MEKTÛBAT

273

[Yirmi Dokuzuncu Mektûb]

Yirmi Dokuzuncu Mektûb Dokuz Kısım’dır. Bu kısım Birinci Kısım’dır. Dokuz Nükte’dir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Azîz sıddîk kardeşim ve hizmet-i Kur’âniyede pek ciddî bir arkadaşım,

Bu def‘aki mektûbunda vaktim ve hâlim müsâade etmediği mühim bir mes’eleye dâir cevâb istiyorsun. Kardeşim, bu sene الحمد للّٰە risâleleri yazanlar pek çoğalmış. İkinci tashîh bana geliyor. Sabahtan akşama kadar sür‘atli bir tarzda meşgul oluyorum. Çok mühim işlerim de geri kalıyor. Ve bu vazîfeyi daha azîm görüyorum. Hususan Şa‘bân ve Ramazân’da akıldan ziyâde kalb hissedardır. Rûh hareket eder. Şu mes’ele-i azîmeyi başka vakte ta‘lîk edip, ne vakit Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden kalbe sünûhât gelse, tedrîcen size yazılır. Şimdilik Üç Nükteyi beyân edeceğim. Hâşiye

Birinci Nükte: Kur’ân-ı Hakîm’in esrârı bilinmiyor. Müfessirler hakîkatini anlamamışlar diye beyân olunan fikrin iki yüzü var ve onu diyen iki tâifedir.

Birincisi Ehl-i Hakk ve ehl-i tedkîktir. Derler ki: Kur’ân bitmez ve tükenmez bir hazînedir. Her asır, nusûs ve muhkemâtını teslîm ve kabûl ile beraber, tetimmât kabîlinden hakāik-i hafiyesinden dahi hissesini alır. Başkasının gizli kalmış hissesine ilişmez.

Evet, zaman geçtikçe, Kur’ân-ı Hakîm’in daha ziyâde hakāiki inkişâf eder demektir. Yoksa hâşâ ve kellâ, selef-i sâlihînin beyân ettikleri hakāik-i zâhiriye-i Kur’âniyeye şübhe getirmek değil. Çünki onlara îmân lâzımdır. Onlar nastır, kat‘îdir, esastırlar, temeldirler. Kur'ân عَرَبِیٌّ مُبٖینٌ fermanıyla ma‘nâsı vâzıh olduğunu bildirir. Baştan başa hitâb-ı İlâhî, o ma‘nâlar üzerine döner, takviye eder. Bedâhet

274

derecesine getirir. O mensûs ma‘nâları kabûl etmemekten, hâşâ sümme hâşâ, Cenâb-ı Hakk’ı tekzîb ve Hazret-i Risâlet’in asm fehmini tezyîf etmek çıkar.

Demek maânî-i mensûsa müteselsilen menba‘-ı risâletten alınmıştır. Hatta İbn-i Cerîr-i Taberî, bütün maânî-i Kur’ânı muan‘an sened ile müteselsilen menba‘-ı risâlete îsâl etmiş. Ve o tarzda mühim ve büyük tefsîrini yazmış.

İkinci Tâife: Ya akılsız bir dosttur, kaş yapayım derken göz çıkarıyor. Veya şeytan akıllı bir düşmandır ki, ahkâm-ı İslâmiyeye ve hakāik-i îmâniyeye karşı gelmek istiyor. Kur’ân-ı Hakîm’in senin ta‘bîrinle birer polat kal‘ası hükmünde olan sûrlu sûreleri içinde yol bulmak istiyor. Böyleler hâşâ, hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyeye şübhe îrâs etmek için bu nevi‘ sözleri işâa ediyorlar.

İkinci Nükte: Cenâb-ı Hakk Kur’ân’da çok şeylere kasem etmiş. Kasemât-ı Kur’âniyede çok büyük nükteler var, çok sırlar var. Meselâ وَالشَّمْسِ وَضُحٰیهَ ا daki kasem, On Birinci Söz’deki muhteşem temsîlin esasına işâret eder. Kâinâtı bir saray ve bir şehir sûretinde gösterir.

Hem یٰسٓ وَالْقُرْاٰنِ الْحَكٖیمِ deki kasem ile, i‘câzât-ı Kur’âniye’nin kudsiyetini ve ona kasem edilecek bir derece-i hürmette olduğunu ihtâr eder. وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰی فَلَٓا اُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ وَاِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظٖیمٌ deki kasem, yıldızların sukūtuyla vahye şübhe îrâs etmemek için cin ve şeytanların gaybî haberlerden kesilmelerine alâmet olduğuna işâret etmekle beraber, yıldızları dehşetli azametleriyle ve kemâl-i intizâm ile yerlerine yerleştirmek ve seyyârâtları hayret-engîz bir sûrette döndürmekteki azamet-i kudret ve kemâl-i hikmeti o kasem ile ihtâr ediyor.

وَالذَّارِیَاتِ وَالْمُرْسَلَاتِ daki kasem de, havanın temevvücâtı ve tasrîfâtı içinde mühim hikmetleri ihtâr etmek için, rüzgârlara me’mûr melâikelere kasem ile nazar-ı dikkati celb ediyor ki, tesâdüfî zannolunan unsurlar, çok nâzik hikmetleri ve ehemmiyetli vazîfeleri görüyorlar. Ve hâkezâ, her bir mevkiin ayrı ayrı nüktesi ve fâidesi vardır. Vakit müsâid olmadığı için yalnız icmâlen وَالتّٖینِ وَالزَّیْتُونِ kasemindeki çok nüktelerinden bir nükteye işâret edeceğiz. Şöyle ki:

Cenâb-ı Hakk, tîn ve zeytin ile kasem vâsıtasıyla azamet-i kudretini ve kemâl-i rahmetini ve büyük ni‘metlerini ihtâr ederek, esfel-i sâfilîn tarafına giden insanın yüzünü, o taraftan çevirip şükür ve fikir ve îmân ve amel-i sâlih ile tâ a‘lâ-yı illiyyîne kadar

275

terakkıyât-ı ma‘neviyeye mazhar olabilmesine işâret ediyor. Ni‘metler içinde tîn ve zeytinin tahsîsinin sebebi, o iki meyvenin çok mübârek ve nâfi‘ olması ve hilkatlerinde de medâr-ı dikkat ve ni‘met çok şeyler bulunmasıdır. Çünki hayât-ı ictimâiye ve ticâriye ve tenvîriye ve gıdâ-yı insaniye için zeytin en büyük bir esas teşkîl ettiği gibi; incirin hilkati, zerre gibi bir çekirdekte koca incir ağacının cihâzâtını saklayıp derc etmek gibi bir hârika mu‘cize-i kudreti gösterdiği gibi, taâmında, menfaatinde ve ekser meyvelere muhâlif olarak devamında ve daha sâir menâfiindeki ni‘met-i İlâhiyeyi kasem ile hâtıra getiriyor. Buna mukābil insanı îmân ve amel-i sâlihe çıkarmak ve esfel-i sâfilîne düşürmemek için bir ders veriyor.

Üçüncü Nükte: Sûrelerin başlarındaki hurûf-u mukattaa, İlâhî bir şifredir. Hâs abdine onlarla bazı işâret-i gaybiye veriyor. O şifrenin miftâhı, o abd-i hâsdadır. Hem onun veresesindedir. Kur’ân-ı Hakîm mâdem her zaman ve her tâifeye hitâb ediyor. Her asrın her tabakasının hissesini câmi‘, çok mütenevvi‘ vücûhları, ma‘nâları olabilir. Selef-i sâlihîn ise, en hâlis parça onlarındır ki beyân etmişler. Ehl-i velâyet ve tahkîk seyr ü sülûk-ü rûhânîye âit çok muâmelât-ı gaybiye işârâtını onlarda bulmuşlar. İşârâtü’l-İ‘câz Tefsîri’nde el-Bakara Sûresi’nin başında i‘câz-ı belâgat noktasında bir nebze onlardan bahsetmişiz. Mürâcaat edilsin.

Dördüncü Nükte: Kur’ân-ı Hakîm’in hakîkî tercümesi kābil olmadığını Yirmi Beşinci Söz isbat etmiştir. Hem ma‘nevî i‘câzındaki ulviyet-i üslûb ise tercümeye gelmez. Ma‘nevî i‘câzında olan ulviyet-i üslûb cihetinden gelen zevk ve hakîkati beyân ve ifhâm etmek pek müşkil. Fakat yolu göstermek için bir iki cihete işâret edeceğiz. Şöyle ki:

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân وَمِنْ اٰیَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِیَّاتٌ بِیَمٖینِهٖ یَخْلُقُكُمْ فٖی بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فٖی ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖی سِتَّةِ اَیَّامٍ یَحُولُ بَیْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهٖ لَا یَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ یُولِجُ الَّیْلَ فِی النَّهَارِ وَیُولِجُ النَّهَارَ فِی الَّیْلِ وَهُوَ عَلٖیمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ gibi âyetlerle, o derece hârika bir ulviyet-i üslûb ve i‘câzkârâne bir cem‘iyet içinde hallâkiyetin hakîkatini hayâle tasvîr ediyor, gösteriyor ki, Sâni‘-i Âlem olan şu kâinâtın ustası, iş başında olarak, şems ve kameri hangi

276

çekiç ile yerlerine çakıyorsa, aynı çekiç ile aynı anda zerreleri yerlerine meselâ zîhayatların gözbebeklerinde yerleştiriyor. Semâvâtı hangi ölçü ile, hangi ma‘nevî âlet ile tertîb edip açıyorsa, aynı anda aynı tertîb ile gözün perdelerini açar, yapar, tanzîm eder, yerleştirir. Hem Sâni‘-i Zülcelâl ma‘nevî kudretin hangi ma‘nevî çekici ile yıldızları göklere çakıyorsa, aynı o ma‘nevî çekiç ile beşerin sîmâsındaki hadsiz alâmet-i fârika noktalarını ve zâhirî ve bâtınî duygularını yerlerine nakşediyor, diye ifade eder.

Demek o Sâni‘-i Zülcelâl, iş başında işlerini hem göze, hem kulağa göstermek için âyât-ı Kur’âniye ile, bir çekici zerreye vuruyor. Aynı âyetin diğer kelimesi ile o çekici şemse vuruyor. Merkezine çakar gibi ulvî üslûb ile vahdâniyeti ayn-ı ehadiyet içinde ve nihâyet celâli nihâyet cemâl içinde ve nihâyet azameti nihâyet hafâ içinde ve nihâyet vüs‘ati nihâyet dikkat içinde ve nihâyet haşmeti nihâyet rahmet içinde ve nihâyet bu‘diyeti nihâyet kurbiyet içinde gösterir. Muhâl telakkî edilen cem‘-i ezdâdın en uzak mertebesini vâcib derecesindeki bir sûretini ifade eder. İsbat edip gösterir. İşte bu tarz ifâdesi ve üslûbudur ki, en hârika edîbleri belâgatine secde ettiriyor.

Hem meselâ وَمِنْ اٰیَاتِهٖٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِهٖ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ âyetiyle şöyle bir üslûb-u âlî ile saltanat-ı rubûbiyetindeki haşmeti gösterir. Şöyle ki: Gökler ve zemîn, iki mutî‘ kışla hükmünde ve iki muntazam ordu merkezi sûretinde, tek bir emir ile veya boru gibi bir işaretle o iki kışlada fenâ ve adem perdesinde yatan mevcûdât, o emre kemâl-i sür‘atle ve itâatle Lebbeyk deyip meydân-ı haşir ve imtihâna çıkarlar.

İşte haşir ve kıyâmeti ne kadar mu‘cizâne bir üslûb-u âlî ile ifade edip ve o da‘vânın içinde bir delîl-i iknâiye işâret ediyor ki, bilmüşâhede nasıl ki zemînin cevfinde saklanmış ve ölmüş hükmündeki tohumlar ve cevv-i semâda, ademde ve küre-i havâiyede dağılmış saklanmış katreler, nasıl kemâl-i intizâm ve sür‘atle haşrolup, her baharda meydân-ı tecrübe ve imtihâna çıkıyorlar. Zeminde hubûbât, semâda katarât her vakit bir mahşer-nümûn sûretini alırlar. Öyle de haşr-i ekber dahi öyle kolay zuhûr eder. Mâdem bunu görüyorsunuz, onu dahi inkâr edemezsiniz. Ve hâkezâ, şu âyetlere sâir âyâttaki derece-i belâgati kıyâs edebilirsiniz. Acaba şu tarzdaki âyâtın hakîkî tercümesi mümkün müdür? Elbette değildir. Olsa olsa, ya kısa bir meâl-i icmâlî veya âyetin her cümlesi için beş-altı satır tefsîr yazmak lâzım gelir.

277

Beşinci Nükte: Meselâ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ bir cümle-i Kur’âniyedir. Bunun en kısa ma‘nâsı, ilm-i nahiv ve beyân kaidelerinin iktizâ ettiği şudur: كُلُّ فَرْدٍ مِنْ اَفْرَادِ الْحَمْدِ مِنْ اَیِّ حَامِدٍ صَدَرَ وَعَلٰٓی اَیِّ مَحْمُودٍ وَقَعَ مِنَ الْاَزَلِ اِلَی الْاَبَدِ خَٓاصٌّ وَمُسْتَحَقٌّ لِلذَّاتِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ الْمُسَمّٰی بِاللّٰهِYani ne kadar hamd ve medih varsa, kimden gelse, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hâstır ve lâyıktır o Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’a ki, Allâh denilir.

İşte Ne kadar hamd varsa, ال istiğrâktan çıkıyorlar. Her kimden gelse kaydı ise, حمد masdar olup fâili terk edildiğinden, böyle makamda umumiyeti ifade eder.

Hem mef‘ûlün terkinde, yine makam-ı hitâbîde külliyet ve umumiyeti ifade ettiği için, Her kime karşı olsa kaydını ifade ediyor. Ezelden ebede kadar kaydı ise, fiilî cümlesinden ismî cümlesine intikāl kāidesi sebât ve devama delâlet ettiği için, o ma‘nâyı ifade ediyor. Hâs ve müstehak ma‘nâsını, lillâhdaki lâm-ı cer ifade ediyor. Çünki o lâm ihtisâs ve istihkāk içindir.

Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd kaydı ise, vücûb ve vücûd, ulûhiyetin lâzım-ı zarûrîsi ve Zât-ı Zülcelâl’e karşı bir ünvân-ı mülâhaza olduğundan, lafzullâh, sâir esmâ ve sıfâta câmiiyeti ve İsm-i A‘zam olduğu i‘tibâriyle, delâlet-i iltizâmiye ile delâlet ettiği gibi, Vâcibü’l-Vücûd ünvânına dahi o delâlet-i iltizâmiye ile delâlet ediyor.

İşte اَلْحَمْدُ لِلّٰهِcümlesinin en kısa ve ulemâ-yı Arabiyece müttefekun aleyh bir ma‘nâ-yı zâhirîsi şöyle olursa, başka bir lisâna o îcâz ve kuvvetle nasıl tercüme edilebilir?

Hem elsine-i âlem içinde lisân-ı nahvî, Arabî’den başka bir tek lisân var, o da hiç bir vakit Arab lisânının câmiiyetine yetişemez. Acaba o câmi‘ ve i‘câzdârâne olan lisân-ı nahvî ile mu‘cizekârâne bir sûrette ve her ciheti birden bilir, irâde eder bir ilm-i muhît içinde zuhûr eden kelimât-ı Kur’âniye, sâir elsine-i terkîbiye ve tasrîfiye vâsıtasıyla, zihni cüz’î, şuûru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât-ı tercümiyesi, nasıl o mukaddes kelimât yerini tutabilir? Hatta diyebilirim ve belki isbat edebilirim ki, her bir harf-i Kur’ân, bir hakāik hazînesi hükmüne geçer. Bazen bir tek harf, bir sahîfe kadar hakîkatleri ders verir.

Altıncı Nükte: Bu ma‘nâyı tenvîr için kendi başımdan geçmiş nûrlu bir hâli ve hakîkatli bir hayâli söylüyorum. Şöyle ki: Bir vakit اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ deki nûn-u mütekellim-i maal-gayrı düşündüm. Ve mütekellim-i vahdeh

278

sîgasından نَعْبُدُ sîgasına intikālin sebebini kalbim aradı. Birden namazdaki cemâatin fazîleti ve sırrı, o nûn’dan inkişâf etti.

Gördüm ki, namaz kıldığım o Bâyezîd Câmii’ndeki cemâatle iştirâkimi ve her biri benim bir nevi‘ şefâatçim hükmüne ve kırâatimde izhâr ettiğim hükümlere ve da‘vâlara birer şâhid ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubûdiyetimi, o cemâatin büyük ve kesretli ibâdâtı içinde dergâh-ı İlâhî’ye takdîme cesâret geldi.

Birden bir perde daha inkişâf etti. Yani İstanbul’un bütün mescidleri ittisâl peydâ etti. O şehir, o Bâyezîd Câmii hükmüne geçti. Birden, onların duâlarına ve tasdîklerine ma‘nen bir nevi‘ mazhariyet hissettim.

Onda dahi, rûy-u zemîn mescidinde, Ka‘be-i Mükerreme etrafında, dâirevî saflar içinde kendimi gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ dedim. Benim bu kadar şefaatçilerim var. Benim namazda söylediğim her bir sözü aynen söylüyorlar, tasdîk ediyorlar.

Mâdem hayâlen bu perde açıldı, Ka‘be-i Mükerreme mihrâb hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifâde ederek o safları işhâd edip, tahiyyâtta getirdiğim اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِolan îmânın tercümanını mübârek Hacerü’l-Esved’e tevdî‘ edip emânet bırakıyorum derken, birden bir vaz‘iyet daha açıldı. Gördüm ki dâhil olduğum cemâat, üç dâireye ayrıldı.

Birinci dâire, rûy-u zemînde mü’minler ve muvahhidîndeki cemâat-i uzmâ.

İkinci dâire, baktım, umûm mevcûdât bir salât-ı kübrâda, bir tesbîhât-ı uzmâda, her tâife kendine mahsûs salavât ve tesbîhât ile meşgul bir cemâat içindeyim. Vezâif-i eşyâ ta‘bîr edilen hıdemât-ı meşhûde, onların ubûdiyetlerinin ünvanlarıdır. O hâlde Allâhü Ekber deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım. Üçüncü bir dâire içinde, hayret-engîz, zâhiren ve keyfiyeten küçük, hakîkaten ve vazîfeten ve kemiyeten büyük bir küçük âlemi gördüm ki, zerrât-ı vücûdiyemden tâ havâss-ı zâhiriyeme kadar, tâife tâife vazîfe-i ubûdiyetle ve şükrâniye ile meşgul bir cemâat gördüm. Bu dâirede kalbimdeki latîfe-i Rabbâniyem, اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ o cemâat nâmına diyor. Nasıl evvelki iki cemâatte de lisânım o iki cemâat-i uzmâyı niyet ederek demişti.

Elhâsıl نَعْبُدُ nûn’u, şu üç cemâate işâret ediyor. İşte bu hâlette iken, birden Kur’ân-ı Hakîm’in tercümanı ve mübelliği olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Medîne-i Münevvere denilen ma‘nevî minberinde, şahsiyet-i ma‘neviyesi haşmetiyle temessül ederek یَٓا اَیُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمْ hitâbını, ma‘nen herkes gibi ben de işitip, o üç cemâatte herkes benim gibi اِیَّاكَ نَعْبُدُ ile mukābele ediyor tahayyül ettim. اِذَا ثَبَتَ الشَّیْءُ ثَبَتَ بِلَوَازِمِهٖkāidesince, şöyle

279

bir hakîkat fikre göründü ki:

Mâdem bütün âlemlerin Rabbi, insanları muhâtab ittihâz edip, umûm mevcûdâtla konuşur. Ve şu Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o hitâb-ı izzeti, nev‘-i beşere, belki umûm zîrûha ve zîşuûra teblîğ ediyor. İşte bütün mâzî ve müstakbel, zaman-ı hâzır hükmüne geçti. Bütün nev‘-i beşer bir mecliste, safları muhtelif bir cemâat şeklinde olarak, o hitâb o sûretle onlara ediliyor. O vakit her bir âyât-ı Kur’âniye, gāyet haşmetli ve vüs‘atli bir makamdan, gāyet kesretli ve muhtelif ve ehemmiyetli muhâtabından, nihâyetsiz azamet ve celâl sâhibi Mütekellim-i Ezelî’den ve makam-ı mahbûbiyet-i uzmâ sâhibi tercümân-ı âlîşânından aldığı bir kuvvet-i ulviyet, cezâlet ve belâgat içinde, parlak, hem pek parlak bir nûr-u i‘câzı içinde gördüm. O vakit, değil umûm Kur’ân, ya bir sûre, yâhûd bir âyet, belki her bir kelimesi birer mu‘cize hükmüne geçti. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نُورِ الْاٖیمَانِ وَالْقُرْاٰنِ dedim. O ayn-ı hakîkat olan hayâlden نعبد nûn’una girdiğim gibi çıktım. Ve anladım ki, Kur’ân’ın değil âyetleri, kelimeleri, belki nûn-u نعبد gibi bazı hurûfları dahi mühim hakîkatlerin nûrlu anahtarlarıdır.

Kalb ve hayâl, o nûn-u نعبد den çıktıktan sonra akıl karşılarına çıktı. Dedi: Ben de hisse isterim. Sizin gibi uçamam. Ayaklarım delîldir, huccettir. Aynı نَعْبُدُ ve نَسْتَعٖینُ de Ma‘bûd ve Müsteân olan Hâlik’a giden yolu göstermek lâzımdır ki sizin ile gelebileyim. O vakit kalbe şöyle geldi ki:

De o mütehayyir akla Bak kâinâttaki bütün mevcûdâta. Zîhayat olsun, câmid olsun, kemâl-i itâat ve intizâm ile vazîfe sûretinde ubûdiyetleri var. Bir kısmı şuûrsuz, hissiz oldukları hâlde, gāyet şuûrkârâne, intizâmperverâne ve ubûdiyetkârâne vazîfe görüyorlar. Demek bir Ma‘bûd-u bilhak ve bir Âmir-i Mutlak vardır ki, bunları ibâdete sevk edip istihdâm ediyor.

Hem bak bütün mevcûdâta, hususan zîhayat olanlara, her birinin gāyet kesretli ve gāyet mütenevvi‘ ihtiyâcâtı var. Ve vücûd ve bekāsına lâzım pek kesretli muhtelif matlûbları var. En küçüğüne elleri ulaşmaz. Kudretleri yetişmez. Hâlbuki o hadsiz matlabları, ummadığı yerden, vakt-i münâsibde muntazaman onların ellerine veriliyor. Ve bilmüşâhede görünüyor.

İşte şu mevcûdâtın bu hadsiz fakr ve ihtiyâcâtı ve bu fevkalâde iânât-ı gaybiye ve imdâdât-ı Rahmâniye bilbedâhe gösterir ki, bir Ganiyy-i Mutlak ve Kerîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak olan bir hâmî ve râzıkları vardır ki, her şey ve her zîhayat, ondan istiâne eder, meded bekliyor. Ma‘nen اِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ der. O vakit akıl Âmennâ ve saddaknâ dedi.

280

Yedinci Nükte: Sonra o hâlde اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖیمَ صِرَاطَ الَّذٖینَ اَنْعَمْتَ عَلَیْهِمْ dediğim vakit baktım ki, mâzî tarafına göçüp giden kafile-i beşer içinde gāyet nûrânî, parlak enbiyâ, sıddîkîn, şühedâ, evliyâ, sâlihîn kafilelerini gördüm ki, istikbâl zulümâtını dağıtıp ebede giden yolda bir cadde-i kübrâ-yı müstakîmde gidiyorlar. Bu kelime beni o kāfileye iltihâk etmek için yol gösteriyor, belki iltihâk ettiriyor. Birden فسبحان اللّٰە dedim. Zulümât-ı istikbâliyeyi tenvîr eden ve kemâl-i selâmetle giden bu nûrânî kafile-i uzmâya iltihâk etmemek, ne kadar hasâret ve helâket olduğunu zerre mikdâr şuûru olan bilmesi lâzım. Acaba bid‘aları îcâd etmekle o kafile-i uzmâdan inhirâf eden, nereden nûr bulabilir, hangi yoldan gidebilir?

Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm rehberimiz, ferman etmiş ki: كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِی النَّارِAcaba bu fermân-ı kat‘îye karşı ulemâü’s-sû’ ta‘bîrine lâyık bazı bedbahtlar hangi maslahatı buluyorlar, hangi fetvâyı veriyorlar ki, lüzûmsuz, zararlı bir sûrette şeâir-i İslâmiyenin bedîhiyâtına karşı geliyorlar? Tebdîle kābil görüyorlar? Olsa olsa, muvakkat bir cilve-i ma‘nâdan gelen bir intibâh-ı muvakkat, o ulemâü’s-sû’u aldatmıştır.

Meselâ, nasıl ki bir hayvanın veyâhûd bir meyvenin derisi soyulsa, muvakkat bir zarâfet gösterir. Fakat az bir zamanda o zarîf et ve o güzel meyve, o yabânî ve paslı ve kesîf ve ârızî deri altında siyahlanır, taaffün eder. Öyle de, şeâir-i İslâmiyedeki ta‘bîrât-ı Nebeviye ve İlâhiye, hayâtdâr ve sevâbdâr bir cild, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla maânîdeki bir nûrâniyet, muvakkaten, çıplak, bir derece görünür. Fakat cildden cüdâ olmuş bir meyve gibi, o mübârek ma‘nâların rûhları uçar. Zulmetli kalb ve kafalarda beşeri postunu bırakıp gider. Nûr uçar, dumanı kalır. Her ne ise

Sekizinci Nükte: Buna dâir bir düstûr-u hakîkati beyân etmek lâzım. Şöyle ki: Nasıl hukuk-u şahsiye ve bir nevi‘ hukûkullâh sayılan hukuk-u umûmiye nâmıyla iki nevi‘ hukuk var. Öyle de, mesâil-i şer‘iyede bir kısım mesâil, eşhâsa taalluk eder. Bir kısım, umûma, umûmiyet i‘tibâriyle taalluk eder ki, onlara Şeâir-i İslâmiye ta‘bîr edilir. Bu şeâirin umûma taalluku cihetiyle, umûm onda hissedardır. Umûmun rızâsı olmazsa, onlara ilişmek, umûmun hukukuna tecâvüzdür.

O şeâirin en cüz’îsi, sünnet kabîlinden bir mes’elesi, en büyük bir mes’ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya

281

umûm âlem-i İslâm’a taalluk ettiği gibi, asr-ı saadetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslâmın bağlandığı o nûrânî zincirleri koparmaya, tahrîb ve tahrîf etmeye çalışanlar ve yardım edenler, düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hatâya düşüyorlar ve zerre mikdâr şuûrları varsa, titresinler.

Dokuzuncu Nükte: Mesâil-i şerîattan bir kısmına taabbüdî denilir. Aklın muhâkemesine bağlı değildir. Emrolduğu için yapılır. İlleti, emirdir. Bir kısmına ma‘kūlü’l-ma‘nâ ta‘bîr edilir. Yani bir hikmet ve bir maslahatı var ki, o hükmün teşrîîne müreccih olmuş. Fakat sebeb ve illet değil. Çünki hakîkî illet, emir ve nehy-i ilâhîdir. Şeâirin taabbüdî kısmı, hikmet ve maslahat onu tağyîr edemez. Taabbüdîlik ciheti tereccüh ediyor. Ona ilişilmez. Yüz bin maslahat gelse, onu tağyîr edemez.

Öyle de, şeâirin fâidesi, yalnız ma‘lûm mesâlihtir denilmez. Ve öyle bilmek hatâdır. Belki o maslahatlar ise, çok hikmetlerinden bir fâidesi olabilir. Meselâ biri dese: Ezanın hikmeti müslümanları namaza çağırmaktır. Şu hâlde bir tüfek atmak kâfîdir. Hâlbuki o dîvâne bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse, acaba nev‘-i beşer nâmına yâhûd o şehir ahâlisi nâmına, hilkat-i kâinâtın netice-i uzmâsı ve nev‘-i beşerin netice-i hilkati olan i‘lân-ı tevhîd; ve rubûbiyet-i İlâhiyeye karşı izhâr-ı ubûdiyete vâsıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?

Elhâsıl Cehennem lüzûmsuz değil. Çok işler var ki, bütün kuvvetiyle, Yaşasın cehennem der. Cennet dahi ucuz değildir. mühim fiyat ister.

لَا یَسْتَوٖٓی اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَٓائِزُونَ

S A

282

[İkinci Risâle olan İkinci Kısım]

Ramazân-ı Şerîf’e dâirdir

Birinci kısmın âhirinde şeâir-i İslâmiyeden bir nebze bahsedildiğinden, şeâirin içinde en parlak ve muhteşem olan Ramazân-ı Şerîf’e dâir olan bu ikinci kısımda, bir kısım hikmetleri zikredilecektir. Bu İkinci Kısım, Ramazân-ı Şerîf’in pek çok hikmetlerinden Dokuz Hikmeti beyân eden Dokuz Nükte dir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖٓی اُنْزِلَ فٖیهِ الْقُرْاٰنُ هُدًی لِلنَّاسِ وَبَیِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰی وَالْفُرْقَانِ

Birinci Nükte: Ramazân-ı Şerîf’deki savm, İslâmiyet’in erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeâir-i İslâmiyenin a‘zamlarındandır. İşte Ramazân-ı Şerîf’deki orucun çok hikmetleri, hem Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetine, hem insanın hayât-ı ictimâiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlâhiyenin şükrüne bakar hikmetleri var.

Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Cenâb-ı Hakk zemîn yüzünü bir sofra-i ni‘met sûretinde halkettiği ve bütün envâ‘-ı ni‘meti o sofrada مِنْ حَیْثُ لَا یَحْتَسِبُ bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemâl-i rubûbiyetini ve rahmâniyet ve rahîmiyetini o vaz‘iyetle ifade ediyor. İnsanlar gaflet perdesi altında ve esbâb dâiresinde o vaz‘iyetin ifade ettiği hakîkati tam göremiyor. Bazen unutuyor. Ramazân-ı Şerîf’de ise, ehl-i îmân birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultân-ı Ezelî’nin ziyafetine da‘vet edilmiş bir sûrette, akşama yakın Buyurunuz, emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubûdiyetkârâne göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli rahmâniyete karşı vüs‘atli ve azametli ve intizâmlı bir ubûdiyetle mukābele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubûdiyete ve şeref-i kerâmete iştirâk etmeyen insanlar, insan ismine lâyıkmıdırlar?

283

İkinci Nükte: Ramazân-ı mübârekin savmı, Cenâb-ı Hakk’ın ni‘metlerinin şükrüne baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Birinci Söz’de denildiği gibi, bir padişahın matbahından bir tablacının getirdiği taâmlar bir fiyat ister. Tablacıya bahşiş verildiği hâlde, çok kıymetdâr olan o ni‘metleri kıymetsiz zannedip onu in‘âm edeni tanımamak, nihâyet derecede bir belâhet olduğu gibi; Cenâb-ı Hakk, hadsiz envâ‘-ı ni‘metini nev‘-i beşere zemîn yüzünde neşretmiş. Ona mukābil o ni‘metlerin fiyatı olarak şükür istiyor. O ni‘metlerin zâhirî esbâbı ve ashâbı, tablacı hükmündedirler. O tablacılara bir fiyat veriyoruz. Onlara minnetdâr oluyoruz. Hatta müstehak olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Hâlbuki Mün‘im-i Hakîkî, o esbâbdan hadsiz derecede o ni‘met vâsıtasıyla şükre lâyıktır. İşte ona teşekkür etmek, o ni‘metleri doğrudan doğruya ondan bilmek, o ni‘metlerin kıymetini takdîr etmek ve o ni‘metlere kendi ihtiyâcını hissetmekle olur.

İşte Ramazân-ı Şerîf’deki oruc, hakîkî ve hâlis, azametli ve umûmî bir şükrün anahtarıdır. Çünki sâir vakitlerde mecbûriyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakîkî açlık hissetmedikleri zaman, çok ni‘metlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i ni‘met anlaşılmıyor. Hâlbuki iftâr vaktinde o kuru ekmek, bir mü’minin nazarında çok kıymetdâr bir ni‘met-i İlâhiye olduğuna kuvve-i zâikası şehâdet eder. Padişahtan tâ en fukarâya kadar herkes, Ramazân-ı Şerîf’de o ni‘metlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü ma‘nevîye mazhar olur.

Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti cihetiyle, O ni‘metler benim mülküm değil. Ben bunların tenâvülünde hür değilim. Demek başkasının malıdır ve in‘âmıdır. Onun emrini bekliyorum diye, ni‘meti ni‘met bilir. Bir şükr-ü ma‘nevî eder. İşte bu sûretle oruc, çok cihetlerle hakîkî vazîfe-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.

Üçüncü Nükte: Oruç hayât-ı ictimâiye-i insâniyeye baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: İnsanlar maîşet cihetinde muhtelif bir sûrette halk edilmişler. Cenâb-ı Hakk o ihtilâfa binâen, zenginleri fukarâların muâvenetine da‘vet ediyor. Hâlbuki zenginler, fukarânın acınacak acı hâllerini ve açlıklarını oructaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefisperest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtâç olduğunu idrâk edemez. Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr-ü hakîkînin bir esasıdır. Hangi ferd olursa olsun,

284

kendinden bir cihette daha fakîri bulabilir. Ona karşı şefkate mükelleftir. Eğer nefsine açlık çektirmek mecbûriyeti olmazsa, şefkat vâsıtasıyla muâvenete mükellef olduğu ihsânı ve yardımı yapamaz. Yapsa da tam olamaz. Çünki hakîkî o hâleti kendi nefsinde hissetmiyor.

Dördüncü Nükte: Ramazân-ı Şerîf’deki oruc, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Nefis, kendini hür ve serbest ister. Ve öyle telakkî eder. Hatta mevhûm bir rubûbiyet ve keyfemâyeşâ hareketi fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz ni‘metlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan dünyada servet ve iktidârı da varsa, gaflet dahi yardım etmiş ise, bütün bütün gāsıbâne, hırsızcasına ni‘met-i İlâhiyeyi hayvan gibi yutar.

İşte Ramazân-ı Şerîf’de en zenginden en fakîre kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi mâlik değil, memlûktür. Hür değil, abddir. Emir olunmazsa, en âdî ve en râhat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye, mevhûm rubûbiyeti kırılır, ubûdiyeti takınır. Hakîkî vazîfesi olan şükre girer.

Beşinci Nükte: Ramazân-ı Şerîf’in orucu, nefsin tehzîb-i ahlâkına ve serkeşâne muâmelelerinden vazgeçmesi cihetine baktığı noktasındaki çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor. Mâhiyetindeki hadsiz aczi, nihâyetsiz fakrı, gāyet derecedeki kusûrunu göremez. Ve görmek istemez. Hem ne kadar zayıf ve zevâle ma‘rûz ve musîbetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur, dağılır et ve kemikten ibâret olduğunu düşünmez. Âdetâ polattan bir vücûdu var gibi, lâyemûtâne kendini ebedî tahayyül eder gibi dünyaya saldırır. Şedîd bir hırs ve tama‘ ile ve şiddetli alâka ve muhabbet ile dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaâtli şeylere bağlanır. Hem kendini kemâl-i şefkatle terbiye eden Hâlikını unutur. Hem netice-i hayatını ve hayât-ı uhreviyesini düşünmez. Ahlâk-ı seyyie içinde yuvarlanır.

İşte Ramazân-ı Şerîf’deki oruc, en gāfillere ve mütemerridlere zaafını ve aczini ve fakrını ihsâs ediyor. Açlık vâsıtasıyla midesini düşünüyor. Midesindeki ihtiyâcını anlar. Zayıf vücûdu, ne derece çürük olduğunu hâtırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtâç olduğunu derk eder. Nefsin firavunluğunu bırakıp, kemâl-i acz ve fakr ile dergâh-ı İlâhî’ye ilticâya bir arzu hisseder. Ve bir şükr-ü ma‘nevî eliyle rahmet kapısını çalmaya hazırlanır. Eğer gaflet kalbini bozmamış ise

285

Altıncı Nükte: Ramazân-ı Şerîf’in sıyâmı, Kur’ân-ı Hakîm’in nüzûlüne baktığı cihetle ve Ramazân-ı Şerîf, Kur’ân-ı Hakîm’in en mühim zaman-ı nüzûlü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Kur’ân-ı Hakîm, mâdem şehr-i Ramazânda nüzûl etmiş. O Kur’ân’ın zaman-ı nüzûlünü istihzâr ile o semâvî hitâbı hüsn-ü istikbâl etmek için, Ramazân-ı Şerîf’de nefsin hâcât-ı süfliyesinden ve mâlâya‘niyât-ı hâlâttan tecerrüd ve ekil ve şürbün terkiyle melekiyet vaz‘iyetine benzemek; ve bir sûrette o Kur’ân’ı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek; ve ondaki hitâbât-ı İlâhiyeyi güyâ geldiği ân-ı nüzûlünde dinlemek; ve o hitâbı Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan işitiyor gibi dinlemek; belki Hazret-i Cebrâîl’den as, belki Mütekellim-i Ezelî’den dinliyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olur. Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur’ân’ın hikmet-i nüzûlünü bir derece göstermektir.

Evet, Ramazân-ı Şerîf’de, güyâ âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor. Öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar o mescid-i ekberin köşelerinde o Kur’ân’ı, o hitâb-ı semâvîyi arzlılara işittiriyorlar. Her Ramazân شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖٓی اُنْزِلَ فٖیهِ الْقُرْاٰنُ âyetini nûrânî, parlak bir tarzda gösteriyor. Ramazân, Kur’ân ayı olduğunu isbat ediyor. O cemâat-i uzmânın sâir efrâdları, bazıları huşû‘ ile o hâfızları dinlerler. Diğerleri kendi kendine okurlar.

Şöyle bir vaz‘iyetteki bir mescid-i mukaddesde, nefs-i süflînin hevesâtına tâbi‘ olup, yemek içmek ile o vaz‘iyet-i nûrâniyeden çıkmak ne kadar çirkin ise; ve o mesciddeki cemâatin ma‘nevî nefretine ne kadar hedef ise, öyle de, Ramazân-ı Şerîf’de ehl-i sıyâma muhâlefet edenler de o derece umûm o âlem-i İslâm’ın ma‘nevî nefretine ve tahkîrine hedeftir.

Yedinci Nükte: Ramazân’ın sıyâmı, dünyada âhiret için zirâat ve ticâret etmeye gelen nev‘-i insanın kazancına baktığı cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Ramazân-ı Şerîf’de sevâb-ı a‘mâl, bire bindir. Kur’ân-ı Hakîm’in nass-ı hadîs ile her bir harfinin on sevâbı var, on hasene sayılır, on meyve-i cennet getirir. Ramazân-ı Şerîf’de her bir harfin, on değil, bin; ve Âyetü’l-Kürsî gibi âyetlerin her bir harfi binler; ve Ramazân-ı Şerîf’in cum‘alarında daha ziyâdedir. Ve Leyle-i Kadir’de otuz bin hasene sayılır. Evet, her bir harfi otuz bin cinân-ı bâkî meyveler veren Kur’ân-ı Hakîm, öyle bir nûrânî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki, milyonlarla o bâkî meyveleri Ramazân-ı Şerîf’de mü’minlere kazandırır. İşte gel, bu kudsî, ebedî, kârlı

286

ticarete bak, seyret ve düşün ki, bu hurûfâtın kıymetini takdîr etmeyenler, ne derece hadsiz bir hasârette olduğunu anla

İşte Ramazân-ı Şerîf, âdetâ bir âhiret ticâreti için gāyet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevî hâsılât için gāyet münbit bir zemindir. Ve neşv ü nemâ-yı a‘mâl için bahardaki mâh-ı nisândır. Saltanat-ı rubûbiyet-i İlâhiyeye karşı ubûdiyet-i beşeriyenin resm-i geçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan yemek, içmek gibi, nefsin gafletle hayvânî hâcâtına ve mâlâya‘nî ve hevâperestâne müştehiyâta girmemek için orucla mükellef olmuş. Güyâ muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaz‘iyetine veyâhûd âhiret ticaretine girdiği için, dünyevî hâcâtını muvakkaten bırakmakla, uhrevî bir adam ve tecessüden tezâhür etmiş bir rûh vaz‘iyetine girerek, savmı ile samediyete bir nevi‘ aynadârlık etmektir.

Evet, Ramazân-ı Şerîf, bu fânî dünyada, fânî ömür içinde ve kısa bir hayâtta, bâkî bir ömür ve uzun bir hayât-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır. Evet, bir tek Ramazân, seksen sene bir ömür semerâtını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, nass-ı Kur’ân ile bin aydan daha hayırlı olduğu, bu sırra bir huccet-i kātıadır.

Evet, nasıl ki bir padişah müddet-i saltanatında, belki her senede ya cülûs-ü hümâyûn nâmıyla veyâhûd başka bir şa‘şaalı, cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Raiyetini o günde umûmî kanunlar dâiresinde değil, belki husûsî ihsânâtına ve perdesiz huzûruna ve hâs iltifâtına ve fevkalâde icrââtına ve doğrudan doğruya lâyık ve sâdık milletini hâs teveccühüne mazhar eder. Öyle de, Ezel ve Ebed Sultânı olan yirmi sekiz bin âlemin Pâdişâh-ı Zülcelâl’i, o yirmi sekiz bin âleme bakan, teveccüh eden fermân-ı âlîşânı olan Kur’ân-ı Hakîm’i Ramazân-ı Şerîf’de inzâl eylemiş. Elbette o Ramazân, mahsûs bir bayram-ı İlâhî ve bir meşher-i Rabbânî ve bir meclis-i rûhânî hükmüne geçmek, muktezâ-yı hikmettir.

Mâdem Ramazân o bayramdır. Elbette bir derece süflî ve hayvânî meşâgilden insanları çekmek için oruca emredilecek. Ve o orucun ekmeli ise, mide gibi bütün duyguları, gözü, kulağı, kalbi, hayâli, fikri gibi cihâzât-ı insaniyeye dahi bir nevi‘ oruç tutturmaktır. Yani muharremâttan, mâlâya‘niyâttan çekmek ve her birisine mahsûs ubûdiyete sevk etmektir.

Meselâ, dilini yalandan, gıybetten ve galîz ta‘bîrlerden ayırmakla ona oruç tutturmak; ve o lisânı tilâvet-i Kur’ân ve zikir ve tesbîh ve salavât ve istiğfâr gibi şeylerle meşgul etmek; meselâ, gözünü nâmahreme bakmaktan

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç