MUHÂKEMÂT

72

vücûd ve ademe bir delîl-i kat‘iyye dest-res olmayan bir emirde tereddüd etmektir. Eğer delilden neş’et etmiş ise makbûldür. Yoksa mu‘teber değildir. Bu imkân-ı vehmînin ahkâmındandır ki, bazı vehhâmlar diyor: “Muhtemeldir, burhânın gösterdiği gibi olmasın. Zîrâ akıl, her bir şeyi derkedemez. Aklımız da buna ihtimâl verir.”

Evet, yok; belki ihtimâl veren vehminizdir. Aklın şe’ni burhân üzerine gitmektir. Evet, akıl her bir şeyi tartamaz, fakat böyle maddiyâtı ve en küçük hâdimi olan basarın kabzasından kurtulmayan bir emri tartar. Farazâ tartmaz ise, biz de o meselede çocuk gibi mükellef değiliz.

Tenbîh: Ben zâhirperest ve nazar-ı sathî sâhibi ta‘bîriyle yâd ettiğim ve tevbîh ve ta‘nîf ile teşhîr ettiğim muhâtab-ı zihniyem, ağleb-i hâlde ehl-i tefrît olan ve cemâl-i İslâmı görmeyen ve nazar-ı sathiyle uzaktan İslâmiyet’e bakan hasm-ı dindir. Fakat bazen, ehl-i ifrât olan, iyilik bilerek fenâlık eden, dinin câhil dostlarıdır.

Beşinci Belâ: Ehl-i tefrît ve ifrât olan bîçârelerin ellerini tutarak zulümâta atan birisi de, her mecazın her yerinde taharrî-i hakîkat etmektir. Evet, mecazda bir dâne-i hakîkat bulunmak lâzımdır ki, mecaz ondan neşv ü nemâ bularak sünbüllensin. Veyahud hakîkat, ışık veren fitildir; mecaz ise, ziyâsını tezyîd eden şişesidir. Evet, muhabbet kalbde ve akıl dimağdadır. Elde ve ayakta aramak abestir.

Altıncı Belâ: Nazarı tams eden ve belâgati setreden, zâhire olan kasr-ı nazardır. Demek ne kadar akılda hakîkat mümkün ise, mecaza tecâvüz etmezler. Mecaza gidilse de meâli tutulur. Bu sırra binâendir:

73

Âyet ve hadîsin tefsîr veya tercümesi, onlardaki hüsün ve belâgati gösteremez. Güya onlarca karîne-i mecâz, aklen hakîkatin imtinâıdır. Halbuki karîne-i mânia, aklî olduğu gibi, hissî ve âdî ve makamî, daha başka çok şeyler ile de olabilir. Eğer istersen, Cennetü’l-Firdevs gibi olan Delâilü’l-İ‘câz’ın iki yüz yirmi birinci kapısından gir. Göreceksin, o koca Abdülkāhir, gayet hiddetli olarak böyle müteassifleri yanına çekmiş, tevbîh ve tekdîr ediyor.

Yedinci Belâ: Muarrefi münekker eden biri de, hareke gibi bir arazı, zâtiye ve eyniyeye hasr ettiklerinden, “gayr-i men hüve leh olan vasf-ı cârîyi inkâr etmek lâzım geldiğinden, şems-i hakîkat tarz-ı cereyânından çıkarılmıştır. Acaba böyleler Arabların üslûblarına hiç nazar etmemişlerdir ki, nasıl diyorlar: “Dağlar bize rast geldi. Sonra bizden ayrıldı. Başka bir dağ başını çıkardı. Sonra gitti, bizden mufârakat eyledi. Deniz dahi güneşi yuttu; ilâ âhirihî” “Miftâh-ı Sekkâkî de beyân olunduğu gibi, pek çok yerlerde san‘at-ı beyâniyeden olan kalb-i hayâli, esrâr-ı beyâniye için isti‘mâl etmektedirler. Bu ise deverân sırrıyla, mağlata-i vehmiye üzerine müesses bir letâfet-i beyâniyedir.

Şimdi sermeşk olarak iki misâl-i mühimmeyi beyân edeceğim. Tâ ki o minvâl üzerine işleyesin. Şöyle: وَیُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪یهَا مِنْ بَرَدٍ وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا Şu iki âyet gayet şâyân-ı dikkattirler. Zîrâ zâhire cümûd, belâgatin hakkını cühûd demektir. Zîrâ birinci âyette olan istiâre-i bedîa, o derece harâretlidir ki, buz gibi olan cümûdu eritir. Ve bulut gibi zâhir perdesini berk gibi yırtar.

74

İkinci âyette belâgat o kadar müstakar ve muhkem ve parlaktır ki, seyri için güneşi durdurur. Evvelki âyet, قَوَار۪یرَ مِنْ فِضَّةٍ nazîresidir. O da onun gibi bir istiâre-i bedîayı tazammun eylemiştir. Şöyle ki:

Cennetin evânîleri şişe olmadığı gibi, gümüş dahi değildir. Belki şişenin gümüşe olan mübâyeneti, bir istiâre-i bedîanın karînesidir. Demek şişe şeffafiyetiyle, fıdda dahi beyaz ve parlaklık hasebiyle, güya cennetin kadehlerini tasvîr etmek için iki nümunedirler ki, Sâni‘-i Rahmân bu âleme göndermiş. Tâ nefis ve mallarıyla cennete müşteri olanların rağabâtını tehyîc ve iştihâlarını açsın. Aynen bunun gibi, مِنْ جِبَالٍ ف۪یهَا مِنْ بَرَدٍ bir istiâre-i bedîa ondan takattur ediyor. O istiârenin zemini ise, zemin ve âsumân mâbeyninde hükm-ü hayâl ile tasavvur olunan müsâbakāt ve rekābetin tahayyülü üzerine müessestir. Mezraası şöyledir ki, zemin, kar ve bered ile tezemmül veya taammüm eden dağlarıyla ve rengârenk besâtîniyle süslendiği gibi, güya ona rekābeten ve inâden, âsumân dahi cibâl ve besâtîni andıran rengârenk ile teşekkül eden ve dağlara nazîreler yapmak için parça parça dağılan bulutlarıyla sarılıp cilveger oluyor. O dağ gibi parça parça bulutlar, sefîneler veyahud dağlar veyahud develer veyahud bostan ve derelerdir denilse, teşbîhte hata edilmemiş olur.

O cevvdeki seyyârelerin çobanı ra‘ddır. Kamçı gibi, berkini başları üzerine silkeleyip dolaştırıyor. O musahhar sâbihalar ise, o bahr-i muhît-i havâîde seyr ü cereyân etmekle, mahşere tesâdüf etmiş dağları andırırlar. Güya semâ, su buharının zerrâtını ra‘d ile silâh başına da‘vet ettiği gibi, “Rahat olun emriyle herkes yerine gider, gizlenir.

75

Evet, çok def‘a bulut dağın libâsını giydiği gibi, heykeli ile teşekkül etmekle beraber, bered ve karın beyazıyla televvün ve rutûbet ve burûdetiyle tekeyyüf eder. Öyle ise bulut ve dağ, komşu, arkadaştırlar. Birbirine levâzımâtını âriye vermeye mecbûrdurlar. Bu uhuvvet ve mübâdeleti Kur’ân’ın çok yerleri gösterir. Zîrâ bazen onu, onun libâsında ve ötekini berikinin suretinde bize gösterir. Hem de tenzîlin pek çok menâzilinde dağ ve bulut birbirinin elini tutup musâfaha ettikleri vardır. Nasıl kitâb-ı âlemin bir sahîfesi olan zeminde muânaka ve musâfahaları şâhiddir. Zîrâ ummân-ı havâda iskele hükmünde olan dağ tepesinde lenger-endâz olduklarını görüyoruz.

İkinci âyet: وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا Evet, تَجْر۪ی bir üslûba işaret ettiği gibi, لِمُسْتَقَرٍّ dahi bir hakîkati telvîh eder. Demek câizdir ki, تَجْر۪ی lafzıyla şöyle bir üslûba işaret olsun. Şöyle:

Şems, demiri altından yapılmış mühezzeb, müzehheb, zırhlı bir sefîne gibi esîrden olan vemevc-i mekfûf ta‘bîr olunan ummân-ı semâda seyâhat ve yüzüyor. Eğer çendân müstakarrında lenger-endâzdır. Lâkin o bahr-i semâda o zeheb-i zâib cereyân ediyor. Fakat o cereyân arazî ve tebeî ve tefhîm için mürâât ve ihtirâm olunan nazar-ı hissiyledir. Fakat hakîkî iki cereyânı vardır. Olmaz ise de olur. Zîrâ maksad, beyân-ı intizâmdır. Esâlîb-i Arab’da olduğu gibi tebeî ise veya zâtî ise, nizâmın nokta-i nazarında birdir.

Sâniyen: Şems müstakarrında, mihveri üzerinde müteharrik olduğundan, o erimiş altın gibi eczâları dahi cereyân ediyor. Bu hareke-i hakîkiye evvelki hareke-i mecâziyenin dânesidir, belki zembereğidir.

76

Sâlisen: Şemsin müstakarrı denilen taht-ı revânıyla ve seyyârât denilen asâkir-i seyyâresiyle göçüp sahrâ-yı âlemde seyr ü seferi, muktezâ-yı hikmet görünüyor. Zîrâ kudret-i İlâhiye her şeyi hayy ve müteharrik kılmıştır ve sükûn-u mutlak ile hiçbir şeyi mahkûm etmemiştir. Mevtin biraderi ve ademin ammizâdesi olan atâlet-i mutlak ile, rahmeti bırakmamış ki kaydedilsin. Öyle ise şems de hürdür. Kānûn-u İlâhîye itâat etmek şartıyla serbesttir, gezebilir. Fakat başkasının hürriyetini bozmamak gerektir ve şarttır. Evet, şems, emr-i İlâhîye temessül eden ve her bir hareketini meşîet-i İlâhiyeye tatbîk eden bir çöl paşasıdır. Evet, cereyân, hakîkî ve zâtî olduğu gibi, arazî ve hissî de olabilir. Nasıl hakîkîdir, öyle de mecâzîdir. Bu mecazın menârı, تَجْر۪ي dir. Üslûbun ukde-i hayâtiyesine telvîh eden lafız, لِمُسْتَقَرٍّ dir.

Elhâsıl: Maksâd-ı İlâhîsi, nizâm ve intizâmı göstermektir. Nizâm ise şems gibi parlıyor. كُلِ الْعَسَلَ وَلَا تَسَلْ kaidesine binâen, nizâmı intâc eden hareket-i şems veyahud deverân-ı arz, hangisi olursa olsun, asıl maksadı ihlâl etmediği için sebeb-i aslînin taharrîsine mecbûr değiliz. Meselâ, قَالَ ’nin elifiyle hıffet hâsıldır. Aslı ne olursa olsun, vâv’a bedel kāf dahi olsa fark etmez. Yine elif, elif ve hafiftir.

İşaret: Bu tasvîrâtla beraber, hiss-i zâhire istinâden, zâhir mutaassıbâne bir cümûd-u bâridi göstermek, nasıl ki belâgatin harâret ve letâfetine münâfîdir. Öyle de, delîl-i Sâni‘ olan nizâm-ı âlemin esası olan hikmetullâhın şâhidi olan istihsân-ı akliyye cârih ve muhâliftir. Şöyle:

77

Meselâ, Sübhân Dağı’na çok fersahla uzak bir mesâfeden müteveccih olsan ve istesen ki, Sübhân senin cihât-ı erbaana mukābil gelse veyahud her cihete mukābil olarak görmüşsün. Bu tebdîl ve tebeddüle lâzım olan rahat bir sebebi olan kaç hareket-i vaz‘iye ile birkaç adım atmak gibi en kısa yolu terk ve Sübhân Dağı gibi dehşetli bir cirm-i azîmi seni hayrette bırakacak bir dâire-i azîmeyi kat‘etmesini tahayyül veya teklîf etmek gibi bir gayet uzun yolu ve israf ve abesiyete acîb bir misâli nizâm-ı âleme esas tutmak, bence nizâma cinayet etmektir. Şimdi insafla nazar-ı hakîkatle bu taassub-u bârideye bak: Nasıl istikrâ-i tâmmın şehâdetiyle sâbit olan bir hakîkat-i bâhireye muâraza ediyor. O hakîkat ise budur:

Hilkatte israf ve abes yoktur. Ve hikmet-i ezeliye, kısa ve müstakîm yolu terk etmez. Uzun ve müteassif yolu ihtiyâr etmez. Öyle ise, acaba istikrâ-yı tâmmın mecaza karîne olmasından ne mâni‘ tasavvur olunur ve neden câiz olmasın?

Tenbîh: Eğer istersen Mukaddemât’a gir. Birinci Mukaddeme’yi suğrâ ve Üçüncü Mukaddeme’yi kübrâ yap. Sana netice verecektir ki, ehl-i zâhirin zihinlerini teşvîş eden, felsefe-i Yunaniyeye incizâblarıdır. Hatta o felsefeye fehm-i âyette bir esâs-ı müselleme nazarıyla bakıyorlar. Hatta oğlu ölmüş bir kocakarıyı güldürecek derecede bir misâl budur ki: Bazılar öyle bir zâtın kelâmındaki fülûs-u felsefeyi, cevher-i hakîkatten temyîz etmeyecek dereceden pek çok derecede âlî olan o zât-ı nekkād, kürtçe demiş ki: Hâşiye عَنَاصِرْ چِهَارِنْ ژِوَانِنْ مَلَكْ Halbuki, bu söz ile hukemânın mezhebi olan ki:

78

Melâike-i Kirâm maddeden mücerreddirler red yolunda tasrîh ediyor ki, “Melâike-i Kirâm anâsırdan mahlûk ecsâm-ı nûrâniyedirler.” Onlar fehmetmişler ki, anâsır dört oldukları, İslâmiyet’tendir. Acaba? Dörtlüğü ve unsuriyeti ve besâteti, hukemâ ıstılâhâtından ve müzahraf olan ulûm-u tabîiyenin esaslarındandır. Hiç usûl-ü İslâmiyeye taallukları yoktur. Belki zâhir müşâhedetle hükmolunan bir kaziyedir.

Evet, dine teması olan her şey, dinden olması lâzım gelmiyor. Ve İslâmiyet’le imtizâc eden her bir madde, İslâmiyet’in anâsırından olduğunu kabul etmek, unsur-u İslâmiyet’in hâsiyetini bilmemek demektir. Zîrâkitap ve sünnet ve icmâ‘ ve kıyâs olan anâsır-ı erbaa-i İslâmiye, böyle maddeleri terkîb ve tevlîd etmez.

Elhasıl: Unsuriyet ve besâtet ve erbaiyet, felsefenin bataklığındandır; şerîatın ma‘den-i sâfîsinden değildir. Fakat felsefenin yanlışı, seleflerimizin lisânlarına girdiğinden, bir mahmil-i sahîh bulmuştur. Zîrâ selef, “Dörttür dediklerinden murad, zâhiren dörttür. Veyahud hakîkaten ecsâm-ı uzviyeyi teşkîl eden müvellidü’l-mâ ve müvellidü’l-humûza ve azot ve karbon yine dörttür.

Eğer hür-fikirsen, bu felsefenin şerrine bak: Nasıl ezhânı esâretle sefâlete atmıştır. Âferîn, hürriyetperver olan hikmet-i cedîdenin himmetine ki, o müstebid hikmet-i Yunaniyeyi dört duvarıyla zîr ü zeber etmiştir. Demek muhakkak oldu ki, âyâtın delâil-i i‘câzının miftâhı ve esrâr-ı belâgatin keşşâfı, yalnız belâgat-i Arabiyenin ma‘denindendir. Yoksa felsefe-i Yunaniyenin destgâhından değildir.

79

Ey birader! Vaktâ ki keşf-i esrâr merakı bizi şu makama kadar getirdi. Biz de seni beraber çektik. Seni ta‘cîz ettik. Hem senin çok yorgunluğunu dahi biliriz. Şimdi Unsuru’l-Belâgat ve i‘câzın miftâhı olan İkinci Makāle’nin içerisine seni gezdirmek istiyorum. Sakın o makālenin iğlâk-ı üslûbu ve içinde cilveger olan mesâilin elbiselerinin perişaniyeti, seni temâşâsından müteneffir etmesin. Zîrâ iğlâk eden, ma‘nâsındaki dikkat ve kıymettir. Ve perişan eden ve ziynet-i zâhiriyeden müstağnî eden, ma‘nâsındaki cemâl-i zâtiyesidir.

Evet, nazlanan ve istiğnâ gösteren nâzenînlerin mehirleri dikkattir.

Ve menzilleri dahi kalbin süveydâsıdır. Bunlara giydirdiğim elbise,

zamanın modasına muhâliftir. Zîrâ Kürd mektebi denilen yüksek dağlarda

büyümüş olduğumdan, alaturka terziliğe alışamadım. Hem de şahsın

üslûb-u beyânı, şahsın timsâl-i şahsiyetidir. Ben ise gördüğünüz

veya işittiğiniz gibi, halli müşkil bir muammâyım.

Temme Temme

80

Unsuru’l-Belâgat

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

(اَلطَّیِبَاتُ لِلّٰهِ وَالصَّلَوَاتُ عَلٰی نَبِیِّهٖ)

İkinci Makāle

Belâgatin ruhuna taalluk eden birkaç meselenin beyânındadır.

Birinci mesele

Tarih lisân-ı teessüfle bize ders veriyor ki, saltanat-ı Arabın câzibesiyle A‘câm, Arablara muhtelit olduklarından, kelâm-ı Mudarînin melekesi denilen belâgat-i Kur’âniyenin ma‘denini müşevveş ettikleri gibi; öyle de acemlerin ve acemîlerin belâgat-i Arabiyenin san‘atına girdiklerinden fikrin mecrâ-yı tabîîsi olan nazm-ı maânîden, zevk-i belâgati nazm-ı lafza çevirmişlerdir. Şöyle ki:

Efkâr ve hissiyâtın mecrâ-yı tabîîsi nazm-ı maânîdir. Nazm-ı maânî ise, mantıkla müşeyyeddir. Mantığın üslûbu ise, müteselsil olan hakāike müteveccihtir. Hakāike giren fikirler ise, karşısında olan dekâik-i mâhiyâtta nâfizdirler. Dekāik-ı mâhiyât ise, âlemin nizâm-ı ekmeline mümidd ve müstemiddirler. Nizâm-ı ekmelde her bir hüsnün menbaı olan hüsn-ü mücerred mündemicdir. Hüsn-ü mücerred ise, mezâyâ ve letâif denilen belâgat çiçeklerinin bostanıdır. Çiçeklerin bostanı, cinân-ı hilkatte cilveger olan, ezhâra perestiş eden ve şâir denilen bülbüllerin nagamâtıdır. Bülbüllerin nagamâtına âheng-i rûhânî veren ise, nazm-ı maânîdir.

81

Hâl böyle iken, Arab’dan olmayan dahîl ve tufeylî ve acemîler, belâgat-i Arabiyede üdebâ sırasına geçmeye çalıştıklarından, iş çığırdan çıktı. Zîrâ bir milletin mizâcı o milletin hissiyâtının menşei olduğu gibi, lisân-ı millîsi de hissiyâtının ma’kesidir. Milletin emziceleri muhtelif olduğu gibi, lisanlarındaki isti‘dâd-ı belâgat dahi mütefâvittir. Lâsiyyemâ Arabî lisânı gibi nahvî bir lisân olsa.

Bu sırra binâen, cereyân-ı efkâra mecrâ ve belâgat çiçeklerine çimengâh olmaya çok derece nâkıs ve kısa ve kuru ve kır’âv olan nazm-ı lafz, mecrâ-yı tabîîsi olan nazm-ı ma‘nâya mukābele ederek belâgati müşevveş etmiştir. Zîrâ acemîler sû’-i ihtiyâr veya sevk-i ihtiyaçla lafzın tertîb ve tahsînine ve maânî-i lügaviyenin tahsîline daha ziyâde muhtaç olduklarından ve elfâz, mecrâ olmak cihetiyle daha âsân ve daha zâhir ve nazar-ı sathîye daha mûnis ve hevâm gibi avâmın nazarlarını daha câzibedâr ve avamperestane nümâyişlere daha müsteid bir zemin olduğundan, elfâza daha ziyâde sarf-ı himmet etmişlerdir. Yani ne kadar bir mesâfe kat’ederse önlerine çok müşa‘şa‘ sahrâlar kendilerini göstermek şânında olan tertîb-i maânîde olan tegalgulden zihinlerini çevirip, elfâz arkasına koşup, dolaşıyorlar. Maânînin tasavvurlarından sonra elfazın arkasına gitmekle fikirleri çatallaşmıştır. Gide gide elfâz ma‘nâya galebe etmekle istihdâm ederek, “Lafız, ma‘nâya hizmet etmek olan kaziye-i tabîiye aksine çevrildiğinden, tabîat-ı belâgattan böyle lafızperest mutasallifların san‘atına kadar, yok belki tasannu‘larına, uzun bir mesâfe girmiştir.

Eğer istersen Harîrî, gibi bir dâhiye-i edebin Makamât’ına gir, gör! O dâhiye-i edeb nasıl hubb-u lafza mağlub olarak, lafızperestlik hevesi o kıymetdar edebini lekedâr ettiği gibi, lafızperestlere de bast-ı özür etmiştir

82

ve numûne-i imtisâl olmuştur. Onun için o koca Abdülkāhir, bu hastalığı tedâvi etmek için Delâil-i İ‘câz ve Esrârü’l-Belâgat’in bir sülüsünü onun ilaçlarından doldurmuştur. Evet, lafızperestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır.

Tenbîh: Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır; öyle de, suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbîhperestlik ve hayalperestlik ve kāfiyeperestlik, şimdi filcümle, ileride ifrât ile tam bir hastalık ve ma‘nâyı kendine fedâ edecek derecede bir maraz olacaktır. Hatta bir nükte-i zarâfet için veyahud kafiyenin hatırı için, çok edîb, edebde edebsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır.

Evet, lafza ziynet verilmeli, fakat tabîat-ı ma‘nâ istemek şartıyla. Ve sûret-i ma‘nâya haşmet vermeli, fakat meâlin iznini almak şartıyla. Ve üslûba parlaklık vermeli, fakat maksûdun isti‘dâdı müsâid olmak şartıyla. Ve teşbîhe revnak vermeli, fakat matlûbun münâsebetini göze almak ve rızâsını tahsîl etmek şartıyla. Ve hayâle cevelân ve şaşaa vermeli, fakat hakîkati incitmemek ve ağır gelmemek ve hakîkate misâl olmak ve hakîkatten istimdâd etmek şartıyla gerektir.

İkinci mesele

Kelâmın hayatlanması ve neşv ü nemâsı, ma‘nâların tecessümüyle ve cemâdâta nefh-i rûh etmekle bir mükâleme ve mübâhaseyi içlerine atmaktır. Şöyle:

Deverân ile ta‘bîr olunan, vücûdda ve ademde iki şeyin mukarenetiyle, biri ötekisine illet ve me’haz ve menşe’ zannolunması olan i‘tikād-ı örfî üzerine müesses olan mağlata-i vehmiye üstüne mebnî olan

83

kuvve-i hayalden neş’et eden sihr-i beyanıyla, sehhâr gibi cemâdâtı hayatlandırır, birbiriyle söyletir. İçlerine ya adâveti veya muhabbeti atar. Hem de ma‘nâları tecessüm ettirir, hayat verir, içinde harâret-i garîziyeyi derc eder.

Eğer istersen, gürültülü menzil ıtlâkına şâyeste olan bu beyte gir: یُنَاج۪ينِي الْاَخْلَافُ الْاِخْلَافُ مِنْ تَحْتِ مَطْلِه۪٭ وَتَخْتَصِمُ الْاٰمَالُ وَالْيَأْسُ ف۪ي صَدْر۪ي Yani, “Mümâtale-i hak perdesi altında hulfü’l-va‘d benimle konuşuyor. Der: Aldanma! Onun için sînemde ümidlerim yeis ile kavgaya başladılar; o mütezelzil hâne olan sadrımı harâb ediyorlar.” Göreceksin, nasıl şâir-i sâhir emel ve ye’si tecsîm etmekle hayatlandırarak, nemmâm olan ihlâfın fitnesiyle bir muhârebe ve muhâsamayı temsîl eyledi. Güya sinematoğraf gibi bu beyt, senin aklına rüya görünüyor. Evet, bu sihr-i beyânî bir nevi‘ tenvîm eder.

Veyahud yerin yağmur ile muâşaka ve şekvâsını dinle! İşte: تَشَكَّي الْاَرْضُ غِيْبَتَهُٓ اِلَيْهِ٭ وَتَرْشُفُ مَٓائَهُ رَشْفَ الرُّضَابِ Yani, yağmurun geç gelmesini ona teşekkî eder. Mahbûbun ağız suyu gibi suyunu emer. Acaba yeri Mecnûn, sehâbı Leyla hâletlerinde bu şiir sana tahyîl etmiyor mu?

Tenbîh: Bu şiiri güzel gösteren, içindeki hayâlin hakîkate bir derece müşâbehetidir. Zîrâ yağmur gecikse, sonra gelse, toprak vız vız gibi bir savtı çıkartarak suyunu çeker. Bu hâli gören, geçliğine ve şiddet-i ihtiyacına intikāl ettiğinden, meşhur deverânın sırrıyla ve tevehhümün tasarrufâtıyla bir muâşaka ve mükâleme suretine ifrâğ eder.

İşaret: Her bir hayâlde bu çiznök gibi bir dâne-i hakîkat bulunmak şarttır.

84

Üçüncü mesele

Kelâmın elbise-i fâhiresi veyahud cemâli ve sureti, üslûb iledir. Yani kālıb-ı kelâm iledir. Şöyle ki:

Ya dikkat-i nazar veya tevaggul veya mübâşeret veya san‘atın telakkuhuyla hayâlde tevellüd eden temâyülâtın hususiyâtından teşekkül eden suretlerden terekküb eden istiâre-i temsîliyenin parçaları telâhuk ettiklerinden tenevvür ve teşerrüb ve teşekkül eden üslûb, kelâmın kalıbı olduğu gibi, cemâlin ma‘deni ve hulel-i fâhirenin destgâhıdır. Güya aklın borazanı denilmeye şâyân olan irâde ses etmekle, kalbin karanlık köşelerinde yatan ma‘nâlar çıplak, yalın ayak, baş açık olarak çıktıklarından, mahall-i suver olan hayâle girerler. O hazînetü’l-hayâlde buldukları sureti giyerler. En ekall bir yazmayı sarar. Veya bir pabucu giyer. Lâakal bir nişan ile çıkar. Hiç olmazsa bir düğme ile veya bir kelime ile, kendinin nerede terbiye olduğunu gösterir.

Eğer bir kelâmın- fakat tabiattan çıkmış bir kelâmın- üslûbunda im‘ân-ı nazar edersen, kendi san‘atı içinde işleyen mütekellimi o ayna-misâl üslûbun içinde göreceksin. Hatta nefsini nefesinden ve sesinden; mâhiyetini nefesinden, üfürmesinden tevehhüm ve mizâç ve san‘atını kelâmıyla mümtezic tahayyül etsen, hayâliyyûn mezhebinde muâteb olmuyorsun. Eğer tereddüd ile senin hayâlin, hastalığı var ise Kasîde-i Bürde’den olan وَاسْتَفْرِغِ الدَّمْعَ مِنْ عَیْنٍ قَدْ اِمْتَلَئَتْ٭ مِنَ الْمَحَارِمِ وَالْزَمْ حِمْيَةَ النَّدَمِ olan bîmârhâneye git, gör! Nasıl Hakîm-i Busayrî ra, istifrâğla ve nedâmetin perhîziyle sana reçete yazar.

85

Eğer iştihânın açılmasıyla üslûb denilen hakîkatin şişesindeki zülâl-i ma‘nâ nasıl kendine muvâfık ve nasıl imtizâc etmesini seyretmek ve o zülâli içmeye iştihân var ise meyhâneye, git ve de: “Ey meyhâneci, kelâm-ı belîğ nedir?” Elbette onun san‘atı onu şöyle söylettirecek:

Kelâm-ı belîğ, ilim denilen çömleklerde pişirilen ve hikmet denilen büyük küplerde duran ve fehim denilen süzgeç ile süzülen âb-ı hayat gibi bir ma‘nâyı, zürefâ denilen sâkîler döndürüp efkâr içer; esrarda temeşşî etmekle hissiyâtı ihtizâza getiren kelâmdır.

Eğer böyle sarhoşların sözlerinden hoşlanmıyorsan, suyun mühendisi olan Hüdhüd-ü Süleyman’ın Sebe’den getirdiği nebe’ ve haberi dinle! Nasıl inzâl-i Kur’ân ve ibdâ‘-ı semâvât ve arz eden Zülcelâl’in tavsîfini etmiştir. Hüdhüd diyor: “Bir kavme rast geldim. Zemin ve âsumândan mahfiyâtı çıkaran Allah’a secde etmiyorlar.” Bak, evsâf-ı kemâliye içinde Hüdhüd’ün hendesesine telvîh eden vasf-ı mezbûru yalnız ihtiyâr eyledi.

İşaret: Üslûbdan muradım, kelâmın kalıbıdır ve suretidir. Başkalar başka diyorlar. Ve belâgatçe fâidesi, kıssâtın tefârîkını ve perişan olan parçalarını iltihâm ve bitiştirmektir. Tâ kāide-i Bir şey sâbit olursa levâzımıyla sâbittir sırrıyla bir cüz’ü tahrîk etmekle kıssâtın küllünü ihtizâza getirmektir. Güya mütekellim, üslûbun bir köşesini muhâtaba gösterse, muhâtab kendi kendine velev bir derece karanlık olsa da tamamını görebilir. Bak, nerede olursa olsun, “mübâreze lafzı, pencere gibi meydan-ı harbi, içinde harb olarak sana gösterir. Evet, çok böyle kelimeler vardır. Hayâlin sinematoğrafisi denilse câizdir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç