Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 345
[Otuzuncu Mektûb]
Matbû‘ Arabî İşârâtü’l-İ‘câz tefsîridir.
[Otuz Birinci Mektûb]
Otuz Bir Lem‘a olup, Otuz Lem‘ası yazılmış. Lem‘alar Mecmûası olarak neşredilmiştir. Otuz Birinci Lem‘a ise, Şuâ‘lar’a inkısâm etmiş. Şuâ‘ların bir kısmı te’lîf edilmiş, bir kısmı henüz te’lîf edilmemiştir.
[Otuz İkinci Mektûb]
Bu Otuz İkinci Mektûb, Arabî Katre, Zerre, Şemme, Zehre ve zeyilleriyle, matbû‘ ve kendi kendine manzûm tarzını alan ve Sözler Mecmûası’nın âhirinde yazılmış olan Lemeât Risâleleri’dir.
SAYFA 346
[Otuz Üçüncü Mektûb]
Otuz Üç Pencere'dir. Bir cihette Otuz Üçüncü Mektûb ve bir cihette Otuz Üçüncü Söz’dür.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ سَنُرٖیهِمْ اٰیَاتِنَا فِی الْاٰفَاقِ وَفٖٓی اَنْفُسِهِمْ حَتّٰی یَتَبَیَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ یَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ شَهٖیدٌ
Suâl Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücûb ve vahdâniyet-i İlâhiye ve evsâf ve şuûnât-ı Rabbâniyeye, âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinâtın vech-i delâletlerini, mücmel ve kısa bir sûrette beyânlarını isteriz. Çünki münkirler pek ileri gittiler. Ne vakte kadar وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ deyip elimizi kaldıracağız? diyorlar.
Elcevab Yazılan bütün otuz üç aded Sözler, o âyetin denizinden ve ifâza ettiği hakîkat bahrinden otuz üç katredir. Onlara baksanız, cevabınızı alabilirsiniz. Şimdilik yalnız o denizden bir katrenin reşehâtına işâret nev‘inden şöyle deriz ki:
Meselâ, nasıl ki bir zât-ı mu‘ciznümâ, büyük bir saray yapmak istese, evvelâ temellerini, esaslarını muntazaman, hikmetle vaz‘ eder. Ve ilerideki netîcelerine ve gāyelerine muvâfık bir tarzda tertîb eder. Sonra menzillere, kısımlara mahâretle tefrîk ve tafsîl ediyor. Sonra o menzilleri tanzîm ve tertîb ediyor. Sonra nukūşlarla tezyîn ediyor. Sonra elektrik lâmbalarıyla tenvîr ediyor. Sonra o muhteşem ve müzeyyen sarayda mahâretini, ihsânâtını tecdîd etmek için, her bir tabakada yeni yeni îcâdlar, tebdîller, tahvîller yapıyor. Sonra her bir menzilde kendi makamına merbût bir telefon rabt edip bir pencere açarak, her birinden onun makamı görülür.
Aynen öyle de, ولِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی Sâni‘-i Zülcelâl, Hâkim-i Hakîm, Adl-i Hakem ve bin bir esmâ-yı kudsiye ile müsemmâ Fâtır-ı Bî-misâl, şu âlem-i ekber olan kâinât sarayının ve hilkat şeceresinin îcâdını irâde etti. Altı günde o sarayın, o şecerenin esâsâtını, desâtîr-i hikmet ve kavânîn-i ilm-i ezelîsiyle vaz‘ etti. Sonra ulvî
SAYFA 347
ve süflî tabakāta ve dallara ayırıp, kazâ ve kader desâtîriyle tafsîl ve tasvîr etti.
Sonra her mahlûkātın her tâifesini ve her tabakasını sun‘ ve inâyet düstûruyla tanzîm etti. Sonra her şeyi, her bir âlemi ona lâyık bir tarzda, meselâ semâyı yıldızlarla, zemîni çiçeklerle tezyîn ettiği gibi süslendirip tezyîn etti. Sonra o kavânîn-i külliye ve desâtîr-i umûmiye meydanlarında esmâlarını tecellî ettirip tenvîr etti. Sonra bir kānûn-u küllînin tazyîkinden feryâd eden ferdlere, Rahmân, Rahîm gibi isimlerini husûsî bir sûrette imdâda yetiştirdi. Demek, o küllî ve umûmî desâtîri içinde husûsî ihsânâtı, husûsî imdâdları, husûsî cilveleri var ki, her şey, her vakit, her hâceti için ondan istimdâd eder, ona bakabilir.
Sonra her menzilden, her tabakadan, her âlemden, her tâifeden, her ferdden, her şeyden kendini gösterecek, yani vücûdunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış. Her kalb içinde bir telefon bırakmış. Şimdi şu hadsiz pencerelerden, elbette haddimizin fevkınde olarak bahse girişemeyeceğiz. Onları ilm-i muhît-i İlâhîye havâle edip, yalnız âyât-ı Kur’âniyenin lemeâtı olan Otuz Üç Pencere’yi Otuz Üçüncü Söz’ün Otuz Üçüncü Mektûb'unun, namazdan sonraki tesbîhâtın otuz üç aded-i mübârekine muvâfık olmak için otuz üç pencereye icmâlî ve muhtasar bir sûrette işâret edip, îzâhını sâir Sözler’e havâle ederiz.
Birinci Pencere: Bilmüşâhede görüyoruz ki, bütün eşyâ, hususan zîhayat olanların pek çok muhtelif hâcâtı ve pek çok mütenevvi‘ metâlibi vardır. O matlabları, o hâcetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden, münâsib ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor. İmdâda yetiştiriliyor. Hâlbuki o hadsiz maksûdların en küçüğüne, o muhtâçların kudreti yetişmez. Elleri ulaşmaz.
Sen kendine bak. Zâhirî ve bâtınî hâsselerin ve onların levâzımâtı gibi elin yetişmediği ne kadar eşyâya muhtaçsın Bütün zîhayatları kendine kıyâs et. İşte bütün onlar, birer birer vücûb-u Vâcibe şehâdet ve vahdetine işâret ettikleri gibi, hey’et-i mecmûasıyla güneşin ziyâsı güneşi gösterdiği gibi, o hâl ve bu keyfiyet, perde-i gayb arkasında bir Vâcibü’l-Vücûd’u, bir Vâhid-i Ehad’i, hem gāyet Kerîm, Rahîm, Mürebbî, Müdebbir ünvânları içinde akla gösterir.
SAYFA 348
Şimdi ey münkir-i câhil ve ey fâsık-ı gāfil Bu fa‘âliyet-i hakîmâneyi, basîrâneyi, rahîmâneyi ne ile îzâh edebilirsin? Sağır tabiatla mı? Kör kuvvetle mi? Sersem tesâdüfle mi? Âciz, câmid esbâbla mı îzâh edebilirsin?
İkinci Pencere: Eşyâ, vücûd ve teşahhusâtlarında, nihâyetsiz imkânât yolları içinde mütereddid, mütehayyir, şekilsiz bir sûrette iken; birdenbire gāyet muntazam, hakîmâne öyle bir teşahhus-u vechî veriliyor ki, meselâ, her bir insanın yüzünde bütün ebnâ-yı cinsinden her birisine karşı birer alâmet-i fârika, o küçük yüzde bulunduğu ve zâhir ve bâtın duygular ile kemâl-i hikmetle techîz edildiği cihetle, o yüz, gāyet parlak bir sikke-i ehadiyet olduğunu isbat eder. Her bir yüz, yüzer cihetle bir Sâni‘-i Hakîm’in vücûduna şehâdet ve vahdetine işâret ettikleri gibi; bütün yüzlerin hey’et-i mecmûasıyla izhâr ettikleri o sikke, bütün eşyânın Hâlik’ına mahsûs bir hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir.
Ey münkir Hiç bir cihetle kābil-i taklîd olmayan şu sikkeleri ve mecmûundaki parlak sikke-i samediyeti, hangi tezgâha havâle edebilirsin?
Üçüncü Pencere: Zemînin yüzünde dört yüz bin muhtelif tâifeden Hâşiyeibâret olan bütün hayvanât ve nebâtât envâının ordusu; bilmüşâhede ayrı ayrı erzâkları, sûretleri, silâhları, libâsları, ta‘lîmâtları, terhîsâtları, kemâl-i mîzân ve intizâmla, hiç bir şey unutulmayarak, hiç birini şaşırmayarak bir sûrette tedbîr ve terbiye etmek, öyle bir sikkedir ki, hiç bir şübhe kabûl etmez, güneş gibi parlak bir sikke-i Vâhid-i Ehad’dir. Hadsiz bir kudret ve muhît bir ilim ve nihâyetsiz bir hikmet sâhibinden başka kimin haddi var ki, o hadsiz derecede hârika olan şu idareye karışsın? Çünki şu biri biri içinde girift olan envâ‘ları, milletleri, umumunu birden idare ve terbiye edemeyen, onlardan birisine karışsa, elbette karıştıracak. Hâlbuki فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰی مِنْ فُطُورٍ sırrıyla, hiç bir karışık alâmeti yoktur. Demek hiç bir parmak karışmıyor.
SAYFA 349
Dördüncü Pencere: İsti‘dâd lisânıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyâc-ı fıtrî lisânıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisân-ı ızdırârîyle bütün muzdarlar tarafından edilen duâların makbûliyetidir. İşte bu nihâyetsiz duâların bilmüşâhede kabûl ve icâbeti, her biri vücûba ve vahdete şehâdet ve işâret ettikleri gibi, mecmûu büyük bir mikyâsta bilbedâhe bir Hâlik-ı Rahîm ve Kerîm ve Mücîb’e delâlet eder, baktırır.
Beşinci Pencere: Görüyoruz ki eşyâ, hususan zîhayat olanlar, def‘î gibi ânî bir zamanda vücûda gelir. Hâlbuki def‘î ve ânî bir sûrette basît bir maddeden çıkan şeyler, gāyet basît, şekilsiz, san‘atsız olması lâzım gelirken, çok mahârete muhtâç bir hüsn-ü san‘atta, çok zamana muhtâç ihtimâmkârâne nakışlarla münakkaş, çok âlâta muhtâç acîb san‘atlarla müzeyyen, çok maddelere muhtâç bir sûrette halk olunuyorlar.
İşte bu def‘î ve ânî bir sûrette bu hârika san‘at ve güzel hey’et, her biri bir Sâni‘-i Hakîm’in vücûb-u vücûduna şehâdet ve vahdet-i rubûbiyetine işâret ettikleri gibi, mecmûu gāyet parlak bir tarzda nihâyetsiz Kadîr, nihâyetsiz Hakîm bir Vâcibü’l-Vücûd’u gösterir.
Şimdi ey sersem münkir Haydi bunu ne ile îzâh edersin? Senin gibi sersem, âciz, câhil tabiatla mı? Veyâhûd hadsiz derece hatâ ederek, o Sâni‘-i Mukaddes’e tabiat ismini verip, onun mu‘cizât-ı kudretini o tesmiye bahânesiyle tabiata isnâd edip, bin derece muhâli birden irtikâb etmek mi istersin?
Altıncı Pencere: اِنَّ فٖی خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّیْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتٖی تَجْرٖی فِی الْبَحْرِ بِمَا یَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْیَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فٖیهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْرٖیفِ الرِّیَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَیْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰیَاتٍ لِقَوْمٍ یَعْقِلُونَ Şu âyet, vücûb ve vahdeti gösterdiği gibi, bir İsm-i A‘zam'ı gösteren gāyet büyük bir penceredir. İşte şu âyetin hulâsatü’l-hulâsası şudur ki:
Kâinâtın ulvî ve süflî tabakātındaki bütün âlemler, ayrı ayrı lisân ile bir tek netîceyi, yani bir tek Sâni‘-i Hakîm’in rubûbiyetini gösteriyorlar. Şöyle ki: Nasıl göklerde hatta kozmoğrafyanın i‘tirâfıyla dahi gāyet büyük netîceler için, gāyet muntazam hareketler, bir Kadîr-i Zülcelâl’in vücûd ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir. Öyle de, zeminde
SAYFA 350
bilmüşâhede, hatta coğrafyanın şehâdetiyle ve ikrârıyla, gāyet büyük maslahatlar için mevsimlerdeki gibi gāyet muntazam tahavvülâtlar dahi, aynı o Kadîr-i Zülcelâl’in vücûb ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
Hem nasıl berde ve bahirde kemâl-i rahmet ile rızıkları verilen ve kemâl-i hikmetle muhtelif şekiller giydirilen ve kemâl-i rubûbiyetle türlü türlü duygularla techîz edilen bütün hayvanât, birer birer yine o Kadîr-i Zülcelâl’in vücûbuna şehâdet ve vahdetine işâret etmekle beraber, hey’et-i mecmûasıyla gāyet geniş bir mikyâsta azamet-i ulûhiyetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir. Öyle de, bağlardaki muntazam nebâtât ve nebâtâtın gösterdikleri müzeyyen çiçekler ve çiçeklerin gösterdikleri mevzûn meyveler ve meyvelerin gösterdikleri müzeyyen nakışlar, birer birer, yine o Sâni‘-i Hakîm’in vücûbuna şehâdet ve vahdetine işâret etmekle beraber, külliyetleriyle gāyet şa‘şaalı bir sûrette cemâl-i rahmetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
Hem nasıl cevv-i semâdaki bulutlardan mühim hikmetler ve gāyeler ve lüzûmlu fâideler ve semereler için tavzîf edilen ve gönderilen katreler, katreler adedince yine o Sâni‘-i Hakîm’in vücûbunu ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir. Öyle de, zemindeki bütün dağların ve dağların içindeki ma‘denlerin ayrı ayrı hâsiyetleriyle beraber, ayrı ayrı maslahatlar için ihzâr ve iddihârları, dağ metânetinde bir kuvvetle yine, o Sâni‘-i Hakîm’in vücûb ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
Hem nasıl sahrâlarda ve dağlardaki küçük küçük tepelerin türlü türlü muntazam çiçeklerle süslenmeleri, her biri bir Sâni‘-i Hakîm’in vücûbuna şehâdet ve vahdetine işâret etmekle beraber, hey’et-i mecmûasıyla haşmet-i saltanatını ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir. Öyle de, bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü türlü eşkâl-i muntazamaları ve ayrı ayrı vaz‘iyetleri ve cezbekârâne mevzûn hareketleri, yapraklar adedince yine o Sâni‘-i Hakîm’in vücûb-u vücûdunu ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
Hem nasıl bütün ecsâm-ı nâmiyede, büyümek zamanında muntazaman hareketleri ve türlü türlü âlât ile techîzleri ve çeşit çeşit meyvelere şuûrkârâne teveccühleri, her biri ferden-ferdâ yine o Sâni‘-i Hakîm’in vücûb-u vücûduna şehâdet ve vahdetine işâret eder. Ve hey’et-i mecmûasıyla gāyet büyük bir mikyâsta ihâta-i kudretini ve şumûl-ü hikmetini ve cemâl-i san‘atını ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir. Öyle de, bütün hayvânî cesedlerde kemâl-i hikmetle nefislerini, rûhlarını
SAYFA 351
yerleştirmek, türlü türlü cihâzât ile kemâl-i intizâm ile teslîh etmek, türlü türlü hizmetlerde kemâl-i hikmetle göndermek, hayvanât adedince, belki cihâzâtları sayısınca yine o Sâni‘-i Hakîm’in vücûb-u vücûduna ve vahdetine şehâdet ve işâret ettikleri gibi, hey’et-i mecmûasıyla gāyet parlak bir sûrette cemâl-i rahmetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
Hem nasıl bütün kalblere, insan ise her nevi‘ ulûm ve hakîkatleri bildiren, hayvan ise her nevi‘ hâcâtlarının tedârikini öğreten bütün ilhâmât-ı gaybiye, bir Rabb-i Rahîm’in vücûdunu ihsâs eder. Ve rubûbiyetine işâret eder. Öyle de, gözlere kâinât bostanındaki ma‘nevî çiçekleri toplayan şuâât-ı ayniye gibi zâhirî, bâtınî bütün duyguların ayrı ayrı âlemlere her biri birer anahtar olmaları, yine o Sâni‘-i Hakîm, o Fâtır-ı Alîm, o Hâlik-ı Rahîm, o Rezzâk-ı Kerîm’in vücûb-u vücûdunu ve vahdet ve ehadiyetini ve kemâl-i rubûbiyetini güneş gibi gösterir.
İşte şu yukarıda geçen on iki ayrı ayrı pencerelerden, on iki vecihten bir pencere-i a‘zam açılıyor ki, on iki renkli bir ziyâ-yı hakîkat ile Cenâb-ı Hakk’ın ehadiyetini ve vahdâniyetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
İşte ey bedbaht münkir Şu dâire-i arz kadar, belki medâr-ı senevîsi kadar geniş olan şu pencereyi, ne ile kapatabilirsin? Ve güneş gibi parlak olan şu ma‘den-i nûru, ne ile söndürebilirsin? Ve hangi perde-i gaflette saklayabilirsin?
Yedinci Pencere: Şu kâinât yüzünde serpilen masnûâtın kemâl-i intizâmları ve kemâl-i mevzûniyetleri ve kemâl-i ziynetleri ve îcâdlarının suhûleti ve birbirine benzemeleri ve bir tek fıtrat izhâr etmeleri, nasıl ki bir Sâni‘-i Hakîm’in vücûb-u vücûdunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini gāyet geniş bir mikyâsta gösteriyorlar.
Öyle de, câmid ve basît unsurlardan, hadsiz ve ayrı ayrı ve muntazam mürekkebâtın îcâdı, mürekkebât adedince yine o Sâni‘-i Hakîm’in vücûb-u vücûduna şehâdet ve vahdetine işâret etmekle beraber, hey’et-i mecmûasıyla gāyet parlak bir tarzda kemâl-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi;
terkîbât-ı mevcûdât ta‘bîr edilen terkîb ve tahlîl hengâmındaki teceddüdde, nihâyet derecede ihtilât ve karışma içinde, nihâyet derecede bir imtiyâz ve tefrîk ile, meselâ topraktaki tohumların ve köklerin, çok karışık olduğu hâlde hiç şaşırmayarak bir sûrette sünbüllenmelerini ve vücûdlarını temyîz ve tefrîk etmek; ve ağaçlara giren
SAYFA 352
karışık maddeleri yaprak ve çiçek ve meyvelere tefrîk etmek; ve hüceyrât-ı bedene karışık bir sûrette giden gıdâî maddeleri kemâl-i hikmetle ve kemâl-i mîzânla ayırıp tefrîk etmek, yine o Hakîm-i Mutlak ve o Alîm-i Mutlak ve o Kadîr-i Mutlak’ın vücûb-u vücûdunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi;
zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getirip, her dakîkada kemâl-i hikmetle ekip biçip, yeni yeni kâinâtlar mahsûlâtını ondan almak; ve o câmide, âcize, câhile olan zerrâta, gāyet şuûrkârâne ve gāyet hakîmâne ve muktedirâne hadsiz muntazam vazîfeleri gördürmek, yine o Kadîr-i Zülcelâl’in ve o Sâni‘-i Zülkemâl’in vücûb-u vücûdunu ve kemâl-i kudretini ve azamet-i rubûbiyetini ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
İşte bu dört yol ile büyük bir pencere ma‘rifetullâha açılır. Ve büyük bir mikyâsta bir Sâni‘-i Hakîm’i akla gösterir. Şimdi ey bedbaht gāfil Şu hâlde onu görmek ve tanımak istemezsen, aklını çıkar at, hayvan ol kurtul.
Sekizinci Pencere: Nev‘-i beşerdeki bütün ervâh-ı neyyire ashâbı olan enbiyâlar as, bâhir ve zâhir mu‘cizâtlarına istinâd ederek; ve bütün kulûb-ü münevvere aktâbı olan evliyâlar, keşif ve kerâmetlerine i‘timâd ederek; ve bütün ukūl-ü nûrâniye erbâbı olan asfiyâlar, tahkîkātlarına istinâd ederek, bir tek, Vâhid-i Ehad, Vâcibü’l-Vücûd, Hâlik-ı Külli Şeyin vücûb-u vücûduna ve vahdetine ve kemâl-i rubûbiyetine şehâdetleri, pek büyük ve nûrânî bir penceredir. Hem her vakit o makam-ı rubûbiyeti göstermektedir.
Ey bîçâre münkir Kime güveniyorsun ki, bunları dinlemiyorsun? Veyâhûd gündüz içinde gözünü kapamakla dünyayı gece mi oldu zannediyorsun?
Dokuzuncu Pencere: Kâinâttaki ibâdet-i umûmiye, bilbedâhe bir Ma‘bûd-u Mutlak’ı gösteriyor. Evet, âlem-i ervâha ve bâtına giden ve rûhânî ve meleklerle görüşen zâtların şehâdetleriyle sâbit olan umûm rûhânî ve melâikelerin kemâl-i imtisâl ile ubûdiyetleri; ve bilmüşâhede bütün zîhayatların kemâl-i intizâm ile ubûdiyetkârâne vazîfeler görmeleri; ve bilmüşâhede anâsır gibi bütün cemâdâtın kemâl-i itâat ile ubûdiyetkârâne hizmetleri, bir Ma‘bûd-u Bilhakk’ın vücûb-u vücûdunu ve vahdetini gösterdiği gibi;
her bir tâifesi icmâ‘ ve tevâtür kuvvetini taşıyan bütün âriflerin hakîkatli ma‘rifetleri;
SAYFA 353
bütün şâkirler tâifesinin semeredâr şükürleri; ve bütün zâkirlerin feyizli zikirleri; ve bütün hâmidlerin ni‘met artıran hamdleri; ve bütün muvahhidlerin burhânlı tevhîdleri ve tavsîfleri; ve bütün muhiblerin hakîkî muhabbet ve aşkları; ve bütün mürîdlerin sâdık irâde ve rağbetleri; ve bütün münîblerin ciddî taleb ve inâbeleri, yine Ma‘rûf, Mezkûr, Meşkûr, Mahmûd, Vâhid, Mahbûb, Mergūb, Maksûd olan o Ma‘bûd-u Ezelî’nin vücûb-u vücûdunu ve kemâl-i rubûbiyetini ve vahdetini gösterdiği gibi; kâmil insanlardaki bütün makbûl ibâdâtın ve o makbûl ibâdâtın neticesinden hâsıl olan füyûzât ve münâcât, müşâhedât ve keşfiyât, yine o Mevcûd-u Lemyezel ve o Ma‘bûd-u Lâyezâl’in vücûb-u vücûdunu ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir. İşte şu üç cihette ziyâdâr büyük bir pencere vahdâniyete açılır.
Onuncu Pencere: وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِیَ فِی الْبَحْرِ بِاَمْرِهٖ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَ وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَیْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّیْلَ وَالنَّهَارَ وَاٰتٰیكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا Şu kâinâttaki mevcûdâtın birbirine teâvünü, tecâvübü, tesânüdü gösterir ki, umûm mahlûkāt, bir tek Mürebbî’nin terbiyesindedirler. Bir tek Müdebbir’in idaresindedirler. Bir tek Mutasarrıf’ın taht-ı tasarrufundadırlar. Bir tek Seyyid’in hizmetkârlarıdırlar.
Çünki zemindeki zîhayatlara levâzımât-ı hayatiyeyi emr-i Rabbânî ile pişiren güneşten ve takvîmcilik eden kamerden tut, tâ ziyâ, hava, mâ, gıdanın zîhayatların imdâdına koşmalarına ve nebâtâtın dahi hayvanâtın imdâdına koşmalarına ve hayvanât dahi insanların imdâdına koşmalarına, hatta a‘zâ-yı bedenin birbirinin muâvenetine koşmalarına ve hatta gıda zerrâtının hüceyrât-ı bedeniyenin imdâdına koşmalarına kadar cârî olan bir düstûr-u teâvün ile, câmid ve şuûrsuz olan o mevcûdât-ı müteâvine, bir kānûn-u kerem, bir nâmûs-u şefkat, bir düstûr-u rahmet altında gāyet hakîmâne, kerîmâne birbirine yardım etmek, birbirinin sadâ-yı hâcetine cevâb vermek, birbirini takviye etmek, elbette, bilbedâhe bir tek, yektâ, Vâhid-i Ehad, Ferd-i Samed, Kadîr-i Mutlak, Alîm-i Mutlak, Rahîm-i Mutlak, Kerîm-i Mutlak bir Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un hizmetkârları ve me’mûrları ve masnû‘ları olduklarını gösterir.
İşte ey bîçâre müflis felsefî Bu muazzam pencereye ne diyorsun? Senin tesâdüfün buna karışabilir mi?
SAYFA 354
On Birinci Pencere: اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ Bütün ervâh ve kulûbün dalâletten neş’et eden ızdırâbât ve keşmekeş ve ızdırâbâttan neş’et eden ma‘nevî elemlerden kurtulmaları, bir tek Hâlik’ı tanımak ile olur. Bütün mevcûdâtı bir tek Sâni‘e vermek ile necât buluyorlar. Bir tek Allâh’ın zikriyle mutmain olurlar. Çünki hadsiz mevcûdât bir tek zâta verilmezse, Yirmi İkinci Söz’de kat‘î isbat edildiği gibi, o zaman her bir tek şeyi, hadsiz esbâba isnâd etmek lâzım gelir ki, o hâlde bir tek şeyin vücûdu, umûm mevcûdât kadar müşkil olur.
Çünki Allâh’a verse, hadsiz eşyâyı bir zâta verir. Ona vermezse, her bir şeyi hadsiz esbâba vermek lâzım gelir. O vakit bir meyve, kâinât kadar müşkilât peydâ eder. Belki daha ziyâde müşkil olur. Çünki nasıl bir nefer, yüz muhtelif adamın idaresine verilse, yüz müşkilât olur. Ve yüz nefer, bir zâbitin idaresine verilse, bir nefer hükmünde kolay olur. Öyle de, çok muhtelif esbâbın bir tek şeyin îcâdında ittifâkları, yüz derece müşkilâtlı olur. Ve pek çok eşyânın îcâdı bir tek zâta verilse, yüz derece kolay olur.
İşte mâhiyet-i insaniyedeki merâk ve taleb-i hakîkat cihetinden gelen nihâyetsiz ızdırabdan kurtaracak, yalnız tevhîd-i Hâlık ve ma‘rifet-i İlâhiyedir. Mâdem küfürde ve şirkte nihâyetsiz müşkilât ve ızdırâbât var. Elbette o yol muhâldir. Hakîkati yoktur. Mâdem tevhîdde, mevcûdâtın yaratılışındaki suhûlete ve kesrete ve hüsn-ü san‘ata muvâfık olarak nihâyetsiz suhûlet ve kolaylık var. Elbette o yol vâcibdir, hakîkattir.
İşte ey bedbaht ehl-i dalâlet Bak, dalâlet yolu ne kadar karanlıklı ve elemli. Ne zorun var ki oradan gidiyorsun? Hem bak, îmân ve tevhîd yolu ne kadar kolay ve safâlı. Oraya gir, kurtul.
On İkinci Pencere: سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰی اَلَّذٖی خَلَقَ فَسَوّٰی وَالَّذٖی قَدَّرَ فَهَدٰی sırrınca, umûm eşyâda, hususan zîhayat masnû‘larda, hikmetli bir kalıbdan çıkmış gibi, her şeye bir mikdâr-ı muntazam ve bir sûret hikmetle verildiği; ve o sûret ve o mikdarda maslahatlar ve fâideler için eğri büğrü hududlar bulunması, hem müddet-i hayatlarında değiştirdikleri sûret-i libâsları ve mikdarları yine hikmetlere, maslahatlara muvâfık bir tarzda mukadderât-ı hayatiyeden terkîb edilen ma‘nevî ve muntazam birer sûret, birer mikdâr bulunması, bilbedâhe gösterir ki, bir Kadîr-i Zülcelâl’in ve bir Hakîm-i Zülkemâl’in kader dâiresinde sûretleri ve biçimleri tertîb edilen
SAYFA 355
ve kudretin destgâhında vücûdları verilen o hadsiz masnûât, o zâtın vücûb-u vücûduna delâlet ve vahdetine ve kemâl-i kudretine hadsiz lisân ile şehâdet ederler.
Sen kendi cismine ve a‘zâlarına ve onlardaki eğri büğrü yerlerin meyvelerine ve fâidelerine bak. Kemâl-i hikmet içinde kemâl-i kudreti gör.
On Üçüncü Pencere: وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ sırrınca, her şey lisân-ı mahsûsu ile Hâlikını yâd eder. Takdîs eder.
Evet, bütün mevcûdâtın lisân-ı hâl ve kāl ile ettiği tesbîhât, bir tek Zât-ı Mukaddese'nin vücûdunu gösteriyor. Evet, fıtratın şehâdeti reddedilmez. Delâlet-i hâl ise, hususan çok cihetlerle gelse şübhe getirmez. Bak, hadsiz fıtrî şehâdeti tazammun eden ve nihâyetsiz tarzlarda lisân-ı hâl ile delâlet eden ve mütedâhil dâireler gibi bir tek merkeze bakan şu mevcûdâtın muntazam sûretleri, her biri birer dildir. Ve mevzûn hey’etleri, her biri birer lisân-ı şehâdettir. Ve mükemmel hayatları, her biri birer lisân-ı tesbîhtir ki, Yirmi Dördüncü Söz’de kat‘î isbat edildiği gibi, o bütün diller ile pek zâhir bir sûrette tesbîhâtları ve tahiyyâtları ve bir tek mukaddes zâta şehâdetleri, ziyâ güneşi gösterdiği gibi bir tek Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’u gösterir. Ve kemâl-i ulûhiyetine delâlet eder.
On Dördüncü Pencere: قُلْ مَنْ بِیَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَیْءٍ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِیَتِهَا اِنَّ رَبّیٖ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ حَفٖیظٌ sırlarınca, her şey her şeyinde ve her şe’ninde tek bir Hâlik-ı Zülcelâl’e muhtâçtır.
Evet, kâinâttaki mevcûdâta bakıyoruz ve görüyoruz ki, zaaf-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezâhürâtı var. Ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın âsârı görünüyor. Meselâ, nebâtâtın tohumlarında ve köklerindeki ukde-i hayatiyelerinin intibâhları zamanında gösterdikleri hârika vaz‘iyetleri gibi.
Hem fakr-ı mutlak ve kuruluk içinde bir gınâ-yı mutlakın tezâhürâtı var. Kıştaki toprağın ve ağaçların vaz‘iyet-i fakîrâneleri ve baharda şa‘şaalı servet ve gınâları gibi.
Hem cümûd-u mutlak içinde bir hayat-ı mutlakanın tereşşuhâtı görünüyor. Anâsır-ı câmidenin zîhayat maddelere inkılâbı gibi.
Hem bir cehl-i mutlak içinde muhît bir şuûrun tezâhürâtı
SAYFA 356
görünüyor. Zerrelerden yıldızlara kadar her şeyin harekâtında nizâmât-ı âleme ve mesâlih-i hayata ve metâlib-i hikmete muvâfık bir tarzda hareket etmeleri ve şuûrkârâne vaz‘iyetleri gibi.
İşte bu acz içindeki kudret ve zaaf içindeki kuvvet ve fakr içindeki servet ve gınâ; ve cümûd ve cehil içindeki hayat ve şuûr, bilbedâhe ve bizzarûre bir Kadîr-i Mutlak ve Kaviyy-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûm bir zâtın vücûb-u vücûduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar. Hey’et-i mecmûasıyla büyük bir mikyâsta bir cadde-i nûrâniyeyi gösterir.
İşte ey tabiat bataklığına düşen gāfil Eğer tabiatı bırakıp kudret-i İlâhiyeyi tanımazsan, her bir şeye, hatta her bir zerreye hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihâyetsiz bir hikmet ve mahâret, belki ekser eşyâyı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidâr her şeyde bulunduğunu kabûl etmek lâzım gelir.
On Beşinci Pencere: اَلَّذٖٓی اَحْسَنَ كُلَّ شیءٍ خَلَقَهُ sırrınca, her şeye, o şeyin kābiliyet-i mâhiyetine göre kemâl-i mîzân ve intizâm ile biçilip, hüsn-ü san‘at ile tertîb edilip, en kısa yolda, en güzel bir sûrette, en hafîf bir tarzda, isti‘mâlce en kolay bir şekilde; meselâ, kuşların elbiselerine ve her vakit tüylerini kolayca oynatmalarına ve isti‘mâl etmelerine bak. Hem israfsız, hikmetli bir tarzda vücûd vermek, sûret giydirmek, eşyâ adedince diller ile bir Sâni‘-i Hakîm’in vücûb-u vücûduna şehâdet ve bir Kadîr-i Alîm-i Mutlak’a işâret ederler.
On Altıncı Pencere: Rûy-u zemînde mevsim-bemevsim tazelenen mahlûkātın îcâd ve tedbîrlerindeki intizâmât ve tanzîmât, bilbedâhe bir hikmet-i âmmeyi gösterir. Sıfat mevsûfsuz olmadığından, elbette o hikmet-i âmme bizzarûre bir Hakîm’i gösterir.
Hem o perde-i hikmet içinde hârika tezyînât, bilbedâhe bir inâyet-i tâmmeyi gösterir. Ve o inâyet-i tâmme, bizzarûre inâyetkâr bir Hâlik-ı Kerîm’i gösterir. Ve o perde-i inâyette umûma şâmil bir taltîfât ve ihsânât, bilbedâhe bir rahmet-i vâsiayı gösterir. Ve o rahmet-i vâsia, bizzarûre bir Rahmân-ı Rahîm’i gösterir. Ve o perde-i rahmet üstünde dahi bütün rızka muhtâç zîhayatların lâyık ve mükemmel bir tarzda iâşeleri ve irtizâkları, bilbedâhe terbiyekârâne bir rezzâkiyet ve şefkatkârâne bir rubûbiyeti gösterir. Ve o terbiye ve idare, bizzarûre bir Rezzâk-ı Kerîm’i gösterir.
SAYFA 357
Evet, zemînin yüzünde kemâl-i hikmetle terbiye edilen ve kemâl-i inâyet ile tezyîn edilen ve kemâl-i rahmetle taltîf edilen ve kemâl-i şefkat ile iâşe edilen bütün mahlûkāt, birer birer bir Sâni‘-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk’ın vücûbuna şehâdet ve vahdetine işâret ettikleri gibi; yeryüzünün mecmûunda tezâhür eden ve umumunda görülen ve kasıd ve irâdeyi bilbedâhe gösteren hikmet-i âmme; ve hikmeti dahi tazammun eden umûm masnûâta şâmil inâyet-i tâmme; ve inâyet ve hikmeti tazammun eden ve umûm mevcûdât-ı arziyeye şâmil olan rahmet-i vâsia; ve rahmet ve hikmet ve inâyeti de tazammun eden umûm zîhayata şâmil bir sûrette ve gāyet kerîmâne bir tarzda olan rızık ve iâşe-i umûmiyeyi birden nazara al, bak.
Nasıl ki elvân-ı seb‘a, ziyâyı teşkîl eder. Ve yeryüzünü tenvîr eden o ziyâ, nasıl şübhesiz güneşi gösterir. Öyle de, o hikmet içindeki inâyet ve inâyet içindeki rahmet ve rahmet içindeki iâşe-i rızkî, nihâyet derecede Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk bir Vâcibü’l-Vücûd’un vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini büyük bir mikyâsta, yüksek bir derecede, parlak bir sûrette gösterir.
İşte ey sersem münkir-i gāfil Göz önündeki bu hakîmâne, kerîmâne, rahîmâne, rezzâkāne terbiyeti ve bu acîb ve hârika ve mu‘cize keyfiyeti, ne ile îzâh edebilirsin? Senin gibi serseri tesâdüfle mi? Ve kalbin gibi kör kuvvetle mi? Ve kafan gibi sağır tabiatla mı? Ve senin gibi âciz, câmid, câhil esbâbla mı? Yoksa nihâyetsiz derecede mukaddes, münezzeh, müberrâ, muallâ ve nihâyetsiz derecede Kadîr, Alîm, Semî‘, Basîr olan Zât-ı Zülcelâl’e, nihâyetsiz derecede âciz, câhil, sağır, kör, mümkün, miskîn olan tabiat nâmını verip, nihâyetsiz hatâ işlemek mi istersin? Hem güneş gibi parlak şu hakîkati, hangi kuvvetle söndürebilirsin? Hangi perde-i gaflet altında saklayabilirsin?
On Yedinci Pencere: اِنَّ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰیَاتٍ لِلْمُؤْمِنٖینَ Zemînin yüzünü yaz zamanında temâşâ edip görüyoruz ki: Îcâd-ı eşyâda müşevveşiyeti iktizâ eden ve intizâmsızlığa sebeb olan nihâyetsiz sehâvet ve bir cûd-u mutlak, gāyet derecede bir insicâm ve intizâm içinde görünüyor. İşte, zemîn yüzünü tezyîn eden bütün nebâtâtı gör
Hem mîzânsızlığı ve kabalığı iktizâ eden îcâd-ı eşyâdaki sür‘at-i mutlaka dahi, kemâl-i mevzûniyet içinde görünüyor. İşte, zemîn yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak
Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktizâ eden
SAYFA 358
kesret-i mutlaka dahi, kemâl-i hüsn-ü san‘at içinde görünüyor. İşte, yeryüzünü yaldızlayan bütün çiçeklere bak
Hem san‘atsızlığı, basitliği iktizâ eden îcâd-ı eşyâdaki suhûlet-i mutlaka dahi, nihâyetsiz derecede san‘atkârlık ve mahâret ve ihtimâmkârlık içinde görünüyor. İşte, yeryüzündeki ağaç ve nebâtât cihâzâtının sandukçaları ve programları ve târîhçe-i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara çekirdeklere dikkatle bak.
Hem ihtilâf ve ayrılığı iktizâ eden uzaklık ve bu‘d-u mutlak dahi, bir ittifâk-ı mutlak içinde görünüyor. İşte, bütün aktâr-ı zemînde zer‘ edilen her nevi‘ hubûbâta bak.
Hem karışmayı ve bulaşmayı iktizâ eden kemâl-i ihtilât bilakis kemâl-i imtiyâz ve tefrîk içinde görünüyor. İşte, bütün yer altına karışık atılan ve madde i‘tibâriyle birbirine benzeyen tohumların sünbül vaktinde kemâl-i imtiyâzları ve ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere kemâl-i imtiyâz ile tefrîkleri ve mideye giren karışık gıdaların muhtelif a‘zâ ve hüceyrâta göre kemâl-i imtiyâz ile ayrılmalarına bak, kemâl-i hikmet içinde kemâl-i kudreti gör.
Hem ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktizâ eden gāyet derecede mebzûliyet ve nihâyet derecede ucuzluk dahi, yeryüzünde masnûâtça, san‘atça nihâyet derecede kıymetdâr ve pahalı bir keyfiyette görünüyor. İşte, o hadsiz acâib-i san‘at içinde yeryüzünün Rahmânî sofrasında, yalnız kudretin şekerlemeleri olan dutların nev‘lerine bak. Kemâl-i rahmeti kemâl-i san‘at içinde gör.
İşte bütün rûy-u zemînde gāyet kıymetdarlık ile beraber, hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde hadsiz ihtilât ve karışıklık ile beraber, hadsiz imtiyâz ve tefrîk; ve hadsiz imtiyâz ve tefrîk içinde gāyet uzaklık ile beraber, son derecede muvâfakat ve benzeyiş; ve son derece benzemek içinde gāyet derecede suhûlet ve kolaylık ile beraber, gāyet derecede ihtimâmkârâne yapılış; ve gāyet derecede güzel yapılış içinde sür‘at-i mutlaka ve çabukluk ile beraber, gāyet derecede mevzûn ve mîzânlı ve israfsızlık; ve gāyet derecede israfsızlık içinde son derece çokluk ve kesret ile beraber, son derece hüsn-ü san‘at; ve son derece hüsn-ü san‘at içinde nihâyet derecede sehâvet ile beraber intizâm-ı mutlak, elbette gündüz ışığı, ışık güneşi gösterdiği gibi, bir Kadîr-i Zülcelâl’in, bir Hakîm-i Zülkemâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in vücûb-u vücûduna ve kemâl-i kudretine ve cemâl-i rubûbiyetine ve vahdâniyetine ve ehadiyetine şehâdet ederler. Ve لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰی sırrını gösterirler.