MUHÂKEMÂT

37

ve beşeri, sâir ihvânı olan kâinât-ı muntazama gibi tanzîm ve isti‘dâdıyla mütenâsib tecziye ve mükâfât veren, yalnız dâr-ı âhirettir. Zîrâ onda hak ve adâlet-i mahza tecellî edecektir.

Evet, bu dar dünya, beşerin cevherinde mündemic olan isti‘dâdât-ı gayr-i mahdûde ve ebed için mahlûk olan müyûlât ve arzularının sünbüllenmesine müsâid değildir. Beslemek ve terbiye için başka âleme gönderilecektir. İnsanın cevheri büyüktür, mâhiyeti âliyedir, cinâyeti dahi azîmdir. İntizâmı da mühimdir, sâir kâinâta benzemez, intizâmsız olamaz. Evet, ebede nâmzed olan büyüktür, mühmel kalamaz, abes olamaz. Fenâ-yı mutlak ile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa kaçamaz. Cehennem ağzını, cennet dahi âğûş-u nâzendârânesini açıp bekliyorlar.

Hâtime

İslâm’ın ve Asya’nın istikbâli, uzaktan gayet parlak görünüyor.

Çünki Asya’nın hâkim-i evvel ve âhiri olan İslâmiyet’in galebesi için dört-beş mukāvemetsûz kuvvetler ittifâk ve ittihâd etmektedirler.

Birinci Kuvvet: Maârif ve medeniyet ile mücehhez olan İslâmiyet’in kuvvet-i hakîkiyesidir.

İkincisi: Tekemmül-ü mebâdî ve vesâitle mücehhez olan ihtiyâc-ı şedîddir.

Üçüncüsü: Asya’yı gayet sefâlette, başka yerleri nihâyet refâhette görmekten neş’et eden tenebbüh-ü tâm ve teyakkuz-u kâmil ile mücehhez olan gıbta ve rekābet ve kîn-i muzmerdir.

Dördüncüsü: Ehl-i tevhîdin düstûru olan tevhîd-i kelime. ve zeminin hâsiyeti olan i‘tidâl ve ta‘dîl-i mizâc.

38

ve zamanın ziyâsı olan tenevvür-ü ezhân. ve medeniyetin kanunu olan telâhuk-u efkâr; ve bedeviyetin lâzımı olan selâmet-i fıtrat; ve zarûretin semeresi olan hafiflik.. ve cür’et-i teşebbüs ile mücehhez olan isti‘dâd-ı fıtrîdir.

Beşincisi: Bu zamanda maddeten terakkîye mütevakkıf olan i‘lâ-yı kelimetullâh; İslâmiyet’in emriyle ve zamanın ilcââtıyla ve fakr-ı şedîdin icbârı ile ve her arzuyu öldüren ye’sin ölmesiyle hayat bulan ümid ile mücehhez olan arzû-yı medeniyet ve meyl-i teceddüddür. Ve bu kuvvetlere yardım etmek için ecânib içine ihtilâl veren ve medeniyetleri ihtiyarlandıran mesâvî-i medeniyetin mehâsinine galebesidir. Ve sa‘yin sefâhete adem-i kifâyetidir. Bunun iki sebebi vardır:

Birincisi: Din ve fazîleti düstûr-u medeniyet etmemeklikten neş’et eden müsâade-i sefâhet ve muvâfakat-i şehvet-i nefistir.

İkincisi: Hubbü’ş-şehevât ve diyânetsizliğin neticesi olan merhametsizlikten neş’et eden maîşetteki müdhiş müsâvâtsızlıktır.

Evet şu diyânetsizlik, Avrupa medeniyetinin iç yüzünü öyle karıştırmış ki, o kadar fırak-ı fesâdiyeyi ve ihtilâliyeyi tevlîd etmiş. Farazâ hablü’l-metîn-i İslâmiye ve sedd-i Zülkarneyn gibi şerîat-ı garrânın hakîkatine ilticâ ve tahassun edilmezse, bu fırak-ı fesâdiye, onların âlem-i medeniyetlerini zîr ü zeber edeceklerdir. Nasıl ki şimdiden tehdîd ediyorlar. Acaba hakîkat-i İslâmiyenin binler mesâilinden yalnız zekât meselesi, düstûr-u medeniyet ve muâvenet olursa, bu belâya ve yılanın yuvası olan maişetteki müdhiş müsâvâtsızlığa devâ-yı şâfî olmayacak mıdır? Evet, en mükemmel ve bozulmaz bir devâ olacaktır.

39

Eğer denilse: Şimdiye kadar Avrupa’yı gālib ettiren sebeb, bundan sonra neden etmesin?

Cevab: Bu kitabın mukaddemesini mütâlaa et. Sonra buna da dikkat et: Sebeb-i terakkîsi, her şeyi geç almak ve geç de bırakmak ve metânet etmek şe’ninde olan burûdet-i memleket; ve mekân ve meskenin darlığı; ve sâkinlerin kesretinden neş’et eden fikr-i ma‘rifet ve arzû-yu san‘at; ve deniz ve ma‘den ve sâir vesâitin müsâadesiyle hâsıl olan teâvün ve telâhuk idi. Fakat şimdi tekemmül-ü vesâit-i nakliye ile âlem bir şehr-i vâhid hükmüne geçtiği gibi, matbûât ve telgraf gibi vesâit-i muhâbere ve müdâvele ile ehl-i dünyâ bir meclisin ehli hükmündedir.

Velhâsıl: Onların yükleri ağır, bizimki hafif olduğundan yetişip, geçeceğiz. Eğer tevfîk refîk ola.

[Hâtimenin Hâtimesi]

Asya’nın bahtını, İslâmiyet’in tâliini açacak yalnız meşrûtiyet ve hürriyettir. Fakat şerîat-ı garrânın terbiyesinde kalmak şartıyla.

Tenbîh: Mehâsin-i medeniyet denilen emirler, şerîatın başka şekle çevrilmiş birer meselesidir.

40

Onuncu Mukaddeme

Bir kelâmda, her fehme gelen şeylerde mütekellim muâheze olunmaz. Zîrâ mesûk-u lehü’l-kelâmdan başka mefhumlar, irâde ile deruhde eder. İrâde etmezse, itâb olunmaz. Fakat garaz ve maksada mutlakā zâmindir. Fenn-i beyânda mukarrerdir: Sıdk ve kizb, mütekellimin kasıd ve garazının arkasında gidiyorlar. Demek maksûd ve mesâk-ı kelâmda olan muâheze ve tenkîd, mütekellime âittir. Fakat kelâmın müstetbeâtı ta‘bîr olunan telvîhât ve telmîhâtında ve suver-i maânî ve tarz-ı ifâde ve maânî-i ûlâ ta‘bîr olunan vesâil ve üslûb garazında olan günah ve muâheze, mütekellimin zimmetinde değil, belki örf ve âdete ve kabûl-ü umûmîye âittir. Zîrâ tefhîm için, kabûl-ü umûmî ve örf, ihtirâm olunur. Hem de eğer hikâye ise, halel ve hata mahkiyyun anha âittir.

Evet, mütekellim suver ve müstetbeâtta muâheze olunmaz. Zîrâ onlara el atmak, semerâtını almak için değildir. Belki daha yukarı makāsıdın dallarına çıkmak içindir. Eğer istersen kinâî şeylere dikkat et. Meselâ: "Filanın kılıcının bendi uzundur" ve Ramâdı çoktur denildiği vakit, o adam uzun ve sahî ola. Ramâd ve kılıcı hiç olmazsa da kelâm sâdıktır. Eğer istersen misâl ve müsül-ü faraziyeye dikkat et. Göreceksin, iştihârdan neş’et eden kıymet ve kuvvet ile müdâvele-i efkâr ve akıllar arasında sefârete müsteid oluyorlar. Hatta Mesnevî sâhibi ve Sa‘dî-i Şîrâzî gibi en doğru müellif ve en muhakkik hakîm, o müsül-ü faraziyeyi istihdâm ve isti‘mâl etmelerinden, müşâhhat görmemişlerdir. Eğer bu sır sana göründü ve ışıklandı, mumunu ondan yandır, kıssat ve hikâyetin köşelerine git. Zîrâ cüzde cârî olan, bazen küllde dahi cârî olabilir.

41

Tenbîh: Üçüncü Makāle’de müşkilât ve müteşâbihât-ı Kur’âniyeye dâir bir kāide gelecektir. İktizâ-yı makam ile şimdilik bir nebzesini zikredeceğiz. Şöyle:

Vaktâ ki, Kitâb-ı Hakîm’den maksûd-u ehemm, ekseriyeti teşkîl eden cumhurun irşâdı idi. Çünki havâs, avâmın mesleğinden istifâde edebilirler. Fakat avâm ise, havâssa hitâb olunan kelâmı hakkıyla fehm edemezler. Halbuki cumhur ise, ekseri avâm ve avâm ise, me’lûfât ve mütehayyelâtından tecerrüd edip hakîkat-i mahza ve mücerredât-ı sırfeyi çıplak olarak göremezler. Fakat görmeleri te’mîn edecek, yalnız zihinlerinin te’nîsi için, me’lûf olan ziyy ve libâs ile mücerredât arz-ı endâm etmektir. Tâ mücerredâtı, suver-i hayâliye arkasında temâşâ etmekle görüp tanısın.

Öyle ise hakîkat-i mahza, me’lûflerini giyecektir. Fakat sûrete hasr-ı nazar etmemek gerektir. Bu sırra binâendir: Esâlîb-i Arab’da ukūl-ü beşere olan tenezzülât-ı İlâhiye ta‘bîr olunan mürâât-ı efham ve mümâşât-ı ezhân, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’da cereyân etti. Ezcümle: ثُمَّ اسْتَوٰی عَلَی الْعَرْشِ ve يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْ ve وَجَٓاءَ رَبُّكَ ve emsâli, Hem de حَتّٰٓی اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ی عَيْنٍ حَمِئَةٍ ve eşbâhı, Hem de وَالشَّمْسُ تَجْر۪ی لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ve nezâiri bu üslûba birer mecrâdır. ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ف۪يهِ

Hâtime:: Sa‘b olan bir kelâmın iğlâk ve işkâli, ya lafız ve üslûbun perişanlığından neş’et eder,, bu kısım Kur’ân-ı Vâzıhu’l-Beyân’a yanaşmamıştır. Veyahud ma‘nânın dakîk, derin veyahud kıymetdar veyahud gayr-i me’lûf, gayr-i mebzûl olduğundan, güya fehme karşı nazlanmak ve şevki arttırmak için kendini göstermemek ve kıymet ve ehemmiyet vermek ister. Müşkilât-ı Kur’âniye bu kısımdandır.

42

Tenbîh: Hadîs-i şerîfte vârid olduğu gibi, her âyetin birer zâhir ve bâtını. ve her zâhir ve bâtının birer had ve muttalaı; ve her had ve muttalaın çok şücûn ve gusûnu vardır. Ulûm-u İslâmiye buna şâhiddir. Bu merâtibin her birinin birer derecesi, birer kıymeti, birer makamı vardır; temyîz lâzımdır. Lâkin tezâhüm yoktur. Fakat iştibâk, iştibâhı intâc eder. Nasıl dâire-i esbâb dâire-i akāide karıştırılsa, ya tevekkül nâmıyla bir betâlet veya mürâât-ı esbâb nâmıyla bir i‘tizâli intâc eder. Öyle de devâir ve merâtib tefrîk olunmazsa, böyle neticeleri verir.

On Birinci Mukaddeme

Kelâm-ı vâhidde ahkâm-ı müteaddide olabilir. Bir sadef, çok cevâhiri tazammun edebilir.

Zevi’l-elbâbca mukarrerdir: Kaziye-i vâhide, müteaddid kazâyâyı tazammun eder. O kaziyelerin her biri ayrı birer ma‘denden çıktığı gibi, ayrı ayrı birer semere de verir. Birbirinden fark etmeyen, haktan bîgâne kalır.

Meselâ, hadîste denilmiş: اَنَا وَالسَّاعَةُ كَهَاتَيْنِ Yani: Ben ve kıyâmet bu iki parmak gibiyiz. Mâbeynimizde tavassut edecek peygamber yoktur. Veya hadîsin muradı ne ise haktır. Şimdi bu hadîs üç kaziyeyi mutazammındır:

Birincisi: Bu kelâm Peygamberin asm kelâmıdır. Bu kaziye ise, tevatürün- eğer olsa- neticesidir.

43

İkincisi: Kelâmın ma‘nâ-yı muradı hak ve sâdıktır. Bu kaziye ise, mu‘cizelerden tevellüd eden burhânın neticesidir. Bu ikisinde ittifâk etmek gerektir. Fakat birincisini inkâr eden, mükâbir, kâzib olur. İkincisini inkâr eden adam, dalâlete gider, zulmete düşer.

Üçüncü kaziye: Bu kelâmda murad budur. Ve bu sadefte olan cevher budur; ben gösteriyorum. Bu kaziye ise teşehhî ile değil, ictihâdın neticesidir.

Zaten müctehid olan, başka müctehidin taklîdine mükellef değildir. Bu üçüncü kaziyede ihtilâfât feverân ederler. Kāl u kîl buna şâhiddir. Bunu inkâr eden adam, eğer ictihâd ile olsa, ne mükâbirdir ve ne küfre gider. Zîrâ âmm, bir hâssın intifâsıyla müntefî değildir. Binâenaleyh her eve kendi kapısıyla gitmek lâzımdır. Zîrâ her evin bir kapısı var. Ve her kilidin bir anahtarı vardır.

Hâtime: Bu üç kaziye hadîste cereyânı gibi, âyette de cereyân eder. Zîrâ umûmîdir. Fakat kaziye-i ûlâda bir fark-ı dakîk vardır. Ve bundan başka, bir kelâmda çok ahkâm-ı zımniye bulunur. Fakat hususîdir. Her biri ayrı bir asıl, ayrı bir semeresi olabilir.

Tenbîh: İltizâm-ı hilâf ve taassub-u bârid ve meylü’t-tefevvuk ve hiss-i tarafdarlık ve vehmini bir asla ircâ‘ ile kendine özür göstermek, arzusuna muvâfık olan zayıf şeyleri kavî görmek ve gayrın tenkîsiyle kendi kemâlini göstermek ve gayrı tekzîb veya tadlîl etmekle kendi sıdk ve istikametini i‘lân etmek gibi sefîl ve süflî emirlerin menşei olan hubb-u nefis ile böyle makamlarda muğālata ederek çok bahaneler bulabilir. وَاِلَی اللّٰهِ الْمُشْتَكٰی

44

On İkinci Mukaddeme

Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur. Hakîkati tanımayan hayâlâta sapar. Sırât-ı müstakîmi göremeyen, ifrât ve tefrîte düşer. Müvâzenesiz ve mîzânsız olan çok aldanır, aldatır. Zâhirperestleri aldatan bir sebep, kıssanın hisse ile münâsebeti ve mukaddemenin maksûd ile zihinde mukāreneti, vücûd-u hâricîde olan mukārenetle iltibâs olunmasıdır. Bu noktaya dikkat et, sonra muhtaç olacaksın.

Hem de ihtilâlâtı tevlîd eden, ihtilâfâtı îkā‘ eden, hurâfâtı îcâd eden, mübâlağātı intâc eden esbâbın birisi ve belki en birincisi, hilkatte olan hüsün ve azamet ve ulviyete adem-i kanâattir. Hâşâ, zevk-i fâsidesiyle istihfâf-ı nizâm etmektir.

Halbuki akıl ve hikmet nazarlarında her biri kudretin en bâhir mu‘cizelerinden olan hakāik-i âlemde olan hüsn-ü intizâm ve kemâl ve ulviyet, o derece dest-i hikmet ile nakş olmuş ki, bütün hayalperestlerin ve mübâlağacıların hülyalarından geçmiş olan hârikulâde hüsün ve kemâle nisbet olunsa, o hârikulâde hayaller gayet âdî ve o âdâtullâh gayet hârikulâde bir hüsün ve haşmet gösterecektir. Fakat cehl-i mürekkebin hemşîresi ve nazar-ı sathînin anası olan ülfet, mübâlağacıların gözlerini kapatmıştır. Böyle gözleri açmak içindir: Me’lûf olan âfâk ve enfüste dikkat-i nazara, Kitâb-ı Hakîm emreder.

Evet, gözleri açan yalnız nücûm-u Kur’âniyedir. Öyle nücûm-u sâkıbedirler ki, cehlin zulmünü ve nazar-ı sathînin

45

zulümâtını def‘ ettikleri gibi; âyât-ı beyyinât, yed-i beyzâ ile, ülfet ve sathiyetin hicâblarını ve zâhirperestliğin perdesini parça parça ederek, ukūlü âfâk ve enfüsün hakāikine tevcîh edip irşâd etmişlerdir.

Hem de meylü’l-mübâlağātı tevlîd eden, beşerin kendi meylini kuvveden fiile çıkarmasına meyelân-ı fıtriyesidir. Zîrâ meyillerinden birisi, hayret verecek acîb şeyleri görmeye ve göstermeye ve teceddüde ve îcâda olan meylidir. Buna binâen vaktâ beşer, nazar-ı sathî ile kâinât kaplarında ülfet kapağı altında olan gıdâ-yı rûhânîyi zevk edemediğinden, kabı ve kapağı yalamakla usanmak ve kanâatsizlik ve hârikulâdeye meyil ve hayâlâta iştihâdan başka netice vermediğinden, meyl-i hârikulâde ile ya teceddüd veya tervîc için meylü’l-mübâlağa tevellüd eder.

O mübâlağa ise, dağ tepesinde bir kartopu gibi yuvarlamakla, tâ hayâlin yüksek zirvesinden lisâna kadar tekerlense, sonra lisândan lisâna yuvarlanıp giderken kendi hakîkatinin çok parçalarını dağıtmakla beraber, her lisandan meylü’l-mübâlağa ile çok hayâlâtı kendine toplar, şâpe gibi büyür. Hatta kalbe değil, belki sımâhta, belki hayâlde bile yerleşemiyor. Sonra bir nazar-ı hak gelir, onu tecrîd etmekle çıplak ederek tevâbiini dağıtıp aslına ircâ‘ eder. “Hak gelir, bâtıl ölür sırrı da zâhir olur.

Ezcümle: Bugünlerde bir hikâye buna misâl olabilir: Fahır olmasın. zaman-ı sabâvetimden beri üssül'esas-ı meslekim, ifrât ve tefrît ile hakāik-i İslâmiyet’e sürülen lekeleri temizlemek ve o elmas gibi hakîkatlerine saykal vurmak idi. Bu mesleğime târîh-i hayatım, pek çok vukūâtıyla şehâdet eder.

46

Bununla beraber, bugünlerde küreviyet-i arz gibi bedîhî bir meseleyi zikrettim. O meseleye temas eden mesâil-i dîniyeyi tatbîk ve tevfîk ederek düşmanların i‘tirâzâtını ve muhibb-i dînin vesveselerini def‘ eyledim. Nasıl ki mesâilde mufassalen gelecektir.

Sonra gulyabânî gibi, hayâlâta alışan zâhirperestlerin dimâğları kabul etmeyecek gibi göründüler. Fakat asıl sebeb başka garaz olmak gerektir. Güya göz yummakla gündüzü gece veya üflemekle güneşi söndürmeye ihtimâl vermek gibi bir hareket-i mecnûnânede bulundular. Güya onların zannınca, küreviyet-i arza hükmeden, dinde çok mesâile muhâlefet ediyor. Onu bahane ederek büyük bir iftirâyı ettiler. O derecede kalmadı. Vesveseli ezhânı, iftirânın büyümesine müsâid bir zemin bulduklarından, iftirâyı o derece büyüttüler ki, ehl-i diyânetin hakîkaten ciğerlerini dağdâr ve ehl-i hamiyeti gerd-i terakkiyâtından me’yûs ettiler.

Lâkin bu hâl büyük bir derstir. Beni îkāz etti ki, câhil dost, düşman kadar zarar verebilir. Öyle ise, şimdiye kadar yalnız düşmanın tarafına bakıp, eldeki elmas kılıçla onların tefrîtlerini kırardım. Fakat şimdi mecbûrum, öyle dostların terbiyeleri için, onların avâmperestâne ve ifrâtkârâne olan hayâlâtlarına, o kılıcı bir derece iliştireceğim. Eğer çendân böyle şahsî şeylerin böyle mebâhisâtta zikirleri lâzım değildir. Fakat şahsiyette kalmadı. Medreselerin hayatlarına taalluk eder bir mesele-i umûmî hükmüne geçti. O zâhirperestler emîn olsunlar ki, sa‘yleri beyhûdedir. Şimdiye kadar böyle avâmperestâne safsatalar ile bizi câhil bıraktılar.

47

Bundan sonra bizi câhil bırakmakla cehlimizden istifâde etmek istiyorlar. Olmaz ve olamaz; medreseler hayatlanacaktır vesselâm.

Hem de zâhiriyyûnun efkârını teşvîş eden ve hayâlâtını intizâmdan çıkaran sıdk-ı enbiyânın delâili, yalnız hârikulâdelerde münhasır olduklarını i‘tikād etmeleridir. Hem de Peygamberimizin asm cümle hâli veya ekseriyeti, hârika olmak i‘tibâr etmeleridir. Bu ise, vücûd müsâade etmediği için mütehayyelâtları intizâm bulamıyor. Halbuki böyle i‘tikād, sırr-ı hikmet-i İlâhiyeden ve hilkat-i âlemde cârî olan kavânîn-i İlâhiyeye Peygamberlerin teslîm ve ittibâ‘larından gaflet, pek büyük bir gafletin neticesidir.

Evet, Peygamberimizin asm her bir hâl ve hareketi, sıdkına delâlet ve hakka temessüküne şehâdet etmekle beraber, Peygamber asm de âdâtullâha ittibâ‘ ve inkıyâd ediyor. Makāle-i Sâlise’de bu sırra tenbîh edilecektir. Hem de hârikulâdenin izhârı, tasdîk-i nübüvvet içindir. Tasdîk ise, zâhir olan mu‘cizâtıyla, ekmel-i vech ile hâsıl olabilir. Eğer hâcetten fazla hârika olsa, ya abestir veya sırr-ı teklîfe münâfîdir. Zîrâ teklîf, nazarî olan şeyde bir imtihândır. Bedîhiyât veya bedâhete yakın olan şeylerde, ednâ, a‘lâ ile müsâvî olabilir. Veyahud cereyân-ı hikmetin sırrına teslîm ve itâate muhâliftir. Halbuki peygamberler herkesten ziyâde ubûdiyet ve teslîme mükelleftirler.

Ey şu perişan sözlerime nazar eden tâlib-i hak! Senin mâhiyetinde ekilmiş olan müyûlât, şu On İki Mukaddeme’de sükûnuyla beraber cereyân eden şems-i hakîkatin ziyâsıyla, neşv ü nemâ bulup çiçekler açacaktır.

48

Hâtime:: Seyyid olmayan seyyidim ve seyyid olan değilim diyenler, ikisi de günahkâr. ve duhûl ile hurûc haram oldukları gibi, hadîs ve Kur’ân’da dahi, ziyâde veya noksân etmek memnû‘dur. Fakat ziyâde etmek, nizâmı bozduğu ve vehme kapı açtığı için daha zararlıdır. Noksâna, cehil bir derece özür olur. Fakat ziyâde etmek, ilim ile olur. Âlim olan ma‘zur değildir.

Kezâlik, dinden bir şeyi fasl veya olmayanı vasl etmek, ikisi de câiz değildir. Belki hikâyâtın bakırları ve İsrâîliyâtın müzahrafâtı ve teşbîhâtın mümevvehâtı elmas-ı akîdede, cevher-i şerîatta, dürer-i ahkâmda idhâl etmek, kıymetini daha ziyâde tenzîl ve müteharrî-i hakîkat olan müşterisini daha ziyâde tenfîr ve pişman eder.

Hâtimenin Hâtimesi: Bir adam müsteid ve kābil olduğu şeyi terk ve ehil olmayan şeye teşebbüs etmek, şerîat-ı hilkate büyük bir itâatsizliktir. Zîrâ şânı odur ki, isti‘dâdı san‘atta intişâr ve tedâhül; ve san‘atın mekāyîsine ihtirâm ve muhabbet; ve nevâmîsine temessül ve imtisâl, elhâsıl, fenâ fi’s-san‘at olmaktır. Vazîfe-i hilkat bu iken, bu yolsuzlukla san‘atın sûret-i lâyıkasını tağyîr eder ve nevâmîsini incitir. Ve asıl müsteid olduğu san‘ata olan meyliyle, teşebbüs ettiği gayr-i tabîî san‘atın suretini çirkin eder. Zîrâ bilkuvve olan meyil ve bilfiil olan san‘atın imtizâcsızlığı için bir keşmâkeş olur.

Bu sırra binâen, pek çok adam meylü’l-ağalık ve meylü’l-âmiriyet ve meylü’t-tefevvuk ile mütehakkim geçinmek istediğinden, ilmin şânında olan teşvîk ve irşâd ve nasihat ve lütfu terk edip, kendi istibdâd ve tefevvukuna vesîle-i cebr ve ta‘nîf eder. İlme hizmete bedel, ilmi istihdâm eder.

49

Buna binâen vezâif, ehil olmayanın ellerine geçti. Bâhusus medâris, bunun ile indirâsa yüz tuttu. Buna çâre-i yegâne, dâire-i vâhidenin hükmünde olan müderrisleri, dâru’l-fünûn gibi çok devâire tebdîl ve tertîb etmektir. Tâ herkes sevk-i insânîsiyle hakkına gitmekle, hikmet-i ezeliyenin emr-i ma‘nevîsini meyl-i fıtrîsiyle imtisâl edip, kāide-i taksîmü’l-a‘mâle tatbîk edilsin.

Tenbîh: Ulûm-u medârisin tedennîsine ve mecrâ-yı tabîîden çevrilmesine bir sebeb-i mühim budur: Ulûm-u âliye maksûd-u bizzât sırasına geçtiğinden, ulûm-u âliye mühmel kaldığı gibi, libâs-ı ma‘nâ hükmünde olan ibâre-i Arabiyenin halli, ezhânı zabt ederek, asıl maksûd olan ilim ise tebeî kalmakla beraber, ibâreleri bir derece mebzûl olan ve silsile-i tahsîle resmen geçen kitaplar, evkāt ve efkârı kendine hasr edip hârice çıkmasına meydan vermemeleridir.

Ey birâder-i vicdân! Zannediyorum, şimdi şu mukaddemât üzerine terettüb edecek olan kütüb-ü selâseyi, ne mâhiyette olduklarını görmek istiyorsun, fakat daha sabret. Şimdilik sana bir mevzû‘ söyleyeceğim ki, o kütübün bir zemîn-i icmâlîsini, ta‘bîr-i diğer ile küçük bir fotoğrafını veya icmâlî bir haritasını teşkîl eder. Hem de o kütübde sekiz-dokuz meseleyi, acele edip sana takdîm edeceğim. Üçüncü Makāle’den sonra eğer meşîet-i İlâhiye taalluk etse ve tevfîk-i Rabbânî refîk olsa, tafsîlâtını zikretmek fikrindeyim. İşte mevzû‘ ve zemin budur:

Kur’ân’ın gösterdiği vesâil ile, doğru hikmetin kuvvetiyle, bir seyr-i rûhânî olarak semâvâtın ulûmlarına çıkacağım. Tâ oradan temâşâ edip göreceğiz ki, küre-i arz hol veya top veya fırfıra

50

veya sapan taşı gibi Sâni‘-i Hakîm dest-i kudretle döndürüp, atmakla çeviriyor. Tâ parça parça ederek daha iyisine tebdîl edeceğine nazar-ı hikmetle göreceğiz.

Sonra da semâvâttan asılıp, cevvden geçeceğiz. Tedrîcen, beşiğimiz olan ve beşerin yatıp ve istirâhat eylemesi için Hâlik-ı Rahmân, sathını serip müheyyâ ve mümehhed etmiş olan küre-i arza ineceğiz.

Sonra da beşer, çocukluğundan çıktığı gibi beşiğini atıp harâb etmekle beşeri saadet sarây-ı ebediyeye gönderilmesine nazar-ı dikkatle temâşâ edeceğiz. Bunu tamamen temâşâ ettiğimizden sonra, zaman ve mekân ile mukayyed olmayan seyr-i rûhânî ile zaman-ı mâzî kıt‘asına girip, ebnâ-yı cinsimiz olan ebnâ-yı mâzî ile seyyâle-i berkıye-i târîhiye ile muhâbere edeceğiz. O mağrib-i ihtifânın köşesinde vukūa gelen hâdisâtı öğrenip, ondan fikir için bir şimendiferi yapacağız.

Sonra dönüp gelmek üzere olan ebnâ-yı cinsimizi ziyaret ve istikbâl için saadetin fecr-i sâdıkını uzaktan görmek ve göstermek ile maşrık-ı istikbâle müteveccih olarak, şimendifer-i terakkîye ve tevfîk denilen sefîne-i sa‘ye bindiğimiz ile beraber, ellerimizde olan burhânın misbâhıyla, o bidâyeti karanlık görülen fakat arkası gayet parlak olan zamana dâhil olacağız. ebnâ-yı müstakbel ile musâfaha edip saadetlerini tebrîk edeceğiz.

İşte bu küçük fotoğrafta öyle bir güzel resim mündemicdir ki, ileride tahrîr ile sana görünecektir. Şimdi bu zeminde kütüb-ü mezbûrenin şecereleri tenebbüt ve makālât-ı selâsenin cedâviliyle sulanacaktır.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç