَلَی الطَّرْفِ مَتٰی یُسْطَرُ سُطُرُ
عَلَی الْقَلْبِ بِاَنْ تَكْتُبَ. اَحْرٰی
صَغ۪یرُ الْجِرْمِ تَبْرَی الْمِثَالِ
كَث۪یرُ الرُّمُوزِ وَالْمَعْنٰی. دَق۪یقٌ
هِلَالُ الشَّكِّ مَعْنَاهُ. فَحَدِّدْ
وَاَنّٰی لَایَكُونُ ذَا كَذَا كاَ
وَقَدْ اَنْشَاهُ رَا زِیُّ الْاَوَانِ
وَذَا الْعَصْرِ بِهٖ یَعْلُو وِسَامِ
مِنَ التَّعْیٖیبِ، وَالتَّعْیٖیرِ، حَاشَا
اُنَاسِیِّ النُّصُوصِ، قَدْ تَحَشَّا
وَیُومِئُ، لِلْكُنُوزِ، تَحْتَ، غَیْنٍ
كَمَا لِلْقَالِی، وَالْحَسَّادِ شَیْنٌ
یُعَمّ۪ی. لِذَوِی الْاِلْحَادِ عَیْنًا
وَقَیْدٌ. لِلْعُقُولِ مِنْ فُحُولٍ
مُحَافِظَةُ الْحُدُودِ وَالثُّغُورِ
لِضَرْبِ الْفَرْقِ ف۪ی رَأْسِ النِّفَاقِ
هُ لَا یَغْشَاهُ طُولَ الدَّهْرِ عَوْرُ
وَاَنْ تَجْعَلَ مَكَانَ الْحِبْرِ. تِبْرَا
كَمِرْقَاةٍ اِلٰٓی اَوْجِ الْكَمَالِ
وَعَنْ دَرْكِهٖ. ذُو الطَّعْنِ سَح۪یقٌ
بِكََحْلِ ضِدِّهِ الْعَیْنَ فَرَاوِدْ
وَیخْتَصِمُ بِكَتْفَیْهِ السِّمَا كَا
سَع۪یدُ الْبَد۪یعُ فِی الزَّمَانِ
لِذَا التَّأْل۪یفِ تَار۪یخِ تَمَامِ
SAYFA 161
Yakînin kâşifi olmakla, miftâh-ı belâgattir
Hakîkat olduğu şeye, menâr-ı ihtidâ odur
Hakk’ın keşşâfı olmakla, belâgatçe misâlsizdir.
Belâgatte olan esrâra, bir misbâh-ı vehhâcdır
Akāidden ne şey-i müşkil olursa onda zâhirdir.
Bütün esdâf-ı elfâzında esrâr-ı belâgattir.
Hakk’ın cevher-i âlîsiyle elmas-ı hakîkatten
Şükûke karşı yapılmış olan bir seyf-i kātı‘dır.
Müzehheb basamaklı şu semâvât-ı kemâlâta
Urûc etmek için hakkıyla bir nûrânî mirkāttır.
Abdülmecîd
SAYFA 162
بِسْمِ اللّٰه ِالرَّحْمٰنِ الرَّح۪یمِ
یَٓا اَللّٰهُ یَا رَحْمٰنُ یَا رَح۪یمُ یَا فَرْدُ یَا حَیُّ یَا قُیُّومُ یَا حَكَمُ یَا عَدْلُ یَا قُدُّوسُ
İsm-i A‘zam'ın hakkına ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hürmetine ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefine, bir kalem ile binler nüsha yazan Husrev’i ve mübârek yardımcılarını ve Nûrcu arkadaşlarını Cennetü’l-Firdevs’te saâdet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmîn! Ve hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyede dâimâ muvaffak eyle. Âmîn! Ve defter-i hasenâtlarına bu mecmûanın her bir harfine mukābil bin hasene yazdır. Âmîn! Ve Nûrların neşrinde sebât ve devam ve ihlâs ihsân eyle. Âmîn! Âmîn! Âmîn!
Yâ Erhame’r-râhimîn! Umûm Risâle-i Nûr şâkirdlerini iki cihanda mes‘ûd eyle. Âmîn! İnsî ve cinnî şeytânların şerlerinden muhâfaza eyle. Âmîn! Ve bu âciz ve bîçâre Saîd’in kûsûrâtını affeyle. Âmîn! Âmîn! Âmîn!
Umûm nûr şâkirdleri nâmına
Saîdü’n-Nûrsî