
SAYFA 28
ve mücâzefe ve tecâvüz etmemektir. Zîrâ mücâzefe, kudrete iftirâdır ve ”Dâire-i imkânda daha ahsen yoktur“ olan sözü, İmâm-ı Gazâlî’ye dediren hilkatteki kemâl ve hüsne adem-i kanâattir ve istihfâf demektir.
Ey muhâtab efendi! Bazen burhânın hizmetini temsîl de görüyor. Öyleyse bak, nasıl elmas, altın, gümüş, rasâs, hadîd, ilh. . her birinin birer kıymet ve hâsiyet-i mahsûsası vardır ve mütehâliftir. Öyle de, dinin makāsıdı, kıymet ve edillece mütefâvittir. Birinin yeri hayâl olsa, ötekinin vicdandır. Beriki, sırrın sırrındadır. Evet, ticarette bir füls veya on para yerinde bir elmas veya bir altını verse, nasıl sefâhetine hüküm ve tasarruftan hacz olunur. Aks-i kaziye ile olsa, pek yerinde‘yuha’ işitecek. Ve tüccar olmaya bedel, hayyâl bir maskara olduğu gibi.
Kezâlik, hakāik-i dîniyeyi temyîz etmeyen ve her birisine müstehak olduğu hak ve i‘tibârı vermeyen ve her hükümde şerîatın sikkesini tanımayan, hatta o fabrika-i muazzamadaki eczâlar, her biri mihveri üzerinde hareketine sekte veren gayr-i mümeyyizler, her biri bir acemî adama benzer ki, gayet muntazam ve cesîm bir makina içinde küçük ve latîf bir çarkı görüyor ki, hareket ve vaz‘iyetinde büyük çarkları nazar-ı sathîsince münâsib görünmediğinden, makine fenninde behresizliğiyle beraber, gurûr-u nefis, nazar-ı sathîsini iğfâl ile aldatarak, ıslah niyetiyle vaz‘-ı muntazamadan tağyîre teşebbüs edip, bilmediği halde fabrikayı herc ü merc eder, başını yer.
Elhasıl: Şerîatın her bir hükmünde Şâri‘in bir sikke-i i‘tibârı vardır. O sikkeyi okumak lâzımdır. Sikkenin kıymetinden başka, o hüküm her şeyden müstağnîdir. Hem de lafızperdâzâne ve mübâlağa-cûyâne
SAYFA 29
ve ifrâtperverânelerin tezyîn ve tasarruflarından bin derece müstağnîdir. Dikkat olunsun ki, böyle mücâzifler, nasihat ettikleri vakitte nazar-ı hakîkatte ne derece çirkin oluyorlar.
Ezcümle: Bunlardan birisi bir mecma‘-ı azîmde müskirâttan tenfîr yolunda zecr-i şer‘îyle kanâat etmeden öyle bir şey demiş ki, yazmasından ben hicab ettim. Yazdıktan sonra çizdim. Ey herif! Bu sözlerinle şerîata adâvet ediyorsun. Farazâ sadîk olsan, sadîk-ı ahmak olursun. Adüvvü’d-dînden daha muzırsın.
Hâtime: Ey hâriçten ve uzaktan İslâmiyet’i tenkîd etmeye çalışan insafsızlar! Aldanmayın, muhâkeme edin! Nazar-ı sathî ile iktifâ etmeyiniz. Zîrâ şu sizin bahânelerinize sebeb olanlar, lisân-ı şerîatte ulemâ-i sû’ ile müsemmâdırlar. Onların müvâzenesizlik, zâhirperestliklerinden neş’et eden hicâbın mâverâsına bakınız. Göreceksiniz ki, her bir hakîkat-i İslâmiye necm-i münîr gibi burhân-ı neyyirdir. Nakş-ı ezel ve ebed, üzerinde görünüyor.
Evet, kelâm-ı ezelîden gelen ebede gidecektir. Fakat esefâ! Hubb-u nefis ve tarafdâr-ı nefis ve acz ve enâniyetten neş’et eden teberrî-i nefs ile kendi kabahatini başkasına atıyor. Şöyle yanlışa muhtemel olan sözünü veya hataya kābil olan fiilini, bir büyük zâta veyahud mu‘teber bir kitaba, hatta bazen dine, çok def‘a hadîse, en nihâyet kadere isnâd etmekle, kendini teberrî etmek istiyor. Hâşâ, sümme hâşâ! Nûrdan zulmet gelmez. Kendi aynasında görülen yıldızları setretse de, semâdaki yıldızları setredemez. Fakat kendi göremez.
Ey mu‘teriz ağa! Ağlamak isteyen çocuk gibi veya intikam isteyen kindâr düşman gibi bahane mahane
SAYFA 30
aramakla hilâf-ı şerîatla vücûda gelen ahvâli ve sû’-i tefehhümden neş’et eden şübühâtı sened tutmak, İslâmiyet’e leke getirmek, pek büyük insafsızlıktır. Zîrâ bir müslimin her bir sıfatı İslâmiyet’ten neş’et etmek lâzım gelmez.
Sekizinci Mukaddeme
Temhîd: Şu gelen uzun mukaddemeden usanma. Zîrâ nihâyeti, nihâyet derecede mühimdir. Hem de şu gelen mukaddeme, her kemâli mahveden ye’si öldürür. Ve her bir saadetin mayası olan ümidi hayatlandırır. Ve mâzî başkalara ve istikbâl bize olacağına beşâret verir. Taksîme râzıyız. İşte mevzûu, ebnâ-yı mâziyle ebnâ-yı müstakbeli muvâzene etmektir. Hem de mekâtib-i âliyede elif ve bâ okunmuyor. Mâhiyet-i ilim bir dahi olsa, sûret-i tedrîsi başkadır. Evet, mâzî denilen mekteb-i hissiyâtla, istikbâl denilen medrese-i efkâr bir tarzda değildir.
Evvelâ: Ebnâ-yı mâzîden muradım, İslâmların gayrısından onuncu asırdan evvel olan kurûn-u vustâ ve ûlâdır. Ama millet-i İslâm, üç yüz seneye kadar mümtâz ve serfirâz ve beş yüz seneye kadar filcümle mazhar-ı kemâldir. Beşinci asırdan on ikinci asra kadar ben‘mâzi’’ ile ta‘bîr ederim, ondan sonra‘müstakbel’ derim. ’
Bundan sonra ma‘lûmdur ki, insanda müdebbir-i gālib, ya akıl veya basardır. Ta‘bîr-i diğer ile ya efkâr veya hissiyâttır. Veyahud ya haktır veya kuvvettir. Veyahud ya hikmet veya hükûmettir. Veyahud ya müyûlât-ı kalbiyedir veya temâyülât-ı akliyedir. Veyahud ya hevâ veya hüdâdır. Buna binâen görüyoruz ki,
SAYFA 31
ebnâ-yı mâzînin bir derece sâfî olan ahlâk ve hâlis olan hissiyâtları galebe çalarak gayr-i münevver olan efkârlarını istihdâm ederek şahsiyât ve ihtilâfât meydanı aldı. Fakat ebnâ-yı müstakbelin bir derece münevver olan efkârları heves ve şehvetle muzlim olan hissiyâtlarına galebe ederek emrine musahhar eylediğinden, hukuk-u umûmiyenin hükümfermâ olacağı muhakkak oldu. İnsaniyet bir derece tecellî etti. Beşâret veriyor ki, asıl insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet, semâ-yı müstakbelde ve Asya’nın cinânı üzerinde bulutsuz güneş gibi pertev-efşân olacaktır.
Vaktâ ki mâzî derelerinde hükümfermâ olan garaz ve husûmet ve meylü’t-tefevvuku tevlîd eden, hissiyât ve müyûlât ve kuvvet idi. O zamanın ehlini irşâd için iknâiyât-ı hitâbiye kâfî idi. Zîrâ hissiyâtı okşayan ve müyûlâta te’sîr ettiren, müddeâyı müzeyyene ve şa‘şaalandırmak veyahud hâile veya kuvve-i belâgatle hayâle me’nûs kılmak, burhânın yerini tutar idi. Fakat bizi onlara kıyâs etmek, hareket-i ric‘iye ile o zamanın köşelerine sokmak demektir. Her bir zamanın bir hükmü var. Biz delil isteriz, tasvîr-i müddeâ ile aldanmayız.
Vaktâ ki hâl sahrâsında istikbâl dağlarına dâimâ yağmur veren hakāik-i hikmetin ma‘den-i tebahhurâtı efkâr ve akıl ve hak ve hikmet olduklarından yeni tevellüde başlayan meyl-i taharrî-i hakîkat ve aşk-ı hak ve menfaat-i umûmiyeyi menfaat-i şahsiyeye tercîh ve meyl-i insaniyetkârâneyi intâc eyleyen berâhîn-i kātıadan başka isbât-ı müddeâ bir şeyle olmaz. Biz ehl-i hâliz, nâmzed-i istikbâliz. Tasvîr ve tezyîn-i müddeâ, zihnimizi işbâ‘ etmiyor. Burhân isteriz.
SAYFA 32
Biraz da iki sultan hükmünde olan mâzî ve istikbâlin hasenât ve seyyiâtlarını zikredelim. Mâzî ülkesinde ekseriyetle hükümfermâ, kuvvet ve hevâ ve tabiat ve müyûlât ve hissiyât olduğundan. seyyiâtından biri, her bir emirde,- velev filcümle olsun, istibdâd ve tahakküm var idi. Hem de meslek-i gayra husûmete, kendi mesleğine iltizâm ve muhabbetten daha ziyâde ihtimâm olunur idi. Hem de bir şahsa husûmetin, başkasının muhabbeti suretinde tezâhürü idi. Hem de keşf-i hakîkate mâni‘ olan iltizâm ve taassub ve tarafdarlığın müdâhaleleri idi.
Hâsıl-ı kelâm: Müyûlât muhtelife olduklarından, tarafdârlık hissi, her şeye parmak vurmak ile ihtilâfâtla ihtilâl çıkarıldığından, hakîkat ise kaçıp gizlenir idi. Hem de istibdâd-ı hissiyâtın seyyielerindendir ki, mesâlik ve mezâhibi ikāme edecek, gāliben taassub veya tadlîl-i gayr veya safsata idi. Halbuki üçü de nazar-ı şerîatta mezmûm ve uhuvvet-i İslâmiyeye ve nisbet-i hemcinsiyeye ve teâvün-ü fıtrîye münâfîdir.
Hatta o derece oluyor, bunlardan biri taassub ve safsatasını terk ederek nâsın icmâ‘ ve tevâtürünü tasdîk ettiği gibi, birden mezheb ve mesleğini tebdîl etmeye muzdar kalıyor. Halbuki taassub yerinde hak ve safsata yerinde burhân ve ta‘dlîl-i gayr yerinde tevfîk ve tatbîk ve istişâre ederse, dünya birleşse, hak olan mezheb ve mesleğini bir parça tebdîl edemez. Nasıl ki zaman-ı saadette ve selef-i sâlihîn zamanlarında hükümfermâ, hak ve burhân ve akıl ve meşveret olduklarından, şükûk ve şübühâtın hükümleri olmaz idi.
Kezâlik görüyoruz ki, fennin himmetiyle, zaman-ı hâlde filcümle, inşâallâh istikbâlde bitamâmihi
SAYFA 33
hükümfermâ, kuvvete bedel hak ve safsataya bedel burhân ve tab‘a bedel akıl ve hevâya bedel hüdâ ve taassuba bedel metânet ve garaza bedel hamiyet ve müyûlât-ı nefsâniyeye bedel temâyülât-ı ukūl ve hissiyâta bedel efkâr olacaklardır. Karn-ı evvel ve sânî ve sâlisdeki gibi ve beşinci karna kadar filcümle olduğu gibi. Beşinci asırdan şimdiye kadar kuvvet hakkı mağlub eylemiş idi.
Saltanat-ı efkârın icrâ-yı hasenesindendir ki, hakāik-i İslâmiyet’in güneşi, evhâm ve hayâlât bulutlarından kurtulmuş, her yeri tenvîre başlamıştır. Hatta dinsizlik bataklığında taaffün eden adamlar dahi o ziyâ ile istifâdeye başlamıştırlar.
Hem de meşveret-i efkârın mehâsinindendir ki, makāsıd ve mesâlik, burhân-ı kātı‘ üzerine teessüs ve her kemâle mümidd olan hakk-ı sâbit ile hakāiki rabt eylemesidir. Bunun neticesi; bâtıl, hak suretini giymekle efkârı aldatmaz.
Ey ihvân-ı müslimîn! Hâl, lisân-ı hâl ile bize beşâret veriyor ki sırr-ı وَقُلْ وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ زَهَقَ الْبَاطِلُ boynunu kaldırmış, el ile istikbâle işaret edip, yüksek ses ile i‘lân ediyor ki, dehre ve tabâyi‘-i beşere, dâmen-i kıyâmete kadar hâkim olacak, yalnız âlem-i kevnde adâlet-i ezeliyenin tecellî ve timsâli olan hakîkat-i İslâmiyet’tir ki, asıl insâniyet-i kübrâ denilen şey odur.
İnsâniyet-i suğrâ denilen mehâsin-i medeniyet, onun mukaddemesidir. Görülmüyor mu ki, telâhuktan neş’et eden tenevvür-ü efkâr ile toprağa benzeyen evhâm ve hayâlâtı, hakāik-i İslâmiyenin omuzu üzerinde hafifleştirmiştir. Bu hâl gösteriyor ki, nücûm-u semâ-yı hidâyet olan o hakāik tamamen inkişâf ve tele’lü’ ve lem‘a-nisâr olacakdır. عَلٰی رَغْمِ اُنُوفِ الْاَعْدَٓاءِ
SAYFA 34
Eğer istersen, istikbâl içine gir, bak! Hakîkatlerin meydanında hikmetin taht-ı nezâret ve murâkabesinde teslîs içinde tevhîdi arayanlar, safsata ederek asıl tevhîd-i mahz ve i‘tikād-ı kâmil ve akl-ı selîm kabul ettiği akîde-i hak ile mücehhez ve seyf-i burhân ile mütekallid olanlarla mübâreze ve muhârebe ederse, nasıl birden mağlub ve münhezim oluyor.
Kur'ân’ın üslûb-u hakîmânesine yemin ederim ki, Nasârâyı ve emsâlini havalandırarak dalâlet derelerine atan, yalnız aklı azil ve burhânı tard ve rûhbânı taklîd etmektir. Hem de İslâmiyet’i dâimâ tecellî ve inbisât-ı efkâr nisbetinde hakāiki inkişâf ettiren, yalnız İslâmiyet’in hakîkat üzerinde olan teessüs ve burhân ile takallüdü ve akıl ile meşvereti ve taht-ı hakîkat üstünde bulunması ve ezelden ebede müteselsil olan hikmetin desâtîrine mutâbakat ve muhâkâtıdır. Acaba görülmüyor, âyâtın ekser fevâtih ve havâtiminde nev‘-i beşeri vicdana havâle ve aklın istişâresine hamlettiriyor. Diyor:
اَفَلَا يَنْظُرُونَ ve فَانْظُرُوا ve اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ ve اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ ve تَتَفَكَّرُوا و مَا يَشْعُرُونَ ve يَعْقِلُونَ ve لَا يَعْقِلُونَ ve يَعْلَمُونَ ve فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِی الْاَبْصَارِ
Ben dahi derim: فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِی الْاَلْبَابِ
Hâtime
فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولِي الْاَلْبَابْ Zâhirden ubûr ediniz! Hakîkat sizi bekliyor. Fakat gördüğünüz vakit incitmeyiniz. Esah ve lâzım.
SAYFA 35
Dokuzuncu Mukaddeme
Ukūl-ü selîme yanında muhakkaktır ki, hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir. Hayır küllî, şer cüz’îdir. Şöyle görünüyor ki, âlemin her bir nev‘ine dâir bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir. Fen ise, kavâid-i külliyeden ibârettir. Külliyet-i kāide ise, o nev‘de olan hüsn-ü intizâmına keşşâftır. Demek cemî‘ fünûn, hüsn-ü intizâma birer şâhid-i sâdıktır.
Evet, külliyet intizâma delildir. Zîrâ bir şeyde intizâm olmazsa, hüküm külliyetiyle cereyân edemez. Çok istisnaâtıyla perişan oluyor. Bu şâhidleri tezkiye eden, nazar-ı hikmetle istikrâ-i tâmdır. Fakat bazen intizâm görülmüyor. Çünki dâiresi, ufk-u nazardan daha geniş, tamamen tasavvur ve ihâta olunmadığı için, nizâmın tasvîr-i bîmisâli kendini gösteremiyor.
Binâenaleyh umum fünûnun şehâdetleriyle ve nazar-ı hikmetten neş’et eden istikrâ-i tâmmın tasdîkiyle sâbittir ki, hilkat-i âlemde maksûd-u bizzât ve gālib-i mutlak, yalnız hüsün ve hayır ve hak ve kemâldir. Ama şer ve kubuh ve bâtıl ise, tebeiye ve mağlûbe ve mağmûredirler. Eğer çendân savlet etseler de, muvakkattir.
Hem de sâbittir ki, ekrem-i halk benî-Âdemdir. İsti‘dâdı ve san‘atı buna şâhiddir. Hem de benî-Âdemin en eşrefi, ehl-i hak ve hakîkat olan doğru Müslümanlardır. Hakāik-i İslâmiyet buna şehâdet ettiği gibi, istikbâlin vukūâtı da tasdîk edecektir.
Hem de sâbittir ki, ekmel-i küll, Muhammed’dir (Aleyhissalatüvesselam). Mu‘cizâtı ve ahlâk-ı kâmilesi şehâdet ettiği gibi, muhakkikîn-i nev‘-i beşer de tasdîk ederler. Hatta a‘dâsı da teslîm ediyorlar ve etmeye mecbûrdurlar.
SAYFA 36
Vaktâ ki bu böyle, şu şöyle ve o öyledir. Acaba nev‘-i beşer şekāvetiyle o fünûnların şehâdetini cerh ve istikrâ-i tâmmı nakz ve ibtâl ve meşîet-i İlâhiyesinin karşısında temerrüd, taannüde muktedir olacak mıdır?
Kellâ, muktedir olmaz ve olamaz. Âdil ve Hakîm-i Mutlak’ın Rahmân ve Rahîm ismine kasem ederim: Nev‘-i beşer, şer ve kubuh ve bâtılı, zahmetsiz, yaniبِسَلَامَةِ الْاَمْرْ ile hazmedemeyecektir. Hem de hikmet-i İlâhiye müsâade etmeyecektir.
Evet, hukuk-u umûmiye-i kâinâta cinâyet eden aff olunmaz, râh-ı adem verilmez. Evet, binler sene şerrin galebesi yalnız bu dünyada en ekall bin sene mağlûbiyet-i mutlaka ile netice verecektir. Âlem-i uhrâda hayır, şerri i‘dâm-ı ebedî ile mahkûm edecektir. Yoksa âlemin, muntazama ve mükemmele ve evâmir-i İlâhiyeye mutîa olan sâir envâ‘ ve ecnâs, bu perişan ve şekāvetçi olan nev‘-i beşeri kendileri içinde kabul etmeyerek, hukuk-u vücûddan iskāt ve zulmethâne-i ademe nefiy ve vazîfe-i hilkatten tard etmek iktizâ ve arz-ı hal edeceklerdir. Bu ise bütün isti‘dâdât-ı beşeriyeyi ve âlemde saltanat sürmek ve âhirette saadet-i ebediyeye mazhar olmak için mücehhez edilen kābiliyâtı ve müyûlâtı abes ve beyhûde olmaklığı istilzâm eder. Abes ise istikrâ-i tâmme münâkız olduğu gibi, Sâni‘-i Hakîm’in hikmetine dahi muârız ve Nebiyy-i Sâdık’ın hükmüne de muhâliftir. Evet, istikbâl bu da‘vâların bir kısmını tasfiye edecektir. Fakat tamam tasfiyesi ise âhirette görülecektir. Şöyle:
Eşhastan kat‘-ı nazar, nev‘î ve umûmî hüsün ve hakkın meydân-ı galebesi istikbâldir. Biz ölsek, milletimiz bâkîdir. Kırk sene ile râzı değiliz. En ekall bin sene galebeyi isteriz. Lâkin hem şahsî, hem umûmî, hem cüz’î, hem küllî olan hüsün, hak ve hayır ve kemâlin meydân-ı galebesi ve mahkeme-i kübrâsı;
SAYFA 37
ve beşeri, sâir ihvânı olan kâinât-ı muntazama gibi tanzîm ve isti‘dâdıyla mütenâsib tecziye ve mükâfât veren, yalnız dâr-ı âhirettir. Zîrâ onda hak ve adâlet-i mahza tecellî edecektir.
Evet, bu dar dünya, beşerin cevherinde mündemic olan isti‘dâdât-ı gayr-i mahdûde ve ebed için mahlûk olan müyûlât ve arzularının sünbüllenmesine müsâid değildir. Beslemek ve terbiye için başka âleme gönderilecektir. İnsanın cevheri büyüktür, mâhiyeti âliyedir, cinâyeti dahi azîmdir. İntizâmı da mühimdir, sâir kâinâta benzemez, intizâmsız olamaz. Evet, ebede nâmzed olan büyüktür, mühmel kalamaz, abes olamaz. Fenâ-yı mutlak ile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa kaçamaz. Cehennem ağzını, cennet dahi âğûş-u nâzendârânesini açıp bekliyorlar.
Hâtime
İslâm’ın ve Asya’nın istikbâli, uzaktan gayet parlak görünüyor.
Çünki Asya’nın hâkim-i evvel ve âhiri olan İslâmiyet’in galebesi için dört-beş mukāvemetsûz kuvvetler ittifâk ve ittihâd etmektedirler.
Birinci Kuvvet: Maârif ve medeniyet ile mücehhez olan İslâmiyet’in kuvvet-i hakîkiyesidir.
İkincisi: Tekemmül-ü mebâdî ve vesâitle mücehhez olan ihtiyâc-ı şedîddir.
Üçüncüsü: Asya’yı gayet sefâlette, başka yerleri nihâyet refâhette görmekten neş’et eden tenebbüh-ü tâm ve teyakkuz-u kâmil ile mücehhez olan gıbta ve rekābet ve kîn-i muzmerdir.
Dördüncüsü: Ehl-i tevhîdin düstûru olan tevhîd-i kelime. ve zeminin hâsiyeti olan i‘tidâl ve ta‘dîl-i mizâc.
SAYFA 38
ve zamanın ziyâsı olan tenevvür-ü ezhân. ve medeniyetin kanunu olan telâhuk-u efkâr; ve bedeviyetin lâzımı olan selâmet-i fıtrat; ve zarûretin semeresi olan hafiflik.. ve cür’et-i teşebbüs ile mücehhez olan isti‘dâd-ı fıtrîdir.
Beşincisi: Bu zamanda maddeten terakkîye mütevakkıf olan i‘lâ-yı kelimetullâh; İslâmiyet’in emriyle ve zamanın ilcââtıyla ve fakr-ı şedîdin icbârı ile ve her arzuyu öldüren ye’sin ölmesiyle hayat bulan ümid ile mücehhez olan arzû-yı medeniyet ve meyl-i teceddüddür. Ve bu kuvvetlere yardım etmek için ecânib içine ihtilâl veren ve medeniyetleri ihtiyarlandıran mesâvî-i medeniyetin mehâsinine galebesidir. Ve sa‘yin sefâhete adem-i kifâyetidir. Bunun iki sebebi vardır:
Birincisi: Din ve fazîleti düstûr-u medeniyet etmemeklikten neş’et eden müsâade-i sefâhet ve muvâfakat-i şehvet-i nefistir.
İkincisi: Hubbü’ş-şehevât ve diyânetsizliğin neticesi olan merhametsizlikten neş’et eden maîşetteki müdhiş müsâvâtsızlıktır.
Evet şu diyânetsizlik, Avrupa medeniyetinin iç yüzünü öyle karıştırmış ki, o kadar fırak-ı fesâdiyeyi ve ihtilâliyeyi tevlîd etmiş. Farazâ hablü’l-metîn-i İslâmiye ve sedd-i Zülkarneyn gibi şerîat-ı garrânın hakîkatine ilticâ ve tahassun edilmezse, bu fırak-ı fesâdiye, onların âlem-i medeniyetlerini zîr ü zeber edeceklerdir. Nasıl ki şimdiden tehdîd ediyorlar. Acaba hakîkat-i İslâmiyenin binler mesâilinden yalnız zekât meselesi, düstûr-u medeniyet ve muâvenet olursa, bu belâya ve yılanın yuvası olan maişetteki müdhiş müsâvâtsızlığa devâ-yı şâfî olmayacak mıdır? Evet, en mükemmel ve bozulmaz bir devâ olacaktır.
SAYFA 39
Eğer denilse: Şimdiye kadar Avrupa’yı gālib ettiren sebeb, bundan sonra neden etmesin?
Cevab: Bu kitabın mukaddemesini mütâlaa et. Sonra buna da dikkat et: Sebeb-i terakkîsi, her şeyi geç almak ve geç de bırakmak ve metânet etmek şe’ninde olan burûdet-i memleket; ve mekân ve meskenin darlığı; ve sâkinlerin kesretinden neş’et eden fikr-i ma‘rifet ve arzû-yu san‘at; ve deniz ve ma‘den ve sâir vesâitin müsâadesiyle hâsıl olan teâvün ve telâhuk idi. Fakat şimdi tekemmül-ü vesâit-i nakliye ile âlem bir şehr-i vâhid hükmüne geçtiği gibi, matbûât ve telgraf gibi vesâit-i muhâbere ve müdâvele ile ehl-i dünyâ bir meclisin ehli hükmündedir.
Velhâsıl: Onların yükleri ağır, bizimki hafif olduğundan yetişip, geçeceğiz. Eğer tevfîk refîk ola.
[Hâtimenin Hâtimesi]
Asya’nın bahtını, İslâmiyet’in tâliini açacak yalnız meşrûtiyet ve hürriyettir. Fakat şerîat-ı garrânın terbiyesinde kalmak şartıyla.
Tenbîh: Mehâsin-i medeniyet denilen emirler, şerîatın başka şekle çevrilmiş birer meselesidir.
SAYFA 40
Onuncu Mukaddeme
Bir kelâmda, her fehme gelen şeylerde mütekellim muâheze olunmaz. Zîrâ mesûk-u lehü’l-kelâmdan başka mefhumlar, irâde ile deruhde eder. İrâde etmezse, itâb olunmaz. Fakat garaz ve maksada mutlakā zâmindir. Fenn-i beyânda mukarrerdir: Sıdk ve kizb, mütekellimin kasıd ve garazının arkasında gidiyorlar. Demek maksûd ve mesâk-ı kelâmda olan muâheze ve tenkîd, mütekellime âittir. Fakat kelâmın müstetbeâtı ta‘bîr olunan telvîhât ve telmîhâtında ve suver-i maânî ve tarz-ı ifâde ve maânî-i ûlâ ta‘bîr olunan vesâil ve üslûb garazında olan günah ve muâheze, mütekellimin zimmetinde değil, belki örf ve âdete ve kabûl-ü umûmîye âittir. Zîrâ tefhîm için, kabûl-ü umûmî ve örf, ihtirâm olunur. Hem de eğer hikâye ise, halel ve hata mahkiyyun anha âittir.
Evet, mütekellim suver ve müstetbeâtta muâheze olunmaz. Zîrâ onlara el atmak, semerâtını almak için değildir. Belki daha yukarı makāsıdın dallarına çıkmak içindir. Eğer istersen kinâî şeylere dikkat et. Meselâ: "Filanın kılıcının bendi uzundur" ve “Ramâdı çoktur” denildiği vakit, o adam uzun ve sahî ola. Ramâd ve kılıcı hiç olmazsa da kelâm sâdıktır. Eğer istersen misâl ve müsül-ü faraziyeye dikkat et. Göreceksin, iştihârdan neş’et eden kıymet ve kuvvet ile müdâvele-i efkâr ve akıllar arasında sefârete müsteid oluyorlar. Hatta Mesnevî sâhibi ve Sa‘dî-i Şîrâzî gibi en doğru müellif ve en muhakkik hakîm, o müsül-ü faraziyeyi istihdâm ve isti‘mâl etmelerinden, müşâhhat görmemişlerdir. Eğer bu sır sana göründü ve ışıklandı, mumunu ondan yandır, kıssat ve hikâyetin köşelerine git. Zîrâ cüzde cârî olan, bazen küllde dahi cârî olabilir.
SAYFA 41
Tenbîh: Üçüncü Makāle’de müşkilât ve müteşâbihât-ı Kur’âniyeye dâir bir kāide gelecektir. İktizâ-yı makam ile şimdilik bir nebzesini zikredeceğiz. Şöyle:
Vaktâ ki, Kitâb-ı Hakîm’den maksûd-u ehemm, ekseriyeti teşkîl eden cumhurun irşâdı idi. Çünki havâs, avâmın mesleğinden istifâde edebilirler. Fakat avâm ise, havâssa hitâb olunan kelâmı hakkıyla fehm edemezler. Halbuki cumhur ise, ekseri avâm ve avâm ise, me’lûfât ve mütehayyelâtından tecerrüd edip hakîkat-i mahza ve mücerredât-ı sırfeyi çıplak olarak göremezler. Fakat görmeleri te’mîn edecek, yalnız zihinlerinin te’nîsi için, me’lûf olan ziyy ve libâs ile mücerredât arz-ı endâm etmektir. Tâ mücerredâtı, suver-i hayâliye arkasında temâşâ etmekle görüp tanısın.
Öyle ise hakîkat-i mahza, me’lûflerini giyecektir. Fakat sûrete hasr-ı nazar etmemek gerektir. Bu sırra binâendir: Esâlîb-i Arab’da ukūl-ü beşere olan tenezzülât-ı İlâhiye ta‘bîr olunan mürâât-ı efham ve mümâşât-ı ezhân, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’da cereyân etti. Ezcümle: ثُمَّ اسْتَوٰی عَلَی الْعَرْشِ ve يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْ ve وَجَٓاءَ رَبُّكَ ve emsâli, Hem de حَتّٰٓی اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ی عَيْنٍ حَمِئَةٍ ve eşbâhı, Hem de وَالشَّمْسُ تَجْر۪ی لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ve nezâiri bu üslûba birer mecrâdır. ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ف۪يهِ
Hâtime:: Sa‘b olan bir kelâmın iğlâk ve işkâli, ya lafız ve üslûbun perişanlığından neş’et eder,, bu kısım Kur’ân-ı Vâzıhu’l-Beyân’a yanaşmamıştır. Veyahud ma‘nânın dakîk, derin veyahud kıymetdar veyahud gayr-i me’lûf, gayr-i mebzûl olduğundan, güya fehme karşı nazlanmak ve şevki arttırmak için kendini göstermemek ve kıymet ve ehemmiyet vermek ister. Müşkilât-ı Kur’âniye bu kısımdandır.