
SAYFA 122
[YİRMİ ÜÇÜNCÜ MEKTÛB]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ عُمْرِكَ وَذَرَّاتِ وُجُودِكَ
Azîz, gayretli, ciddî, hakîkatli, hâlis, dirâyetli kardeşim,
Bizim gibi hakîkat ve âhiret kardeşlerin, ihtilâf-ı zaman ve mekân, sohbetlerine ve ünsiyetlerine bir mâni‘ teşkîl etmez. Biri şarkta, biri garbda; biri mâzîde, biri müstakbelde; biri dünyada, biri âhirette olsa da beraber sayılabilirler. Ve sohbet edebilirler. Hususan bir tek maksad için bir tek vazîfede bulunanlar, birbirinin aynı hükmündedirler. Sizi her sabah yanımda tasavvur edip kazancımın bir kısmını, yani bir sülüsünü Allâh kabûl etsin, size veriyorum. Duâda Abdülmecîd ve Abdurrahmân ile berabersiniz. İnşâallâh her vakit hissenizi alırsınız.
Sizin dünyaca bazı müşkilâtınız, senin hesabına beni bir parça müteessir etti. Fakat mâdem dünya bâkî değil ve musibetlerinde bir nevi‘ hayır vardır. Senin bedeline Yâhû, bu da geçer kalbime geldi. لَا عَیْشَ اِلَّا عَیْشُ الْاٰخِرَةِ düşündüm. اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖینَ okudum. اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَیْهِ رَاجِعُونَ dedim. Senin yerine teselli buldum. Cenâb-ı Hakk bir abdini severse, dünyayı ona küstürür, çirkin gösterir. İnşâallâh sen de o sevgililerin sınıfındansın. Sözler’in neşrine mâni‘lerin çoğalması, sizi müteessir etmesin. İnşâallâh neşrettiğin mikdâr bir rahmete mazhar olduğu zaman, pek bereketli bir sûrette o nûrlu çekirdekler kesretle çiçekler açacaklar.
Bazı suâller soruyorsunuz. Azîz kardeşim Yazılan gālib Sözler ve Mektûblar, ihtiyârsız, def‘î ve ânî bir sûrette kalbe geliyordu, güzel oluyordu. Eğer ihtiyâr ile Eski Saîd gibi kuvve-i ilmiye ile düşünüp cevâb versem, sönük düşer. Noksân olur. Bir mikdardır ki, tulûât-ı kalbiye tevakkuf etmiş. Hâfıza kamçısı kırılmış. Fakat cevâbsız kalmamak için gāyet muhtasar birer cevâb yazacağız.
SAYFA 123
Birinci Suâliniz: Mü’minin mü’mine en iyi duâsı nasıl olmalıdır?
Elcevab: Esbâb-ı kabûl dâiresinde olmalı. Çünkü bazı şerâit dâhilinde duâ makbûl olur. Şerâit-i kabûlün ictimâı nisbetinde, makbûliyeti ziyâdeleşir. Ezcümle:
Duâ edileceği vakit, istiğfâr ile ma‘nevî temizlenmeli. Sonra makbûl bir duâ olan salavât-ı şerîfeyi şefâatçi gibi zikretmeli. Ve âhirde yine salavât getirmeli. Çünkü iki makbûl duânın ortasında bir duâ makbûl olur. Hem بِظَهْرِ الْغَیْبِ yani gıyâben ona duâ etmek; hem hadîste ve Kur’ân’da gelen me’sûr duâlarla duâ etmek; meselâ اَللّٰهُمَّ اِنٖٓی اَسْئَلُكَ الْعَفْوَ وَالْعَافِیَةَ لٖی وَلَهُ فِی الدٖینِ وَالدُّنْیَا وَالْاٰخِرَةِ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِی الدُّنْیَا حَسَنَةً وَفِی الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ gibi câmi‘ duâlarla duâ etmek; hem hulûs ve huşû‘ ve huzûr-u kalb ile duâ etmek; hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra, hem mevâki‘-i mübârekede, hususan mescidlerde, hem cum‘ada, hususan saat-i icâbede, hem şuhûr-u selâsede, hususan leyâlî-i meşhûrede, hem Ramazân’da, hususan Leyle-i Kadir’de duâ etmek, kabûle karîn olması rahmet-i İlâhiyeden kaviyen me’mûldür. O makbûl duânın ya aynen dünyada eseri görünür. Veyâhûd duâ olunanın âhiretine ve hayât-ı ebediyesi cihetinde makbûl olur. Demek aynı maksad yerine gelmezse, Duâ kabûl olmadı denilmez. Belki Daha iyi bir sûrette kabûl edilmiş denilir.
İkinci Suâliniz: Sahâbe-i Kirâm Hazerâtı’na Radıyallâhü Anh denildiğine binâen, başkalara da bu ma‘nâda söylemek muvâfık mıdır?
Elcevab: Evet, denilir. Çünkü Resûl-ü Ekrem’in bir şiârı olan Aleyhissalâtü Vesselâm kelâmı gibi, Radıyallâhü Anh terkîbi Sahâbeye mahsûs bir şiâr değil; belki Sahâbe gibi verâset-i nübüvvet denilen velâyet-i kübrâda bulunan ve makam-ı rızâya yetişen Eimme-i Erbaa, Şâh-ı Geylânî, İmâm-ı Gazâlî, İmâm-ı Rabbânî ks gibi zâtlara denilmeli. Fakat örf-ü ulemâda Sahâbeye رضی اللّٰە عنە, tâbiîn ve tebe‘-i tâbiîne رَحِمَهُ اللّٰهُ, onlardan sonrakilere غَفَرَاللّٰهُ لَهُ ve evliyâya قُدِّسَ سِرُّهُ denilir.
SAYFA 124
Üçüncü Suâliniz: Başta müctehidîn-i izâm imamları mı efdal, yoksa hak tarîkatlerin şâhları, aktâbları mı efdaldir?
Elcevab: Umûm müctehidîn değil, belki Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfiî, Ahmed bin Hanbel şâhların, aktâbların fevkındedirler. Fakat husûsî fazîletlerde Şâh-ı Geylânî gibi bazı hârika kutublar, bir cihette daha parlak makama sâhibdirler. Fakat küllî fazîlet imamlarındır. Hem tarîkat şâhlarının bir kısmı müctehidlerdendir. Onun için umûm müctehidîn aktâbdan daha efdaldir denilmez. Fakat Eimme-i Erbaa, Sahâbeden ve Mehdî’den sonra en efdallerdir, denilir.
Dördüncü Suâliniz: اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖینَ de hikmet ve gāye nedir?
Elcevab: Cenâb-ı Hakk, Hakîm ismi muktezâsı olarak vücûd-u eşyâda bir merdivenin basamakları gibi bir tertîb vaz‘ etmiş. Sabırsız adam, teennî ile hareket etmediği için basamakları ya atlar, düşer. Veya noksân bırakır. Maksûd damına çıkamaz. Onun için hırs, mahrumiyete sebebdir. Sabır ise, müşkilâtın anahtarıdır ki: اَلْحَرٖیصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ durûb-u emsâl hükmüne geçmiştir. Demek Cenâb-ı Hakk’ın inâyet ve tevfîki, sabırlı adamlar ile beraberdir.
Çünkü sabır üçtür. Biri, ma‘siyetten nefsini çekip sabretmektir. Şu sabır takvâdır. اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّقٖینَ sırrına mazhar eder.
İkincisi, musîbetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslîmdir. اِنَّ اللّٰهَ یُحِبُّ الْمُتَوَكِّلٖینَ اِنَّ اللّٰهَ یُحِبُّ الصَّابِرٖینَ şerefine mazhar ediyor. Ve sabırsızlık ise, Allah’dan şikâyeti tazammun eder. Ve ef‘âlini tenkîd ve rahmetini ithâm ve hikmetini beğenmemek çıkar. Evet, musîbetin darbesine karşı şekvâ sûretiyle elbette âciz ve zaîf insan ağlar. Fakat şekvâ ona olmalı, ondan olmamalı. Hazret-i Ya‘kūb Aleyhisselâm’ın اِنَّمَٓا اَشْكُوا بَثّٖی وَحُزْنٖٓی اِلَی اللّٰهِ demesi gibi olmalı. Yani musîbeti Allâh’a şekvâ etmeli. Yoksa Allâh’ı insanlara şekvâ eder gibi Eyvâh Of deyip, Ben ne ettim ki bu başıma geldi? diyerek âciz insanların rikkatini tahrîk etmek zarardır, ma‘nâsızdır.
Üçüncü sabır, ibâdet üzerine sabırdır ki, şu sabır onu makam-ı mahbûbiyete kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubûdiyet-i kâmile cânibine sevk ediyor.
SAYFA 125
Beşinci Suâliniz: Sinn-i mükellefiyet on beş sene kabûl ediliyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm nübüvvetten evvel nasıl ibâdet ederdi?
Elcevab: Hazret-i İbrâhîm Aleyhisselâm’ın, Arabistân’da çok perdeler altında cereyân eden bakiye-i dîni ile. Fakat farziyet ve mecbûriyet sûretiyle değil. Belki ihtiyârıyla ve mendûbiyet sûretiyle ibâdet ederdi. Şu hakîkat uzundur. Şimdilik kısa kalsın.
Altıncı Suâliniz: Sinn-i kemâl i‘tibâr olunan kırk yaşında nübüvvetin gelmesi ve ömr-ü saadetlerinin altmış üç olmasındaki hikmet nedir?
Elcevab: Hikmetleri çoktur. Birisi şudur ki: Nübüvvet gāyet ağır ve büyük bir mükellefiyettir. Melekât-ı akliye ve isti‘dâdât-ı kalbiyenin inkişâfı ve tekemmülü ile o ağır mükellefiyet tahammül edilir. O tekemmülün zamanı ise, kırk yaşıdır. Hem hevesât-ı nefsâniyenin heyecanlı zamanı ve harâret-i garîziyenin galeyânlı hengâmı ve ihtirâsât-ı dünyeviyenin feverânlı vakti olan gençlik ve şebâbiyet ise, sırf İlâhî ve uhrevî ve kudsî olan vezâif-i nübüvvete muvâfık düşmüyor. Kırktan evvel ne kadar ciddî ve hâlis bir adam olsa da, şöhretperestlerin hâtırlarına, belki dünyanın şân ve şerefi için çalışır vehmî gelir. Onların ithâmından çabuk kurtulamaz. Fakat kırktan sonra, mâdem kabir tarafına nüzûl başlıyor. Ve dünyadan ziyâde, âhiret ona görünüyor. Harekât ve a‘mâl-i uhreviyesinde çabuk o ithâmdan kurtuluyor ve muvaffak olur. İnsanlar da sû’-i zandan kurtulur, halâs olur.
Ama ömr-ü saadetinin altmış üç olması ise, çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Şer‘an ehl-i îmân Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gāyet derecede sevmek ve hürmet etmek ve hiç bir şeyinden nefret etmemek ve her hâlini güzel görmekle mükellef olduğundan, altmıştan sonraki meşakkatli ve musîbetli olan ihtiyârlık zamanında Habîb-i Ekrem’ini bırakmıyor. Belki imam olduğu ümmetin ömr-ü gālibi olan altmış üçte mele-i a‘lâya gönderiyor. Yanına alıyor. Her cihette imam olduğunu gösteriyor.
SAYFA 126
Yedinci Suâliniz: خَیْرُ شَبَابِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِكُهُولِكُمْ وَشَرُّ كُهُولِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِشَبَابِكُمْ hadîs midir? Bundan murad nedir?
Elcevab: Hadîs olarak işitmişim. Murad da şudur ki: En hayırlı genç odur ki, ihtiyâr gibi ölümü düşünüp âhiretine çalışarak, gençlik hevesâtına esîr olmayıp gaflette boğulmayandır. Ve ihtiyârlarınızın en kötüsü odur ki, gaflette ve hevesâtta gençlere benzemek ister. Çocukçasına hevesât-ı nefsâniyeye tâbi‘ olur.
Senin levhanda gördüğün ikinci parçanın sahîh sûreti şudur ki, ben başımın üstünde onu bir levha-i hikmet olarak ta‘lîk etmişim. Her sabah ve akşam ona bakarım, dersimi alırım.
Dost istersen Allâh yeter. Evet, o dost ise, her şey dosttur. Yârân istersen Kur’ân yeter. Evet, ondaki enbiyâ ve melâike ile hayâlen görüşür ve vukūâtlarını seyredip ünsiyet eder. Mal istersen kanâat yeter. Evet, kanâat eden iktisâd eder. İktisâd eden bereket bulur. Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer. Kendini beğenmeyen safâyı bulur, rahmete gider. Nasihat istersen ölüm yeter. Evet, ölümü düşünen hubb-u dünyâdan kurtulur. Ve âhiretine ciddî çalışır.
Yedinci mes’elenize bir sekizinci yi ben ilâve ediyorum. Şöyle ki: Bir-iki gün evvel bir hâfız, Sûre-i Yûsuf’dan bir aşr, tâ تَوَفَّنٖی مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنٖی بِالصَّالِحٖینَ e kadar okudu. Birden ânî bir sûrette bir nükte kalbe geldi. Kur’ân’a ve îmâna âit her şey kıymetlidir. Zâhiren ne kadar küçük olursa olsun, kıymetçe büyüktür. Evet, saâdet-i ebediyeye yardım eden küçük değildir. Öyle ise, Şu küçük bir nüktedir, şu îzâha ve ehemmiyete değmez, denilmez. Elbette şu çeşit mesâilde en birinci talebe ve muhâtab olan ve nüket-i Kur’âniye’yi takdîr eden İbrahim Hulûsî, o nükteyi işitmek ister. Öyle ise dinle En güzel bir kıssanın güzel bir nüktesidir.
SAYFA 127
Ahsenü’l-kasas olan Kıssa-i Yûsuf Aleyhisselâm hâtimesini haber veren تَوَفَّنٖی مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنٖی بِالصَّالِحٖینَ âyetinin ulvî ve latîf ve müjdeli ve i‘câzkârâne bir nüktesi şudur ki: Sâir ferahlı ve saâdetli kıssaların âhirindeki zevâl ve firâk haberlerinin acıları ve elemi, kıssadan alınan hayâlî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor. Bâhusûs kemâl-i ferah ve saâdet içinde bulunduğunu ihbâr ettiği hengâmda mevtini ve firâkını haber vermek daha elîmdir. Dinleyenlere Eyvâh dedirtir.
Hâlbuki şu âyet, Kıssa-ı Yûsuf’un en parlak kısmı ki, Azîz-i Mısır olması, peder ve vâlidesiyle görüşmesi, kardeşleriyle sevişip tanışması olan dünyada en büyük saâdetli ve ferahlı bir hengâmda, Hazret-i Yûsuf’un as mevtini şöyle bir sûrette haber veriyor ve diyor ki:
Şu ferahlı ve saâdetli vaz‘iyetten daha saâdetli, daha parlak bir vaz‘iyete mazhar olmak için, Hazret-i Yûsuf as kendisi Cenâb-ı Hakk’dan vefâtını istedi ve vefât etti. O saâdete mazhar oldu. Demek o dünyevî lezzetli saadetten daha câzibedâr bir saâdet ve ferahlı bir vaz‘iyet, kabrin arkasında vardır ki, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm gibi hakîkatbîn bir zât, o gāyet lezzetli dünyevî vaz‘iyet içinde, gāyet acı olan mevti istedi. Tâ öteki saâdete mazhar olsun.
İşte Kur’ân-ı Hakîm’in şu belâgatine bak ki, Kıssa-ı Yûsuf’un hâtimesini ne sûretle haber verdi. O haberde dinleyenlere elem ve teessüf değil, belki bir müjde ve bir sürûr ilâve ediyor.
Hem irşâd ediyor ki: Kabrin arkası için çalışınız Hakîkî saâdet ve lezzet ondadır. Hem Hazret-i Yûsuf’un as âlî sıddîkiyetini gösteriyor. ve diyor: Dünyanın en parlak ve en sürûrlu hâleti dahi ona gaflet vermiyor. Onu meftûn etmiyor. Yine âhireti istiyor.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 128
[YİRMİ DÖRDÜNCÜ MEKTÛB]
Tılsımlar Mecmûsı'na idhâl edilmiş, buraya yazılmamıştır.
[Yirmi Dördüncü Mektûb’un Birinci Zeyli]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
قُلْ مَا یَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّٖی لَوْ لَا دُعَٓاؤُكُمْ: Yani, Ey insanlar Duânız olmazsa, ne ehemmiyetiniz var? meâlindeki âyetin beş nüktesini dinle.
Birinci Nükte: Duâ, bir sırr-ı azîm-i ubûdiyettir. Belki ubûdiyetin rûhu hükmündedir. Çok yerlerde zikrettiğimiz gibi duâ üç nev‘dir.
Birinci nevi‘ duâ: İsti‘dâd lisânıyladır ki, bütün hubûbât, tohumlar, lisân-ı isti‘dâd ile Fâtır-ı Hakîm’e duâ ederler ki: Senin nukūş-u esmânı mufassal göstermek için bize neşv ü nemâ ver. Küçük hakîkatimizi sünbülle ve ağacın büyük hakîkatine çevir.
Hem şu isti‘dâd lisânıyla duâ nev‘inden birisi de şudur ki, esbâbın ictimâı, müsebbebin îcâdına bir duâdır. Yani esbâbbir vaz‘iyet alır ki, o vaz‘iyet bir lisân-ı hâl hükmüne geçer. Ve müsebbebi Kadîr-i Zülcelâl’den duâ eder, isterler. Meselâ su, harâret, toprak, ziyâ, bir çekirdek etrafında bir vaz‘iyet alarak, o vaz‘iyet bir lisân-ı duâdır ki, Bu çekirdeği ağaç yap, yâ Hâlikımız derler. Çünkü o mu‘cize-i hârika-i kudret olan ağaç, o şuûrsuz, câmid, basît maddelere havâle edilmez, havâlesi muhâldir. Demek ictimâ‘-ı esbâb bir nevi‘ duâdır.
SAYFA 129
İkinci nevi‘ duâ: İhtiyâc-ı fıtrî lisânıyladır ki, bütün zîhayatların iktidâr ve ihtiyârları dâhilinde olmayan hâcetlerini ve matlablarını ummadıkları yerden, vakt-i münâsibde onlara vermek için, Hâlik-ı Rahîm’den bir nevi‘ duâdır. Çünkü iktidâr ve ihtiyârları hâricinde, bilmedikleri yerden, vakt-i münâsibde onlara bir Hakîm-i Rahîm gönderiyor. Elleri yetişmiyor. Demek o ihsân, duâ netîcesidir. Elhâsıl, bütün kâinâttan dergâh-ı İlâhî’ye çıkan, bir duâdır. Esbâb olanlar, müsebbebâtı Allah’dan isterler.
Üçüncü nevi‘ duâ: İhtiyâç dâiresinde zîşuûrların duâsıdır ki, bu da iki kısımdır. Eğer ızdırâr derecesine gelseveya ihtiyâc-ı fıtrîye tam münâsebetdâr ise veya lisân-ı isti‘dâda yakınlaşmış ise veya sâfî, hâlis kalbin lisânıyla ise, ekseriyet-i mutlaka ile makbûldür.
Terakkıyât-ı beşeriyenin kısm-ı a‘zamı ve keşfiyâtları, bir nevi‘ duâ netîcesidir. Havârik-i medeniyet dedikleri şeyler ve keşfiyâtlarına medâr-ı iftihâr zannettikleri emirler, ma‘nevî bir duâ netîcesidir. Hâlis bir lisân-ı isti‘dâd ile istenilmiş, onlara verilmiştir. Lisân-ı isti‘dâd ile ve lisân-ı ihtiyâc-ı fıtrî ile olan duâlar dahi bir mâni‘ olmazsa ve şerâit dâhilinde ise, dâimâ makbûldürler.
İkinci kısım, meşhûr duâdır. O da iki nev‘dir: Biri fiilî, biri kavlî. Meselâ çift sürmek, fiilî bir duâdır. Rızkı topraktan değil, belki toprak hazîne-i rahmetin bir kapısıdır ki, rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalar. Sâir kısımların tafsîlâtını tayyedip, yalnız kavlî duânın bir-iki sırlarını, gelecek iki-üç nüktede söyleyeceğiz.
İkinci Nükte: Duânın te’sîri azîmdir. Hususan duâ külliyet kesb ederek devam etse, netice vermesi gālibdir. Belki dâimîdir. Hatta denilebilir ki, sebeb-i hilkat-i âlemin birisi de, duâdır. Yani kâinâtın hilkatinden sonra, başta nev‘-i beşer ve onun başında âlem-i İslâm ve onun başında Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muazzam olan duâsı, bir sebeb-i hilkat-i âlemdir. Yani Hâlik-ı Âlem, istikbâlde o zâtı nev‘-i beşer nâmına, belki mevcûdât hesabına bir saâdet-i ebediye, bir mazhariyet-i esmâ-yı İlâhiye isteyecek bilmiş, o gelecek duâyı kabûl etmiş, kâinâtı halketmiş. Mâdem duânın bu derece azîm ehemmiyeti ve vüs‘ati vardır; hiç mümkün müdür ki, bin üç yüz elli senede, her vakitte, nev‘-i beşerden üç yüz milyon cin ve ins
SAYFA 130
ve melek ve rûhâniyâttan had ve hesaba gelmez mübârek zâtlar, bil’ittifâk Zât-ı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında rahmet-i uzmâ-yı İlâhiye ve saâdet-i ebediye ve husûl-ü maksûd için duâları, nasıl kabûl olmasın? Hiç bir cihetle mümkün müdür ki, o duâları reddedilsin?
Mâdem bu kadar külliyet ve vüs‘at ve devam kesb edip, lisân-ı isti‘dâd ve ihtiyâc-ı fıtrî derecesine gelmiş. Elbette o Zât-ı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, duâ netîcesi olarak öyle bir makam ve mertebededir ki, bütün ukūl toplansa, bir akıl olsalar, o makamın hakîkatini tamamıyla ihâta edemezler.
İşte ey müslüman Senin rûz-u mahşerde böyle bir şefîin var. Bu şefîin şefâatini kendine celb etmek için, sünnetine ittibâ‘ et
Eğer desen: Mâdem o Habîbullâhtır. Bu kadar salavât ve duâya ne ihtiyacı var?
Elcevab: O Zât asm umûm ümmetinin saâdetiyle alâkadâr ve bütün efrâd-ı ümmetinin her nevi‘ saadetleriyle hissedardır. Ve her nevi‘ musibetleriyle endişedârdır. İşte, kendi hakkında merâtib-i saadet ve kemâlât hadsiz olmakla beraber, hadsiz efrâd-ı ümmetinin, hadsiz bir zamanda, hadsiz envâ‘-ı saadetlerini harâretle arzu eden ve hadsiz envâ‘-ı şekāvetlerinden müteessir olan bir zât, elbette hadsiz salavât ve duâ ve rahmete lâyıktır ve muhtâçtır.
Eğer desen: Bazen kat‘î olacak işler için duâ edilir. Meselâ, husûf ve küsûf namazındaki duâ gibi. Hem bazen hiç olmayacak şeyler için duâ edilir.
Elcevab: Başka Sözler’de îzâh edildiği gibi, duâ bir ibâdettir. Abd, kendi aczini ve fakrını duâ ile i‘lân eder. Zâhirî maksadlar ise, o duânın ve o ibâdet-i duâiyenin vakitleridir. Hakîkî fâideleri değil. İbâdetin fâidesi âhirete bakar. Dünyevî maksadlar hâsıl olmazsa, O duâ kabûl olmadı denilmez. Belki Daha duânın vakti bitmedi denilir. Hem hiç mümkün müdür ki, bütün ehl-i îmânın, bütün zamanlarda mütemâdiyen kemâl-i hulûs ve iştiyâk ve duâ ile istedikleri saâdet-i ebediye onlara verilmesin? Ve bütün kâinâtın şehâdetiyle hadsiz rahmeti bulunan o Kerîm-i Mutlak, o Rahîm-i Mutlak, bütün onların o duâsını kabûl etmesin ve saâdet-i ebediye vücûd bulmasın?
SAYFA 131
Üçüncü Nükte: Duâ-yı kavlî-i ihtiyârînin makbûliyeti iki cihetledir. Ya aynı matlûbu ile makbûl olur. Veyâhûd daha evlâsı verilir. Meselâ, birisi kendine bir erkek evlâd ister. Cenâb-ı Hakk Hazret-i Meryem ra gibi bir kız evlâdını veriyor. Duâsı kabûl olunmadı denilmez. Daha evlâ bir sûrette kabûl edildi, denilir. Hem bazen kendi dünyasının saâdeti için duâ eder. Duâsı âhiret için kabûl olunur. Duâsı reddedildi, denilmez. Belki Daha enfâ‘ bir sûrette kabûl edildi, denilir ve hâkezâ. Mâdem Cenâb-ı Hakk Hakîm’dir. Biz ondan isteriz. O da bize cevâb verir. Fakat hikmetine göre bizimle muâmele eder. Hasta, tabîbin hikmetini ithâm etmemeli. Hasta bal ister, tabîb-i hâzık sıtması için sulfato verir. Tabîb beni dinlemedi, denilmez. Belki âh ü fîzârını dinledi, işitti, cevab da verdi. Maksûdun iyisini yerine getirdi.
Dördüncü Nükte: Duânın en güzel, en latîf, en lezîz, en hazır meyvesi netîcesi şudur ki: Duâ eden adam bilir ki, birisi var ki, onun sesini dinler, derdine dermân yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli, her şeye yetişir. Bu büyük dünya hânında o yalnız değil. Bir Kerîm zât var, ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyâcâtını yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını def‘ edebilir bir zâtın huzûrunda kendini tasavvur ederek, bir ferah bir inşirâh duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ der.
Beşinci Nükte: Duâ, ubûdiyetin ruhudur ve hâlis bir îmânın netîcesidir. Çünkü duâ eden adam duâsı ile gösteriyor ki, bütün kâinâta hükmeden birisi var ki, en küçük işlerime ıttılâı var ve bilir. En uzak maksadlarımı yapabilir. Benim her hâlimi görür, sesimi işitir. Öyle ise, bütün mevcûdâtın bütün seslerini işitiyor ki, benim sesimi de işitiyor. Bütün o şeyleri o yapıyor ki, en küçük işlerimi de ondan bekliyorum, ondan istiyorum. İşte duânın verdiği hâlis tevhîdin genişliğine ve gösterdiği nûr-u îmânın halâvet ve sâfîliğine bak. قُلْ مَا یَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّٖی لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ sırrını anla. Ve وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونٖٓی اَسْتَجِبْ لَكُمْ fermanını dinle. اَكَرْ نَە خَواهٖی دَادْ نَە دَادٖی خَواهْ denildiği gibi, Vermek istemeseydi, istemek vermezdi.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَی الْاَبَدِ عَدَدَ مَا فٖی عِلْمِ اللّٰهِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ وَسَلِّمْ سَلِّمْنَا وَسَلِّمْ دٖینَنَٓا اٰمٖینَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ
SAYFA 132
[Yirmi Dördüncü Mektûb’un İkinci Zeyli]
(Mi‘râc-ı Nebevî hakkındadır)
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰی عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰی عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَاْوٰی اِذْ یَغْشَی السِّدْرَةَ مَا یَغْشٰی مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰی لَقَدْ رَاٰی مِنْ اٰیَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰی
Mevlid-i Nebevînin Mi‘râciye kısmında Beş Nükte yi beyân edeceğiz.
Birinci Nükte: Cennetten getirilen Burâk’a dâir, Mevlid yazan Süleymân Efendi hazîn bir aşk mâcerâsını beyân ediyor. O zât ehl-i velâyet olduğu ve rivâyete binâ ettiği için, elbette bir hakîkati o sûretle ifade ediyor.
Hakîkat şu olmak gerektir ki:
Âlem-i bekānın mahlûkları, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nûruyla pek alâkadârdırlar. Çünkü onun getirdiği nûr iledir ki, cennet ve dâr-ı âhiret, cin ve ins ile şenlenecek. Eğer o olmasaydı, o saâdet-i ebediye olmazdı. Ve cennetin her nevi‘ mahlûkātından istifâdeye müsteid olan cin ve ins, cenneti şenlendirmeyeceklerdi. Bir cihette sâhibsiz, vîrâne kalacaktı. Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü Dal’ında beyân edildiği gibi, nasıl ki bülbülün güle karşı dâsitâne-i aşkı, tâife-i hayvânâtın tâife-i nebâtâta derece-i aşka bâliğ olan ihtiyâcât-ı şedîde-i aşknümâyı, rahmet hazînesinden gelen ve hayvanâtın erzâklarını taşıyan kāfile-i nebâtâta karşı i‘lân etmek için bir hatîb-i Rabbânî olarak, başta bülbül-ü gül ve her nevi‘den bir nev‘-i bülbül intihâb edilmiş. Ve onların nagamâtı dahi, nebâtâtın en güzellerinin başlarında hoş-âmedî nev‘inden tesbîhkârâne bir hüsn-ü istikbâldir, bir alkışlamadır.
Aynen bunun gibi, sebeb-i hilkat-i eflâk ve vesîle-i saadet-i dâreyn ve Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn olan Zât-ı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı, nasıl ki melâike nev‘inden Hazret-i Cebrâîl Aleyhisselâm kemâl-i muhabbetle hizmetkârlık ediyor.
SAYFA 133
Melâikelerin Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’a inkıyâd ve itâatini ve sırr-ı sücûdunu gösteriyor. Öyle de ehl-i cennetin, hatta cennetin hayvanât kısmının dahi o zâta karşı alâkaları, bindiği Burak’ın hissiyât-ı âşıkānesiyle ifade edilmiştir.
İkinci Nükte: Mi‘râc-ı Nebevîdeki mâcerâlardan birisi, Cenâb-ı Hakk’ın Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı muhabbet-i münezzehesi, Sana âşık olmuşum ta‘bîriyle ifade edilmiş. Şu ta‘bîrât, Vâcibü’l-Vücûd’un kudsiyetine ve istiğnâ-yı zâtîsine ma‘nâ-yı örfî ile münâsib düşmüyor. Mâdem Süleymân Efendi’nin mevlidi, rağbet-i âmmeye mazhariyeti delâletiyle, o zât ehl-i velâyettir ve ehl-i hakîkattir, elbette irâe ettiği ma‘nâ sahîhtir. Ma‘nâ da budur ki:
Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un hadsiz cemâl ve kemâli vardır. Çünkü bütün kâinâtın aksâmına inkısâm etmiş olan cemâl ve kemâlin bütün envâı, onun cemâl ve kemâlinin emâreleri, işaretleri, âyetleridir.
İşte her hâlde cemâl ve kemâl sâhibi, bilbedâhe cemâl ve kemâlini sevmesi gibi, Zât-ı Zülcelâl dahi cemâlini pek çok sever. Hem kendine lâyık bir muhabbetle sever. Hem cemâlinin şuââtı olan esmâsını dahi sever. Mâdem esmâsını sever, elbette esmâsının cemâlini gösteren san‘atını sever. Öyle ise, cemâl ve kemâline ayna olan masnûâtını dahi sever. Mâdem cemâl ve kemâlini göstereni sever, elbette cemâl ve kemâl-i esmâsına işâret eden mahlûkātının mehâsinini sever. Bu beş nevi‘ muhabbete Kur’ân-ı Hakîm âyâtıyla işâret ediyor.
İşte Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mâdem masnûât içinde en mükemmel ferddir ve mahlûkāt içinde en mümtâz şahsiyettir.
Hem san‘at-ı İlâhiyeyi bir velvele-i zikir ve tesbîh ile teşhîr ediyor ve istihsân ediyor. Hem esmâ-yı İlâhiyedeki cemâl ve kemâl hazînelerini lisân-ı Kur’ân ile açmıştır. Hem kâinâtın âyât-ı tekvîniyesinin Sâni‘inin kemâline delâletlerini, parlak ve kat‘î bir sûrette lisân-ı Kur’ânla beyân ediyor. Hem küllî ubûdiyetiyle, rubûbiyet-i İlâhiyeye aynadârlık ediyor. Hem mâhiyetinin câmiiyetiyle, bütün esmâ-yı İlâhiyeye bir mazhar-ı etemm olmuştur.
Elbette bunun için denilebilir ki: Cemîl-i Zülcelâl kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin en mükemmel âyîne-i zîşuûru olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sever.
SAYFA 134
Hem kendi esmâsını sevmesiyle, o esmânın en parlak aynası olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sever ve Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a benzeyenleri dahi derecelerine göre sever.
Hem san‘atını sevdiği için, elbette onun san‘atını en yüksek bir sadâ ile bütün kâinâtta neşreden ve semâvâtın kulağını çınlatan berr ve bahri cezbeye getiren bir velvele-i zikir ve tesbîh ile i‘lân eden Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sever ve ona ittibâ‘ edenleri de sever.
Hem masnûâtını sevdiği için, o masnûâtın en mükemmeli olan zîhayatı ve zîhayatın en mükemmeli olan zîşuûru ve zîşuûrun en efdali olan insanları ve insanların bil’ittifâk en mükemmeli olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı elbette daha ziyâde sever.
Hem kendi mahlûkātının mehâsin-i ahlâkiyelerini sevdiği için, mehâsin-i ahlâkiyede bil’ittifâk en yüksek mertebede bulunan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sever ve derecâta göre ona benzeyenleri dahi sever. Demek Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti gibi, muhabbeti dahi kâinâtı ihâta etmiş.
İşte o hadsiz mahbûblar içindeki mezkûr beş vechinin her bir vechinde en yüksek makam, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur ki, Habîbullâh lakabı ona verilmiş.
İşte bu en yüksek makam-ı mahbûbiyeti Süleymân Efendi, Ben sana âşık olmuşum ta‘bîriyle beyân etmiştir. Şu ta‘bîr, bir mirsâd-ı tefekkürdür. Gāyet uzaktan uzağa bu hakîkate bir işârettir. Bununla beraber, mâdem bu ta‘bîr şe’n-i rubûbiyete münâsib olmayan ma‘nâyı hayâle getiriyor. En iyisi şu ta‘bîr yerine: Ben senden râzı olmuşum denilmeli.
Üçüncü Nükte: Mi‘râciyedeki mâcerâlar, ma‘lûmumuz olan ma‘nâlarla, o kudsî ve nezîh hakîkatleri ifade edemiyor. Belki o muhâvereler, birer ünvân-ı mülâhazadır, birer mirsâd-ı tefekkürdür. Ve ulvî ve derin hakāike birer işârettir. Ve îmânın bir kısım hakāikine birer ihtârdır. Ve kābil-i ta‘bîr olmayan bazı ma‘nâlara birer kinâyedir. Yoksa ma‘lûmumuz olan ma‘nâlar ile bir mâcerâ değil. Biz hayalimiz ile o muhâverelerden o hakîkatleri alamayız; belki kalbimizle heyecanlı bir zevk-i îmânî ve nûrânî bir neş’e-i rûhâniye alabiliriz. Çünkü nasıl Cenâb Hakkın zât ve sıfâtında, nazîr ve şebîh ve misli yoktur.
SAYFA 135
Öyle de, şuûnât-ı rubûbiyetinde misli yoktur. Sıfâtı, nasıl mahlûkāt sıfâtına benzemiyor, muhabbeti dahi benzemez. Öyle ise, şu ta‘birâtı müteşâbihât nev‘inden tutup, deriz ki: Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un vücûb-u vücûduna ve kudsiyetine münâsib bir tarzda ve istiğnâ-yı zâtîsine ve kemâl-i mutlakına muvâfık bir sûrette muhabbeti gibi bazı şuûnâtı var ki, Mi‘râciye mâcerâsıyla onu ihtâr ediyor. Mi‘râc-ı Nebevîye dâir Otuz Birinci Söz, hakāik-i Mi‘râciyeyi usûl-ü îmâniye dâiresinde îzâh etmiştir. Ona iktifâen burada ihtisâr ediyoruz.
Dördüncü Nükte: Yetmiş bin perde arkasında Cenâb-ı Hakk’ı görmüş ta‘bîri, bu‘diyet-i mekânı ifade ediyor. Hâlbuki Vâcibü’l-Vücûd, mekândan münezzehtir. Her şeye her şeyden daha yakındır. Bu ne demektir?
Elcevab: Otuz Birinci Söz’de mufassalen burhânlar ile o hakîkat beyân edilmiştir. Burada yalnız şu kadar deriz ki: Cenâb-ı Hakk, bize gāyet karîbdir. Biz ondan gāyet derecede uzağız. Nasıl ki güneş, elimizdeki ayna vâsıtasıyla bize gāyet yakındır. ve yerde her bir şeffaf şey, kendine bir nevi‘ arş ve bir çeşit menzil olur. Eğer güneşin şuûru olsaydı, bizimle aynamız vâsıtasıyla muhâbere ederdi. Fakat biz ondan dört bin sene uzağız. Bilâ-teşbîh velâ-temsîl, Şems-i Ezelî, her şeye her şeyden daha yakındır. Çünkü Vâcibü’l-Vücûd’dur, mekândan münezzehtir. Hiç bir şey ona perde olamaz. Fakat her şey nihâyet derecede ondan uzaktır.
İşte mi‘râcın uzun mesâfesiyle وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَیْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖیدِ in ifade ettiği mesâfesizliğin sırrıyla, hem Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın gitmesinde çok mesâfeyi tayyederek gitmesi ve ân-ı vâhidde yerine gelmesi sırrı, bundan ileri geliyor. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mi‘râcı, onun seyr ü sülûküdür. Onun ünvân-ı velâyetidir. Ehl-i velâyet, nasıl ki seyr ü sülûk-ü rûhânî ile, kırk günden tâ kırk seneye kadar bir terakkî ile derecât-ı îmâniyenin hakkalyakîn derecesine çıkıyor.
Öyle de, bütün evliyânın sultânı olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, değil yalnız kalbi ve rûhu ile, belki hem cismiyle, hem havâssıyla, hem letâifiyle kırk seneye mukābil, kırk dakîkada velâyetinin kerâmet-i kübrâsı olan mi‘râcı ile bir cadde-i kübrâ açarak, hakāik-i îmâniyenin en yüksek mertebelerine gitmiş, mi‘râc merdiveniyle Arş’a çıkmış;