MUHÂKEMÂT

101

On İkinci mesele

Kelâmın selâmet ve rendeşlenmesi ve i‘tidâl-i mîzâcı ise, her kaydın istihkāk ve isti‘dâdına göre inâyeti taksîm ve hil‘at-i üslûbu tevzî‘ ve giydirmektir. Hem de hikâyette olursa, mütekellim kendini mahkiyyün anh yerinde farz etmek gerektir. Şöyle:

Eğer başkasının hissiyât ve efkârının tasvîrinde ise mahkiyyün anh'a hulûl etmek ve onun kalbinde misafir olmak ve lisânıyla tekellüm etmek gerektir. Eğer kendi malında tasarruf etse, alâmet-i kıymet olan i‘tibâr ve ihtimâmın taksîminde her kaydın istihkāk ve isti‘dâd ve rütbesini nazara almak ile taksîminde adâlet ve üslûblarda isti‘dâdın kāmetine göre kesmektir. Tâ her bir maksad onun münâsibinde olan üslûbdan cilveger olabilsin. Zîrâ üslûbun esasları üçtür:

Birincisi: Üslûb-u mücerreddir. Seyyid Şerif’in ve Nasîruddîn-i Tûsî’nin sâde olan ma‘raz-i kelâmları gibi.

İkincisi: Üslûb-u müzeyyendir. Abdülkāhir’in Delâilü’l-İ‘câz ve Esrârü’l-Belâga sındaki müşa‘şa‘ ve parlak kelâmı gibi.

Üçüncüsü: Üslûb-u âlîdir. Sekkâkî ve Zemahşerî ve İbn-i Sînâ’nın bazı muhteşem kelâmları gibi. Veyahud şu kitabın meâlindeki Arabiyyü’l-ibâre, lâsiyyemâ Makāle-i Sâlise’deki müşevveş, fakat muhkem parçaları gibi. Zîrâ mevzuun ulviyeti şu kitabı üslûb-u âlîye ifrâğ etmiştir. Yoksa benim san‘atımın te’sîri cüz’îdir.

Elhasıl: Eğer İlâhiyat ve usûl bahis ve tasvîrinde isen, şiddet ve kuvvet ve heybeti tazammun eden üslûb-u âlîden ayrılmamak gerektir. Eğer hitâbiyât ve iknâiyâtta isen, ziynet ve parlaklık ve terğîb

102

ve terhîbi tazammun eden üslûb-u müzeyyeni elinden gelirse elden bırakma. Fakat gösteriş ve tasannu‘ ve avâmperestâne nümâyiş etmemek gerektir. Eğer muâmelât ve muhâverât ve âlet olan ilimlerde isen, vefâ ve ihtisâr ve selâmet ve selâset ve tabiîliği tekeffül eden ve sadeliğiyle cemâl-i zâtiyeyi gösteren üslûb-u mücerrede iktisâr et.

Bu meselenin hâtimesi: Kelâmın kanâat ve istiğnâsı ve asabiyeti ise makamın hâricinde üslûbu aramamaktır. Şöyle ki: Ma‘nânın kāmetine göre bir üslûbu kestirmek istediğin vakit, dâhil-i makāmda olan menba‘dan ve mevzuun fabrikasından, lâakal kelâmın tazammun ettiği mevzuun veya kıssânın veya san‘atın levâzımının parça parçasından ve tevâbiinin kıt‘a kıt‘asından bir üslûbu dikmek, zarûret olmadan hârice medd-i nazar etmemek, ta‘bîr hata olmasa, hârice boykotaj etmek ile elbette kelâmın kuvveti tezâyüd ettiği gibi, servetin dağılmamasına en büyük esastır. Demek ma‘nâ ve makam ve san‘at ise, kelâmın delâlet-i vaz‘iyesine yardım edebilir.

Nasıl kelâm, delâlet-i vaz‘iye ile ma‘nâyı gösterir, öyle de, böyle üslûb ise tabiatıyla ma‘nâya işaret eder. Eğer bir numûne istersen Dokuzuncu meseledeki Arabî parçalarına bak. İşte:

(فَانْظُرْ اِلٰی كَلَامِ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ی عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ فَبِاَیِّ اٰیَاتِ رَبِّكَ لَا تَتَجَلّٰی هٰذِهِ الْحَق۪یقَةُ فَوَیْلٌ ح۪ینَئِذٍ لِلظَّاهِرِیّٖینَ الَّذ۪ینَ یحْمِلُونَ مَالَا یََفْهَمُونَ عَلَی التَّكْرَارِ) (فَاِنْ شِئْتَ فَانْظُرْ اِلٰی قِصَّةِ مُوسٰی فَاِنَّهَٓا اَجْدٰی مِنْ تَفَار۪یقِ الْعَصٰی اَخَذَهَا الْقُرْاٰنُ بِیَدِهِ الْبَیْضَٓاءِ فَخَرَّتْ سَحَرَةُ الْبَیَانِ مَحَبَّةً وَحَیْرَةً سَاجِد۪ینَ لِبَلَاغَتِهٖ)

103

Eğer istersen, ulûm-u âliyenin kitaplarının dibâcelerine bak. Eğer çendân o dibâcelerde şu san‘at-ı belâgat çok dakîk ve latîf olmazsa da, fakat ondaki berâatü’l-istihlâl, bu hakîkate bir berâatü’l-istihlâldir.

Hem de şu kitabın dibâcesinde mu‘cizâta işaret yolunda Peygamberimizin asm zâtı, nübüvvetine mu‘cize gösterilmiştir.

Hem de Üçüncü Makāle’nin dibâcesinde kelime-i şehâdetin iki cümlesi birbirine şâhid gösterilmiştir.

Hem de Yedinci Mukaddeme’de, inşikāk-ı kamere yere inmeyi ilâve edenlere denilmiş: ”Mu‘cizenin kamerini münhasif ve şems gibi burhân-ı nübüvveti Sühâ gibi mahfî olmasına sebeb oldunuz.“

Buna kıyasen, şu hakîkate, şu kitapta birçok numûne bulabilirsin. Zîrâ bu kitabın mesleği, benim gibi hârice boykotajdır. Hatta zarûret olmazsa, efkâr ve mesâilde ve misâllerde ve esâlîbde hârice boykotaj etmektir. Fakat tevâfuk-u hâtır olabilir. Zîrâ hakîkat birdir. Hangi kapı ile girsen, aynını göreceksin.

Hâtime: Söylenene bak, söyleyene bakma söylenilmiştir. Fakat ben derim: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne içinde söylemiş? Ne için söylemiş? Söylediği sözü gibi dikkat etmek, belâgat nokta-i nazarından lâzımdır, belki elzemdir.

104

İşaret: Ma‘lûm olsun ki, fenn-i meânî ve beyânın mezâyâsının belâgatçe mühim bir şartı, kasden ve amden garazın cihetine emârât ile işaret ve alâmâtın nasbıyla kasd ve amdini göstermektir. Zîrâ onda tesâdüf bir para etmez. Fenn-i bedîin ve tezyînât-ı lafzıyenin şartı ise, tesâdüf ve adem-i kasddır. Veyahud tesâdüfî gibi tabîat-ı ma‘nâya yakın olmaktır.

Telvîh: Pûşîde olmasın ki, tabiata ve hakîkat-i hâriciyeye delâlet eden ve hükm-ü zihnîyi kānûn-u hâricî ile rabt eden, ta‘bîr câiz ise perdeyi delerek, altındaki hakkı gösteren âletlerin en sekkābı اِنَّءِ tahkîkiyedir. Evet, şu اِنَّ 'nin şu hâsiyetine binâendir ki Kur’ân'da kesretle isti‘mâl olunmuştur.

Tenbîh: Ey birader! Bu makāledeki kavânîn-i latîfe, şu perişan esâlîbden teberrî ve nefret etmesi seni tağlît etmesin. Meselâ, ”Eğer bu kanunlar iyi olsaydılar, onları vaz‘ edene iyi bir ders-i belâgati verecekler idi. Hem de güzel bir üslûbu giyecekler idi. Halbuki onları vaz‘ eden ise ümmîdir. Üslûbları dahi perişandır gibi bir vehme zâhib olma. Yahu, bu vehme ehemmiyet verme. Zîrâ bir fende her bir ilim sâhibi onda san‘atkâr olmak lâzım gelmez. Hem de ile’l-merkeziye olan kuvve-i câzibe, ani’l-merkeziye olan kuvve-i dâfiaya gālibdir. Çünki kulağın dimağa karâbeti ve akıl ile sıla-i rahmi vardır.

Halbuki ma‘den-i kelâm olan kalb ise, lisândan uzak ve ecnebîdir. Ve hem de çok def‘a lisân, kalbin dilini tamamen anlamıyor. Lâsiyyemâ, kalb bazen meselenin derin yerlerinden, kuyu dibinde gibi bir tıntın ederse lisân işitemez. nasıl tercümanlık edecektir?

Elhasıl: Fehim, ifhamdan daha esheldir, vesselâm!

105

İ‘tizâr

Ey şu dar ve ince ve karanlık olan yolda benim ile arkadaşlık eden sabırlı ve metânetli zât! Zannediyorum bu İkinci Makāle’de yalnız hayretle seyirci oldun, müstemi‘ olmadın. Çünki anlamadın. Hakkınız var, zîrâ mesâil gayet derin ve arkları uzun; ve ibâre ise gayet muhtasar ve muğlak; ve Türkçem de epeyce noksân ve müşevveş; ve vaktim dahi dar; ben de acele, sıhhatim muhtel, başım nezlelidir. Şu karışık zeminde ancak şöyle bir varakpâre çıkabilir.

(وَالْعُذْرُ عِنْدَ كِرَامِ النَّاسِ مَقْبُولٌ)

Ey birader! ”Unsur-u Hakîkat i kübrâ gibi ve Unsur-u Belâgat i suğrâ gibi mezc et. Elektrik şuâı gibi olan hads-i sâdıkı geçir. Tâ gayet harâretli ve parlak ziyâlı olan Unsur-u Akîde yi netice vermek için senin zihnine isti‘dâdât verebilsin.

İşte Unsur-u Akîde yi Üçüncü Makāle’de arayacağız.

İşte başlıyorum: Nahû. Hâşiye

106

Unsuru’l-Akîde

Üçüncü Makāle

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪یمِ

[اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰەَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ]

Bu kelime-i âliye, üssül’esâs-ı İslâmiyet olduğu gibi, kâinât üstünde temevvüc eden İslâmiyet’in en nûrânî ve en ulvî bayrağıdır.

Evet, mîsâk-ı ezeliye ile peymân ve yeminimiz olan îmân, bu menşûr-u mukaddeste yazılmıştır. Evet, âb-ı hayat olan İslâmiyet ise, bu kelimenin aynü’l-hayâtından nebeân eder. Evet, ebede nâmzed olan nev‘-i beşer içinde saadet sarây-ı ebediyeye ta‘yîn ve tebşîr olunanın ellerine verilmiş bir fermân-ı ezelîdir. Evet, kalb denilen avâlim-i gaybe karşı olan penceresinde kurulmuş olan latîfe-i Rabbâniyenin fotoğrafıyla alınan timsâl-i nûrânîyle Sultân-ı Ezel’i i‘lân eden harîta-i nûrâniyesidir ve tercümân-ı belîğidir.

Evet, vicdanın esrârengîz olan nutk-u belîğānesini cem‘iyet-i kâinâta karşı vekâleten inşâd eden hatîb-i fasîhi ve kâinâta Hâkim-i Ezel’i i‘lân eden îmânın mübelliğ-i belîği olan lisânın elinde bir menşûr-u lâyezalîdir.

İşaret: Bu kelime-i şehâdetin iki kelâmı birbirine şâhid-i sâdıktır ve birbirini tezkiye eder. Evet, ulûhiyet nübüvvete burhân-ı limmîdir. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Sâni‘-i Zülcelâl’e zâtıyla ve lisânıyla burhân-ı innîdir.

107

Tenbîh: Hakāik-i akāid-i İslâmiye, bütün teferruâtıyla kütüb-ü İslâmiyede mufassalen müberhene ve musarrahadır, görünebilir. Ve görülen şeyi göstermek, zâhirin hafâsına veya muhâtabın gabâvetine işaret ve techîl olduğundan, akîdenin yalnız üç-dört unsurunu beyân edeceğim. Diğer hakāikini fuhûl-u ulemânın kitaplarına havâle ederim. Zîrâ bana hâcet bırakmamışlar.

Mukaddeme

Ehl-i dikkatin malûmudur ki, makāsıd-ı Kur’âniyenin fezlekesi dörttür: Sâni‘-i Vâhid’in isbatı ve nübüvvet ve haşr-i cismânî ve adldir. .

Birinci Maksad: Delâil-i Sâni‘ beyânındadır. Bir burhânı da Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Sâni‘in vücûd ve vahdeti, isbata ihtiyaçtan müstağnîdir. Lâsiyyemâ, Müslümanlara karşı çok derece eclâ ve azhardır. Binâenaleyh hitâbımı ecânibe, bâhusus Japonya’ya tevcîh eyledim. Zîrâ onlar eskide bazı suâller etmiştiler, ben de cevab vermiştim. Şimdi ihtisâr ile yalnız bir-iki suâllerine müteallik o cevabın bir parçasını söyleyeceğim. Onlardan bir suâl:

مَا الدَّل۪یلُ الْوَاضِحُ عَلٰی وُجُودِ الْاِلٰهِ الَّذ۪ی تَدْعُونَنَٓا اِلَیْهِ وَالْخَلْقُ مِنْ اَیِّ شَیْءٍ اَمِنَ الْعَدَمِ اَوِالْمَٓادَّةِ اَوْ ذَاتِهٖٓ اِلٰٓی اٰخِرِ سُؤَالَاتِهِمِ الْمُرَدَّدَةِ Yani, vücûd-u Sâni‘e delîl-i vâzıh nedir?

İşaret: Gayr-i mütenâhî olan ma‘rifetullâh, böyle mahdûd olan kelâma sıkışmaz. Binâenaleyh kelâmımdaki iğlâkın ma‘zur tutulması mercûdur.

108

Tenbîh: Bervech-i âtî kelâmdan maksad, muhâkeme ve muvâzenenin tarîkini göstermektir. Tâ ki, mecmûunda hakîkat tecellî etsin. Yoksa zihnin cüz’iyeti sebebiyle, o mecmûun her bir cüz’ünde neticenin tamamını taharrî etmek, kuvve-i vâhimenin tasallut ve tereddüdüyle hakîkati evhâm içinde setr etmektir.

Mukaddeme

Hakîkatin keşfine mâni‘ olan arzû-yu hilâf ve iltizâm-ı muhâlif ve tarafdâr-ı nefis cihetiyle asılsız evhâmını bir asla ircâ‘ etmekle kendini ma‘zur göstermek ve müşterinin nazarı gibi, yalnız meâyibi görmek ve çocuk tabiatı gibi, bahane ile mahane tutmak gibi emirlerden nefsini tecrîd ile şartıma mürâât edebilirsen huzûr-u kalb ile dinle:

Birinci Maksad

Cemî‘ zerrât-ı kâinât, birer birer zât ve sıfât ve sâir vücûh ile gayr-i mahdûde olan imkânât mâbeyninde mütereddid iken, bir ciheti ta‘kîb, hayret-bahşâ mesâlihi intâc etmekle Sâni‘in vücûb-u vücûduna şehâdetle, avâlim-i gaybiyenin enmûzeci olan latîfe-i Rabbâniyeden i‘lân-ı Sâni‘ eden i‘tikādın misbâhını ışıklandırıyorlar.

Evet, her bir zerre kendi başıyla Sâni‘i i‘lân ettiği gibi, tesâvîr-i mütedâhileye benzeyen mürekkebât-ı müteşâbike-i mütesâide-i kâinâtın her bir makam ve her bir nisbetinde her bir zerre, muvâzene-i cereyân-ı umûmîyi muhâfaza ve her nisbette ayrı ayrı mesâlihi intâc ettiklerinden, Sâni‘in kasd ve hikmetini izhâr ve kırâat ettikleri için, Sâni‘in delâili, zerrâttan kat kat ziyâdedir.

109

Eğer desen: Neden herkes aklıyla görmüyor?

Elcevab: Kemâl-i zuhûrundan. Evet, şiddet-i zuhûrdan görünmemek derecesine gelenler vardır. Cirm-i şems gibi. تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَٓائِنَاتِ فَاِنَّهَا مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰٓی اِلَیْكَ رَسَٓائِلُ Yani, eb‘âd-ı vâsia-i âlemin sahîfesinde Nakkāş-ı Ezelî’nin yazdığı silsile-i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakîkatle sarıl. Tâ ki mele-i a‘lâdan gelen selâsil-i resâil, seni a‘lâ-yı illiyyîn-i yakîne çıkarsın.

İşaret

Kalbinde nokta-i istimdâd, nokta-i istinâd ile vicdân-ı beşer Sâni‘i unutmamaktadır. Eğer çendân dimağ ta‘tîl-i eşgāl etse de, vicdan edemez. İki vazîfe-i mühimme ile meşguldür. Şöyle ki:

Vicdana mürâcaat olunsa, kalb bedenin aktârına neşr-i hayat ettiği gibi, kalb gibi kalbdeki ukde-i hayatiye olan ma‘rifet-i Sâni‘ dahi, cesed gibi isti‘dâdât-ı gayr-i mahdûde-i insâniye ile mütenâsib olan âmâl ve müyûl-ü müteşâibeye neşr-i hayat eder; lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdîd eder. İşte nokta-i istimdâd.

Hem de bununla beraber, kavga ve müzâhametin meydanı olan dağdağa-i hayata peyderpey hücum gösteren âlemin binler musibet ve mezâhimlere karşı yegâne nokta-i istinâd, ma‘rifet-i Sâni‘dir.

Evet, her şeyi hikmet ve intizâmla gören Sâni‘-i Hakîm’e i‘tikād etmezse ve ale’l-amyâ tesâdüfe havâle ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin adem-i kifâyetini düşünse, tevahhuş ve dehşet ve telâş ve havftan mürekkeb bir hâlet-i cehennem-nümûn ve ciğer-şikâfta kaldığından, eşref ve ahsen-i mahlûk olan insan,

110

her şeyden daha perişan olduğundan, nizâm-ı kâmil-i kâinâtın hakîkatine muhâlif oluyor. İşte nokta-i istinâd. Evet, melce’ yalnız ma‘rifet-i Sâni‘dir.

Demek şu iki nokta ile bu derece nizâm-ı âlemde hükümfermâlık, hakîkat-i nefsü’l-emriyenin hâssa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan vücûd-u Sâni‘ tecellî ediyor. Akıl görmezse de fıtrat görüyor. Vicdan nezzârdır, kalb penceresidir.

Tenbîh

Arş-ı kemâlât olan ma‘rifet-i Sâni‘in mi‘râclarının usûlü dörttür:

Birincisi: Tasfiye ve işrâka müesses olan muhakkikîn-i sofiyenin minhâcıdır.

İkincisi: İmkân ve hudûsa mebnî olan mütekellimînin tarîkidir. Bu iki asıl, filvâki‘ Kur’ân’dan teşa‘ub etmişlerdir. Lâkin fikr-i beşer başka surete ifrâğ ettiği için, tavîlü'z-zeyil ve müşkilleşmiştir.

Üçüncüsü: Hukemânın mesleğidir. Üçü de taarruz-u evhâmdan masûn değildirler.

Dördüncüsü ki, belâgat-i Kur’âniyenin ulüvv-ü rütbesini i‘lân eden ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzûh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mi‘râc-ı Kur’ânîdir. İşte biz dahi bunu ihtiyâr ettik. Bu da iki nev‘dir:

Birincisi: Delîl-i inâyet tir ki, menâfi‘-i eşyâyı ta‘dâd eden bütün âyât-ı Kur’âniye bu delile îmâ ve şu burhânı tanzîm ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kâinâtın nizâm-ı ekmelinde riâyet-i mesâlih ve hikemdir. Bu ise, Sâni‘in kasd ve hikmetini isbat ve tesâdüf vehmini ortadan nefyediyor.

111

Mukaddeme

Eğer çendân her adam âlemdeki riâyet-i mesâlih ve intizâmda istikrâ-i tâm edemez ve ihâta edemez. Fakat nev‘-i beşerdeki telâhuk-u efkâr sâyesinde, kâinâtın her bir nev‘ine mahsûs kavâid-i külliye-i muntazamadan ibâret olan bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir.

Bununla beraber bir emirde intizâm olmazsa, hüküm, külliyetiyle cereyân edemediği için, kaidenin külliyeti nev‘in hüsn-ü intizâmına delildir. Demek cemi‘-i fünûn-u ekvân, kaidelerin külliyetlerine binâen, istikrâ-i tâmla nizâm-ı ekmeli intâc eden birer burhândırlar. Evet, fünûn-u kâinât bitamâmihâ mevcûdâtın silsilelerindeki halkalardan asılmış olan mesâlih ve semerâtı ve inkılâbât-ı ahvâlin telâfifinde saklanmış olan hikem ve fevâidi göstermek ile Sâni‘in kasd ve hikmetine parmakla şehâdet ve işaret ettikleri gibi, şeyâtîn-i evhâma karşı birer necm-i sâkıbdır.

İşaret

Cehl-i mürekkebi intâc eden, nazar-ı sathîyi tevlîd eden ülfetten tecrîd-i nazar etsen ve akla karşı sedd-i turuk eden evhâmın âşiyânı olan mümâresât-ı elzemiyâttan nefsini tahliye etsen, hurdebînî bir hayvanın sureti altında olan makine-i dakîka-i bedîa-i İlâhiyenin şuûrsuz, mecrâ ve mahrekleri tahdîd olunmayan ve imkânâtında evleviyet olmayan esbâb-ı basîta-i câmide-i tabîiyeden husûl-pezîr ve o destgâhın masnûu olduğunu, kendi nefsini kandırıp mutmain ve iknâ‘ edemiyorsun. Meğer her bir zerrede Eflâtun kadar bir şuûr ve Calinos kadar bir hikmeti isbat ettikten sonra, zerrât-ı sâire ile vâsıtasız muhâbereyi i‘tikād ve esbâb-ı tabîiyenin üssül’esâsı hükmünde olan

112

cüz’-i lâyetecezzâdaki kuvve-i câzibe ve kuvve-i dâfianın ictimâlarının hortumu üzerindeki muhâliyetin damgasını kaldırabilsen. Eğer nefsin bu muhalâta ihtimâl verse, seni insaniyet defterinden sildirecektir.

Fakat câizdir ki, her bir şeyin esası zannettikleri olan cezb ve def‘ ve hareket, âdâtullâhın kanunlarına birer isim olsun. Fakat kanun, kaidelikten tabîîliğeve zihnîlikten hâricîliğe ve i‘tibârdan hakîkate ve âletiyetten müessiriyete gelmemek şartıyla kabul ederiz.

Tenbîh

فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰی مِنْ فُطُورٍ Nazarını âleme gezdir. Hangi yerinde noksâniyeti görebilirsin? Kellâ! Gören görmez. Meğer kör ola veya kasr-ı nazar illetiyle mübtelâ ola. İstersen Kur’ân’a mürâcaat et. Delîl-i inâyeti vücûh-u mümkinenin en ekmel vechiyle bulacaksın. Zîrâ Kur’ân, kâinâtta tefekküre emir verdiği gibi, fevâidi tezkâr ve ni‘metleri ta‘dâd eder. İşte o âyât, şu burhân-ı inâyete mezâhirdir. İcmâli budur, tut! Tafsîli ise, eğer meşîet-i İlâhiye taalluk ederse, âyât-ı âfâkiye ve enfüsiyeyi tefsîr tarikinde, semâ ve beşer ve arzın ilimlerine ma‘kūd olan kütüb-ü selâsede tefsîr edilecektir. O vakit şu burhân tamâm-ı sûretiyle sana görünecektir.

İkinci Delîl-i Kur’ânî: Delîl-i ihtirâ‘ dır. Bunun hulâsası: Mahlûkātın her nev‘ine, her ferdine ve o nev‘e ve o ferde müretteb olan âsâr-ı mahsûsasını müntic ve isti‘dâd-ı kemâline münâsib bir vücûdun verilmesidir. Zîrâ hiçbir nev‘-i müteselsil, ezelî değildir. ”İmkân bırakmaz. Hem de bizzarûre bazının hudûs u nazarın müşâhedesiyle ve sâirleri dahi aklın hikmet nazarıyla görülür.

113

Vehim ve tenbîh

İnkılâb-ı hakîkat olmaz. Nev‘-i mutavassıtın silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnâf, inkılâb-ı hakāikin gayrısıdır.

İşaret: Her bir nev‘in bir adamı ve bir büyük pederi olduğundan, silsilelerdeki tenâsülden neş’et eden vehm-i bâtıl o âdemlerde, o evvel pederlerinde tevehhüm olunmaz. Evet, hikmet, fenn-i tabakatü’l-arz ve ilm-i hayvânât ve nebâtât lisanıyla, iki yüz bini mütecâviz olan envâın adamları hükmünde olan mebde'-i evvellerinin her birinin müstakillen hudûsuna şehâdet ettiği gibi; mevhûm ve i‘tibârî olan kavânîn ve şuûrsuz olan esbâb-ı tabîiye ise, bu kadar hayretfezâ silsileler ve bu silsileleri teşkîl eden ve efrad denilen dehşet-engîz hadsiz makine-i acîbe-i İlâhiyenin tasnî‘ ve îcâdına adem-i kābiliyetleri cihetiyle, her bir ferd ve her bir nevi‘, müstakillen Sâni‘-i Hakîm’in yed-i kudretinden çıktığını i‘lân ve izhâr ediyor.

Evet, Sâni‘-i Zülcelâl her şeyin cebhesinde hudûs ve imkân damgasını koymuştur.

Tenbîh: Ezeliyet-i madde ve hareket-i zerrâttan teşekkül-ü envâ‘ gibi umûr-u bâtılaya ihtimâl vermek, sırf başka şey ile nefsini iknâ‘ etmek sadedinde olduğu için, o umûrun esâs-ı fâsidesini tebeî nazarıyla adem-i derkinden neş’et eder.

Evet, nefsini iknâ‘ etmek suretinde müteveccih olursa, muhâliyet ve adem-i ma‘kūliyetine hükmedecektir. Farazâ kabul etse de, tegāfül-ü ani's-Sâni‘ sebebiyle hâsıl olan ızdırâr ile kabul edebilir.

114

Tenbîh: Mükerrem olan insan, insaniyetin cevheri i‘tibâriyle dâimâ hakkı satın almak istiyor ve dâimâ hakîkati arıyor ve dâimâ maksadı saadettir. Fakat bâtıl ve dalâl ise, hakkı arıyorken haberi olmadan eline düşer. Hakîkatin ma‘denini kazarken, ihtiyârsız bâtıl onun başına düşer. Veyahud hakîkati bulmaktan muzdar veya tahsîl-i haktan hâib oldukça, asıl fıtratı ve vicdanı ve fikri, muhâl ve gayr-i ma‘kūl bildiği bir emri, nazar-ı sathî ve tebeî ile kabulüne mecbûr oluyor.

İşte bu hakîkati pîş-i nazara al! Göreceksin ki, bütün nizâm-ı âlemden eser-i gaflet olarak tevehhüm ettikleri ezeliyet-i madde ve hareket; ve şu bütün akılları hayrette bırakan nakış ve san‘at-ı bedîada tahayyül ettikleri tesâdüf-ü amyâ; ve bütün hikemin şehâdâtına rağmen esbâb-ı câmideden i‘tikād ettikleri te’sîr-i hakîkî; ve nefislerine muğālata edip vehmin- istimrâra istinâden- iğvâsıyla tecessüm ve tahayyül olunan tabîat-ı mevhûmeyi merci‘ yapmakla teselli ettikleri, elbette fıtratları reddeder.

Fakat yalnız hakka teveccüh ve hakîkate kasdettikleri için, şu evhâm-ı bâtıla da‘vetsiz olarak yolun cânibinden taarruz ettikleri için, elbette hedef-i garazına nazarını dikmiş olan adam o evhâma tebeî ve sathî bir nazar ile bakıyor. Onun için, müzahraf olan içine nüfûz edemez.

Fakat ne vakit rağbet ve kasd ve satın almak nazarıyla baksa, almaya değil, belki iltifât etmeye ve bakmaya tenezzül etmez!

Evet, şu kadar çirkin bir şeyi vicdan ve akıl muhâl görüyor. Kalb dahi kabul etmez. İllâ ki müşâgabe ile safsata edip, her bir zerreye hukemânın akıllarını ve hükkâmın siyâsetlerini verip, tâ her bir zerre ahavâtıyla ittifâk ve intizâm meselesinde müşâvere ve muhâbere etsinler. Evet, bu surette

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç