Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 27
[ONUNCU MEKTÛB]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
İki suâlin cevabıdır.
Birincisi: وَلَٓا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرَ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ وَكُلَّ شَیْءٍ اَحْصَیْنَاهُ فٖٓی اِمَامٍ مُبٖینٍ âyetlerinin bir sırrını tefsîr eder. İmâm-ı mübîn, kitâb-ı mübîn neden ibâret olduğunu beyân eder. Hâşiye
İkinci Suâl: Meydân-ı haşir nerededir? Elcevab: وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ, Hâlik-ı Hakîm’in her şeyde gösterdiği hikmet-i âliye, hatta tek küçük bir şeye çok büyük hikmetleri takmasıyla tasrîh derecesinde işâret ediyor ki, küre-i arz serseriyâne, bâd-ı hevâ azîm bir dâireyi çizmiyor, belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydân-ı ekberin dâire-i muhîtasını çiziyor, gösteriyor. Ve bir meşher-i azîmin etrafında gezip mahsûlât-ı ma‘neviyesini ona devrediyor ki, ileride, o meşherde, enzâr-ı nâs önünde gösterilecektir.
Demek yirmi beş bin seneye karîb bir dâire-i muhîtanın içinde, rivâyete binâen, Şâm-ı Şerîf kıt‘ası bir çekirdek hükmünde olarak o dâireyi dolduracak bir meydân-ı haşir bast edilecektir. Küre-i arzın bütün ma‘nevî mahsûlâtı, şimdilik perde-i gayb altında olan o meydanın defterlerine ve elvâhlarına gönderiliyor. Ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini de yine o meydana dökecek, o ma‘nevî mahsûlâtları da gāibden şehâdete geçecektir.
Evet, küre-i arz bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak, o meydan-ı ekberi dolduracak kadar mahsûlât vermiş. Ve onu istîâb edecek mahlûkāt ondan akmış. Ve onu imlâ edecek masnûât ondan çıkmış. Demek, küre-i arz bir çekirdek; ve meydân-ı haşir içindekilerle beraber bir ağaçtır, bir sünbüldür ve bir mahzendir. Evet, nasılki nûrânî bir nokta, sür‘at-i hareketiyle nûrânî bir hat olur veya bir dâire olur. Öyle de, küre-i arz sür‘atli, hikmetli hareketiyle bir dâire-i vücûdun temsîline; ve o dâire-i vücûd, mahsûlâtıyla beraber bir meydân-ı haşr-i ekberin teşekkülüne medârdır.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîd
SAYFA 28
[ON BİRİNCİ MEKTÛB]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Mühim bir ilaç. Bu mektûb, dört âyetin hazînesinden dört küçük cevherine işâret eder.
Azîz kardeşim, şu dört muhtelif mes’eleyi muhtelif vakitlerde Kur’ân-ı Hakîm nefsime ders vermiş. Arzu eden kardeşlerim dahi bundan bir ders veya bir hisse almaları için yazdım. Mebhas i‘tibâriyle başka başka dört âyet-i kerîmenin hazîne-i hakāikinden birer küçük cevher numûne olarak gösterilmiştir. O dört mebhastan her bir mebhasın ayrı bir sûreti, ayrı bir fâidesi var.
Birinci Mebhas: اِنَّ كَیْدَ الشَّیْطَانِ كَانَ ضَعٖیفًا Ey sû’-i vesveseden me’yûs nefsim Tedâî-i hayâlât, tahattur-u faraziyât, bir nevi‘ irtisâm-ı gayr-i ihtiyârîdir. İrtisâm ise, eğer hayırdan ve nûrâniyetten olsa, hakîkatin hükmü bir derece sûretine ve misâline geçer. Güneşin ziyâsı ve harâreti aynadaki misâline geçtiği gibi. Eğer şerden ve kesîften olsa, aslın hükmü ve hâssası sûretine geçmez ve timsâline sirâyet etmez. Meselâ, necis ve murdar bir şeyin aynadaki sûreti ne necistir, ne murdardır. Ve yılanın timsâli ısırmaz.
İşte şu sırra binâen, tasavvur-u küfür küfür değil. Tahayyül-ü şetim şetim değil. Hususan ihtiyârsız olsa ve farazî bir tahattur olsa, bütün bütün zararsızdır. Hem ehl-i hak olan ehl-i sünnet ve cemâatin mezhebinde, bir şeyin şer‘an çirkinliği, pisliği, nehy-i İlâhî sebebiyledir. Mademki ihtiyârsız ve rızâsız bir tahattur-u farazîdir, bir tedâî-i hayâlîdir, nehiy ona taalluk etmez. O dahi ne kadar çirkin ve pis bir şeyin sûreti dahi olsa, çirkin ve pis olmaz.
İkinci Mebhas: Barla Yaylası, Tepelice’de çam, katran, karakavağın bir meyvesi olup, Sözler mecmûasına yazıldığı için buraya yazılmamıştır.
SAYFA 29
Üçüncü Mebhas: Şu iki mes’ele, Yirmi Beşinci Söz’ün i‘câz-ı Kur’ân’a karşı medeniyetin aczini gösteren misâllerinden bir kısmıdır. Kur’ân’a muhâlif olan hukuk-u medeniyetin ne kadar haksız olduğunu isbat eden binler misâllerinden iki misâl:
فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَیَیْنِ: olan hükm-ü Kur’ânî, mahz-ı adâlet olduğu gibi, ayn-ı merhamettir. Evet, adâlettir. Çünkü ekseriyet-i mutlaka i‘tibâriyle bir erkek bir kadın alır. Nafakasını taahhüd eder. Bir kadın ise bir kocaya gider. Nafakasını ona yükler. İrsiyetteki noksânını telâfî eder.
Hem merhamettir. Çünkü o zaîfe kız, pederinden şefkate ve kardeşinden merhamete çok muhtâçtır. Hükm-ü Kur’ân’a göre o kız, pederinden endişesiz bir şefkat görür. Pederi ona, Benim servetimin yarısını ellerin ve yabânîlerin ellerine geçmesine sebeb olacak zararlı bir çocuk nazarıyla endişe edip bakmaz. O şefkate endişe ve hiddet karışmaz. Hem kardeşinden rekābetsiz, hasedsiz bir merhamet ve himâyet görür. Kardeşi ona, Hânedânımızın yarısını bozacak ve malımızın mühim bir kısmını ellerin eline verecek bir rakîb nazarıyla bakmaz. O merhamete ve himâyete bir kîn, bir iğbirâr katmaz.
Şu hâlde, o fıtraten nâzik, nâzenîn ve hilkaten zaîfe ve nahîfe kız, sûreten az bir şey kaybeder. Fakat ona bedel, akāribin şefkatinden, merhametinden tükenmez bir servet kazanır. Yoksa rahmet-i haktan ziyâde ona merhamet edeceğiz diye hakkından fazla ona hak vermek, ona merhamet değil, şedîd bir zulümdür. Belki zaman-ı câhiliyette gayret-i vahşiyâneye binâen, kızlarını sağ olarak defnetmek gibi gaddârâne bir zulmü andıracak şu zamanın hırs-ı vahşiyânesi, merhametsiz bir şenâate yol açmak ihtimâli vardır. Bunun gibi bütün ahkâm-ı Kur’âniye وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ fermanını tasdîk ediyorlar.
Dördüncü Mebhas: فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ İşte mimsiz medeniyet, nasıl kız hakkında hakkından fazla hak verdiğinden, böyle bir haksızlığa sebeb oluyor. Öyle de, vâlide hakkında hakkını kesmekle daha dehşetli haksızlık ediyor. Evet, rahmet-i Rabbâniyenin en hürmetli, en halâvetli, en latîf ve en şirin bir cilvesi olan şefkat-i vâlide, hakāik-i kâinât içinde en muhterem, en mükerrem bir hakîkattir. Ve vâlide en kerîm, en rahîm, öyle fedâkâr bir dosttur ki, o şefkat sâikasıyla bir vâlide, bütün dünyasını ve hayatını ve râhatını
SAYFA 30
veledi için fedâ eder. Hatta vâlideliğin en basît ve en ednâ derecesinde olan korkak tavuk, o şefkatin küçücük bir lem‘asıyla yavrusunu müdâfaa için ite atılır, aslana saldırır.
İşte böyle muhterem ve muazzez bir hakîkati taşıyan bir vâlideyi veledinin malından mahrûm etmek, o muhterem hakîkate karşı ne kadar dehşetli bir haksızlık, ne derece vahşetli bir hürmetsizlik, ne mertebe cinâyetli bir hakāret ve arş-ı rahmeti titreten bir küfrân-ı ni‘met ve hayât-ı ictimâiye-i beşeriyenin gāyet parlak ve nâfi‘ bir tiryâkına bir zehir katmak olduğunu, insaniyetperverlik iddiâ eden insan canavarları anlamazlarsa, elbette hakîkî insanlar anlar. Kur’ân-ı Hakîm’in فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ hükmünü, ayn-ı hak ve mahz-ı adâlet olduğunu bilirler.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
[ON İKİNCİ MEKTÛB]
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَعَلٰی رُفَقَٓائِكُمْ
Azîz kardeşlerim,
O gece benden suâl ettiniz. Ben cevâbını vermedim. Çünkü mesâil-i îmâniyenin münâkaşa sûretinde bahsi câiz değildir. Siz münâkaşa sûretinde bahsetmiştiniz. Şimdilik bu münâkaşanızın esası olan Üç Suâlinize gāyet muhtasar bir cevâb yazıyorum. Tafsîlini Eczâcı Efendi'nin isimlerini yazmış olduğu Sözler’de bulursunuz. Yalnız kader ve cüz’-i ihtiyârîye âit Yirmi Altıncı Söz hâtırıma gelmemişti. Size söylememiştim. Ona da bakınız. Fakat gazete gibi okumayınız. Eczâcı Efendi'nin o Sözler’i mütâlaa etmesini havâle ettiğimin sırrı şudur ki: O çeşit mes’elelerdeki şübheler, erkân-ı îmâniyenin zaafından ileri geliyor. O Sözler ise, erkân-ı îmâniyeyi tamamıyla isbat ederler.
Birinci Suâliniz: Hazret-i Âdem’in as cennetten ihracı ve bir kısım benî-âdemin cehenneme idhâli ne hikmete mebnîdir?
Elcevab : Hikmeti tavzîftir. Öyle bir vazîfe ile me’mûr edilerek gönderilmiştir ki, bütün
SAYFA 31
terakkiyât-ı ma‘neviye-i beşeriyenin ve bütün isti‘dâdât-ı beşeriyenin inkişâf ve inbisâtları; ve mâhiyet-i insâniyenin bütün esmâ-yı İlâhiyeye bir âyîne-i câmia olması, o vazîfenin netâicindendir. Eğer Hazret-i Âdem as cennette kalsa idi, melek gibi makamı sâbit kalırdı. İsti‘dâdât-ı beşeriye inkişâf etmezdi. Hâlbuki yeknesak makam sâhibi olan melâikeler çoktur. O tarz ubûdiyet için insana ihtiyâç yok. Belki hikmet-i İlâhiye nihâyetsiz makamâtı kat‘ edecek olan insanın isti‘dâdına muvâfık bir dâr-ı teklîfi iktizâ ettiği için, melâikelerin aksine olarak, muktezâ-yı fıtratları olan ma‘lûm günahla cennetten ihrâç edildi. Demek Hazret-i Âdem’in as cennetten ihracı ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmet olduğu gibi, küffârın da cehenneme idhâlleri haktır ve adâlettir.
Onuncu Söz’ün Üçüncü İşareti’nde denildiği gibi, çendân kâfir az bir ömürde bir günâh işlemiş. Fakat o günâh içinde nihâyetsiz bir cinâyet var. Çünkü küfür, bütün kâinâtı tahkîrdir. Kıymetlerini tenzîl etmektir. Ve bütün masnûâtın vahdâniyete şehâdetlerini tekzîbdir. Ve mevcûdât aynalarında cilveleri görünen esmâ-yı İlâhiyeyi tezyîftir. Onun için mevcûdâtın hakkını kâfirden almak üzere, mevcûdâtın sultânı olan Kahhâr-ı Zülcelâl’in kâfirleri ebedî cehenneme atması, ayn-ı hak ve adâlettir. Çünkü nihâyetsiz cinâyet nihâyetsiz azâbı ister.
İkinci Suâliniz: Şeytanların halkı ve îcâdı ne içindir? Cenâb-ı Hakk şeytânı ve şerleri halketmiş, hikmeti nedir? Şerrin halkı şerdir. Kabîhin halkı kabîhtir.
Elcevab: Hâşâ, halk-ı şer şer değil, belki kesb-i şer şerdir. Çünkü halk ve îcâd, bütün netâice bakar. Kesb, husûsî bir mübâşeret olduğu için, husûsî netâice bakar. Meselâ yağmurun gelmesinin binlerle netîceleri var. Bütünü de güzeldir. Sû’-i ihtiyârıyla bazıları yağmurdan zarar görse, Yağmurun îcâdı rahmet değildir diyemez. Yağmurun halkı şerdir diye hükmedemez, belki sû’-i ihtiyârıyla ve kesbiyle, onun hakkında şer oldu. Hem ateşin halkında çok fâideler var. Bütünü de hayırdır. Fakat bazılar sû’-i kesbiyle, sû’-i isti‘mâl ile ateşten zarar görse, Ateşin halkı şerdir diyemez. Çünkü ateş yalnız onu yakmak için yaratılmamış. Belki o kendi sû’-i ihtiyârıyla, yemeğini pişiren ateşe elini soktu. Ve o hizmetkârını kendine düşman etti.
SAYFA 32
Elhâsıl: Hayr-ı kesîr için şerr-i kalîl kabûl edilir. Eğer şerr-i kalîl olmamak için hayr-ı kesîri intâc eden bir şer terk edilse, o vakit şerr-i kesîr irtikâb edilmiş olur.
Meselâ, cihada asker sevk etmekte, elbette bazı cüz’î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihâdda hayr-ı kesîr var ki, İslâm, küffârın istîlâsından kurtulur. Eğer o şerr-i kalîl için cihâd terk edilse, o vakit hayr-ı kesîr gittikten sonra şerr-i kesîr gelir. O ayn-ı zulümdür. Hem meselâ, kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Hâlbuki zâhiren bir şerdir. Parmak kesilmezse, el kesilir. Şerr-i kesîr olur. İşte kâinâttaki şerlerin, zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve îcâdları şer ve çirkin değildir. Çünkü çok netâic-i mühimme için halk olunmuşlardır.
Meselâ, melâikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkıyâtları yoktur. Makamları sâbittir, tebeddül etmez. Kezâ hayvanâtın dahi şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sâbittir, nâkıstır. Âlem-i insaniyette ise, merâtib-i terakkıyât ve tedenniyât nihâyetsizdir. Nemrûdlardan, firavunlardan tut, tâ sıddîkîn-i evliyâ ve enbiyâya kadar gāyet uzun bir mesâfe-i terakkî var. İşte kömür gibi olan ervâh-ı sâfileyi, elmas gibi olan ervâh-ı âliyeden temyîz ve tefrîk için, şeytanların hilkatiyle ve sırr-ı teklîf ve ba‘s-i enbiyâ ile bir meydân-ı imtihân ve tecrübe ve cihâd ve müsâbaka açılmış. Eğer mücâhede ve müsâbaka olmasa idi, ma‘den-i insaniyetteki elmas ve kömür hükmünde olan isti‘dâdlar beraber kalacaktı. A‘lâ-yı illiyyîndeki Ebû Bekri’s-Sıddîk’ın ra rûhu, esfel-i sâfilîndeki Ebû Cehil’in rûhuyla bir seviyede kalacaktı. Demek şeyâtîn ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî netîceye baktığı için, îcâdları şer değil, çirkin değil. Belki sû’-i isti‘mâlâttan ve kesb denilen mübâşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler kesb-i insana âittir. Îcâd-ı İlâhîye âit değildir.
Eğer suâl etseniz ki: Bi‘set-i enbiyâ ile beraber şeytanların vücûdundan ekser insanlar kâfir oluyor, küfre gidiyor, zarar görüyor. اَلْحُكْمُ لِلْاَكْثَرِ kāidesince, ekser ondan şer görse, o vakit halk-ı şer şerdir. Hatta bi‘set-i enbiyâ dahi rahmet değil denilebilir.
Elcevab: Kemiyetin keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar. Meselâ yüz hurmâ çekirdeği bulunsa,
SAYFA 33
toprak altına konup su verilmezse ve muâmele-i kimyeviye görmezse ve bir mücâhede-i hayatiyeye mazhar olmazsa, yüz para kıymetinde yüz çekirdek olur. Fakat su verildiği ve mücâhede-i hayatiyeye ma‘rûz kaldığı vakit, sû’-i mizâcından sekseni bozulsa, yirmisi meyvedâr yirmi hurmâ ağacı olsa, diyebilir misin ki: Suyu vermek şer oldu. Ekserîsini bozdu. Elbette diyemezsin. Çünkü o yirmi, yirmi bin hükmüne geçti. Sekseni kaybeden, yirmi bini kazanan zarar etmez. Şer olmaz.
Hem meselâ, tavus kuşunun yüz yumurtası bulunsa, yumurta i‘tibâriyle beş yüz kuruş eder. Fakat o yüz yumurta üstünde tavus oturtulsa, sekseni bozulsa, yirmisi yirmi tavus kuşu olsa, denilebilir mi ki: Çok zarar oldu. Bu muâmele şer oldu; bu kuluçkaya kapanmak çirkin oldu. Şer oldu. Hayır, öyle değil, belki hayırdır. Çünkü o tavus milleti ve o yumurta tâifesi dört yüz kuruş fiyatında bulunan seksen yumurtayı kaybedip, seksen lira kıymetinde yirmi tavus kuşu kazandı. İşte nev‘-i beşer, bi‘set-i enbiyâ ile, sırr-ı teklîf ile, mücâhede ile, şeytanlarla muhârebe ile kazandıkları yüz binlerle enbiyâ ve milyonlarla evliyâ ve milyarlarla asfiyâ gibi âlem-i insaniyetin güneşleri, ayları ve yıldızları mukābilinde, kemiyetçe kesretli, keyfiyetçe ehemmiyetsiz hayvânât-ı muzırra nev‘inden olan küffârı ve münâfıkları kaybetti.
Üçüncü Suâliniz:? : Cenâb-ı Hakk musibetleri veriyor. Belâları musallat ediyor. Hususan ma‘sûmlara, hatta hayvanlara bu zulüm değil mi? Elcevab Hâşâ, mülk onundur. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Hem acaba san‘atkâr bir zât, bir ücret mukābilinde seni bir model yapıp, gāyet san‘atkârâne yaptığı murassa‘ bir libâsı sana giydiriyor. Hünerini, mahâretini göstermek için kısaltıyor, uzaltıyor. Biçiyor, kesiyor. Seni oturtuyor, kaldırıyor. Sen ona diyebilir misin ki: Beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin. Bana oturtup kaldırmakla zahmet verdin. Elbette diyemezsin. Dersen dîvânelik edersin
Aynen öyle de, Sâni‘-i Zülcelâl göz, kulak, lisân gibi duygularla murassa‘, gāyet san‘atkârâne bir vücûdu sana giydirmiş. Mütenevvi‘ esmâsının nakışlarını göstermek için seni hasta eder, mübtelâ eder. Aç eder,
SAYFA 34
tok eder, susuz eder. Bu gibi ahvâlde yuvarlatır. Mâhiyet-i hayatiyeyi kuvvetleştirmek ve cilve-i esmâsını göstermek için, seni böyle çok tavırlarda gezdiriyor. Sen eğer desen: Beni ne için bu mesâibe mübtelâ ediyorsun? Temsîlde işâret edildiği gibi, yüz hikmet seni susturacak. Zâten sükûn ve sükûnet, atâlet, yeknesaklık, tevakkuf bir nevi‘ ademdir, zarardır. Hareket ve tebeddül vücûddur, hayırdır. Hayat harekâtla kemâlâtını bulur. Beliyyât vâsıtasıyla terakkî eder. Hayat cilve-i esmâ ile muhtelif harekâta mazhar olur, tasaffî eder. Kuvvet bulur. İnkişâf eder. İnbisât eder. Kendi mukadderâtını yazmasına müteharrik bir kalem olur. Vazîfesini îfâ eder. Ücret-i uhreviyeye kesb-i istihkāk eder. İşte münâkaşanızın içindeki üç suâlinizin muhtasar cevabları bu kadardır. Îzâhları otuz üç aded Sözler’dedir.
Azîz kardeşim, sen bu mektûbu eczâcıya ve münâkaşayı işitenlerden münâsib gördüklerine oku. Benim tarafımdan da yeni bir talebem olan eczâcıya selâm et. De ki: Mezkûr mesâil gibi dakîk mesâil-i îmâniyeyi, mîzânsız mücâdele sûretinde cemâat içinde bahsetmek câiz değildir. Mîzânsız mücâdele olduğundan, tiryâk iken zehir olur. Diyenlere, dinleyenlere zarardır. Belki böyle mesâil-i îmâniyenin i‘tidâl-i demle, insafla, bir müdâvele-i efkâr sûretinde bahsi câizdir. Ve de ki: Eğer senin kalbine bu nevi‘ mesâilde şübheler gelirse ve Sözler’den de cevâbını bulmazsan, husûsî bana yazarsınız. Hem eczâcıya de ki: Merhûm pederi hakkında gördüğü rüya için hâtırıma şöyle bir ma‘nâ geldi ki: Merhûm pederi doktor olmak münâsebetiyle, çok sâlih ve mübârek, belki velî insanlara fâidesi dokunmuş. Ve ondan memnûn olan ve menfaat gören o mübâreklerin ervâhları, onun vefâtı hengâmında kuşlar sûretinde en yakın akrabası olan oğluna görünmüş. Onun ruhuna şefâatkârâne bir hoş-âmedî nev‘inden bir istikbâl ettikleri hâtırıma geldi. O gece burada beraber bulunan bütün dostlara selâm ve duâ ederim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîd
SAYFA 35
[ON ÜÇÜNCÜ MEKTÛB]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلٰی مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰی وَالْمَلَامُ عَلٰی مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰی
Azîz kardeşlerim,
Hâl ve istirâhatimi ve vesîka için adem-i mürâcaatımı ve hâl-i âlem siyâsetine karşı lâkaydlığımı pek çok soruyorsunuz. Şu suâlleriniz çok tekerrür ettiğinden, hem ma‘nen de benden sorulduğundan, şu Üç Suâle Yeni Saîd değil, belki Eski Saîd lisânıyla cevâb vermeye mecbûr oldum.
Birinci Suâliniz: İstirahatin nasıl? Hâlin nedir? Elcevab: Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’e yüz bin şükrediyorum ki, ehl-i dünyânın bana ettiği envâ‘-ı zulmü, envâ‘-ı rahmete çevirdi. Şöyle ki:
Siyâseti terk ve dünyadan tecerrüd ederek bir dağın mağarasında âhireti düşünmekte iken, ehl-i dünyâ zulmen beni oradan çıkarıp nefyettiler. Hâlik-ı Rahîm ve Hakîm, o nefyi bana bir rahmete çevirdi. Emniyetsiz ve ihlâsı bozacak esbâba ma‘rûz o dağdaki inzivâyı, emniyetli, ihlâslı, Barla Dağları’ndaki halvete çevirdi. Rusya’da esârette iken niyet ettim ve niyâz ettim ki, âhir ömrümde bir mağaraya çekileyim. Erhamü’r-râhimîn bana Barla’yı, o mağara yaptı. Mağara fâidesini verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini zaîf vücûduma yüklemedi. Yalnız Barla’da, iki-üç adamda bir vehhâmlık vardı. O vehhâmlık sebebiyle bana eziyet verildi. Hatta o dostlarım, güyâ istirâhatimi düşünüyorlar. Hâlbuki o vehhâmlık sebebiyle hem kalbime, hem Kur’ân’ın hizmetine zarar verdiler.
Hem ehl-i dünyâ bütün menfîlere vesîka verdiği ve cânîleri hapisten çıkarıp affettikleri hâlde, bana zulüm olarak vermediler. Benim Rabb-i Rahîmim, beni Kur’ân’ın hizmetinde ziyâde istihdâm etmek ve Sözler nâmıyla envâr-ı Kur’âniyeyi bana fazla yazdırmak için, dağdağasız bir sûrette beni şu gurbette bırakıp, bir büyük merhamete çevirdi. Hem ehl-i dünyâ dünyalarına karışabilecek bütün nüfûzlu ve kuvvetli rüesâları ve şeyhleri, kasabalarda ve
SAYFA 36
şehirlerde bırakıp akrabalarıyla beraber herkesle görüşmeye izin verdikleri hâlde, beni zulmen tecrîd etti. Bir köye gönderdi. Hiç akraba ve hemşehrilerimi, bir-iki tanesi müstesnâ olmak üzere, yanıma gelmeye izin vermedi. Benim Hâlik-ı Rahîmim, o tecrîdi benim hakkımda bir azîm rahmete çevirdi. Zihnimi sâfî bırakıp, gıll-u gıştan âzâde olarak Kur’ân-ı Hakîm’in feyzini, olduğu gibi almaya vesîle etti. Hem ehl-i dünyâ bidâyette iki sene zarfında iki âdî mektûb yazdığımı çok gördü. Hatta şimdi bile on veya yirmi günde veya bir ayda bir-iki misâfirin sırf âhiret için yanıma gelmesini hoş görmediler. Bana zulmettiler. Benim Rabb-i Rahîmim ve Hâlik-ı Hakîmim, o zulmü bana merhamete çevirdi ki, doksan sene ma‘nevî bir ömrü kazandıracak şu şuhûr-u selâsede, beni bir halvet-i mergūbeye ve bir uzlet-i makbûleye koymaya çevirdi. الحمد للّٰە علی كلّ حال. İşte, hâl ve istirâhatim böyle.
İkinci Suâliniz: Neden vesîka almak için mürâcaat etmiyorsun? Elcevab: Şu mes’elede ben kaderin mahkûmuyum. Ehl-i dünyânın mahkûmu değilim. Kadere mürâcaat ediyorum. Ne vakit izin verirse, rızkımı buradan ne vakit keserse, o vakit giderim. Şu ma‘nânın hakîkati şudur ki, başa gelen her işte iki sebeb var: Biri zâhirî, diğeri hakîkî. Ehl-i dünyâ zâhirî bir sebeb oldu, beni buraya getirdi. Kader-i İlâhî ise sebeb-i hakîkîdir. Beni bu inzivâya mahkûm etti. Sebeb-i zâhirî zulmetti. Sebeb-i hakîkî ise adâlet etti. Zâhirîsi şöyle düşündü: Şu adam ziyâdesiyle ilme ve dine hizmet eder. Belki dünyamıza karışır ihtimâliyle beni nefyedip, üç cihetle katmerli bir zulmetti. Kader-i İlâhî ise, benim için gördü ki, hakkıyla ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum. Beni bu nefye mahkûm etti. Onların bu katmerli zulmünü muzâaf bir rahmete çevirdi. Mademki nefyimde kader hâkimdir. Ve o kader âdildir. Ona mürâcaat ederim. Zâhirî sebeb ise, zâten bahâne nev‘inden bir şeyleri var. Demek onlara mürâcaat ma‘nâsızdır. Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbâb bulunsa idi, o vakit onlara karşı da mürâcaat olunurdu.
Başlarını yesin, dünyalarını tamâmen bıraktığım ve ayaklarına dolaşsın, siyâsetlerini büsbütün terk ettiğim hâlde, düşündükleri bahâneler, evhâmlar, elbette asılsız olduğundan, onlara mürâcaatla o evhâmlara
SAYFA 37
bir hakîkat vermek istemiyorum. Eğer uçları ecnebî elinde olan dünya siyâsetine karışmak için bir iştihâm olsaydı, değil sekiz sene, belki sekiz sâat kalmayacak, tereşşuh edecekti. Kendini gösterecekti. Hâlbuki sekiz senedir bir tek gazete okumak arzum olmadı ve okumadım. Dört senedir burada taht-ı nezârette bulunuyorum. Hiç bir tereşşuh görünmedi. Demek Kur’ân-ı Hakîm’in hizmetinin bütün siyâsetlerin fevkınde bir ulviyeti var ki, çoğu yalancılıktan ibâret olan dünya siyâsetine tenezzüle meydan vermiyor.
Adem-i mürâcaatımın ikinci sebebi şudur ki: Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak da‘vâ etmek, bir nevi‘ haksızlıktır. Bu nevi‘ haksızlığı irtikâb etmek istemem.
Üçüncü Suâliniz: Dünyanın siyâsetine karşı ne için bu kadar lâkaydsın? Bu kadar safahât-ı âleme karşı tavrını hiç bozmuyorsun. Bu safahâtı hoş mu görüyorsun? Veyâhûd korkuyor musun ki sükût ediyorsun?
Elcevab: Kur’ân-ı Hakîm’in hizmeti, beni şiddetli bir sûrette siyâset âleminden men‘ etti. Hatta düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa bütün sergüzeşt-i hayatım şâhiddir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı, korku elimi tutup men‘ edememiş ve edemiyor. Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hânedânımın şerefini düşüneceğim yok. Riyâkâr bir şöhret-i kâzibeden ibâret olan şân ve şeref-i dünyeviyenin muhâfazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet Kaldı ecelim. O, Hâlik-ı Zülcelâl’in elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin. Zâten izzetle mevti, zilletle hayâta tercîh edenlerdeniz. Eski Saîd gibi birisi şöyle demiş: وَنَحْنُ اُنَاسٌ لَا تَوَسُّطَ بَیْنَنَا لَنَا الصَّدْرُ دُونَ الْعَالَمٖینَاَوِ الْقَبْرُ Belki hizmet-i Kur’ân, beni hayat-ı ictimâiye-i siyâsiye-i beşeriyeyi düşünmekten men‘ ediyor. Şöyle ki:
Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda Kur’ân’ın nûruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi, mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı selâmetli bir yolda gider.
SAYFA 38
Bir kısmı mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vâsıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde, karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle o pis çamuru, misk ü anber zannederek yüzüne, gözüne bulaştırıyor. Düşerek kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar. Ufûnetli, pis olduğunu hisseder. Fakat mütehayyirdirler. Selâmetli yolu göremiyorlar.
İşte bunlara karşı iki çâre var. Birisi, topuz ile o sarhoş yirmisini ayıltmaktır. İkincisi, bir nûr göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe etmektir. Ben bakıyorum ki, yirmiye karşı seksen adam elinde topuz tutuyor. Hâlbuki o bîçâre ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nûr gösterilmiyor. Gösterilse de, bir elinde hem sopa, hem nûr olduğu için emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam, Acaba nûrla beni celb edip, topuzla dövmek mi istiyor? diye telâş eder. Hem de bazen ârızalarla topuz kırıldığı vakit, nûr dahi uçar veya söner.
İşte o bataklık ise, gafletkârâne ve dalâlet-pîşe olan sefîhâne hayat-ı ictimâiye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalâletle telezzüz eden mütemerridlerdir. O mütehayyir olanlar, dalâletten nefret edenlerdir. Fakat çıkamıyorlar. Kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar. Mütehayyir insanlardır. O topuzlar ise, siyâset cereyânlarıdır. O nûrlar ise, hakāik-i Kur’âniyedir. Nûra karşı kavga edilmez. Ona karşı adâvet edilmez. Sırf şeytân-ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz. İşte ben de nûr-u Kur’ânı elde tutmak için اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ وَمِنَ السِّیَاسَةِ deyip, siyâset topuzunu atarak, iki elim ile nûra sarıldım. Gördüm ki, siyâset cereyânlarında, hem muvâfıkta, hem muhâlifte o nûrların âşıkları var. Bütün siyâset cereyânlarının ve tarafgîrliklerin çok fevkınde ve onların garazkârâne telakkıyâtlarından müberrâ ve sâfî olan bir makamda verilen ders-i Kur’ân ve gösterilen envâr-ı Kur’âniyeden, hiç bir taraf ve hiç bir kısım çekinmemek ve ithâm etmemek gerektir. Meğer dinsizliği ve zındıkayı siyâset zannedip, ona tarafgîrlik eden insan sûretinde şeytanlar ola. Veya beşer kıyafetinde hayvanlar ola.
SAYFA 39
الحمد للّٰە siyâsetten tecerrüd sebebiyle, Kur’ân’ın elmas gibi hakîkatlerini propaganda-i siyâset ithâmı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki gittikçe o elmaslar kıymetlerini her tâifenin nazarında parlak bir tarzda ziyâdeleştiriyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖی هَدٰینَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِیَ لَوْ لَٓا اَنْ هَدٰینَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîd
[ON DÖRDÜNCÜ MEKTÛB]
Daha te’lîf edilmemiştir.
[ON BEŞİNCİ MEKTÛB]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Azîz kardeşim Senin Birinci Suâlin ki, Sahâbeler nazar-ı velâyetle müfsidleri neden keşfedemediler? Tâ Hulefâ-yı Râşidîn’in üçünün şehâdetine netice verdi. Hâlbuki küçük Sahâbelere, büyük velilerden daha büyük deniliyor. Elcevab Bunda İki Makam var.
Birinci Makam: Dakîk bir sırr-ı velâyetin beyânıyla suâl halledilir. Şöyle ki: Sahâbelerin velâyeti, velâyet-i kübrâ denilen, verâset-i nübüvvetten gelen, berzah tarîkine uğramayarak doğrudan doğruya zâhirden hakîkate geçip akrebiyet-i İlâhiyenin inkişâfına bakan bir velâyettir ki, o velâyet yolu gāyet kısa olduğu hâlde, gāyet yüksektir. Hârikaları az, fakat meziyâtı çoktur. Keşif ve kerâmât orada az görünür. Hem evliyânın kerâmetleri ise, ekserîsi ihtiyârî değil. Ummadığı yerden ikrâm-ı İlâhî olarak bir hârika ondan zuhûr eder. Bu keşif ve kerâmetlerin
SAYFA 40
ekserîsi de, seyr-ü sülûk zamanında tarîkat berzahından geçtikleri vakit, âdî beşeriyetten bir derece tecerrüd ettiklerinden, hilâf-ı âdet hâlâta mazhar olurlar. Sahâbeler ise, sohbet-i nübüvvetin in‘ikâsıyla ve incizâbıyla ve iksîriyle tarîkatteki seyr-i sülûk dâire-i azîmenin tayyına mecbûr değildirler. Bir kademde ve bir sohbette, zâhirden hakîkate geçebilirler. Meselâ, nasıl ki dün geceki Leyle-i Kadr’e ulaşmak için iki yol var. Biri, bir sene gezip dolaşıp, tâ o geceye gelmektir. Bu kurbiyeti kazanmak için bir sene mesâfeyi tayyetmek lâzım gelir. Şu ise ehl-i sülûkün mesleğidir ki, ehl-i tarîkatin çoğu bununla gider. İkincisi, zamanla mukayyed olan cisim maddî gılâfından sıyrılıp tecerrüdle rûhen yükselip, dün geceki Leyle-i Kadr’i öbür gün leyle-i ıyd ile beraber, bugünkü gibi hazır görmektir. Çünkü rûh, zaman ile mukayyed değil. Hissiyât-ı insaniye rûh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir. Başkalarına nisbeten mâzî ve müstakbel olan vakitler, ona nisbeten hazır hükmündedir.
İşte bu temsîle göre, dün geceki Leyle-i Kadr’e geçmek için, mertebe-i rûha çıkıp mâzîyi hazır derecesinde görmektir. Şu sırr-ı gāmızın esası akrebiyet-i İlâhiyenin inkişâfıdır. Meselâ, güneş bize yakındır. Çünkü ziyâsı, harâreti ve misâli aynamızda ve elimizdedir. Fakat biz ondan uzağız. Eğer biz nûrâniyet noktasında onun akrebiyetini hissetsek, aynamızdaki misâlî olan timsâline münâsebetimizi anlasak, o vâsıta ile onu tanısak, ziyâsı, harâreti, hey’eti ne olduğunu bilsek, onun akrebiyeti bize inkişâf eder. Ve yakınımızda onu tanıyıp münâsebetdâr oluruz. Eğer biz bu‘diyetimiz nokta-i nazarından ona yakınlaşmak ve tanımak istesek, pek çok seyr-i fikrîye ve sülûk-ü aklîye mecbûr oluruz ki, kavânîn-i fenniye ile fikren semâvâta çıkıp semâdaki güneşi tasavvur ederek, sonra mâhiyetindeki ziyâ ve harâreti ve ziyâsındaki elvân-ı seb‘ayı, uzun uzadıya tedkîkāt-ı fenniye ile anladıktan sonra, birinci adamın kendi aynasında az bir tefekkür ile elde ettiği kurbiyet-i ma‘neviyeyi ancak elde edebiliriz.
İşte şu temsîl gibi, nübüvvet ve verâset-i nübüvvetteki velâyet, sırr-ı akrebiyetin inkişâfına bakar. Velâyet-i sâire ise, ekserî kurbiyet esası üzerine gider. Birçok merâtibde seyr-ü sülûke mecbûr olur.