
SAYFA 225
[YİRMİ SEKİZİNCİ MEKTÛB]
Şu mektûb Sekiz Mes’eledir.
Birinci Risâle olan Birinci Mes’ele: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّءْیَا تَعْبُرُونَ Sâniyen: Üç sene evvel benimle görüştükten üç gün sonra ta‘bîri çıkmış, te’vîli tezâhür etmiş eski bir rüyanızın şimdi ta‘bîrini istiyorsunuz. Şimdilik o güzel, mübârek, müjdeli rüya mürûr-u zamana uğramış. Ma‘nâsını göstermiş olan o rüyaya karşı böyle desem hakkım yok mu? نَە شَبَمْ نَە شَبْ پَرَسْتَمْ مَنْ غُلَامِ شَمْسَمْ اَزْ شَمْسِ مٖی كُویَمْ خَبَرْ اٰنْ خَیَالَاتٖی كِە دَامِ اَوْلِیَاسْتْ عَكْسِ مَهْرُویَانِ بُوسْتَانِ خُدَاسْتْ
Evet kardeşim, senin ile mahz-ı hakîkat dersini müzâkereye alışmışız. Hayâlâtlara karşı kapısı açık olan rüyaları tahkîkî bir sûrette mevzû‘-u bahsetmek, tahkîk mesleğine tam uygun gelmediğinden, o cüz’î hâdise-i nevmiye münâsebetiyle, mevtin küçük bir kardeşi olan nevme âit ilmî ve düstûrî olarak altı nükte-i hakîkati âyât-ı Kur’âniyenin işâret ettiği vecihte beyân edeceğiz. Yedincisinde, senin rüyana kısa bir ta‘bîr verilecek.
Birincisi: Sûre-i Yûsuf’un mühim bir esası rüyâ-yı Yûsufiye olduğu gibi, وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا âyeti misillü çok âyetlerle, rüyada ve nevmde perdeli olarak ehemmiyetli hakîkatler var olduğunu gösterir.
İkincisi: Kur’ân ile tefe’üle ve rüyaya i‘timâda ehl-i hakîkat tarafdâr değiller. Çünkü Kur’ân-ı Hakîm, ehl-i küfrü kesretle ve şiddetli bir tarzda vuruyor. Tefe’ülde, kâfire âit şiddeti, tefe’ül eden insana çıktığı vakit yeis veriyor. Kalbi müşevveş ediyor. Hem rüya dahi hayır iken, bazı aks-i hakîkatle göründüğü için şer telakkî edilir. Yeise düşürür. Kuvve-i ma‘neviyeyi kırar. Sû’-i zan verir. Çok rüyalar var ki, sûreti dehşetli, zararlı, mülevves iken, ta‘bîri ve ma‘nâsı çok güzel oluyor. Herkes rüyanın sûretiyle ma‘nâsının hakîkati mâbeynindeki münâsebeti bulamadığı için, lüzûmsuz telâş eder. Me’yûs olur, keder eder. İşte yalnız bu cihet içindir ki, ehl-i hakîkat gibi ve İmâm-ı Rabbânî ks misillü, başta نَە شَبَمْ نَە شَبْ پَرَسْتَمْ dedim.
SAYFA 226
Üçüncüsü: Hadîs-i sahîh ile, nübüvvetin kırk cüz’ünden bir cüz’ü, nevmde rüyâ-yı sâdıka sûretinde tezâhür etmiş. Demek, rüyâ-yı sâdıka hem haktır, hem nübüvvetin vezâifine taalluku var. Şu üçüncü mes’ele gāyet mühim ve uzun ve nübüvvetle alâkadâr ve derin olduğundan, başka vakte ta‘lîk ediyoruz. Şimdilik o kapıyı açmıyoruz.
Dördüncüsü: Rüya üç nev‘dir. İkisi ta‘bîr-i Kur’ânla اَضْغَاثُ اَحْلَامٍ da dâhildir. Ta‘bîre değmiyor. Ma‘nâsı varsa da ehemmiyeti yok. Ya mizâcın inhirâfından, kuvve-i hayâliye şahsın hastalığına göre bir terkîbât, tasvîrât yapıyor. Yâhûd gündüz veya daha evvel, hatta bir-iki sene evvel aynı vakitte başına gelen müheyyic hâdisâtı hayâl tahattur eder. Ta‘dîl ve tasvîr eder, başka bir şekil verir. İşte bu iki kısım اَضْغَاثُ اَحْلَامٍ dır. Ta‘bîre değmiyor.
Üçüncü kısım ki, rüyâ-yı sâdıkadır. O, doğrudan doğruya mâhiyet-i insaniyedeki latîfe-i Rabbâniye, âlem-i şehâdetle bağlanan ve o âlemde dolaşan duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla, âlem-i gayba karşı bir münâsebet bulur. Bir menfez açar. O menfez ile, vukū‘a gelmeye hazırlanan hâdiselere bakar. Ve Levh-i Mahfûz’un cilveleri ve mektûbât-ı kaderiyenin numûneleri nev‘inden birisine rast gelir. Bazı vâkıât-ı hakîkiyeyi görür. Ve o vâkıâtta bazen hayâl tasarruf eder. Sûret libâsları giydirir.
Bu kısmın çok envâı ve tabakātı var. Bazı aynen gördüğü gibi çıkar. Bazen bir ince perde altında çıkıyor. Bazen kalınca bir perde ile sarılıyor. Hadîs-i şerîfte gelmiş ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bidâyet-i vahiyde gördüğü rüyaları, subhun inkişâfı gibi zâhir, açık, doğru çıkıyordu.
Beşincisi: Rüyâ-yı sâdıka, hiss-i kable’l-vukūun fazla inkişâfıdır. Hiss-i kablelvukū‘ ise, herkeste cüz’î-küllî vardır. Hatta hayvanlarda dahi vardır. Hatta bir zaman ben bu hiss-i kablelvukuū, zâhirî ve bâtınî meşhûr duygulara ilâve olarak, insanda ve hayvanda sâika ve şâika nâmıyla, aynı sâmia ve bâsıra gibi iki hiss-i âharı ilmen bulmuştum. Ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefe, o gayr-i meşhûr hislere hatâ ederek, ahmakçasına sevk-i tabîî diyorlar. Hâşâ, sevk-i tabîî değil, belki bir nevi‘ ilhâm-ı fıtrî olarak, insan ve hayvanı kader-i İlâhî sevk ediyor.
SAYFA 227
Meselâ kedi gibi bazı hayvan, gözü kör olduğu vakit, o sevk-i kaderî ile gider, gözüne ilaç olan bir otu bulur, gözüne sürer, iyi olur. Hem rûy-u zemînin sıhhiye me’mûrları hükmünde ve bedevî hayvanâtın cenazelerini kaldırmakla muvazzaf, kartal gibi âkilüllahm kuşlara, bir günlük mesâfeden bir hayvan cenazesinin vücûdu, o sevk-i kaderî ile ve o hiss-i kablelvukū‘ ilhâmı ile ve o sâika-i İlâhiye ile bildirilir ve bulurlar.
Hem yeni dünyaya gelmiş bir arı yavrusu, yaşı bir gün iken, havada bir günlük mesâfeye gider. Havada izini kaybetmeyerek, o sevk-i kaderî ile ve o sâika ilhâmıyla döner, yuvasına girer. Hatta herkesin başında çok def‘a tekerrür ediyor ki, birisinden bahsediyorken, ânî kapı açılarak tahmînin fevkınde aynı adam gelir. Hatta Kürdce durûb-u emsâldendir: نَاوِ گُرْبٖینَە پَالَانْدَارْ لٖی وَرٖینَ Yani Kurdun bahsini ettiğin zaman, topuzu hazırla, vur. Çünkü kurt geliyor. Demek bir hiss-i kablelvukū‘ ile, latîfe-i Rabbâniye icmâlen o adamın gelmesini hisseder. Fakat aklın şuûru ihâta etmediği için, kasden değil, ihtiyârsız olarak bahsetmeye sevk eder. Ehl-i ferâset, bazen kerâmet gibi geldiğini beyân eder.
Hatta bir zaman bende şu nevi‘ hassâsiyet fazla idi. Bu hâli bir düstûr içine almak istedim. Fakat yakıştıramadım. ve yapamadım. Fakat ehl-i salâhatte ve bâhusûs ehl-i velâyette bu hiss-i kablelvukū‘ fazla inkişâf eder. Kerâmetkârâne âsârını gösterir. İşte umûm avâm için dahi bir nevi‘ velâyete mazhariyet var ki, rüyâ-yı sâdıkada, evliyâ gibi gaybî ve istikbâli olan şeyleri görüyorlar.
Evet, uyku, nasıl ki avâm için rüyâ-yı sâdıka cihetinde bir mertebe-i velâyet hükmündedir. Öyle de, umûm için, gāyet güzel ve muhteşem bir sinema-yı Rabbânînin seyrângâhıdır. Fakat güzel ahlâklı güzel düşünür. Güzel düşünen, güzel levhaları görür. Fenâ ahlâklı, fenâ düşündüğünden fenâ levhaları görür.
Hem herkes için âlem-i şehâdet içinde âlem-i gayba bakan bir penceredir. Hem mukayyed ve fânî insanlar için sâha-i ıtlâk bir meydan ve bir nevi‘ bekāya mazhar ve mâzî ve müstakbel hâl hükmünde bir temâşâgâhtır. Hem tekâlîf-i hayatiye altında ezilen ve meşakkat çeken zîrûhların istirahatgâhıdır. İşte bu gibi sırlar içindir ki, Kur’ân-ı Hakîm وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا nev‘indeki âyetlerle hakîkat-i nevmiyeyi ehemmiyetle ders veriyor.
SAYFA 228
Altıncısı ve en mühimmi: Rüyâ-yı sâdıka, benim için hakkalyakîn derecesine gelmiş. Ve pek çok tecrübâtımla kader-i İlâhînin, her şeye muhît olduğuna bir huccet-i kātı‘ hükmüne geçmiştir. Evet, bu rüyalar, benim için, hususan bu birkaç sene zarfında o dereceye gelmiştir ki, meselâ yarın başıma gelecek en küçük hâdisât ve en ehemmiyetsiz muâmelât ve hatta en âdî muhâverât, yazılı olduğunu ve daha gelmeden muayyen olduğunu ve gecede onları görmekle dilim ile değil, gözüm ile okuduğum bana kat‘î olmuştur. Bir değil, yüz değil, belki bin def‘a, gecede hiç düşünmediğim hâlde gördüğüm bazı adamlar veyâhûd söylediğim mes’eleler, o gecenin gündüzünde az bir ta‘bîr ile aynen çıkıyor. Demek en cüz’î hâdisât, vukū‘a gelmeden evvel hem mukayyeddir, hem yazılmıştır. Demek tesâdüf yok. Hâdisât başıboş gelmiyor. İntizâmsız değillerdir.
Yedincisi: Senin müjdeli, mübârek ve güzel rüyanın ta‘bîri, Kur’ân için ve bizim için çok güzeldir. Hem zaman ta‘bîr etti ve ediyor. Ta‘bîrimize ihtiyâç bırakmıyor. Hem kısmen ta‘bîri güzel olarak çıkmış. Sen dikkat etsen anlarsın. Yalnız bir-iki noktasına işâret ederiz. Yani bir hakîkat beyân ederiz. Senin hakîkat-i rü’yâ nev‘inden olan vâkıalar, o hakîkatin temessülâtıdır. Şöyle ki:
O vâsi‘ meydanlık, âlem-i İslâmiyettir. Meydanlığın nihâyetindeki mescid, Isparta vilâyetidir. Etrafı bulanık, çamurlu su, hâl ve zamanın sefâhet ve atâlet ve bid‘atler bataklığıdır. Sen selâmetle, bulaşmadan, sür‘atle mescide eriştiğin, herkesten evvel envâr-ı Kur’âniyeye sâhib çıkıp, kalbini bozmadan sağlam kaldığına işârettir. Mesciddeki küçük cemâat ise, Hakkı, Hulûsî, Sabrî, Süleymân, Rüşdü, Bekir, Mustafâ, Alî, Zühdü, Lütfü, Husrev, Re’fet gibi Sözler’in hameleleridir. Ufak kürsü ise, Barla gibi küçük bir köydür. Yüksek ses ise, Sözler’deki kuvvet ve sür‘at-i intişârlarına işârettir. Birinci safta sana tahsîs edilen makam ise, Abdurrahmân’dan sana münhal kalan yerdir. O cemâat, telsiz âletlerin âhizeleri hükmünde bütün dünyaya ders işittirmek istemek işareti ve hakîkati ise, inşâallâh tamamıyla sonra çıkacak. Şimdi efrâdı birer küçük çekirdek iseler de, ileride tevfîk-i İlâhî ile birer şecere-i âliye hükmüne geçerler. Ve birer telsiz telgrafın merkezi olurlar. Sarıklı küçük genç bir zât ise, Hulûsî’ye omuz omuza verecek, belki geçecek birisi. Nâşirler ve talebeler içine girmeye nâmzeddir. Bazılarını zannederim, fakat kat‘î hüküm edemem. O genç, kuvve-i velâyetle meydana atılacak bir zâttır. Sâir noktaları sen benim bedelime ta‘bîr et.
SAYFA 229
Senin gibi dostlarla uzun konuşmak hem tatlı, hem makbûl olduğundan, şu kısa mes’elede uzun konuştum. Belki de israf ettim. Fakat nevme âit olan âyât-ı Kur’âniyenin bir nevi‘ tefsîrine işâret etmek niyetiyle başladığımdan, inşâallâh o israf affolur. Veya israf olmaz.
[İkinci Mes’ele olan İkinci Risâle]
Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm Hazret-i Azrâîl Aleyhisselâm’ın gözüne tokat vurmuş ilâ-âhirihî meâlindeki hadîse dâir ehemmiyetli bir münâkaşayı kaldırmak ve halletmek için yazılmıştır.
Eğirdir’de bir münâkaşa-i ilmiye işittim. O münâkaşa, hususan şu zamanda yanlıştır. Hatta münâkaşayı bilmiyordum. Benden de suâl edildi. Mu‘teber bir kitapta, hadîs-i Şeyhaynin ittifâkına alâmet olan ق işaretiyle bir hadîs bana gösterildi. Hadîs midir, değil midir? suâl edildi. Ben dedim: Böyle mu‘teber bir kitapta Şeyhayn hadîsinin ittifâkına hükmeden bir zâta i‘timâd etmek lâzım. Demek hadîstir. Fakat hadîsin, Kur’ân gibi bazı müteşâbihâtı var. Ancak havâs onların ma‘nâlarını bulabilir. Şu hadîsin zâhirî dahi, müşkilât-ı hadîsin müteşâbihât kısmından olmak ihtimâli var dedim. Eğer bilse idim, medâr-ı münâkaşa olmuş; öyle kısa değil, belki böyle cevâb verecektim:
Evvelen Bu çeşit mesâili münâkaşa etmenin birinci şartı, insaf ile, hakkı bulmak niyetiyle, inâdsız bir sûrette, ehil olanların mâbeyninde, sû’-i telakkîye sebeb olmadan müzâkeresi câiz olabilir. O müzâkere hak için olduğuna delîl şudur ki, eğer hak muârızın elinde zâhir olsa, müteessir olmasın. Belki memnûn olsun. Çünkü bilmediği şeyi öğrendi. Eğer kendi elinde zâhir olsa, fazla bir şey öğrenmedi, Belki gurura düşmek ihtimâli var.
Sâniyen Sebeb-i münâkaşa eğer hadîs ise, hadîsin merâtibini ve vahy-i zımnînin derecâtını ve tekellümât-ı Nebeviyenin aksâmını bilmek lâzım. Avâm içinde müşkilât-ı hadîsiyeyi münâkaşa etmek, izhâr-ı fazl sûretinde avukat gibi kendi sözünü doğru göstermek ve enâniyetini hakka ve insafa tercîh etmek sûretinde delîller aramak, câiz değildir. Mâdem şu mes’ele açılmış,
SAYFA 230
medâr-ı münâkaşa edilmiş. Bîçâre avâm-ı nâsın zihninde sû’-i te’sîr ediyor. Çünkü şu gibi müteşâbih hadîsleri aklına sığıştıramadığı için, eğer inkâr etse, dehşetli bir kapı açar. Yani küçücük aklına sığışmayan kat‘î hadîsleri dahi inkâra yol açar. Eğer zâhir-i hadîsin ma‘nâsını tutarak öyle kabûl edip neşretse, ehl-i dalâletin i‘tirâzâtına ve hurâfâttır demelerine yol açar. Mâdem bu müteşâbih hadîse lüzûmsuz ve zararlı bir tarzda nazar-ı dikkat celb edilmiş ve bu çeşit hadîsler çok vârid olmuş, elbette şübheleri izâle edecek bir hakîkati beyân etmek lâzım gelir. Şu hadîs kat‘î olsun veya olmasın, o hakîkati zikretmek gerektir.
İşte yazdığımız risâlelerde, ezcümle Yirmi Dördüncü Söz’ün Üçüncü Dal’ında On İki Asıl ile; ve Dördüncü Dal’ında ve On Dokuzuncu Mektûb’un vahyin taksîmâtına dâir mukaddemesindeki bir esasında tafsîlâta iktifâen, burada icmâlen o hakîkate bir işâret ederiz. Şöyle ki:
Melâike, insan gibi, bir sûrete inhisâr etmez. Müşahhas iken bir küllî hükmündedir. Hazret-i Azrâîl Aleyhisselâm, kabz-ı ervâha müekkel olan melâikelerin nâzırıdır. Her ölünün ruhunu Hazret-i Azrâîl Aleyhisselâm mı bizzât kabzediyor? Yoksa aveneleri mi kabzediyorlar? Bu husûsta Üç Meslek var.
Birinci Meslek: Azrâîl Aleyhisselâm herkesin ruhunu kabzeder. Bir iş bir işe mâni‘ olmaz. Çünkü nûrânîdir. Nûrânî bir şey, hadsiz aynalar vâsıtasıyla hadsiz yerlerde bizzât bulunabilir ve temessül eder. Nûrânînin temessülâtı, o nûrânî zâtın hâssasına mâliktir. Onun aynı sayılır, gayrı değildir. Güneşin aynalardaki misâlleri, güneşin ziyâ ve harâretini gösterdiği gibi; melâike gibi rûhânîlerin dahi, âlem-i misâlin ayrı ayrı aynalarında misâlleri, onların aynılarıdır. Hâssalarını gösterirler. Fakat aynaların kābiliyetine göre temessül ediyorlar. Nasıl ki Hazret-i Cebrâîl Aleyhisselâm, bir vakitte Dıhye ra sûretinde Sahâbeler içinde göründüğü dakîkada, binler yerde başka sûretlerde ve Arş-ı A‘zam önünde, şarktan garba kadar geniş ve muhteşem kanadlarıyla secde ediyordu. Her yerde, o yerin kābiliyetine göre temessülü varmış. Bir anda binler yerde bulunuyormuş. İşte şu mesleğe göre, kabz-ı rûh vaktinde
SAYFA 231
insanın aynasına temessül eden Melekü’l-Mevt’in insanî ve cüz’î bir misâli, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm gibi bir ûlü’l-azm ve celâlli ve hiddetli bir zâtın tokatına ma‘rûz olmak ve o misâlî Melekü’l-Mevt’in libâsı hükmündeki sûret-i misâliyesindeki gözünü çıkarmak, ne muhâldir, ne fevkalâdedir, ne de gayr-i ma‘kūldür.
İkinci Meslek: Odur ki, Hazret-i Cebrâîl, Mîkâîl, Azrâîl gibi melâike-i izâm, birer nâzır-ı umûmî hükmünde kendi nev‘lerinden ve kendilerine benzer küçük tarzda aveneleri vardır. Ve o muâvinler, envâ‘-ı mahlûkāta göre ayrı ayrıdırlar. Sulehânın Hâşiye ervâhını kabzeden başkadır, Ehl-i şekāvetin ervâhını kabzeden yine başkadır. Nasıl ki وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا âyeti işâret ediyor ki, kabz-ı ervâh eden, tâife tâifedir. Bu mesleğe göre, Hazret-i Mûsâ Aleyhis-selâm Hazret-i Azrâîl Aleyhisselâm’a değil, belki Azrâîl’in bir avenesinin misâlî cesedine, fıtrî celâletine ve hulkî celâdetine ve Cenâb-ı Hakk’ın yanında nâzdâr olmasına binâen ona bir tokat aşk etmek, gāyet ma‘kūldür. Hâşiye
Üçüncü Meslek: Yirmi Dokuzuncu Söz’ün Dördüncü Esası’nda beyân edildiği gibi ve ehâdîs-i şerîfenin delâlet ettiği üzere, bazı melâikeler var ki, kırk bin başı var. Her başında kırk bin dili var. Demek seksen bin gözü dahi var. Her bir dilde kırk bin tesbîhât var. Evet, mâdem melâikeler âlem-i şehâdetin envâına göre müekkeldirler. Âlem-i ervâhta o envâın tesbîhâtlarını temsîl ediyorlar. Elbette öyle olmak lâzım gelir. Çünkü meselâ, küre-i arz bir mahlûktur. Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ediyor. Değil kırk bin, belki yüz binler baş hükmünde envâ‘ları var. Her nev‘in yüz binler dil hükmünde efrâdları var ve hâkezâ. Demek küre-i arza müekkel meleğin kırk bin, belki yüz binler başı olmalı. Ve her başında da yüz binler dil olmalı
SAYFA 232
ve hâkezâ. İşte bu mesleğe binâen, Hazret-i Azrâîl Aleyhisselâm’ın her ferde müteveccih bir yüzü ve bakar bir gözü vardır. Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm’ın Hazret-i Azrâîl Aleyhisselâm’a tokat vurması, hâşâ, Azrâîl Aleyhisselâm’ın mâhiyet-i asliyesine ve şekl-i hakîkîsine değil ve bir tahkîr değil ve adem-i kabûl değil, belki vazîfe-i risâletin daha devamını ve bekāsını arzu ettiği için, kendi eceline dikkat eden ve hizmetine sed çekmek isteyen bir göze şamar vurmuş ve vurur.
اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ
[هُوَ الَّذٖٓی اَنْزَلَ عَلَیْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰیَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَاَمَّا الَّذٖینَ فٖی قُلُوبِهِمْ زَیْغٌ فَیَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَاْوٖیلِهٖ وَمَا یَعْلَمُ تَاْوٖیلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِی الْعِلْمِ یَقُولُونَ اٰمَنَّا بِهٖ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا وَمَا یَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُولُوا الْاَلْبَابِ]
[Üçüncü Mes’ele olan Üçüncü Risâle]
Şu mes’ele, umûm ihvânımın ekserî lisân-ı hâl ile ve bir kısmının lisân-ı kāl ile ettikleri umûmî bir suâlin hâs ve husûsî ve mahremce bir cevabıdır.
Suâl: Senin ziyâretine gelen herkese diyorsun ki: Benim şahsımdan bir himmet beklemeyiniz ve şahsımı mübârek tanımayınız. Ben makam sâhibi değilim. Âdî bir neferin müşîr makamının evâmirini teblîği gibi, ben de ma‘nevî bir müşîriyet makamının evâmirini teblîğ ediyorum. Hem müflis bir adamın, gāyet kıymetdâr ve zengin elmas ve mücevherât dükkânının dellâlı olduğu gibi, ben dahi mukaddes ve Kur’ânî bir dükkânın dellâlıyım diyorsun. Hâlbuki aklımız ilme muhtâç olduğu gibi, kalbimiz dahi bir feyiz ister. Rûhumuz bir nûr ister. Ve hâkezâ, çok cihetle çok şeyler istiyoruz. Seni hâcâtımıza yarayacak adam zannedip senin ziyâretine geliyoruz. Bize âlimden ziyâde, bir sâhib-i velâyet, sâhib-i himmet ve sâhib-i kemâlât lâzım. Eğer hakîkat-i hâl dediğin gibi ise, ziyâretinize yanlış geldik, lisân-ı hâlleri diyor.
Elcevab: Beş noktayı dinleyiniz, sonra düşününüz. Ziyâretiniz beyhûde mi, yoksa fâideli midir? O vakit hükmediniz.
SAYFA 233
Birinci Nokta: Nasıl ki bir padişahın âdî bir hizmetkârı ve bîçâre bir neferi, padişah nâmına ferîklere, paşalara hedâyâ-yı şâhânesini ve nişânlarını veriyor. Onları minnetdâr ediyor. Eğer ferîkler ve müşîrler, bu âdî nefere Neden tenezzül edip elinden ihsân ve nişanları alıyoruz? deseler, mağrurâne bir dîvâneliktir. Eğer o nefer dahi, vazîfesinin hâricinde müşîre kıyâm etmezse, kendini ondan yüksek görse, eblehcesine bir dîvâneliktir. Hem eğer o memnûn olan ferîklerden birisi, müteşekkirâne o neferin kulübeciğine tenezzülen misâfir gitse, kuru ekmekten başka bulmayan o nefer mahcûb kalmamak için, o hâli gören ve bilen padişah, elbette o neferini mahcûb etmemek için, matbah-ı şâhâneden, sâdık hizmetkârının muhterem misafirine tabla gönderir.
Öyle de, Kur’ân-ı Hakîm’in sâdık bir hizmetkârı, ne kadar âdî olursa olsun, Kur’ân nâmına en büyük insanlara emirlerini çekinmeyerek teblîğ eder. Ve en zengin rûhlu olanlara Kur’ân’ın âlî elmaslarını, yalvararak, mütezellilâne değil, belki müftehirâne ve müstağniyâne satar. Onlar ne kadar büyük olursa olsun, o âdî hizmetkâra vazîfe başında iken tekebbür edemezler. Ve o hizmetkâr dahi onların ona mürâcaatında kendine medâr-ı gurûr bulamaz. Ve haddinden tecâvüz etmez.
Eğer o hazîne-i kudsiyenin müşterîleri içinde bazıları, o bîçâre hizmetkâra velâyet nazarıyla baksalar ve büyük tanısalar, elbette hakîkat-i Kur’âniyenin merhamet-i kudsiyesi şânındandır ki, o hizmetkârını mahcûb etmemek için, hazîne-i hâssa-i İlâhiyeden, o hizmetkârın hiç haberi ve medhali olmadan, onlara meded versin. Ve himmet ederek feyizdâr etsin.
İkinci Nokta: İmâm-ı Rabbânî ve Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed-i Fârûkî radıyallâhü anh demiş: Hakāik-i îmâniyeden bir tek mes’elenin inkişâfı ve vuzûhu, benim indimde binler ezvâk ve kerâmâta müreccahtır. Hem bütün tarîkatlerin gāyesi ve netîcesi, hakāik-i îmâniyenin inkişâfı ve vuzûhudur. Mâdem şöyle bir tarîkat kahramanı, böyle hükmediyor. Elbette hakāik-i îmâniyeyi kemâl-i vuzûh ile beyân eden ve esrâr-ı Kur’âniyeden tereşşuh eden Sözler, velâyetten matlûb olan netîceleri verebilirler.
Üçüncü Nokta: Bundan otuz sene evvel, Eski Saîd’in gāfil kafasına müdhiş tokatlar indi. اَلْمَوْتُ حَقٌّ kaziyesini düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Meded istedi. Bir yol aradı. Bir halâskâr taharrî etti.
SAYFA 234
Gördü ki, yollar muhtelif, tereddüdde kaldı. Gavs-ı Aʻzam olan Şeyh-i Geylânî radıyallâhü anhın Fütûhu’l-Gayb nâmındaki kitabıyla tefe’ül etti. Tefe’ülde şu çıktı:. اَنْتَ فٖی دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبٖیبًا یُدَاوٖی قَلْبَكَ Acîbdir ki, o vakit ben Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye a‘zâsı idim. Güyâ ehl-i İslâm’ın yaralarını tedâviye çalışan bir hekim idim. Hâlbuki en ziyâde hasta ben idim. Hasta evvelâ kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir.
İşte Hazret-i Şeyh bana der ki: Sen kendin hastasın, kendine bir tabîb ara. Ben dedim: Sen tabîbim ol. Tuttum, kendimi ona muhâtab addederek, o kitabı bana hitâb ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetli idi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyât-ı cerrâhiye yaptı, dayanamadım. Yarısına kadar kendimi ona muhâtab ederek okudum. Bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra ameliyât-ı şifâkârâneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstâdımın kitabını tamam okudum ve çok istifâde ettim Ve onun virdini ve münâcâtını dinledim, çok istifâza ettim.
Sonra İmâm-ı Rabbânî’nin Mektûbât kitabını gördüm, elime aldım. Hâlis bir tefe’ül ederek açtım. Acâibdendir ki, bütün Mektubât’ında, yalnız iki yerde Bedîüzzamân lafzı var. O iki mektûb bana birden açıldı. Pederimin ismi Mîrzâ olduğundan, o mektûbların başında, Mîrzâ Bedîüzzaman’a mektûb diye yazılı olarak gördüm. فسبحان اللّٰە dedim. Bu bana hitâb ediyor. O zaman Eski Saîd’in bir lakabı, Bedîüzzamân idi. Hâlbuki hicretin üç yüz senesinde, Bedîüzzaman-ı Hemedânî’den başka, o lakabla iştihâr etmiş zâtları bilmiyordum. Hâlbuki İmam’ın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektûbu yazmış. O zâtın hâli, benim hâlime benziyormuş ki, o iki mektûbu kendi derdime devâ buldum. Yalnız imam, o mektûblarında tavsiye ettiği gibi, çok mektûblarında musırrâne şunu tavsiye ediyor: Tevhîd-i kıble et Yani birini üstâd tut, arkasından git. Başkasıyla meşgul olma. Şu en mühim tavsiyesi benim isti‘dâdıma ve ahvâl-i rûhiyeme muvâfık gelmedi. Ne kadar düşündüm, bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim? Tahayyürde kaldım. Her birinde ayrı ayrı câzibedâr hâsiyetler var. Biriyle iktifâ edemiyordum. O tahayyürde iken, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle kalbime geldi ki, bu muhtelif turukların başı ve bu cedvellerin menba‘ı ve şu seyyârelerin güneşi, Kur’ân-ı Hakîm’dir. Hakîkî tevhîd-i kıble bunda olur.
SAYFA 235
Öyle ise, en aʻlâ mürşid de ve en mukaddes üstâd da odur. Ona yapıştım. Nâkıs ve perişan isti‘dâdım, elbette lâyıkıyla o Mürşid-i Hakîkî’nin âb-ı hayât hükmündeki feyzini massedip alamıyor. Fakat ehl-i kalb ve sâhib-i hâlin derecâtına göre o feyzî, o âb-ı hayâtı, yine onun feyziyle gösterebiliriz. Demek Kur’ân’dan gelen o Sözler ve o Nûrlar, yalnız aklî mesâil-i ilmiye değil, belki kalbî, rûhî, hâlî mesâil-i îmâniyedir. Ve pek yüksek ve kıymetdâr maârif-i İlâhiye hükmündedirler.
Dördüncü Nokta: Sahâbelerden ve tâbiîn ve tebe‘-i tâbiînden en yüksek mertebeli velâyet-i kübrâ sâhibi olan zâtlar, nefs-i Kur’ândan bütün letâiflerinin hisselerini aldıklarından ve Kur’ân onlar için hakîkî ve kâfî bir mürşid olduğundan, gösteriyor ki, her vakit Kur’ân-ı Hakîm hakîkatleri ifade ettiği gibi, velâyet-i kübrâ feyizlerini dahi ehl-i olanlara ifâza eder.
Evet, zâhirden hakîkate geçmek, iki sûretledir. Biri, tarîkat berzahına girip, seyr ü sülûk ile kat‘-ı merâtib ederek hakîkate geçmektir. İkinci sûret, doğrudan doğruya, tarîkat berzahına uğramadan, lütf-u İlâhî ile hakîkate geçmektir ki, sahâbeye ve tâbiîne hâs ve yüksek ve kısa tarîk şudur. Demek, hakāik-i Kur’âniyeden tereşşuh eden nûrlar ve o nûrlara tercümanlık eden Sözler, o hâssaya mâlik olabilirler ve mâliktirler.
Beşinci Nokta: Beş cüz’î misâl ile göstereceğiz ki, Sözler ta‘lîm-i hakāik ettikleri gibi, irşâd vazîfesini de görüyorlar. Birinci Misâl: Ben kendim on değil, yüz değil, binler def‘a müteaddid tecrübâtımla kanâatim gelmiş ki, Sözler ve Kur’ân’dan gelen nûrlar, aklıma ders verdiği gibi, kalbime de îmân hâli telkîn ediyor. Rûhuma îmân zevki veriyor ve hâkezâ. Hatta dünyevî işlerimde, kerâmet sâhibi bir şeyhin bir mürîdi nasıl şeyhinden hâcâtına dâir meded ve himmet bekliyor, ben de Kur’ân-ı Hakîm’in kerâmetli esrârından o hâcâtımı beklerken, ümîd etmediğim ve ummadığım bir tarzda bana çok def‘a hâsıl oluyor. Yalnız cüz’iyâttan iki küçük misâl: : Biri On Altıncı Mektûb’da îzâhı ve tafsîli geçen, Süleymân isminde bir misafirime katran ağacı başında koca bir ekmek hârika bir tarzda gösterilmiş. İki gün, ikimiz o hediye-i gaybiyeden yedik. İkinci Misâl: Gāyet küçük ve latîf, bugünlerde vâki‘ olan mes’eleyi söyleyeceğim. Şöyle ki: Fecirden evvel hâtırı hâtırıma geldi ki, bir zâtın kalbine vesvese verecek bir tarzda tarafımdan sözler söylenilmişti. Keşke dedim,
SAYFA 236
Onu görse idim, kalbindeki dağdağayı izâle etse idim. Aynı dakîkada, Nis’e gitmiş bir parça kitabım bana lâzım idi. Keşke elime geçse idi, dedim. Sabah namazından sonra oturdum. Baktım, aynı zât, o kitap parçası elinde olduğu hâlde içeri girdi. Ona dedim: Senin elindeki nedir? Dedi: Bilmiyorum. Kapının önünde, Nis’den gelmiş diye birisi bana verdi. Ben de size getirdim. فسبحان اللّٰە dedim. Böyle bir vakitte bu adamın evinden çıkıp gelmesi ve şu Söz’ün Nis’den gelmesi, hiç tesâdüfe benzemiyor. Ve böyle bir adama, şöyle bir parça kitabı aynı dakîkada eline verip bana gönderen, elbette Kur’ân-ı Hakîm’in himmetidir, diyerek الحمد للّٰە dedim. Benim en küçük, ehemmiyetsiz, hafî arzu-yu kalbimi bilen birisi, elbette bana merhamet ediyor. Beni himâye ediyor. Öyle ise dünyanın minnetini beş paraya almam.
İkinci Misâl: Biraderzâdem merhûm Abdurrahmân, sekiz seneden beri benden ayrılıp dünyanın gaflet ve evhâmlarına bulaştığı hâlde, şahsıma karşı haddimden çok fazla hüsn-ü zannı varmış. Bende olmayan ve elimden gelmeyen himmeti istiyor ve meded bekliyordu. Kur’ân-ı Hakîm’in himmeti imdâdına yetişti. Haşre dâir olan Onuncu Söz’ü, vefâtından üç ay evvel eline yetiştirdi. O söz onu ma‘nevî kirlerinden ve evhâm ve gafletten temizlemekle beraber, âdetâ mertebe-i velâyete çıkmış gibi, vefâtından evvel yazdığı mektûbunda üç zâhir kerâmet izhâr etmiş. Yirmi Yedinci Mektûb’un fıkraları içinde derc edilmiş. Mürâcaat olunsun.
Üçüncü Misâl: Burdur’lu Hasan Efendi isminde ehl-i kalb bir âhiret kardeşim ve talebem vardı. Bana karşı haddimden çok fazla hüsn-ü zannederek, büyük bir velîden himmet beklemek gibi, bîçâre benden meded bekliyordu. Birdenbire hiç münâsebet yokken, Otuz İkinci Söz’ü Burdur köylerinde oturan birisine mütâlaa etmek üzere verdim. Sonra Hasan Efendi hâtırıma geldi. Dedim: Şâyet Burdur’a gidersen, Hasan Efendi’ye ver. Beş-altı gün mütâlaa etsin. O adam gitmiş, doğrudan doğruya Hasan Efendi’ye vermiş. Hasan Efendi’nin eceli otuz kırk gün kalmıştı. Gāyet susamış bir adamın âb-ı kevser gibi tatlı suya rast gelirken yapışması gibi, öyle de Otuz İkinci Söz’e yapışmış. Mütemâdiyen mütâlaa yapa yapa ve tefeyyüz ede ede, hususan Üçüncü Mevkıfı’ndaki muhabbetullâh bahsinde tamamıyla derdine devâ bulmuş. Ve bir kutb-u a‘zamdan beklediği feyzî onda bulmuş. Sağlam olarak câmi'e gitmiş. Namaz kılmış. Orada ruhunu Rahmân’a teslîm eylemiş. Rahmetullâhi aleyh.
SAYFA 237
Dördüncü Misâl: Hulûsî Bey’in Yirmi Yedinci Mektûb’daki fıkralarının şehâdetiyle, en mühim ve müessir tarîkat olan Nakşî tarîkatinden ziyâde himmet ve meded, feyiz ve nûru, esrâr-ı Kur’âniyenin tercümanı olan nûrlu sözlerde bulmuştur.
Beşinci Misâl: Kardeşim Abdülmecîd, biraderzâdem Abdurrahmân’ın rahmetullâhialeyh vefâtı üzerine ve daha sâir elîm ahvâlât içinde bir perişaniyet hissetmişti. Hem elimden gelmeyen ma‘nevî himmet ve meded bekliyordu. Ben onunla muhâbere etmiyordum. Birdenbire mühim birkaç sözü ona gönderdim. O da mütâlaa ettikten sonra yazıyor ki: الحمد للّٰە, kurtuldum, çıldıracaktım. Bu sözlerin her biri birer mürşid hükmüne geçti. Çendân bir mürşidden ayrıldım. Fakat çok mürşidleri birden buldum, kurtuldum, diye yazıyordu. Ben baktım ki, hakîkaten Abdülmecîd güzel bir mesleğe girip, o eski vaz‘iyetlerinden kurtulmuş.
Daha bu beş misâl gibi pek çok misâller var. Onlar gösteriyorlar ki, ulûm-u îmâniye, hususan doğrudan doğruya ihtiyaca binâen ve yaralarına devâen Kur’ân-ı Hakîm’in esrârından ma‘nevî ilaçlar alınsa ve tecrübe edilse, elbette o ulûm-u îmâniye ve o edviye-i rûhâniye, ihtiyâcını hissedenlere ve ciddî ihlâs ile isti‘mâl edenlere yeter, kâfî gelir. Onları satan ve gösteren eczacı ve dellâl ne hâlde bulunursa bulunsun, âdî olsun, müflis olsun, zengin olsun, makam sâhibi olsun, hizmetkâr olsun, çok fark yoktur. Evet, güneş varken mumların ışığı altına girmeye ihtiyâç yok. Mâdem güneşi gösteriyorum. Benden mûm ışığı, bâhusûs bende bulunmazsa istemek, ma‘nâsızdır, lüzûmsuzdur. Belki onların bana duâ ile, ma‘nevî yardım ile, hatta himmet ile muâvenet etmeleri lâzımdır. Ve ben onlardan istimdâd etmem ve meded istemem, benim hakkımdır. Onlar nûrlardan aldıkları feyze kanâat etmek, onların üstünde haktır.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَٓاءً وَلِحَقِّهٖٓ اَدَٓاءً وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ وَسَلِّمْ
SAYFA 238
[Yirmi Sekizinci Mektûb’un Üçüncü Mes’elesi’nin tetimmesi olabilir]
Küçük ve husûsî bir mektûbdur.
Âhiret kardeşlerim ve çalışkan talebelerim Husrev Efendi ve Re’fet Bey,
Sözler nâmındaki envâr-ı Kur’âniyede üç kerâmet-i Kur’âniyeyi hissediyorduk. Sizler dahi gayret ve şevkinizle bir dördüncüsünü ilâve ettirdiniz. Bildiğimiz üç ise:
Birisi Te’lîfinde fevkalâde suhûlet ve sür‘attir. Hatta beş parça olan On Dokuzuncu Mektûb, iki-üç günde ve her günde üç-dört sâat zarfında, mecmûu on iki sâat eder, kitapsız, dağda, bağda te’lîf edildi. Otuzuncu Söz hastalıklı bir zamanda, beş-altı saatte te’lîf edildi. Yirmi Sekizinci Söz olan cennet bahsi bir veya iki saatte, Süleymân’ın dere bahçesinde te’lîf edildi. Ben ve Tevfîk ile Süleymân bu sür‘ate hayrette kaldık ve hâkezâ. Te’lîfinde bu kerâmet-i Kur’âniye olduğu gibi,
İkincisi Yazmasında dahi fevkalâde bir suhûlet, bir iştiyâk ve usanmamak var. Şu zamanda rûhlara, akıllara usanç veren çok esbâb içinde bu Sözlerden biri çıkar, birden çok yerlerde kemâl-i iştiyâk ile yazılmaya başlanıyor. Mühim meşgaleler içinde onlar her şeye tercîh ediliyor ve hâkezâ.
Üçüncü Kerâmet-i Kur’âniye: Bunların okunması dahi usanç vermiyor. Hususan ihtiyâç hissedilse okundukça zevk alınıyor, usanılmıyor.
İşte siz dahi Dördüncü bir Kerâmet-i Kur’âniye yi isbat ettiniz. Husrev gibi kendine tenbel diyen ve beş senedir Sözler’i işittiği hâlde yazmaya cidden tenbellik edip başlamayan bir kardeşimiz, bir ayda on dört kitabı güzel ve dikkatli yazması, şübhesiz dördüncü bir kerâmet-i esrâr-ı Kur’âniyedir. Hususan Otuz Üçüncü Mektûb olan Otuz Üç Pencerelerin kıymeti tamâmen takdîr edilmiş ki, gāyet dikkatle ve güzel yazılmış. Evet, o risâle, ma‘rifetullâh ve îmân-ı billâh için en kuvvetli ve en parlak bir risâledir. Yalnız baştaki pencereler gāyet icmâl ve ihtisâr ile gidilmiştir. Fakat gittikçe inkişâf eder. Daha ziyâde parlar. Zâten sâir te’lîfâta muhâlif olarak ekser Sözler’in başları mücmel başlar. Gittikçe genişlenir, tenvîr eder.