Destek olunİlmi çalışmalarımıza destek olun, bu hizmetlerin kesintisiz sürmesine katkıda bulunun.
Bağış Yap
SAYFA 128
[YİRMİ DÖRDÜNCÜ MEKTÛB]
Tılsımlar Mecmûsı'na idhâl edilmiş, buraya yazılmamıştır.
[Yirmi Dördüncü Mektûb’un Birinci Zeyli]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
قُلْ مَا یَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّٖی لَوْ لَا دُعَٓاؤُكُمْ: Yani, Ey insanlar Duânız olmazsa, ne ehemmiyetiniz var? meâlindeki âyetin beş nüktesini dinle.
Birinci Nükte: Duâ, bir sırr-ı azîm-i ubûdiyettir. Belki ubûdiyetin rûhu hükmündedir. Çok yerlerde zikrettiğimiz gibi duâ üç nev‘dir.
Birinci nevi‘ duâ: İsti‘dâd lisânıyladır ki, bütün hubûbât, tohumlar, lisân-ı isti‘dâd ile Fâtır-ı Hakîm’e duâ ederler ki: Senin nukūş-u esmânı mufassal göstermek için bize neşv ü nemâ ver. Küçük hakîkatimizi sünbülle ve ağacın büyük hakîkatine çevir.
Hem şu isti‘dâd lisânıyla duâ nev‘inden birisi de şudur ki, esbâbın ictimâı, müsebbebin îcâdına bir duâdır. Yani esbâbbir vaz‘iyet alır ki, o vaz‘iyet bir lisân-ı hâl hükmüne geçer. Ve müsebbebi Kadîr-i Zülcelâl’den duâ eder, isterler. Meselâ su, harâret, toprak, ziyâ, bir çekirdek etrafında bir vaz‘iyet alarak, o vaz‘iyet bir lisân-ı duâdır ki, Bu çekirdeği ağaç yap, yâ Hâlikımız derler. Çünkü o mu‘cize-i hârika-i kudret olan ağaç, o şuûrsuz, câmid, basît maddelere havâle edilmez, havâlesi muhâldir. Demek ictimâ‘-ı esbâb bir nevi‘ duâdır.
SAYFA 129
İkinci nevi‘ duâ: İhtiyâc-ı fıtrî lisânıyladır ki, bütün zîhayatların iktidâr ve ihtiyârları dâhilinde olmayan hâcetlerini ve matlablarını ummadıkları yerden, vakt-i münâsibde onlara vermek için, Hâlik-ı Rahîm’den bir nevi‘ duâdır. Çünkü iktidâr ve ihtiyârları hâricinde, bilmedikleri yerden, vakt-i münâsibde onlara bir Hakîm-i Rahîm gönderiyor. Elleri yetişmiyor. Demek o ihsân, duâ netîcesidir. Elhâsıl, bütün kâinâttan dergâh-ı İlâhî’ye çıkan, bir duâdır. Esbâb olanlar, müsebbebâtı Allah’dan isterler.
Üçüncü nevi‘ duâ: İhtiyâç dâiresinde zîşuûrların duâsıdır ki, bu da iki kısımdır. Eğer ızdırâr derecesine gelseveya ihtiyâc-ı fıtrîye tam münâsebetdâr ise veya lisân-ı isti‘dâda yakınlaşmış ise veya sâfî, hâlis kalbin lisânıyla ise, ekseriyet-i mutlaka ile makbûldür.
Terakkıyât-ı beşeriyenin kısm-ı a‘zamı ve keşfiyâtları, bir nevi‘ duâ netîcesidir. Havârik-i medeniyet dedikleri şeyler ve keşfiyâtlarına medâr-ı iftihâr zannettikleri emirler, ma‘nevî bir duâ netîcesidir. Hâlis bir lisân-ı isti‘dâd ile istenilmiş, onlara verilmiştir. Lisân-ı isti‘dâd ile ve lisân-ı ihtiyâc-ı fıtrî ile olan duâlar dahi bir mâni‘ olmazsa ve şerâit dâhilinde ise, dâimâ makbûldürler.
İkinci kısım, meşhûr duâdır. O da iki nev‘dir: Biri fiilî, biri kavlî. Meselâ çift sürmek, fiilî bir duâdır. Rızkı topraktan değil, belki toprak hazîne-i rahmetin bir kapısıdır ki, rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalar. Sâir kısımların tafsîlâtını tayyedip, yalnız kavlî duânın bir-iki sırlarını, gelecek iki-üç nüktede söyleyeceğiz.
İkinci Nükte: Duânın te’sîri azîmdir. Hususan duâ külliyet kesb ederek devam etse, netice vermesi gālibdir. Belki dâimîdir. Hatta denilebilir ki, sebeb-i hilkat-i âlemin birisi de, duâdır. Yani kâinâtın hilkatinden sonra, başta nev‘-i beşer ve onun başında âlem-i İslâm ve onun başında Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muazzam olan duâsı, bir sebeb-i hilkat-i âlemdir. Yani Hâlik-ı Âlem, istikbâlde o zâtı nev‘-i beşer nâmına, belki mevcûdât hesabına bir saâdet-i ebediye, bir mazhariyet-i esmâ-yı İlâhiye isteyecek bilmiş, o gelecek duâyı kabûl etmiş, kâinâtı halketmiş. Mâdem duânın bu derece azîm ehemmiyeti ve vüs‘ati vardır; hiç mümkün müdür ki, bin üç yüz elli senede, her vakitte, nev‘-i beşerden üç yüz milyon cin ve ins
SAYFA 130
ve melek ve rûhâniyâttan had ve hesaba gelmez mübârek zâtlar, bil’ittifâk Zât-ı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında rahmet-i uzmâ-yı İlâhiye ve saâdet-i ebediye ve husûl-ü maksûd için duâları, nasıl kabûl olmasın? Hiç bir cihetle mümkün müdür ki, o duâları reddedilsin?
Mâdem bu kadar külliyet ve vüs‘at ve devam kesb edip, lisân-ı isti‘dâd ve ihtiyâc-ı fıtrî derecesine gelmiş. Elbette o Zât-ı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, duâ netîcesi olarak öyle bir makam ve mertebededir ki, bütün ukūl toplansa, bir akıl olsalar, o makamın hakîkatini tamamıyla ihâta edemezler.
İşte ey müslüman Senin rûz-u mahşerde böyle bir şefîin var. Bu şefîin şefâatini kendine celb etmek için, sünnetine ittibâ‘ et
Eğer desen: Mâdem o Habîbullâhtır. Bu kadar salavât ve duâya ne ihtiyacı var?
Elcevab: O Zât asm umûm ümmetinin saâdetiyle alâkadâr ve bütün efrâd-ı ümmetinin her nevi‘ saadetleriyle hissedardır. Ve her nevi‘ musibetleriyle endişedârdır. İşte, kendi hakkında merâtib-i saadet ve kemâlât hadsiz olmakla beraber, hadsiz efrâd-ı ümmetinin, hadsiz bir zamanda, hadsiz envâ‘-ı saadetlerini harâretle arzu eden ve hadsiz envâ‘-ı şekāvetlerinden müteessir olan bir zât, elbette hadsiz salavât ve duâ ve rahmete lâyıktır ve muhtâçtır.
Eğer desen: Bazen kat‘î olacak işler için duâ edilir. Meselâ, husûf ve küsûf namazındaki duâ gibi. Hem bazen hiç olmayacak şeyler için duâ edilir.
Elcevab: Başka Sözler’de îzâh edildiği gibi, duâ bir ibâdettir. Abd, kendi aczini ve fakrını duâ ile i‘lân eder. Zâhirî maksadlar ise, o duânın ve o ibâdet-i duâiyenin vakitleridir. Hakîkî fâideleri değil. İbâdetin fâidesi âhirete bakar. Dünyevî maksadlar hâsıl olmazsa, O duâ kabûl olmadı denilmez. Belki Daha duânın vakti bitmedi denilir. Hem hiç mümkün müdür ki, bütün ehl-i îmânın, bütün zamanlarda mütemâdiyen kemâl-i hulûs ve iştiyâk ve duâ ile istedikleri saâdet-i ebediye onlara verilmesin? Ve bütün kâinâtın şehâdetiyle hadsiz rahmeti bulunan o Kerîm-i Mutlak, o Rahîm-i Mutlak, bütün onların o duâsını kabûl etmesin ve saâdet-i ebediye vücûd bulmasın?
SAYFA 131
Üçüncü Nükte: Duâ-yı kavlî-i ihtiyârînin makbûliyeti iki cihetledir. Ya aynı matlûbu ile makbûl olur. Veyâhûd daha evlâsı verilir. Meselâ, birisi kendine bir erkek evlâd ister. Cenâb-ı Hakk Hazret-i Meryem ra gibi bir kız evlâdını veriyor. Duâsı kabûl olunmadı denilmez. Daha evlâ bir sûrette kabûl edildi, denilir. Hem bazen kendi dünyasının saâdeti için duâ eder. Duâsı âhiret için kabûl olunur. Duâsı reddedildi, denilmez. Belki Daha enfâ‘ bir sûrette kabûl edildi, denilir ve hâkezâ. Mâdem Cenâb-ı Hakk Hakîm’dir. Biz ondan isteriz. O da bize cevâb verir. Fakat hikmetine göre bizimle muâmele eder. Hasta, tabîbin hikmetini ithâm etmemeli. Hasta bal ister, tabîb-i hâzık sıtması için sulfato verir. Tabîb beni dinlemedi, denilmez. Belki âh ü fîzârını dinledi, işitti, cevab da verdi. Maksûdun iyisini yerine getirdi.
Dördüncü Nükte: Duânın en güzel, en latîf, en lezîz, en hazır meyvesi netîcesi şudur ki: Duâ eden adam bilir ki, birisi var ki, onun sesini dinler, derdine dermân yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli, her şeye yetişir. Bu büyük dünya hânında o yalnız değil. Bir Kerîm zât var, ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyâcâtını yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını def‘ edebilir bir zâtın huzûrunda kendini tasavvur ederek, bir ferah bir inşirâh duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ der.
Beşinci Nükte: Duâ, ubûdiyetin ruhudur ve hâlis bir îmânın netîcesidir. Çünkü duâ eden adam duâsı ile gösteriyor ki, bütün kâinâta hükmeden birisi var ki, en küçük işlerime ıttılâı var ve bilir. En uzak maksadlarımı yapabilir. Benim her hâlimi görür, sesimi işitir. Öyle ise, bütün mevcûdâtın bütün seslerini işitiyor ki, benim sesimi de işitiyor. Bütün o şeyleri o yapıyor ki, en küçük işlerimi de ondan bekliyorum, ondan istiyorum. İşte duânın verdiği hâlis tevhîdin genişliğine ve gösterdiği nûr-u îmânın halâvet ve sâfîliğine bak. قُلْ مَا یَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّٖی لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ sırrını anla. Ve وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونٖٓی اَسْتَجِبْ لَكُمْ fermanını dinle. اَكَرْ نَە خَواهٖی دَادْ نَە دَادٖی خَواهْ denildiği gibi, Vermek istemeseydi, istemek vermezdi.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَی الْاَبَدِ عَدَدَ مَا فٖی عِلْمِ اللّٰهِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ وَسَلِّمْ سَلِّمْنَا وَسَلِّمْ دٖینَنَٓا اٰمٖینَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ
SAYFA 132
[Yirmi Dördüncü Mektûb’un İkinci Zeyli]
(Mi‘râc-ı Nebevî hakkındadır)
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰی عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰی عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَاْوٰی اِذْ یَغْشَی السِّدْرَةَ مَا یَغْشٰی مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰی لَقَدْ رَاٰی مِنْ اٰیَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰی
Mevlid-i Nebevînin Mi‘râciye kısmında Beş Nükte yi beyân edeceğiz.
Birinci Nükte: Cennetten getirilen Burâk’a dâir, Mevlid yazan Süleymân Efendi hazîn bir aşk mâcerâsını beyân ediyor. O zât ehl-i velâyet olduğu ve rivâyete binâ ettiği için, elbette bir hakîkati o sûretle ifade ediyor.
Hakîkat şu olmak gerektir ki:
Âlem-i bekānın mahlûkları, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nûruyla pek alâkadârdırlar. Çünkü onun getirdiği nûr iledir ki, cennet ve dâr-ı âhiret, cin ve ins ile şenlenecek. Eğer o olmasaydı, o saâdet-i ebediye olmazdı. Ve cennetin her nevi‘ mahlûkātından istifâdeye müsteid olan cin ve ins, cenneti şenlendirmeyeceklerdi. Bir cihette sâhibsiz, vîrâne kalacaktı. Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü Dal’ında beyân edildiği gibi, nasıl ki bülbülün güle karşı dâsitâne-i aşkı, tâife-i hayvânâtın tâife-i nebâtâta derece-i aşka bâliğ olan ihtiyâcât-ı şedîde-i aşknümâyı, rahmet hazînesinden gelen ve hayvanâtın erzâklarını taşıyan kāfile-i nebâtâta karşı i‘lân etmek için bir hatîb-i Rabbânî olarak, başta bülbül-ü gül ve her nevi‘den bir nev‘-i bülbül intihâb edilmiş. Ve onların nagamâtı dahi, nebâtâtın en güzellerinin başlarında hoş-âmedî nev‘inden tesbîhkârâne bir hüsn-ü istikbâldir, bir alkışlamadır.
Aynen bunun gibi, sebeb-i hilkat-i eflâk ve vesîle-i saadet-i dâreyn ve Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn olan Zât-ı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı, nasıl ki melâike nev‘inden Hazret-i Cebrâîl Aleyhisselâm kemâl-i muhabbetle hizmetkârlık ediyor.
SAYFA 133
Melâikelerin Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’a inkıyâd ve itâatini ve sırr-ı sücûdunu gösteriyor. Öyle de ehl-i cennetin, hatta cennetin hayvanât kısmının dahi o zâta karşı alâkaları, bindiği Burak’ın hissiyât-ı âşıkānesiyle ifade edilmiştir.
İkinci Nükte: Mi‘râc-ı Nebevîdeki mâcerâlardan birisi, Cenâb-ı Hakk’ın Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı muhabbet-i münezzehesi, Sana âşık olmuşum ta‘bîriyle ifade edilmiş. Şu ta‘bîrât, Vâcibü’l-Vücûd’un kudsiyetine ve istiğnâ-yı zâtîsine ma‘nâ-yı örfî ile münâsib düşmüyor. Mâdem Süleymân Efendi’nin mevlidi, rağbet-i âmmeye mazhariyeti delâletiyle, o zât ehl-i velâyettir ve ehl-i hakîkattir, elbette irâe ettiği ma‘nâ sahîhtir. Ma‘nâ da budur ki:
Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un hadsiz cemâl ve kemâli vardır. Çünkü bütün kâinâtın aksâmına inkısâm etmiş olan cemâl ve kemâlin bütün envâı, onun cemâl ve kemâlinin emâreleri, işaretleri, âyetleridir.
İşte her hâlde cemâl ve kemâl sâhibi, bilbedâhe cemâl ve kemâlini sevmesi gibi, Zât-ı Zülcelâl dahi cemâlini pek çok sever. Hem kendine lâyık bir muhabbetle sever. Hem cemâlinin şuââtı olan esmâsını dahi sever. Mâdem esmâsını sever, elbette esmâsının cemâlini gösteren san‘atını sever. Öyle ise, cemâl ve kemâline ayna olan masnûâtını dahi sever. Mâdem cemâl ve kemâlini göstereni sever, elbette cemâl ve kemâl-i esmâsına işâret eden mahlûkātının mehâsinini sever. Bu beş nevi‘ muhabbete Kur’ân-ı Hakîm âyâtıyla işâret ediyor.
İşte Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mâdem masnûât içinde en mükemmel ferddir ve mahlûkāt içinde en mümtâz şahsiyettir.
Hem san‘at-ı İlâhiyeyi bir velvele-i zikir ve tesbîh ile teşhîr ediyor ve istihsân ediyor. Hem esmâ-yı İlâhiyedeki cemâl ve kemâl hazînelerini lisân-ı Kur’ân ile açmıştır. Hem kâinâtın âyât-ı tekvîniyesinin Sâni‘inin kemâline delâletlerini, parlak ve kat‘î bir sûrette lisân-ı Kur’ânla beyân ediyor. Hem küllî ubûdiyetiyle, rubûbiyet-i İlâhiyeye aynadârlık ediyor. Hem mâhiyetinin câmiiyetiyle, bütün esmâ-yı İlâhiyeye bir mazhar-ı etemm olmuştur.
Elbette bunun için denilebilir ki: Cemîl-i Zülcelâl kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin en mükemmel âyîne-i zîşuûru olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sever.
SAYFA 134
Hem kendi esmâsını sevmesiyle, o esmânın en parlak aynası olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sever ve Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a benzeyenleri dahi derecelerine göre sever.
Hem san‘atını sevdiği için, elbette onun san‘atını en yüksek bir sadâ ile bütün kâinâtta neşreden ve semâvâtın kulağını çınlatan berr ve bahri cezbeye getiren bir velvele-i zikir ve tesbîh ile i‘lân eden Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sever ve ona ittibâ‘ edenleri de sever.
Hem masnûâtını sevdiği için, o masnûâtın en mükemmeli olan zîhayatı ve zîhayatın en mükemmeli olan zîşuûru ve zîşuûrun en efdali olan insanları ve insanların bil’ittifâk en mükemmeli olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı elbette daha ziyâde sever.
Hem kendi mahlûkātının mehâsin-i ahlâkiyelerini sevdiği için, mehâsin-i ahlâkiyede bil’ittifâk en yüksek mertebede bulunan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sever ve derecâta göre ona benzeyenleri dahi sever. Demek Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti gibi, muhabbeti dahi kâinâtı ihâta etmiş.
İşte o hadsiz mahbûblar içindeki mezkûr beş vechinin her bir vechinde en yüksek makam, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur ki, Habîbullâh lakabı ona verilmiş.
İşte bu en yüksek makam-ı mahbûbiyeti Süleymân Efendi, Ben sana âşık olmuşum ta‘bîriyle beyân etmiştir. Şu ta‘bîr, bir mirsâd-ı tefekkürdür. Gāyet uzaktan uzağa bu hakîkate bir işârettir. Bununla beraber, mâdem bu ta‘bîr şe’n-i rubûbiyete münâsib olmayan ma‘nâyı hayâle getiriyor. En iyisi şu ta‘bîr yerine: Ben senden râzı olmuşum denilmeli.
Üçüncü Nükte: Mi‘râciyedeki mâcerâlar, ma‘lûmumuz olan ma‘nâlarla, o kudsî ve nezîh hakîkatleri ifade edemiyor. Belki o muhâvereler, birer ünvân-ı mülâhazadır, birer mirsâd-ı tefekkürdür. Ve ulvî ve derin hakāike birer işârettir. Ve îmânın bir kısım hakāikine birer ihtârdır. Ve kābil-i ta‘bîr olmayan bazı ma‘nâlara birer kinâyedir. Yoksa ma‘lûmumuz olan ma‘nâlar ile bir mâcerâ değil. Biz hayalimiz ile o muhâverelerden o hakîkatleri alamayız; belki kalbimizle heyecanlı bir zevk-i îmânî ve nûrânî bir neş’e-i rûhâniye alabiliriz. Çünkü nasıl Cenâb Hakkın zât ve sıfâtında, nazîr ve şebîh ve misli yoktur.
SAYFA 135
Öyle de, şuûnât-ı rubûbiyetinde misli yoktur. Sıfâtı, nasıl mahlûkāt sıfâtına benzemiyor, muhabbeti dahi benzemez. Öyle ise, şu ta‘birâtı müteşâbihât nev‘inden tutup, deriz ki: Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un vücûb-u vücûduna ve kudsiyetine münâsib bir tarzda ve istiğnâ-yı zâtîsine ve kemâl-i mutlakına muvâfık bir sûrette muhabbeti gibi bazı şuûnâtı var ki, Mi‘râciye mâcerâsıyla onu ihtâr ediyor. Mi‘râc-ı Nebevîye dâir Otuz Birinci Söz, hakāik-i Mi‘râciyeyi usûl-ü îmâniye dâiresinde îzâh etmiştir. Ona iktifâen burada ihtisâr ediyoruz.
Dördüncü Nükte: Yetmiş bin perde arkasında Cenâb-ı Hakk’ı görmüş ta‘bîri, bu‘diyet-i mekânı ifade ediyor. Hâlbuki Vâcibü’l-Vücûd, mekândan münezzehtir. Her şeye her şeyden daha yakındır. Bu ne demektir?
Elcevab: Otuz Birinci Söz’de mufassalen burhânlar ile o hakîkat beyân edilmiştir. Burada yalnız şu kadar deriz ki: Cenâb-ı Hakk, bize gāyet karîbdir. Biz ondan gāyet derecede uzağız. Nasıl ki güneş, elimizdeki ayna vâsıtasıyla bize gāyet yakındır. ve yerde her bir şeffaf şey, kendine bir nevi‘ arş ve bir çeşit menzil olur. Eğer güneşin şuûru olsaydı, bizimle aynamız vâsıtasıyla muhâbere ederdi. Fakat biz ondan dört bin sene uzağız. Bilâ-teşbîh velâ-temsîl, Şems-i Ezelî, her şeye her şeyden daha yakındır. Çünkü Vâcibü’l-Vücûd’dur, mekândan münezzehtir. Hiç bir şey ona perde olamaz. Fakat her şey nihâyet derecede ondan uzaktır.
İşte mi‘râcın uzun mesâfesiyle وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَیْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖیدِ in ifade ettiği mesâfesizliğin sırrıyla, hem Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın gitmesinde çok mesâfeyi tayyederek gitmesi ve ân-ı vâhidde yerine gelmesi sırrı, bundan ileri geliyor. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mi‘râcı, onun seyr ü sülûküdür. Onun ünvân-ı velâyetidir. Ehl-i velâyet, nasıl ki seyr ü sülûk-ü rûhânî ile, kırk günden tâ kırk seneye kadar bir terakkî ile derecât-ı îmâniyenin hakkalyakîn derecesine çıkıyor.
Öyle de, bütün evliyânın sultânı olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, değil yalnız kalbi ve rûhu ile, belki hem cismiyle, hem havâssıyla, hem letâifiyle kırk seneye mukābil, kırk dakîkada velâyetinin kerâmet-i kübrâsı olan mi‘râcı ile bir cadde-i kübrâ açarak, hakāik-i îmâniyenin en yüksek mertebelerine gitmiş, mi‘râc merdiveniyle Arş’a çıkmış;