MEKTÛBAT

107

İşte şu hakîkati, şu âyet-i azîme, ehl-i şirkin başına vuruyor, dağıtıyor.

ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلًا فٖیهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ یَسْتَوِیَانِ مَثَلًا اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا یَعْلَمُونَ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

اللّٰهمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَٓائِنَاتِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ اٰمٖینَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ

اَللّٰهُمَّ یَٓا اَحَدُ یَا وَاحِدُ یَا صَمَدُ یَا مَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَحْدَهُ لَا شَرٖیكَ لَهُ یَا مَنْ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَیَا مَنْ هُوَ یُحْیٖی وَیُمٖیتُ یَا مَنْ بِیَدِهِ الْخَیْرُ یَا مَنْ هُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ یَا مَنْ هُوَ اِلَیْهِ الْمَصٖیرُ

بِحَقِّ اَسْرَارِ هٰذِهِ الْكَلِمَاتِ اجْعَلْ مُسْتَنْسِخَ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ وَاَمْثَالَهُ مِنَ الْمُوَحِّدٖینَ الْكَامِلٖینَ وَمِنَ الصِّدٖیقٖینَ الْمُحَقِّقٖینَ وَمِنَ الْمُؤْمِنٖینَ الْمُتَّقٖینَ اٰمٖینَ اَللّٰهُمَّ بِسِرِّ اَحَدِیَّتِكَ اجْعَلْ قَلَمَ كَاتِبِ هٰذَا الْكِتَابِ نَاشِرًا لِاَسْرَارِ التَّوْحٖیدِ وَقَلْبَهُ مَظْهَرًا لِاَنْوَارِ الْاٖیمَانِ وَلِسَانَهُ نَاطِقًا بِحَقَٓائِقِ الْقُرْاٰنِ اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ

YİRMİ BİRİNCİ MEKTÛB Sirâcünnûr Mecmûası'na girdiği için bu mecmûaya yazılmamıştır.

108

[YİRMİ İKİNCİ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Şu mektûb İki Mebhasdır. Birinci Mebhası, ehl-i îmânı uhuvvete ve muhabbete da‘vet eder.

Birinci Mebhas: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَیْنَ اَخَوَیْكُمْ اِدْفَعْ بِالَّتٖی هِیَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذٖی بَیْنَكَ وَبَیْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِیٌّ حَمٖیمٌ وَالْكَاظِمٖینَ الْغَیْظَ وَالْعَافٖینَ عَنِ النَّاسِ وَاللّٰهُ یُحِبُّ الْمُحْسِنٖینَ

Mü’minlerde nifâk ve şikāk, kîn ve adâvete sebebiyet veren tarafgîrlik ve inâd ve hased, hakîkatçe ve hikmetçe ve insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayât-ı ictimâiyece ve hayat-ı ma‘neviyece çirkin ve merdûddur. Muzır ve zulümdür. Ve hayat-ı beşeriye için zehirdir. Şu hakîkatin gāyet çok vücûhundan Altı Vechini beyân ederiz.

Birinci Vecih: Hakîkat nazarında zulümdür. Ey mü’mine kîn ve adâvet besleyen insafsız adam Nasıl ki sen bir gemide veya bir hânede bulunsan, seninle beraber dokuz ma‘sûm ile bir cânî var. O gemiyi gark ve o hâneyi ihrâk etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zâlimliğini semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hatta bir tek ma‘sûm dokuz cânî olsa, yine o gemi hiç bir kānûn-u adâletle batırılmaz.

Aynen öyle de, sen bir hâne-i Rabbâniye ve bir sefîne-i İlâhiye olan bir mü’minin vücûdunda, îmân ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi sıfât-ı ma‘sûme varken, sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir cânî sıfatı yüzünden ona kîn ve adâvet bağlamakla o hâne-i ma‘nevî-i vücûdun ma‘nen gark ve ihrâkına, tahrîb ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şenî‘ ve gaddâr bir zulümdür.

109

İkinci Vecih: Hem hikmet nazarında dahi zulümdür. Zîrâ ma‘lûmdur ki, adâvet ve muhabbet, nûr ve zulmet gibi zıddırlar. İkisi ma‘nâ-yı hakîkîsinde olarak beraber cem‘ olamazlar. Eğer muhabbet, kendi esbâbının rüchâniyetine göre bir kalbde hakîkî bulunsa, o vakit adâvet mecâzî olur. Acımak sûretine inkılâb eder.

Evet, mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenâlığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslâhına çalışır. Onun için nass-ı hadîs ile Üç günden fazla mü’min mü’mine küsüp, kat‘-ı mükâleme etmeyecek. Eğer esbâb-ı adâvet galebe çalıp adâvet hakîkatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecâzî olur. Tasannu‘ ve temelluk sûretine girer.

Ey insafsız âdem Şimdi bak ki, mü’min kardeşine kîn ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü nasıl ki sen âdî, küçük taşları Ka‘be’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin Aynen öyle de, Ka‘be hürmetinde olan îmân ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye, muhabbeti ve ittifâkı istediği hâlde, mü’mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdî taşlar hükmünde olan bazı kusûrâtı îmân ve İslâmiyet’e tercîh etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu aklın varsa anlarsın

Evet, tevhîd-i îmânî, elbette tevhîd-i kulûbü ister. Ve vahdet-i i‘tikād dahi, vahdet-i ictimâiyeyi iktizâ eder. Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir râbıta anlarsın. Ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka telakkî edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvetkârâne bir münâsebet hissedersin. Hâlbuki îmânın verdiği nûr ve şuûr ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-yı İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifâk râbıtaları ve uhuvvet münâsebetleri var.

Meselâ, her ikinizin Hâlik’ınız bir, Mâlik’iniz bir, Ma‘bûdunuz bir, Râzık’ınız bir, bir bir, bine kadar bir bir. Hem peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir, bir bir yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir, ona kadar bir bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhîdi, vifâk ve ittifâkı, muhabbet ve uhuvveti iktizâ ettiği ve kâinâtı ve küreleri birbirine bağlayacak ma‘nevî zincirler bulundukları hâlde; şikāk ve nifâka, kîn ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebâtsız

110

şeyleri tercîh edip mü’mine karşı hakîkî adâvet etmek ve kîn bağlamak, ne kadar o râbıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbâb-ı muhabbete karşı bir istihfâf ve o münâsebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i‘tisâf olduğunu, kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın

Üçüncü Vecih: Adâlet-i mahzayı ifade eden وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰی sırrına göre, bir mü’minde bulunan cânî bir sıfat yüzünden, sâir ma‘sûm sıfatlarını mahkûm etmek hükmünde olan adâvet ve kîn bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu; ve bâhusûs bir mü’minin fenâ bir sıfatından darılıp küsüp, o mü’minin akrabasına adâvetini teşmîl etmek اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ sîga-i mübâlağa ile, gāyet azîm bir zulüm ettiğini, hakîkat ve şerîat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtâr ettiği hâlde, nasıl kendini haklı bulursun, Benim hakkım var dersin?

Hakîkat nazarında sebeb-i adâvet ve şer olan fenâlıklar, şer ve toprak gibi kesîftir. Başkasına sirâyet ve in‘ikâs etmemek gerektir. Başkası ondan ders alıp şer işlese, o başka mes’eledir. Muhabbetin esbâbı olan iyilikler, muhabbet gibi nûrdur. Sirâyet ve in‘ikâs etmek şe’nidir. Ve ondandır ki Dostun dostu dosttur sözü, durûb-u emsâl sırasına geçmiştir. Hem onun içindir ki, Bir göz hâtırı için çok gözler sevilir, sözü umûmun lisânında gezer.

İşte ey insafsız adam Hakîkat böyle gördüğü hâlde, sevmediğin bir adamın sevimli ma‘sûm bir kardeşine ve taallukātına adâvet etmek, ne kadar hilâf-ı hakîkat olduğunu hakîkatbîn isen anlarsın.

Dördüncü Vecih: Hayât-ı şahsiye nazarında dahi zulümdür. Şu dördüncü vechin esası olarak birkaç düstûru dinle:

Birincisi: Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, Mesleğim haktır veya daha güzeldir, demeye hakkın var. Fakat Yalnız hak benim mesleğimdir demeye, hakkın yoktur. وَعَیْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَیْبٍ كَلٖیلَةٌ وَلٰكِنَّ عَیْنَ السُّخْطِ تُبْدِی الْمَسَاوِیَا sırrınca, insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz. Başkasının mesleğini butlân ile mahkûm edemez.

İkinci Düstûr: Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek, doğru değildir. Zîrâ senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihati bazen damara dokundurur, aksülamel yapar.

111

Üçüncü Düstûr: Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et. Onun ref‘ine çalış. Hem en ziyâde sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-yı nefsine adâvet et, ıslâhına çalış. O muzır nefsin hâtırı için mü’minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur. Onlara adâvet et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı muhabbete lâyıktır. Öyle de adâvet hasleti, her şeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır.

Eğer hasmını mağlûb etmek istersen, fenâlığına karşı iyilikle mukābele et. Çünkü eğer fenâlıkla mukābele edersen, husûmet tezâyüd eder. Zâhiren mağlûb bile olsa, kalben kîn bağlar. Adâveti idâme eder. Eğer iyilikle mukābele etsen, nedâmet eder. Sana dost olur. اِذَٓا اَنْتَ اَكْرَمْتَ الْكَرٖیمَ مَلَكْتَهُ وَاِنْ اَنْتَ اَكْرَمْتَ اللَّئٖیمَ تَمَرَّدَا hükmünce mü’minin şe’ni kerîm olmaktır. Senin ikrâmınla sana musahhar olur. Zâhiren leîm bile olsa, îmân cihetinde kerîmdir.

Evet, fenâ bir adama, İyisin iyisin desen, iyileşmesi; ve iyi adama, Fenâsın fenâsın desen fenâlaşması, çok vukū‘ bulur. Öyle ise وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا وَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖیمٌ فَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْ gibi desâtîr-i kudsiye-i Kur’âniyeye kulak ver. Saâdet ve selâmet ondadır.

Dördüncü Düstûr: Ehl-i kin ve adâvet, hem nefsine, hem mü’min kardeşine, hem rahmet-i İlâhiyeye zulmeder. Tecâvüz eder. Çünkü kîn ve adâvet ile nefsini bir azâb-ı elîmde bırakır. Hasmına gelen ni‘metlerden azâbı ve korkusundan gelen elemi nefsine çektirir. Nefsine zulmeder.

Eğer adâvet hasedden gelse, o bütün bütün azâbdır. Çünkü hased evvelâ hâsidi ezer, mahveder, yandırır. Mahsud hakkında zararı ya azdır veya yoktur. Hasedin çâresi, hâsid adam hased ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet fânîdir, muvakkattir. Fâidesi az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zâten onlarda hased olamaz. Eğer onlarda dahi hased yapsa, ya kendisi riyâkârdır, âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyâhûd mahsûdu riyâkâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder. Hem ona gelen musîbetlerden memnûn ve ni‘metlerden mahzûn olup, kader ve rahmet-i İlâhiyeye onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdetâ kaderi tenkîd ve rahmete i‘tirâz ediyor. Kaderi tenkîd eden, başını örse vurur, kırar. Rahmete i‘tirâz eden, rahmetten mahrûm kalır.

112

Acaba bir gün adâvete değmeyen bir şeye, bir sene kîn ve adâvetle mukābele etmeyi hangi insaf kabûl eder? Bozulmamış hangi vicdâna sığar? Hâlbuki mü’min kardeşinden sana gelen bir fenâlığı bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin. Çünkü:

Evvelâ Kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp, o kader ve kazâ hissesine karşı rızâ ile mukābele etmek gerektir.

Sâniyen Nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp o adama adâvet değil, belki nefsine mağlûb olduğundan, acımak ve nedâmet edeceğini beklemek.

Sâlisen Sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusûrunu gör. Bir hisse de ona ver. Sonra bâkî kalan küçük bir hisseye karşı, en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlûb edecek af ve safh ile ve ulüvv-ü cenâblıkla mukābele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun.

Yoksa sarhoş ve dîvâne olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiyatıyla alan cevherci bir Yahûdî gibi, beş paraya değmeyen fânî, zâil, muvakkat, ehemmiyetsiz umûr-u dünyeviyeye, güyâ ebedî dünyada durup, ebedî beraber kalacak gibi şedîd bir hırs ile ve dâimî bir kîn ile mütemâdiyen bir adâvetle mukābele etmek, sîga-i mübâlağa ile bir zalûmiyettir. Veya bir sarhoşluktur ve bir nevi‘ dîvâneliktir.

İşte, hayat-ı şahsiyece bu derece muzır olan adâvete ve fikr-i intikama, eğer şahsını seversen yol verme ki kalbine girsin. Eğer kalbine girmiş ise, onun sözünü dinleme. Bak, hakîkatbîn olan Hâfız-ı Şîrâzî’yi dinle: دُنْیَا نَە مَتَاعٖیسْتْ كِە اَرْزَدْ بَنِزَاعٖی Yani Dünya öyle bir metâ‘ değil ki bir nizâa değsin. Çünkü fânî ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüz’î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın. Hem demiş: آسَایِشِ دُو كٖیتٖی تَفْسٖیرِ اٖینْ دُو حَرْفَسْتْ بَادُوسِتَانْ مُرُوَّتْ بَادُشْمَانْ مُدَارَا Yani İki cihânın râhat ve selâmetini iki harf tefsîr eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muâşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir.

Eğer dersen: İhtiyâr benim elimde değil, fıtratımda adâvet var. Hem damarıma dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum.

Elcevab: Sû’-i hulk ve fenâ haslet eseri gösterilmezse ve gıybet gibi şeylerle ve muktezâsıyla amel edilmezse, kusurunu da anlasa,

113

zarar vermez. Mâdem ihtiyâr senin elinde değil, vazgeçemiyorsun. Senin ma‘nevî bir nedâmet, gizli bir tevbe ve zımnî bir istiğfâr hükmünde olan kusûrunu bilmen ve o haslette haksız olduğunu anlaman, onun şerrinden seni kurtarır. Zâten bu mektûbun bu mebhasını yazdık. Tâ bu ma‘nevî istiğfârı te’mîn etsin. Haksızlığı hak bilmesin. Haklı hasmını haksızlıkla teşhîr etmesin.

Cây-ı dikkat bir hâdise: Bir zaman, bu garazkârâne tarafgîrlik netîcesi olarak gördüm ki, mütedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyâsîsine muhâlif bir âlim-i sâlihi, tekfîr derecesinde tezyîf etti. Ve kendi fikrinde olan bir münâfığı, hürmetkârâne medhetti. İşte siyâsetin bu fenâ neticelerinden ürktüm. اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ وَالسِّیَاسَةِ dedim. O zamandan beri hayât-ı siyâsiyeden çekildim.

Beşinci Vecih: Hayât-ı ictimâiyece inâd ve tarafgîrlik, gāyet muzır olduğunu beyân eder. Eğer denilse: Hadîsde اِخْتِلَافُ اُمَّتٖی رَحْمَةٌ denilmiş, ihtilâf ise, tarafgîrliği iktizâ ediyor. Hem tarafgîrlik marazı, mazlum avâmı, zâlim havâssın şerrinden kurtarıyor. Çünkü bir kasabanın ve bir köyün havâssı ittifâk etseler, mazlum avâmı ezerler. Tarafgîrlik olsa, mazlum bir tarafa ilticâ eder. Kendisini kurtarır. Hem tesâdüm-ü efkârdan ve tehâlüf-ü ukūlden hakîkat tamamıyla tezâhür eder.

Elcevab: Birinci suâle deriz ki: Hadîsteki ihtilâf ise, müsbet ihtilâftır. Yani her biri kendi mesleğinin ta‘mîr ve revâcına sa‘y eder. Başkasının tahrîb ve ibtâline değil, belki tekmîl ve ıslâhına çalışır. Ama menfî ihtilâf ise ki garazkârâne, adâvetkârâne birbirinin tahrîbine çalışmaktır hadîsin nazarında merdûddur. Çünkü birbiriyle boğuşanlar müsbet hareket edemezler.

İkinci suâle deriz ki: Tarafgîrlik eğer hak nâmına olsa, haklılara melce’ olabilir. Fakat şimdiki gibi garazkârâne, nefis hesabına olan tarafgîrlik, haksızlara melce’dir ki, onlara nokta-i istinâd teşkîl eder. Çünkü garazkârâne tarafgîrlik eden bir adama şeytan gelse, onun fikrine yardım edip tarafdârlık gösterse, o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer mukābil tarafa melek gibi bir adam gelse, ona hâşâ, la‘net okuyacak derecede bir haksızlık gösterecek.

114

Üçüncü suâle deriz ki: Hak nâmına hakîkat hesabına olan tesâdüm-ü efkâr ise, maksadda ve esasta ittifâk ile beraber, vesâilde ihtilâf eder. Hakîkatin her köşesini izhâr edip hakka ve hakîkate hizmet eder. Fakat tarafgîrâne ve garazkârâne, firavunlaşmış nefs-i emmâre hesabına hodfurûşluk, şöhretperverâne bir tarzdaki tesâdüm-ü efkârdan bârika-i hakîkat değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü maksadda ittifâk lâzım gelirken, öylelerin efkârının küre-i arzda dahi nokta-i telâkîsi bulunmaz. Hak nâmına olmadığı için, nihâyetsiz müfritâne gider. Kābil-i iltiyâm olmayan inşikāklara sebebiyet verir. Hâl-i âlem buna şâhiddir.

Elhâsıl: اَلْحُبُّ لِلّٰهِ وَالْبُغْضُ فِی اللّٰهِ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ olan desâtîr-i âliye düstûr-u harekât olmazsa, nifâk ve şikāk meydan alır. Evet اَلْبُغْضُ فِی اللّٰهِ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ demezse, o düstûrları nazara almazsa, adâlet etmek isterken zulmeder.

Cây-ı ibret bir hâdise: Bir vakit İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıcını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki: Neden beni kesmedin? Dedi: Seni Allâh için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni kesmedim. O kâfir ona dedi: Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Mâdem dininiz bu derece sâfî ve hâlistir. O dîn haktır dedi.

Hem medâr-ı dikkat bir vâkıa: Bir zaman bir hâkim, bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazîfeden azletmiş. Çünkü şerîat nâmına, kānûn-u İlâhî hesabına kesse idi, nefsi ona acıyacak idi. Ve kalbi hiddet etmeyip, fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için adâletle iş görmemiştir.

Cây-ı teessüf bir hâlet-i ictimâiye; ve kalb-i İslâmı ağlatacak müdhiş bir maraz-ı hayat-ı ictimâiye: : Hâricî düşmanların zuhûr ve tehâcümünde dâhilî adâvetleri unutmak ve bırakmak olan bir maslahat-ı ictimâiyeyi en bedevî kavimler dahi takdîr edip yaptıkları hâlde, şu cemâat-i İslâmiyeye hizmet da‘vâ edenlere ne olmuş ki, birbiri arkasında tehâcüm vaz‘iyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz’î adâvetleri unutmayıp düşmanların hücûmuna zemîn hazır ediyorlar. Şu hâl bir sukūttur, bir vahşettir. Hayât-ı ictimâiye-i İslâmiyeye bir hıyânettir.

115

Medâr-ı ibret bir hikâye: Bedevî aşîretlerinden Hasenân aşîretinin birbirine düşman iki kabîlesi varmış. Birbirinden, belki elli adamdan fazla öldürdükleri hâlde, Sipkan veya Hayderân aşîreti gibi bir kabîle karşılarına çıktığı vakit, o iki düşman tâife eski adâveti unutup, omuz omuza verip, o hâricî aşîreti def‘ edinceye kadar dâhilî adâveti hâtırlarına getirmezlerdi.

İşte ey mü’minler Ehl-i îmân aşîretine karşı tecâvüz vaz‘iyetini almış ne kadar aşîret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki dâireler gibi yüz dâireden fazla vardır. Her birisine karşı tesânüd ederek, elele verip müdâfaa vaz‘iyeti almaya mecbûr iken, onların hücumunu teshîl etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârâne tarafgîrlik ve adâvetkârâne inâd, hiç bir cihetle ehl-i îmâna yakışır mı?

O düşman dâireleri ehl-i dalâlet ve ilhâddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehvâl ve mesâibine kadar, birbiri içinde size karşı zararlı bir vaz‘iyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan, belki yetmiş nevi‘ düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kal‘an uhuvvet-i İslâmiyedir.

Bu kal‘a-i İslâmiyeyi küçük adâvetlerle ve bahânelerle sarsmak, ne kadar hilâf-ı vicdân ve ne kadar hilâf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl. Ehâdîs-i şerîfede gelmiş ki: Âhirzamanın Süfyân ve Deccâl gibi nifâk ve zındıka başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâm’ın ve beşerin hırs ve şikākından istifâde ederek, az bir kuvvetle nev‘-i beşeri herc ü merc eder. Ve koca âlem-i İslâm’ı esâret altına alır.

Ey ehl-i îmân Zillet içinde esâret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınızdan istifâde eden zâlimlere karşı اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kal‘a-i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhâfaza ve ne de hukukunuzu müdâfaa edebilirsiniz.

Ma‘lûmdur ki iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mîzânda iki dağ birbirine karşı muvâzenede bulunsa, bir küçük taş muvâzenelerini bozup onlarla oynayabilir. Birini yukarı, birini aşağı indirir.

116

İşte ey ehl-i îmân İhtirâslarınızdan ve husûmetkârâne tarafgîrliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner. Az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı ictimâiyenizle alâkanız varsa, اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْیَانِ الْمَرْصُوصِ یَشُدُّ بَعْضُهُمْ بَعْضًا düstûr-u âlîyi düstûr-u hayat yapınız Sefâlet-i dünyeviyeden ve şekāvet-i uhreviyeden kurtulunuz.

Altıncı Vecih: Hayat-ı ma‘neviye ve sıhhat-i ubûdiyet, adâvet ve inâd ile sarsılır. Çünkü vâsıta-i halâs ve vesîle-i necât olan ihlâs zâyi‘ olur. Zîrâ tarafgîr bir muânid, kendi a‘mâl-i hayriyesinde hasmına tefevvuk ister. Hâlisan لوجە اللّٰە amele pek de muvaffak olamaz. Hem hüküm ve muâmelâtında tarafgîrini tercîh eder, adâlet edemez.

İşte ef‘âl ve a‘mâl-i hayriyenin esasları olan ihlâs ve adâlet, husûmet ve adâvetle kaybolur. Şu Altıncı Vecih çok uzundur. Fakat kābiliyet-i makam kısa olduğundan, kısa kesiyoruz.

İkinci Mebhas: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖینُ وَكَاَیِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا ق اَللّٰهُ یَرْزُقُهَا وَاِیَّاكُمْ وَهُوَ السَّمٖیعُ الْعَلٖیمُ Ey ehl-i îmân Sâbıkan, adâvet ne kadar zararlı olduğunu anladın. Hem anla ki, adâvet kadar hayat-ı İslâmiyeye en müdhiş bir maraz-ı muzır dahi hırstır. Hırs sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir. Ve mahrûmiyet ve sefâleti getirir.

Evet, her milletten ziyâde hırs ile dünyaya saldıran Yahûdî milletinin zillet ve sefâleti, bu hükme bir şâhid-i kātı‘dır. Evet, hırs, zîhayat âleminde en geniş bir dâireden tut, tâ en cüz’î bir ferde kadar sû’-i te’sîrini gösterir. Tevekkülvârî taleb-i rızık ise, bilakis medâr-ı rahattır. Ve her yerde hüsn-ü te’sîrini gösterir. İşte bir nevi‘ zîhayat ve rızka muhtâç olan meyvedâr ağaçlar ve nebâtlar, tevekkülvârî, kanâatkârâne yerlerinde durup hırs göstermediklerinden rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek fazla evlâd besliyorlar. Hayvanât ise, hırs ile rızıkları peşinde koştukları için, pek çok zahmet ve noksâniyet ile rızıklarını elde edebiliyorlar. Hem hayvanât dâiresi içinde zaaf ve acz lisân-ı hâliyle tevekkül eden yavruların meşrû‘ ve mükemmel ve latîf rızıkları hazîne-i rahmetten verilmesi; ve hırs ile rızıklarına saldıran canavarların gayr-i meşrû‘ ve pek çok zahmet ile kazandıkları nâ-hoş rızıkları gösteriyor ki, hırs sebeb-i mahrûmiyettir. Tevekkül ve kanâat ise vesîle-i rahmettir.

117

Hem dâire-i insaniye içinde her milletten ziyâde hırs ile dünyaya yapışan ve aşk ile hayât-ı dünyeviyeye bağlanan Yahûdî milleti, pek çok zahmet ile kazandığı, kendine fâidesi az, yalnız hazinedârlık ettiği gayr-i meşrû‘ bir servet-i ribâî ile bütün milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefâlet, katl ve ihânet gösteriyor ki, hırs, ma‘den-i zillet ve hasârettir. Hem harîs bir insan her vakit hasârete düştüğüne dâir o kadar vâkıalar var ki, اَلْحَرٖیصُ خَٓائِبٌ خَاسِرٌ darb-ı mesel hükmüne geçmiş. Umûmun nazarında bir hakîkat-i âmme olarak kabûl edilmiştir. Mâdem öyledir, eğer malı çok seversen, hırs ile değil, belki kanâat ile malı taleb et, tâ çok gelsin.

Ehl-i kanâat ile ehl-i hırs iki şahsa benzer ki, büyük bir zâtın dîvânhânesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: Beni yalnız kabûl etsin, dışarıdaki soğuktan kurtulsam, bana kâfîdir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler, lütuftur. İkinci adam güyâ bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecbûr imiş gibi mağrurâne der ki: Bana en yukarı iskemleyi vermeli. O hırs ile girer. Gözünü yukarı mevki‘lere diker. Onlara gitmek ister. Fakat dîvânhâne sâhibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel, kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilakis hâne sâhibini tenkîd ediyor. Hâne sâhibi de ondan istiskāl ediyor. Birinci adam mütevâziâne giriyor. En aşağıdaki iskemlede oturmak istiyor. Onun o kanâati, dîvânhâne sâhibinin hoşuna gidiyor. Daha yukarı iskemleye buyurun der. O da gittikçe teşekkürâtını ziyâdeleştirir, memnuniyeti tezâyüd eder.

İşte, dünya bir dîvânhâne-i Rahmândır. Zemîn yüzü bir sofra-i rahmettir. Derecât-ı erzâk ve merâtib-i ni‘met dahi, iskemleler hükmündedir.

Hem en cüz’î işlerde de herkes hırsın sû’-i te’sîrini hissedebilir. Meselâ, iki dilenci bir şey istedikleri vakit, hırs ile ilhâh eden dilenciden istiskāl edip vermemek, diğer sâkin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder. Hem meselâ, gecede uykun kaçmış, sen yatmak istesen, lâkayd kalsan, uykun gelebilir. Eğer hırs ile uyku istesen, Aman yatayım, aman yatayım dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın. Hem meselâ, mühim bir netice için birisini hırs ile beklersin. Aman gelmedi, aman gelmedi deyip, en nihâyet hırs senin sabrını tüketip, kalkar gidersin. Bir dakîka sonra o adam gelir. Fakat beklediğin o mühim netice bozulur.

118

Şu hâdisâtın sırrı şudur ki: Nasıl ki bir ekmeğin vücûdu tarla, harman, değirmen, fırına terettüb eder. Öyle de, tertîb-i eşyâda bir teennî-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle teennî ile hareket etmediği için, o tertîbli eşyâdaki ma‘nevî basamakları mürâât etmez. Ya atlar düşer veyâhûd bir basamağı noksân bırakır, maksada çıkamaz.

İşte ey derd-i maîşetle sersem olmuş ve hırs-ı dünyâ ile sarhoş olmuş kardeşler Hırs bu kadar muzır ve belâlı bir şey olduğu hâlde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâb ve haram helâl demeyip her malı kabûl ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri fedâ ediyorsunuz? Hatta erkân-ı İslâmiyenin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz. Hâlbuki zekât, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi‘-i beliyyâttır. Zekâtı vermeyenin, her hâlde elinden zekât kadar bir mal çıkacak. Ya lüzûmsuz yerlere verecektir. Ya bir musîbet gelip alacaktır.

Hakîkatli bir rüyâ-yı hayâliyede, harb-i umûmî’nin beşinci senesinde, bir acîb rüyada benden soruldu: Müslümanlara gelen bu açlık, bu zâyiât-ı mâliye ve meşakkat-i bedeniye nedendir? Rüyada demiştim:

Cenâb-ı Hakk bir kısım maldan onda bir Hâşiyeveya bir kısım maldan kırkta bir, Hâşiyekendi verdiği malından birisini bizden istedi. Tâ bize fukarâların duâlarını kazandırsın. Ve kîn ve hasedlerini men‘ etsin. Biz hırsımız için tama‘kârlık edip vermedik. Cenâb-ı Hakk müterâkim zekâtını kırkta otuz, onda sekizini aldı. Hem her senede yalnız bir ayda, yetmiş hikmetli bir açlık bizden istedi. Biz nefsimize acıdık. Muvakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenâb-ı Hakk cezâ olarak, yetmiş cihetle belâlı bir nevi‘ orucu beş sene cebren bize tutturdu. Hem yirmi dört saatte bir tek saati, hoş ve ulvî, nûrânî ve fâideli bir nevi‘ ta‘lîmât-ı Rabbâniyeyi bizden istedi. Biz tenbellik edip o namazı ve niyâzı yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere katarak zâyi‘ ettik. Cenâb-ı Hakk, onun keffâreti olarak beş sene ta‘lîm ve ta‘lîmât ve koşturmakla bize bir nevi‘ namaz kıldırdı demiştim, sonra ayıldım. düşündüm.

119

Anladım ki, o rüyâ-yı hayâliyede pek mühim bir hakîkat vardır. Yirmi Beşinci Söz’de, medeniyetle hükm-ü Kur’ânı muvâzene bahsinde isbat ve beyân edildiği üzere, beşerin hayât-ı ictimâiyesinde bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın menşei, iki kelimedir. Birisi, Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne? İkincisi, Sen çalış, ben yiyeyim. Bu iki kelimeyi de idâme eden, cereyân-ı ribâ ve terk-i zekâttır.

Bu iki müdhiş maraz-ı ictimâîyi tedâvi edecek tek çâre, zekâtın bir düstûr-u umûmî sûretinde icrâsıyla vücûb-u zekât ve hurmet-i ribâdır. Hem değil yalnız eşhâsta ve husûsî cemâatlerde, belki umûm nev‘-i beşerin saadet-i hayatı için en mühim bir rükün, belki devâm-ı hayat-ı insaniye için en mühim bir direk, zekâttır. Çünkü beşerde havâs ve avâm, iki tabaka var. Havâstan avâma merhamet ve ihsân; ve avâmdan havâssa karşı hürmet ve itâati te’mîn edecek, zekâttır. Yoksa yukarıdan avâmın başına zulüm ve tahakküm iner. Avâmdan zenginlere karşı kîn ve isyan çıkar. İki tabaka-i beşer dâimî bir mücâdele-i ma‘neviyede, bir keşmekeş-i ihtilâfta bulunur. Gele gele, Rusya’da olduğu gibi, sa‘y ve sermaye mücâdelesi sûretinde boğuşmaya başlar.

Ey ehl-i kerem ve vicdân Ve ey ehl-i sehâvet ve ihsân İhsânlar zekât nâmına olmazsa, üç zararı var. Bazen de fâidesiz gider. Çünkü Allâh nâmına vermediğin için, ma‘nen minnet ediyorsun. Bîçâre fakîri minnet esâreti altında bırakıyorsun. Hem makbûl olan duâsından mahrûm kalıyorsun. Hem hakîkaten Cenâb-ı Hakk’ın malını ibâdına vermek için bir tevzîât me’mûru olduğun hâlde, kendini sâhib-i mâl zannedip bir küfrân-ı ni‘met ediyorsun. Eğer zekât nâmına versen, Cenâb-ı Hakk nâmına verdiğin için bir sevâb kazanıyorsun. Bir şükrân-ı ni‘met gösteriyorsun. O muhtâç adam dahi sana tabasbus etmeye mecbûr olmadığı için izzet-i nefsi kırılmaz. Ve duâsı senin hakkında makbûl olur. Evet, zekât kadar, belki daha ziyâde nâfile ve ihsân, yâhûd sâir sûretlerde verip riyâ ve şöhret gibi minnet ve tezlîl gibi zararları kazanmak nerede? Zekât nâmına o iyilikleri yapıp hem farzı edâ etmek, hem sevâbı, hem ihlâsı, hem makbûl bir duâyı kazanmak nerede?

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذٖی قَالَ اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْیَانِ الْمَرْصُوصِ یَشُدُّ بَعْضُهُمْ بَعْضًا وَقَالَ اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لَا یَفْنٰی وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ اٰمٖینَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ

120

[Hâtime]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Gıybet hakkındadır.

Yirmi Beşinci Söz’ün Birinci Şu‘lesi’nin Birinci Şuâ‘ının Beşinci Noktası’nın, makam-ı zemm ve zecrin misâllerinden olan bir tek âyetin, mu‘cizâne altı tarzda gıybetten tenfîr etmesi, Kur’ân’ın nazarında gıybet ne kadar şenî‘ bir şey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyâna ihtiyâç bırakmamış. Evet, Kur’ân’ın beyânından sonra beyân olamaz. İhtiyaç da yoktur.

İşte اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ یَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖیهِ مَیْتًا âyetinde altı derece zemmi zemmeder. Gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit, ma‘nâsı gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki: Ma‘lûmdur, âyetin başındaki hemze, sormak آیا ma‘nâsındadır. O sormak ma‘nâsı, su gibi âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm-ü zımnî var.

İşte, Birincisi: Hemze ile der: Âyâ, suâl ve cevâb mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor?

İkincisi یُحِبُّ lafzıyla der: Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfûr bir işi sever?

Üçüncüsü اَحَدُكُمْ kelimesiyle der: Cemâatten hayatını alan hayât-ı ictimâiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabûl eder?

Dördüncüsü اَنْ یَاْكُلَ لَحْمَ kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşınızı diş ile parçalamayı yapıyorsunuz?

Beşincisi اَخٖیهِ kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlûmun şahs-ı ma‘nevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi a‘zânızı kendi dişinizle dîvâne gibi ısırıyorsunuz?

Altıncısı مَیْتًا kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir hâlde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç