MUHÂKEMÂT

22

Ey benim şu müşevveş sözlerimden usanmayan zât! Bu mukaddemeye dahi dikkat et. Bir hurdebîn ile bak. Zîrâ bu asıl üzerine pek çok hurâfât ve hilâfât tevellüd ederler. Mantığı ve belâgati rehber etmek gerektir.

Hâtime: Ma‘nâ-yı hakîkînin bir sikkesi olmak gerektir. O sikkeyi teşhîs eden, makāsıd-ı şerîatın muvâzenesinden hâsıl olan hüsn-ü mücerreddir. Mecazın cevâzı ise, belâgatin şerâiti tahtında olmak gerektir. Yoksa mecazı hakîkat ve hakîkati mecaz sûretiyle görmek, göstermek, cehlin istibdâdına kuvvet vermektir.

Evet, her şeyi zâhire hamlettire ettire, nihâyet zâhiriyyûn meslek-i müteassifesini tevlîd etmek şânında olan meylü’t-tefrît ne derecede muzır ise, öyle de her şeye mecaz nazarıyla baktıra baktıra, nihâyette bâtıniyyûnun mezheb-i bâtılasını intâc etmek şânında olan hubb-u ifrât dahi çok derece daha muzırdır.

Hadd-i evsatı gösterecek, ifrât ve tefrîti kıracak, yalnız felsefe-i şerîatla belâgat ve mantık ile hikmettir. Evet, hikmet derim, çünki hayr-ı kesîrdir. Şerri vardır, fakat cüz’îdir. Usûl-ü müsellemedendir ki, şerr-i cüz’î için hayr-ı kesîri tazammun eden emri terk etmek, şerr-i kesîri işlemek demektir. Ehvenü’ş-şerri ihtiyâr elzemdir.

Evet, eski hikmetin hayrı az, hurâfâtı çok, ezhân isti‘dâdsız, efkâr taklîd ile mukayyed, cehil avâmda hükümfermâ olduklarından, Selef bir derece hikmetten nehyettiler. Fakat şimdiki hikmet, ona nisbeten maddî cihetinde hayrı çok, yalanı az. efkâr dahi hür, ma‘rifet hükümfermâdır. Zaten her zamanın bir hükmü olmak gerektir.

23

Altıncı Mukaddeme

Meselâ, tefsîrde mezkûr olan her bir emir, tefsîrden olmak lâzım gelmez. İlim ilme kuvvet verir. Tahakküm etmemek şarttır. Şöyle: müsellemâttandır ki, hendese gibi bir san‘atta mâhir olan zât, tıb gibi başka san‘atta âmî ve tufeylî ve dahîl olabilir. Ve kavâid-i usûliyedendir ki, fakîh olmayan, velev ki usûlü’l-fıkıhta müctehid olsa, icmâ‘-ı fukahâda mu‘teber değildir. Zîrâ o, onlara nisbeten âmîdir.

Hem de hakāik-i târîhiyedendir ki, bir şahıs çok fenlerde meleke sâhibi ve mütehassıs olamaz. Ancak ferîd bir adam, dört veya beş fenlerde mütehassıs olabilir. Umuma el atmak, umumu terk etmek demektir. Bir fende meleke, o fennin sûret-i hakîkiyesidir. Onun ile temessül etmek gerektir. Zîrâ bir fende mütehassıs ve ma‘lûmât-ı sâiresini mütemmime ve meded verici etmez ise, ma‘lûmât-ı perîşânından bir sûret-i acîbe temessül edecektir.

[Tenvîr için bir latîfe-i faraziyedir]

Nasıl ki başka âlemden bu küreye gelen tasvîrci bir nakkāş farz olunsa. halbuki ne insanı ve ne insanın gayrısı, tam suretini görmemiş, belki her birisinden bazı a‘zâsını görmekle insanın tasvîri veyahud gördüğü eşyânın umumundan bir sûreti tasvîr etmek isterse. meselâ, insandan gördüğü bir el, bir ayak, bir göz, bir kulak, yarı yüz ve burun ve amâme gibi şeylerin terkîbiyle

24

bir insanın timsâli. yahud nazarına tesâdüf eden atın kuyruğu, devenin boynunu. insanın yüzünü, aslanın başı bir hayvanın sureti yapsa. nasıl ki imtizâcsızlıkla kābil-i hayat olmadığı için şerâit-i hayat böyle u‘cûbelere müsâid değildir diyecekler ve nakkāşı müttehem edecekler. Şimdi bu kâide, fenlerde aynen cereyân eder. Çaresi odur ki, bir fenni esas tutup sâir ma‘lûmâtını avzen ve zen-av Hâşiye gibi yapmaktır.

Hem de âdât-ı müstemirredendir ki, kitab-ı vâhidde ulûm-u kesîre tezâhüm eder. Zîrâ ulûm birbirini intâc ve birbirinin elini tutmakla teânuk ve tecâvüb ettiklerinden, o derecede iştibâk hâsıl olur ki, bir fende te’lîf olunan bir kitapta, o fennin mesâili o kitabın muhteviyâtına nisbeti, ancak zekâtı çıkabilir. Bu sırdan gaflet iledir ki, bir şerîat veya bir tefsîr kitabında istitrâden derc olunmuş bir meseleyi gören bir zâhirperest veya muğālatacı bir adam der ki: Şerîat ve tefsîr böyle der. Eğer dost olsa diyecek: Bunu kabul etmeyen Müslüman değildir. Şâyet düşman olsa, o bahane ile der: Şerîat veya tefsîr hâşâ! yanlış.

Ey ifrât ve tefrît sâhibleri! Tefsîr ve şerîat başkadır, tefsîr ve şerîatta te’lîf olunan kitap yine başkadır. Zîrâ kitap daha geniştir. O dükkânda cevherden başka kıymetsiz şeyler dahi bulunur. Eğer bunu fehmedebildin, hayse beyseden kurtulacaksın.

Dikkat et, nasıl ki bir evin levâzım-ı mütenevviası yalnız bir san‘atkârdan alınmaz, belki her bir hâcette o san‘atta mütehassıs olana mürâcaat olmak gerektir. Öyle de, saadet sarây-ı kemâlâtta, o kanuna

25

tatbîk-i hareket etmek gerektir. Acaba görülmüyor mu ki. birinin saati kırılsa, terziye saatimi dik dese, ’yuhadan başka cevab var mıdır?

İşaret: Bu mukaddemenin üssül’esâsı budur ki, Sâni‘-i Zülcelâl’in hilkat-i âlemde cârî ve taksîmü’l-a‘mâl kaidesinden akan kānûn-u tekemmül ve terakkîde mündemic olan rızâ ve işaretinin imtisâli farz iken, itâat tamamen edilmemiştir. Şöyle:

Kāide-i taksîmü’l-a‘mâli muktezî olan hikmet-i İlâhiyenin dest-i inâyetle beşerin mâhiyetinde ekmiş olduğu isti‘dâdât ve müyûlâtla şerîat-ı hilkatin farzü’l-kifâyesi hükmünde olan fünûn ve sanâyiin edâsına bir emr-i ma‘nevî vermişken, sû’-i isti‘mâlimiz ile o isti‘dâddan tevellüd eden meyle kuvvet ve meded verici olan şevki, bu hırs-ı kâzib ve şu re’s-i riyâ olan meylü’t-tefevvuk ile zâyi‘ edip söndürdük. Elbette isyan eden, cehenneme müstehak olur. Biz de bu hilkat denilen şerîat-ı fıtriyenin evâmirine imtisâl edemediğimizden cehennem-i cehl ile muazzeb olduk. Bu azabdan bizi kurtaracak, taksîmü’l-a‘mâl kanunuyla amel etmektir. Zîrâ seleflerimiz taksîmü’l-a‘mâlin ameliyle cinân-ı ulûma dâhil olmuşlardır.

Hâtime: Bir gayr-i müslim, yalnız mescide girmekle Müslüman olmasına kâfî olmadığı gibi, tefsîrin veya şerîatın kitaplarına, hikmet veya coğrafya veya tarih gibi bir fennin meselesi girmesiyle tefsîr veya şerîat olamaz. Hem de bir müfessir veya fakîh mütehassıs olmak şartıyla, hükmü yalnız nefs-i şerîat ve tefsîrde huccettir. Yoksa tufeylî olarak izinsiz tefsîr ve şerîat kitaplarına girmiş emirlerde huccet değildir. Zîrâ onlarda tufeylî olabilir. Nâkile itâb yoktur. Evet bir fende sözü huccet olanın

26

sâir fenlerde nakil veya da‘vâ cihetiyle hükmünü huccet tutmak, taksîmü’l-mehâsin ve tefrîku’l-mesâî olan kānûn-u İlâhîsine vech-i rızâ göstermemek demektir.

Hem de mantıkça müsellemdir ki, hüküm, mevzû‘ ile mahmûlün yalnız vechun-mâ ile ile tasavvurlarını iktizâ eder. Ve onların teşrîhât-ı sâiresi ise, o fenden değildir. Başka fennin mesâilinden olmak gerektir.

Hem de mukarrerdir ki, âmm, hâssa delâlât-ı selâsenin hiçbirisi ile delâlet etmez. Meselâ, Tefsîr-i Beyzavî’de بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ olan âyetinde Ermeniye ve Azerbeycan Dağlarının mâbeyninde olan te’vîle nazar-ı kat‘î ile bakmak, en büyük mantıksızlıktır. Zîrâ esâsen nakildir. Hem de ta‘yîni Kur’ân’ın medlûlü değildir, tefsîrden sayılmaz. Zîrâ o te’vîl, âyetin bir kaydının başka fenne istinâden bir teşrîhidir.

Binâenaleyh o müfessir-i celîlin tefsîrdeki meleke-i râsihasına böyle zayıf noktaları bahane tutmak, şübheleri îrâs etmek, insafsızlıktır. İşte asıl hakāik-i tefsîr ve şerîat meydandadır. Yıldızlar gibi parlıyor. O hakāikteki vuzûh ve kuvvettir, benim gibi bir âcize cesâret veriyor. Ben de da‘vâ ederim: Tefsîrin ve şerîatın ne kadar hakāik-i esâsiyesi varsa birer birer nazar-ı tedkîke getirilse, görülür ki, hakîkatten çıkıp hikmet ile tartılıp hak olarak hakka munsariftir. Ne kadar şübheli noktalar varsa, umumen cerbezeli zihinlerden çıkıp sonra da onlara karışmış. Kimin asl-ı hakîkatlerine bir şübhesi varsa, işte meydan, kendini izhâr etsin.

27

Yedinci Mukaddeme

Mübâlağa ihtilâlcidir. Şöyle ki: Beşerin seciyelerindendir, telezzüz ettiği şeyde meylü’t-tezeyyüd ve vasfettiği şeyde meylü’l-mücâzefe ve hikâye ettiği şeyde meylü’l-mübâlağa ile, hayâli hakîkate karıştırmaktır. Bu seciye-i seyyie ile iyilik etmek, fenâlık etmek demektir. Bilmediği halde tezyîdinden noksân, ıslahından fesâd, medhinden zemm, tahsîninden kubuh tevellüd eder. Zîrâ muvâzenet ve tenâsübden nâşî olan hüsnü, مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُ ihlâl eder. Nasıl ki bir ilacı istihsân edip izdiyâd etmek, devâyı dâe inkılâb etmektir.

Öyle de, hiçbir vakit hak ona muhtaç olmayan mübâlağalı terğîb ve terhîb ile, gıybeti katle müsâvî veya ayakta bevletmek zinâ derecesinde göstermek veya bir dirhemi tasadduk etmek hacca mukābil tutmak gibi muvâzenesiz sözler, katil ve zinâyı tahfîf ve haccın kıymetini tenzîl ediyorlar. Bu sırra binâen, vâiz hem hakîm, hem muhâkemeli olmalıdır. Evet, muvâzenesiz vâizler, çok hakāik-i neyyire-i dîniyenin husûfuna sebeb olmuşlardır.

Meselâ, inşikāk-ı kamer olan mu‘cize-i mütevâtire-i bâhireyi, meylü’l-mücâzefe ile, arza nüzûl ile peygamberin asm cebine girip çıkmış olan ilâve, o güneş-misâl mu‘cizeyi Sühâ yıldızı gibi mahfî ve kamer-misâl olan burhân-ı nübüvveti münhasif ettiği gibi, münkirlerinin bahânelerine kapılar açtı.

Hâsıl-ı kelâm: Her muhibb-i dîne ve âşık-ı hakîkate lâzımdır: Her şeyin kıymetine kanâat etmek

28

ve mücâzefe ve tecâvüz etmemektir. Zîrâ mücâzefe, kudrete iftirâdır ve Dâire-i imkânda daha ahsen yoktur olan sözü, İmâm-ı Gazâlî’ye dediren hilkatteki kemâl ve hüsne adem-i kanâattir ve istihfâf demektir.

Ey muhâtab efendi! Bazen burhânın hizmetini temsîl de görüyor. Öyleyse bak, nasıl elmas, altın, gümüş, rasâs, hadîd, ilh. . her birinin birer kıymet ve hâsiyet-i mahsûsası vardır ve mütehâliftir. Öyle de, dinin makāsıdı, kıymet ve edillece mütefâvittir. Birinin yeri hayâl olsa, ötekinin vicdandır. Beriki, sırrın sırrındadır. Evet, ticarette bir füls veya on para yerinde bir elmas veya bir altını verse, nasıl sefâhetine hüküm ve tasarruftan hacz olunur. Aks-i kaziye ile olsa, pek yerindeyuha işitecek. Ve tüccar olmaya bedel, hayyâl bir maskara olduğu gibi.

Kezâlik, hakāik-i dîniyeyi temyîz etmeyen ve her birisine müstehak olduğu hak ve i‘tibârı vermeyen ve her hükümde şerîatın sikkesini tanımayan, hatta o fabrika-i muazzamadaki eczâlar, her biri mihveri üzerinde hareketine sekte veren gayr-i mümeyyizler, her biri bir acemî adama benzer ki, gayet muntazam ve cesîm bir makina içinde küçük ve latîf bir çarkı görüyor ki, hareket ve vaz‘iyetinde büyük çarkları nazar-ı sathîsince münâsib görünmediğinden, makine fenninde behresizliğiyle beraber, gurûr-u nefis, nazar-ı sathîsini iğfâl ile aldatarak, ıslah niyetiyle vaz‘-ı muntazamadan tağyîre teşebbüs edip, bilmediği halde fabrikayı herc ü merc eder, başını yer.

Elhasıl: Şerîatın her bir hükmünde Şâri‘in bir sikke-i i‘tibârı vardır. O sikkeyi okumak lâzımdır. Sikkenin kıymetinden başka, o hüküm her şeyden müstağnîdir. Hem de lafızperdâzâne ve mübâlağa-cûyâne

29

ve ifrâtperverânelerin tezyîn ve tasarruflarından bin derece müstağnîdir. Dikkat olunsun ki, böyle mücâzifler, nasihat ettikleri vakitte nazar-ı hakîkatte ne derece çirkin oluyorlar.

Ezcümle: Bunlardan birisi bir mecma‘-ı azîmde müskirâttan tenfîr yolunda zecr-i şer‘îyle kanâat etmeden öyle bir şey demiş ki, yazmasından ben hicab ettim. Yazdıktan sonra çizdim. Ey herif! Bu sözlerinle şerîata adâvet ediyorsun. Farazâ sadîk olsan, sadîk-ı ahmak olursun. Adüvvü’d-dînden daha muzırsın.

Hâtime: Ey hâriçten ve uzaktan İslâmiyet’i tenkîd etmeye çalışan insafsızlar! Aldanmayın, muhâkeme edin! Nazar-ı sathî ile iktifâ etmeyiniz. Zîrâ şu sizin bahânelerinize sebeb olanlar, lisân-ı şerîatte ulemâ-i sû’ ile müsemmâdırlar. Onların müvâzenesizlik, zâhirperestliklerinden neş’et eden hicâbın mâverâsına bakınız. Göreceksiniz ki, her bir hakîkat-i İslâmiye necm-i münîr gibi burhân-ı neyyirdir. Nakş-ı ezel ve ebed, üzerinde görünüyor.

Evet, kelâm-ı ezelîden gelen ebede gidecektir. Fakat esefâ! Hubb-u nefis ve tarafdâr-ı nefis ve acz ve enâniyetten neş’et eden teberrî-i nefs ile kendi kabahatini başkasına atıyor. Şöyle yanlışa muhtemel olan sözünü veya hataya kābil olan fiilini, bir büyük zâta veyahud mu‘teber bir kitaba, hatta bazen dine, çok def‘a hadîse, en nihâyet kadere isnâd etmekle, kendini teberrî etmek istiyor. Hâşâ, sümme hâşâ! Nûrdan zulmet gelmez. Kendi aynasında görülen yıldızları setretse de, semâdaki yıldızları setredemez. Fakat kendi göremez.

Ey mu‘teriz ağa! Ağlamak isteyen çocuk gibi veya intikam isteyen kindâr düşman gibi bahane mahane

30

aramakla hilâf-ı şerîatla vücûda gelen ahvâli ve sû’-i tefehhümden neş’et eden şübühâtı sened tutmak, İslâmiyet’e leke getirmek, pek büyük insafsızlıktır. Zîrâ bir müslimin her bir sıfatı İslâmiyet’ten neş’et etmek lâzım gelmez.

Sekizinci Mukaddeme

Temhîd: Şu gelen uzun mukaddemeden usanma. Zîrâ nihâyeti, nihâyet derecede mühimdir. Hem de şu gelen mukaddeme, her kemâli mahveden ye’si öldürür. Ve her bir saadetin mayası olan ümidi hayatlandırır. Ve mâzî başkalara ve istikbâl bize olacağına beşâret verir. Taksîme râzıyız. İşte mevzûu, ebnâ-yı mâziyle ebnâ-yı müstakbeli muvâzene etmektir. Hem de mekâtib-i âliyede elif ve bâ okunmuyor. Mâhiyet-i ilim bir dahi olsa, sûret-i tedrîsi başkadır. Evet, mâzî denilen mekteb-i hissiyâtla, istikbâl denilen medrese-i efkâr bir tarzda değildir.

Evvelâ: Ebnâ-yı mâzîden muradım, İslâmların gayrısından onuncu asırdan evvel olan kurûn-u vustâ ve ûlâdır. Ama millet-i İslâm, üç yüz seneye kadar mümtâz ve serfirâz ve beş yüz seneye kadar filcümle mazhar-ı kemâldir. Beşinci asırdan on ikinci asra kadar benmâzi’ ile ta‘bîr ederim, ondan sonramüstakbel derim. ’

Bundan sonra ma‘lûmdur ki, insanda müdebbir-i gālib, ya akıl veya basardır. Ta‘bîr-i diğer ile ya efkâr veya hissiyâttır. Veyahud ya haktır veya kuvvettir. Veyahud ya hikmet veya hükûmettir. Veyahud ya müyûlât-ı kalbiyedir veya temâyülât-ı akliyedir. Veyahud ya hevâ veya hüdâdır. Buna binâen görüyoruz ki,

31

ebnâ-yı mâzînin bir derece sâfî olan ahlâk ve hâlis olan hissiyâtları galebe çalarak gayr-i münevver olan efkârlarını istihdâm ederek şahsiyât ve ihtilâfât meydanı aldı. Fakat ebnâ-yı müstakbelin bir derece münevver olan efkârları heves ve şehvetle muzlim olan hissiyâtlarına galebe ederek emrine musahhar eylediğinden, hukuk-u umûmiyenin hükümfermâ olacağı muhakkak oldu. İnsaniyet bir derece tecellî etti. Beşâret veriyor ki, asıl insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet, semâ-yı müstakbelde ve Asya’nın cinânı üzerinde bulutsuz güneş gibi pertev-efşân olacaktır.

Vaktâ ki mâzî derelerinde hükümfermâ olan garaz ve husûmet ve meylü’t-tefevvuku tevlîd eden, hissiyât ve müyûlât ve kuvvet idi. O zamanın ehlini irşâd için iknâiyât-ı hitâbiye kâfî idi. Zîrâ hissiyâtı okşayan ve müyûlâta te’sîr ettiren, müddeâyı müzeyyene ve şa‘şaalandırmak veyahud hâile veya kuvve-i belâgatle hayâle me’nûs kılmak, burhânın yerini tutar idi. Fakat bizi onlara kıyâs etmek, hareket-i ric‘iye ile o zamanın köşelerine sokmak demektir. Her bir zamanın bir hükmü var. Biz delil isteriz, tasvîr-i müddeâ ile aldanmayız.

Vaktâ ki hâl sahrâsında istikbâl dağlarına dâimâ yağmur veren hakāik-i hikmetin ma‘den-i tebahhurâtı efkâr ve akıl ve hak ve hikmet olduklarından yeni tevellüde başlayan meyl-i taharrî-i hakîkat ve aşk-ı hak ve menfaat-i umûmiyeyi menfaat-i şahsiyeye tercîh ve meyl-i insaniyetkârâneyi intâc eyleyen berâhîn-i kātıadan başka isbât-ı müddeâ bir şeyle olmaz. Biz ehl-i hâliz, nâmzed-i istikbâliz. Tasvîr ve tezyîn-i müddeâ, zihnimizi işbâ‘ etmiyor. Burhân isteriz.

32

Biraz da iki sultan hükmünde olan mâzî ve istikbâlin hasenât ve seyyiâtlarını zikredelim. Mâzî ülkesinde ekseriyetle hükümfermâ, kuvvet ve hevâ ve tabiat ve müyûlât ve hissiyât olduğundan. seyyiâtından biri, her bir emirde,- velev filcümle olsun, istibdâd ve tahakküm var idi. Hem de meslek-i gayra husûmete, kendi mesleğine iltizâm ve muhabbetten daha ziyâde ihtimâm olunur idi. Hem de bir şahsa husûmetin, başkasının muhabbeti suretinde tezâhürü idi. Hem de keşf-i hakîkate mâni‘ olan iltizâm ve taassub ve tarafdarlığın müdâhaleleri idi.

Hâsıl-ı kelâm: Müyûlât muhtelife olduklarından, tarafdârlık hissi, her şeye parmak vurmak ile ihtilâfâtla ihtilâl çıkarıldığından, hakîkat ise kaçıp gizlenir idi. Hem de istibdâd-ı hissiyâtın seyyielerindendir ki, mesâlik ve mezâhibi ikāme edecek, gāliben taassub veya tadlîl-i gayr veya safsata idi. Halbuki üçü de nazar-ı şerîatta mezmûm ve uhuvvet-i İslâmiyeye ve nisbet-i hemcinsiyeye ve teâvün-ü fıtrîye münâfîdir.

Hatta o derece oluyor, bunlardan biri taassub ve safsatasını terk ederek nâsın icmâ‘ ve tevâtürünü tasdîk ettiği gibi, birden mezheb ve mesleğini tebdîl etmeye muzdar kalıyor. Halbuki taassub yerinde hak ve safsata yerinde burhân ve ta‘dlîl-i gayr yerinde tevfîk ve tatbîk ve istişâre ederse, dünya birleşse, hak olan mezheb ve mesleğini bir parça tebdîl edemez. Nasıl ki zaman-ı saadette ve selef-i sâlihîn zamanlarında hükümfermâ, hak ve burhân ve akıl ve meşveret olduklarından, şükûk ve şübühâtın hükümleri olmaz idi.

Kezâlik görüyoruz ki, fennin himmetiyle, zaman-ı hâlde filcümle, inşâallâh istikbâlde bitamâmihi

33

hükümfermâ, kuvvete bedel hak ve safsataya bedel burhân ve tab‘a bedel akıl ve hevâya bedel hüdâ ve taassuba bedel metânet ve garaza bedel hamiyet ve müyûlât-ı nefsâniyeye bedel temâyülât-ı ukūl ve hissiyâta bedel efkâr olacaklardır. Karn-ı evvel ve sânî ve sâlisdeki gibi ve beşinci karna kadar filcümle olduğu gibi. Beşinci asırdan şimdiye kadar kuvvet hakkı mağlub eylemiş idi.

Saltanat-ı efkârın icrâ-yı hasenesindendir ki, hakāik-i İslâmiyet’in güneşi, evhâm ve hayâlât bulutlarından kurtulmuş, her yeri tenvîre başlamıştır. Hatta dinsizlik bataklığında taaffün eden adamlar dahi o ziyâ ile istifâdeye başlamıştırlar.

Hem de meşveret-i efkârın mehâsinindendir ki, makāsıd ve mesâlik, burhân-ı kātı‘ üzerine teessüs ve her kemâle mümidd olan hakk-ı sâbit ile hakāiki rabt eylemesidir. Bunun neticesi; bâtıl, hak suretini giymekle efkârı aldatmaz.

Ey ihvân-ı müslimîn! Hâl, lisân-ı hâl ile bize beşâret veriyor ki sırr-ı وَقُلْ وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ زَهَقَ الْبَاطِلُ boynunu kaldırmış, el ile istikbâle işaret edip, yüksek ses ile i‘lân ediyor ki, dehre ve tabâyi‘-i beşere, dâmen-i kıyâmete kadar hâkim olacak, yalnız âlem-i kevnde adâlet-i ezeliyenin tecellî ve timsâli olan hakîkat-i İslâmiyet’tir ki, asıl insâniyet-i kübrâ denilen şey odur.

İnsâniyet-i suğrâ denilen mehâsin-i medeniyet, onun mukaddemesidir. Görülmüyor mu ki, telâhuktan neş’et eden tenevvür-ü efkâr ile toprağa benzeyen evhâm ve hayâlâtı, hakāik-i İslâmiyenin omuzu üzerinde hafifleştirmiştir. Bu hâl gösteriyor ki, nücûm-u semâ-yı hidâyet olan o hakāik tamamen inkişâf ve tele’lü’ ve lem‘a-nisâr olacakdır. عَلٰی رَغْمِ اُنُوفِ الْاَعْدَٓاءِ

34

Eğer istersen, istikbâl içine gir, bak! Hakîkatlerin meydanında hikmetin taht-ı nezâret ve murâkabesinde teslîs içinde tevhîdi arayanlar, safsata ederek asıl tevhîd-i mahz ve i‘tikād-ı kâmil ve akl-ı selîm kabul ettiği akîde-i hak ile mücehhez ve seyf-i burhân ile mütekallid olanlarla mübâreze ve muhârebe ederse, nasıl birden mağlub ve münhezim oluyor.

Kur'ân’ın üslûb-u hakîmânesine yemin ederim ki, Nasârâyı ve emsâlini havalandırarak dalâlet derelerine atan, yalnız aklı azil ve burhânı tard ve rûhbânı taklîd etmektir. Hem de İslâmiyet’i dâimâ tecellî ve inbisât-ı efkâr nisbetinde hakāiki inkişâf ettiren, yalnız İslâmiyet’in hakîkat üzerinde olan teessüs ve burhân ile takallüdü ve akıl ile meşvereti ve taht-ı hakîkat üstünde bulunması ve ezelden ebede müteselsil olan hikmetin desâtîrine mutâbakat ve muhâkâtıdır. Acaba görülmüyor, âyâtın ekser fevâtih ve havâtiminde nev‘-i beşeri vicdana havâle ve aklın istişâresine hamlettiriyor. Diyor:

اَفَلَا يَنْظُرُونَ ve فَانْظُرُوا ve اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ ve اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ ve تَتَفَكَّرُوا و مَا يَشْعُرُونَ ve يَعْقِلُونَ ve لَا يَعْقِلُونَ ve يَعْلَمُونَ ve فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِی الْاَبْصَارِ

Ben dahi derim: فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِی الْاَلْبَابِ

Hâtime

فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِي الْاَلْبَابْ Zâhirden ubûr ediniz! Hakîkat sizi bekliyor. Fakat gördüğünüz vakit incitmeyiniz. Esah ve lâzım.

35

Dokuzuncu Mukaddeme

Ukūl-ü selîme yanında muhakkaktır ki, hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir. Hayır küllî, şer cüz’îdir. Şöyle görünüyor ki, âlemin her bir nev‘ine dâir bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir. Fen ise, kavâid-i külliyeden ibârettir. Külliyet-i kāide ise, o nev‘de olan hüsn-ü intizâmına keşşâftır. Demek cemî‘ fünûn, hüsn-ü intizâma birer şâhid-i sâdıktır.

Evet, külliyet intizâma delildir. Zîrâ bir şeyde intizâm olmazsa, hüküm külliyetiyle cereyân edemez. Çok istisnaâtıyla perişan oluyor. Bu şâhidleri tezkiye eden, nazar-ı hikmetle istikrâ-i tâmdır. Fakat bazen intizâm görülmüyor. Çünki dâiresi, ufk-u nazardan daha geniş, tamamen tasavvur ve ihâta olunmadığı için, nizâmın tasvîr-i bîmisâli kendini gösteremiyor.

Binâenaleyh umum fünûnun şehâdetleriyle ve nazar-ı hikmetten neş’et eden istikrâ-i tâmmın tasdîkiyle sâbittir ki, hilkat-i âlemde maksûd-u bizzât ve gālib-i mutlak, yalnız hüsün ve hayır ve hak ve kemâldir. Ama şer ve kubuh ve bâtıl ise, tebeiye ve mağlûbe ve mağmûredirler. Eğer çendân savlet etseler de, muvakkattir.

Hem de sâbittir ki, ekrem-i halk benî-Âdemdir. İsti‘dâdı ve san‘atı buna şâhiddir. Hem de benî-Âdemin en eşrefi, ehl-i hak ve hakîkat olan doğru Müslümanlardır. Hakāik-i İslâmiyet buna şehâdet ettiği gibi, istikbâlin vukūâtı da tasdîk edecektir.

Hem de sâbittir ki, ekmel-i küll, Muhammed’dir (Aleyhissalatüvesselam). Mu‘cizâtı ve ahlâk-ı kâmilesi şehâdet ettiği gibi, muhakkikîn-i nev‘-i beşer de tasdîk ederler. Hatta a‘dâsı da teslîm ediyorlar ve etmeye mecbûrdurlar.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç