MEKTÛBAT

68

[ON SEKİZİNCİ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Bu mektûb Üç Mes’ele-i Mühimme dir.

Birinci Mes’ele-i Mühimme: Fütûhât-ı Mekkiye sâhibi Muhyiddîn-i Arab kuddise sırruhû ve İnsân-ı Kâmil denilen meşhûr bir kitabın sâhibi Seyyid Abdülkerîm ks gibi evliyâ-yı meşhûre, küre-i arzın tabakāt-ı seb‘asından ve Kāf Dağı arkasındaki Arz-ı Beyzâ’dan ve Fütûhât’da Arz-ı Meşmeşiye dedikleri acâibden bahsediyorlar. Gördük, diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise, hâlbuki bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabûl edemiyor. Eğer doğru olmazsa, bunlar nasıl velî olabilirler? Böyle hilâf-ı vâki‘ ve hilâf-ı hak söyleyen, nasıl ehl-i hakîkat olabilir?

Elcevab: Onlar ehl-i hak ve hakîkattirler. Hem ehl-i velâyet ve şuhûddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler. Fakat ihâtasız olan hâlet-i şuhûdda ve rüya gibi rü’yetlerini ta‘bîrde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için, kısmen yanlıştır. Rüyadaki adam kendi rüyasını ta‘bîr edemediği gibi, o kısım ehl-i keşif ve şuhûd dahi rü’yetlerini o hâlde iken kendileri ta‘bîr edemezler. Onları ta‘bîr edecek, asfiyâ denilen verâset-i nübüvvet muhakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhûd dahi, asfiyâ makamına çıktıkları zaman, Kitap ve Sünnet’in irşâdıyla yanlışlarını anlarlar. Tashîh ederler. Hem etmişler.

Şu hakîkati îzâh edecek şu hikâye-i temsîliyeyi dinle. Şöyle ki: Bir zaman ehl-i kalb iki çoban varmış. Kendileri ağaç kâsesine süt sağıp yanlarına bıraktılar. Kaval ta‘bîr ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi, Uykum geldi deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana dikkat eder. Bakar ki, sinek gibi bir şey, yatanın burnundan çıkıp süt kâsesine bakıyor. Ve sonra kaval içine girer. Öbür ucundan çıkar gider. Bir geven altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner. Yine kavaldan geçer. Yatanın burnuna girer.

69

O da uyanır. Der ki: Ey arkadaş Acîb bir rüya gördüm. O da der: Allâh hayır etsin, nedir? Der ki: Sütten bir deniz gördüm. Üstünde acîb bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben o köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm. İçine girdim. Altın dolu bir hazîne gördüm. Acaba ta‘bîri nedir?

Uyanık arkadaşı dedi: Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O köprü de şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de, şu gevendir. O mağara da şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir. Sana hazineyi de göstereceğim. Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar. İkisini de dünyada mes‘ûd edecek altınları buldular

İşte, yatan adamın gördüğü doğrudur. Doğru görmüş. Fakat rüyada iken ihâtasız olduğu için ta‘bîrde hakkı olmadığından, âlem-i maddî ile âlem-i ma‘nevîyi birbirinden fark etmediğinden, hükmü kısmen yanlıştır ki, Ben hakîkî maddî bir deniz gördüm der. Fakat uyanık adam, âlem-i misâl ile âlem-i maddîyi fark ettiği için ta‘bîrde hakkı vardır ki, dedi: Gördüğün doğrudur. Fakat hakîkî deniz değil. Belki şu süt kâsemiz senin hayâline deniz gibi olmuş. Kaval da köprü gibi olmuş ve hâkezâ. Demek oluyor ki, âlem-i maddî ile âlem-i rûhânîyi birbirinden fark etmek lâzım gelir. Birbirine mezcedilse, hükümleri yanlış görünür.

Meselâ, senin dar bir odan var. Fakat dört duvarını kapayacak dört büyük ayna konulmuş. Sen içine girdiğin vakit, o dar odayı bir meydan kadar geniş görürsün. Eğer desen: Odamı geniş bir meydan kadar görüyorum. Doğru dersin. Eğer Odam bir meydan kadar geniştir diye hükmetsen, yanlış edersin. Çünkü âlem-i misâli âlem-i hakîkîye karıştırırsın.

İşte küre-i arzın tabakāt-ı seb‘asına dâir bazı ehl-i keşfin Kitap ve Sünnet’in mîzânıyla tartmadan beyân ettiği tasvîrât, yalnız coğrafya nokta-i nazarındaki maddî vaz‘iyetten ibâret değildir. Meselâ demişler: Bir tabaka-i arz, cin ve ifrîtlerindir. Binler sene genişliği var. Hâlbuki bir-iki senede devredilen

70

küremizde, o acîb tabakalar yerleşemez. Fakat âlem-i ma‘nâ ve âlem-i misâlde ve âlem-i berzah ve ervâhta küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farz etsek, ondan temessül ve teşekkül eden misâlî şeceresi, o çekirdeğe nisbeten koca bir çam ağacı kadar olduğundan, bir kısım ehl-i şuhûd, seyr-i rûhânîlerinde arzın tabakalarından bazılarını âlem-i misâlde pek çok geniş görüyorlar. Binler sene bir mesâfe tuttuklarını görüyorlar. Gördükleri doğrudur. Fakat âlem-i misâl sûreten âlem-i maddîye benzediği için, iki âlemi memzûc görüyorlar. Öyle ta‘bîr ediyorlar. Âlem-i sahve döndükleri vakit, mîzânsız olduğu için, meşhûdâtlarını aynen yazdıklarından, hilâf-ı hakîkat telakkî ediliyor. Nasıl küçük bir aynada büyük bir saray ile büyük bir bahçenin vücûd-u misâlîleri onda yerleşir. Öyle de, âlem-i maddînin bir senelik mesâfesinde, binler sene vüs‘atinde vücûd-u misâlî ve hakāik-i ma‘neviye yerleşir.

Hâtime: Şu mes’eleden anlaşılıyor ki, derece-i şuhûd, derece-i îmân-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yani, yalnız şuhûduna istinâd eden bir kısım ehl-i velâyetin ihâtasız keşfiyâtı, verâset-i nübüvvet ehli olan asfiyâ ve muhakkikînin şuhûda değil, Kur’ân’a ve vahye, gaybî fakat sâfî, ihâtalı, doğru hakāik-i îmâniyelerine dâir ahkâmlarına yetişmez. Demek bütün ahvâl ve keşfiyâtın ve ezvâk ve müşâhedâtın mîzânı, Kitap ve Sünnet’tir. Ve mihenkleri, Kitap ve Sünnet’in desâtîr-i kudsiyeleri ve asfiyâ-yı muhakkikînin kavânîn-i hadsiyeleridir.

İkinci Mes’ele-i Mühimme: Suâl:? Vahdetü’l-vücûd mes’elesi, çoklar tarafından en yüksek makam telakkî ediliyor. Hâlbuki velâyet-i kübrâda bulunan, başta Hulefâ-yı Erbaa olmak üzere sahâbeler ve hem başta Hamse-i Âl-i Abâ olarak Eimme-i Ehl-i Beyt ve hem başta Eimme-i Erbaa olarak müctehidîn ve tâbiînden bu çeşit vahdetü’l-vücûd meşrebi sarîhan görülmemiş. Acaba onlardan sonra çıkanlar daha ileri mi gitmişler? Daha mükemmel bir cadde-i kübrâ mı bulmuşlar?

Elcevab: Hâşâ Şems-i risâletin en yakın yıldızları ve en karîb vereseleri bulunan o asfiyâdan, hiç kimsenin haddi değil, daha ileri gidebilsin. Belki cadde-i kübrâ onlarındır. Vahdetü’l-vücûd ise,

71

bir meşreb ve bir hâl ve bir nâkıs mertebedir. Fakat zevkli, neş’eli olduğundan, seyr-ü sülûkte o mertebeye girdikleri vakit, çoğu çıkmak istemiyorlar. Orada kalıyorlar. En müntehâ mertebe zannediyorlar.

İşte şu meşreb sâhibi, eğer maddiyâttan ve vesâitten tecerrüd etmiş ve esbâb perdesini yırtmış bir rûh ise, istiğrâkkârâne bir şuhûda mazhar ise, vahdetü’l-vücûddan değil, belki vahdetü’ş-şuhûddan neş’et eden, ilmî değil, hâllî bir vahdet-i vücûd, onun için bir kemâl, bir makam te’mîn edebilir. Hatta Allâh hesabına kâinâtı inkâr etmek derecesine gidebilir. Yoksa esbâb içinde dalmış ise, maddiyâta mütevaggil ise, vahdetü’l-vücûd demesi, kâinât hesabına Allâh’ı inkâr etmeye kadar çıkar.

Evet, cadde-i kübrâ, sahâbe ve tâbiîn ve asfiyânın caddesidir. حَقَٓائِقُ الْاَشْیَٓاءِ ثَابِتَةٌ cümlesi, onların kāide-i külliyeleridir. Ve Cenâb-ı Hakk’ın لَیْسَ كَمِثْلِهٖ شَیْءٌ mazmûnu üzere, hiç bir şey ile müşâbeheti yok. Tahayyüz ve tecezzîden münezzehtir. Mevcûdâtla alâkası hâlikıyettir. Ehl-i vahdetü’l-vücûdun dedikleri gibi, mevcûdât, evhâm ve hayâlât değil. Görünen eşyâ dahi Cenâb-ı Hakk’ın âsârıdır. هَمَە اُوسْتْ değil, هَمَە اَزْ اُوسْتْ dur. Çünkü hâdisât, ayn-ı kadîm olamaz.

Şu mes’eleyi iki temsîl ile fehme takrîb edeceğiz. Birincisi Meselâ bir padişah var. O padişahın hâkim-i âdil ismiyle bir adliye dâiresi var ki, o ismin cilvesini gösteriyor. Bir ismi de halîfedir. Bir meşîhat ve bir ilmiye dâiresi, o ismin mazharıdır. Bir de kumandan-ı a‘zam ismi var. O isim ile devâir-i askeriyede fa‘âliyet gösterir. Ordu, o ismin mazharıdır. Şimdi biri çıksa, dese ki: O padişah, yalnız hâkim-i âdildir. Devâir-i adliyeden başka dâire yok. O vakit, bilmecbûriye adliye me’mûrları içinde hakîkî değil, i‘tibârî bir sûrette, meşîhat dâiresindeki ulemânın evsâfını ve ahvâlini onlara tatbîk edip, zıllî ve hayâlî bir tarzda, hakîkî adliye içinde tebeî ve zıllî bir meşîhat dâiresi tasavvur edilir. Hem dâire-i askeriyeye âit ahvâl ve muâmelâtını, yine farazî bir tarzda o me’mûrîn-i adliye içinde i‘tibâr edip, gayr-i hakîkî bir dâire-i askeriye i‘tibâr edilir. Ve hâkezâ.

72

İşte şu hâlde, padişahın hakîkî ismi ve hakîkî hâkimiyeti, hâkim-i âdil ismidir ve adliyedeki hâkimiyettir. Halîfe, kumandan-ı a‘zam, sultân gibi isimleri, hakîkî değiller, i‘tibârîdirler. Hâlbuki padişahlık mâhiyeti ve saltanat hakîkati, bütün isimleri hakîkî olarak iktizâ eder. Hakîkî isimler ise, hakîkî dâireleri istiyor ve iktizâ ediyorlar. İşte saltanat-ı ulûhiyet Rahmân, Rezzâk, Vehhâb, Hallâk, Fa‘âl, Kerîm, Rahîm gibi pek çok esmâ-yı mukaddeseyi hakîkî olarak iktizâ ediyor. O hakîkî esmâ dahi hakîkî aynaları iktizâ ediyorlar.

Şimdi, ehl-i vahdetü’l-vücûd, mâdem لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ der. Hakāik-i eşyâyı hayâl derecesine indirir. Cenâb-ı Hakk’ın Vâcibü’l-Vücûd ve Mevcûd ve Vâhid ve Ehad isimlerinin hakîkî cilveleri ve dâireleri var. Belki aynaları, dâireleri hakîkî olmazsa, hayâlî, ademî dahi olsa, onlara zarar etmez. Belki vücûd-u hakîkînin aynasında vücûd rengi olmazsa, daha ziyâde sâfî ve parlak olur. Fakat Rahmân, Rezzâk, Kahhâr, Cebbâr, Hallâk gibi isimleri ise, tecellîleri hakîkî olmuyor. İ‘tibârî oluyor. Hâlbuki o esmâlar, Mevcûd ismi gibi hakîkattirler, gölge olamazlar. Aslîdirler, tebeî olamazlar.

İşte sahâbe ve asfiyâ-yı müctehidîn ve eimme-i ehl-i beyt, حَقَٓائِقُ الْاَشْیَٓاءِ ثَابِتَةٌ derler ki: Cenâb-ı Hakk’ın bütün esmâsıyla hakîkî bir sûrette tecelliyâtı var. Bütün eşyânın onun îcâdıyla bir vücûd-u ârızîsi vardır. Ve o vücûd, çendân Vâcibü’l-Vücûd’un vücûduna nisbeten gāyet zaîf ve kararsız bir zıll, bir gölgedir. Fakat hayâl değil, vehim değildir. Cenâb-ı Hakk Hallâk ismiyle vücûd veriyor. Ve o vücûdu idâme ediyor.

İkinci Temsîl: Meselâ, şu menzilin dört duvarında dört tane endâm aynası bulunsa, her bir ayna içinde her ne kadar o menzil öteki üç ayna ile beraber irtisâm ediyor, fakat her bir ayna kendinin hey’etine ve rengine göre eşyâyı kendi içine ihtivâ eyler. Kendine mahsûs misâlî bir menzil hükmündedir. İşte şimdi iki adam, o menzile girse, birisi bir tek aynaya bakar. Der ki: Her şey bunun içindedir. Başka aynaları ve aynaların içlerindeki sûretleri işittiği vakit, mesmûâtını o tek aynadaki, iki derece gölge olmuş, hakîkati küçülmüş, tagayyür etmiş o aynanın küçük bir köşesinde tatbîk eder. Hem der: Ben öyle görüyorum. Öyle ise hakîkat böyledir. Diğer adam ona der ki: Evet, sen görüyorsun. Gördüğün haktır. Fakat vâki‘de ve nefsül’emirde

73

hakîkatin hakîkî sûreti öyle değil. Senin dikkat ettiğin ayna gibi, daha başka aynalar var. Gördüğün kadar küçücük, gölgenin gölgesi değiller.

İşte esmâ-yı İlâhiyenin her biri ayrı ayrı birer ayna ister. Hem meselâ Rahmân, Rezzâk hakîkatli, asıl oldukları için, kendilerine lâyık rızka ve merhamete muhtâç, mevcûdâtı ister. Rahmân, nasıl hakîkî bir dünyada rızka muhtâç hakîkatli zîruhları ister. Rahîm de, öyle hakîkî bir cenneti ister. Eğer yalnız Mevcûd ve Vâcibü’l-Vücûd ve Vâhid-i Ehad isimleri hakîkî tutulup, öteki isimler onların içine gölge olmak haysiyetiyle alınsa, o esmâya karşı bir haksızlık hükmüne geçer. İşte şu sırdandır ki, cadde-i kübrâ, elbette velâyet-i kübrâ sâhibleri olan sahâbe ve asfiyâ ve tâbiîn ve eimme-i ehl-i beyt ve eimme-i müctehidînin caddesidir ki, doğrudan doğruya Kur’ân’ın birinci tabaka şâkirdleridirler.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَیْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ

Üçüncü Mes’ele: Hikmet ve akıl ile halledilmeyen bir mes’ele-i mühimme. كُلَّ یَوْمٍ هُوَ فٖی شَاْنٍ فَعَّالٌ لِمَا یُرٖیدُ Suâl:? Kâinâttaki mütemâdiyen şu hayret-engîz fa‘âliyetin sırrı ve hikmeti nedir? Neden şu durmayanlar durmuyorlar? Dâimâ dönüp tazeleniyorlar? Elcevab: Şu hikmetin îzâhı bin sahîfe ister. Öyle ise îzâhını bırakıp, gāyet muhtasar bir icmâlini iki sahîfeye sığıştıracağız.

İşte nasıl ki bir şahıs, bir vazîfe-i fıtriyeyi veyâhûd bir vazîfe-i ictimâiyeyi yapsa ve o vazîfe için harâretli bir sûrette çalışsa, elbette ona dikkat eden anlar ki, o vazîfeyi ona gördüren iki şeydir. Birisi, vazîfeye terettüb eden maslahatlar, semereler, fâidelerdir ki, ona ille-i gāiye denilir. İkincisi, bir muhabbet, bir iştiyâk, bir lezzet vardır ki, harâretle o vazîfeyi yaptırıyor ki, ona dâî ve muktezî ta‘bîr edilir. Meselâ, yemek yemek, iştihâdan gelen bir lezzet, bir iştiyâktır ki, onu yemeğe sevk eder. Sonra da yemeğin netîcesi vücûdu beslemektir. Hayatı idâme etmektir. Öyle de وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی şu kâinâttaki dehşet-engîz ve hayretnümâ hadsiz fa‘âliyet, iki kısım esmâ-yı İlâhiyeye istinâd ederek, iki hikmet-i vâsia içindir ki, her bir hikmeti de nihâyetsizdir.

74

Birincisi: Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-yı Hüsnâ’sının had ve hesaba gelmez envâ‘-ı tecelliyâtı var. Mahlûkātın tenevvü‘leri, o tecelliyâtın tenevvüünden geliyor. O esmâ ise, dâimî bir sûrette tezâhür isterler. Yani nakışlarını göstermek isterler. Yani nakışlarının aynalarında cilve-i cemâllerini görmek ve göstermek isterler. Yani kâinât kitabını ve mevcûdât mektûbâtını ânen fe-ânen tazelendirmek isterler. Yani yeniden yeniye ma‘nîdâr yazmak ve her bir mektûbu Zât-ı Mukaddes ve Müsemmâ-yı Akdes ile beraber bütün zîşuûrların nazar-ı mütâlaasına göstermek ve okutturmak iktizâ ederler.

İkinci sebeb ve hikmet: Nasıl ki mahlûkāttaki fa‘âliyet bir iştihâ, bir iştiyâk, bir lezzetten geliyor. Ve hatta her bir fa‘âliyette kat‘iyen lezzet vardır. Belki her bir fa‘âliyet bir nevi‘ lezzettir. Öyle de, Vâcibü’l-Vücûd’a lâyık bir tarzda ve istiğnâ-yı zâtîsine ve gınâ-yı mutlakına muvâfık bir sûrette ve kemâl-i mutlakına münâsib bir şekilde, hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve hadsiz bir muhabbet-i mukaddese var. Ve o şefkat-i mukaddese ve o muhabbet-i mukaddeseden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes var. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürûr-u mukaddes var. Ve o sürûr-u mukaddesten gelen ta‘bîr câiz ise hadsiz bir lezzet-i mukaddese var. Hem o lezzet-i mukaddeseden gelen hadsiz terahhumdan, mahlûkātın fa‘âliyet-i kudret içinde ve isti‘dâdları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş’et eden memnuniyetlerinden ve kemâllerinden gelen ve Zât-ı Rahmân-ı Rahîm’e âit ta‘bîr câiz ise hadsiz memnûniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihâr-ı mukaddes vardır ki, hadsiz bir sûrette hadsiz bir fa‘âliyeti iktizâ ediyor. İşte şu iki hikmet-i dakîkayı, felsefe ve fen ve hikmet bilmediği içindir ki, şuûrsuz tabiatı ve kör tesâdüfü ve câmid esbâbı, şu gāyet derecede alîmâne, hakîmâne, basîrâne fa‘âliyete karıştırmışlar. Dalâlet zulümâtına düşüp nûr-u hakîkati bulamamışlar. قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فٖی خَوْضِهِمْ یَلْعَبُونَ

(رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَیْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ)

(اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی كَاشِفِ طِلْسِمِ كَٓائِنَاتِكَ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْمَوْجُودَاتِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ مَادَامَ الْاَرْضُ وَالسَّمَاوَاتُ)

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

75

ON DOKUZUNCU MEKTÛB

Mu‘cizât-ı Ahmediye asm Risâlesi Zülfikār mecmûasına yazıldığı için buraya yazılmamıştır.

[YİRMİNCİ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللُّٰە وَحْدَهُ لَا شَرٖیكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ یُحْیٖی وَیُمٖیتُ وَهُوَ حَیٌّ لَا یَمُوتُ بِیَدِهِ الْخَیْرُ وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ

Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı pek çok fazîleti bulunan ve bir rivâyet-i sahîhada İsm-i A‘zam mertebesini taşıyan şu cümle-i tevhîdiyenin on bir kelimesi var. Her bir kelimesi’nde hem birer müjde ve beşâret, hem birer mertebe-i tevhîd-i rubûbiyet, hem bir ism-i a‘zam noktasında bir kibriyâ-yı vahdet ve bir kemâl-i vahdâniyet vardır. Bu büyük ve ulvî hakîkatlerin îzâhını sâir Sözler’e havâle edip, bir va‘de binâen, şimdilik mücmel bir hulâsa sûretinde İki Makam ve bir Mukaddime ile ona bir fihriste yapacağız.

Mukaddime: Ey insan Kat‘iyen bil ki, hilkatin en yüksek gāyesi ve fıtratın en yüce netîcesi, îmân-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, îmân-ı billâh içindeki ma‘rifetullâhtır. Ve cin ve insin en parlak saâdeti ve en tatlı ni‘meti, o ma‘rifetullâh içindeki muhabbetullâhtır. Ve rûh-u beşer için en hâlis sürûr ve kalb-i insan için en sâfî sevinç, o muhabbetullâh içindeki lezzet-i rûhâniyedir. Evet, bütün hakîkî saâdet ve hâlis sürûr ve şirin ni‘met ve sâfî lezzet, elbette ma‘rifetullâh

76

ve muhabbetullâhtadır. Onlar onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihâyetsiz saâdete, ni‘mete, envâra, esrâra ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakîkî tanımayan, sevmeyen, nihâyetsiz şekāvete, âlâma ve evhâma ma‘nen ve maddeten mübtelâ olur. Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev‘-i beşer içinde, semeresiz bir hayâtta, sâhibsiz ve hâmîsiz bir sûrette, âciz, miskîn bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev‘-i beşer içinde, bu perişan fânî dünyada, insan sâhibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçâre, sergerdân olduğunu herkes anlar. Eğer sâhibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine ilticâ eder. Ve kudretine istinâd eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner. Bir ticaretgâh olur.

Birinci Makam, Asâ-yı Mûsâ mecmûasına idhâl edildiği için, buraya yazılmamıştır.

İkinci Makam: İsm-i A‘zam noktasında, tevhîdin isbatına muhtasar bir işârettir.

Birinci Kelime: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ da bir tevhîd-i ulûhiyet ve ma‘bûdiyet vardır. Şu mertebenin gāyet kuvvetli bir burhânına şöyle işâret ederiz ki: Şu kâinât yüzünde, hususan zemînin sahîfesinde, gāyet muntazam bir fa‘âliyet görünüyor. Ve gāyet hikmetli bir hallâkiyet müşâhede ediyoruz. Ve gāyet intizâmlı bir fettâhiyet, yani her şeye lâyık bir şekil açmak ve sûret vermek, aynelyakîn görüyoruz. Hem gāyet şefkatli, keremli, rahmetli bir vehhâbiyet ve ihsânât görüyoruz. Öyle ise, bizzarûre şu hâl ve şu keyfiyet Fa‘âl, Hallâk, Fettâh, Vehhâb bir Zât-ı Zülcelâl’in vücûb-u vücûdunu ve vahdetini isbat eder. Belki ihsâs eder.

Evet, mevcûdâtın mütemâdiyen zevâlleri, tazelenmeleri gösteriyor ki, o mevcûdât, bir Sâni‘-i Kadîr’in kudsî esmâsının cilveleri ve envâr-ı esmâiyesinin gölgeleri ve ef‘âlinin eserleri ve kalem-i kader ve kudretin nakışları ve sahîfeleri ve cemâl-i kemâlinin aynalarıdır. Şu hakîkat-i uzmâya ve şu tevhîdin mertebe-i ulyâsına, şu kâinâtın

77

sâhibi, bütün gönderdiği mukaddes kitaplar ve suhuflarıyla o tevhîdi gösterdiği gibi; bütün ehl-i hakîkat ve kâmilîn-i nev‘-i beşer, tahkîkātlarıyla ve keşfiyâtlarıyla aynı mertebe-i tevhîdi gösteriyorlar. Ve kâinât dahi, acz ve fakrıyla beraber, mazhar olduğu dâimî mu‘cizât-ı san‘atın ve havârik-i iktidâr ve hazâin-i servetin şehâdetiyle, aynı mertebe-i tevhîde işâret eder. Demek Şâhid-i Ezelî, bütün kütüb ve suhufuyla ve ehl-i şuhûdun bütün tahkîkāt ve küşûfuyla; ve âlem-i şehâdet bütün muntazam ahvâl ve hakîmâne şuûnâtıyla o mertebe-i tevhîde bil’icmâ‘ ittifâk ediyorlar. İşte, o Vâhid-i Ehad’i kabûl etmeyen, ya nihâyetsiz ilâhları kabûl edecek veyâhûd ahmak sofestâî gibi hem kendini, hem kâinâtın vücûdunu inkâr edecek.

İkinci Kelime: وَحْدَهُ İşte şu kelime sarîh bir mertebe-i tevhîdi gösterir. Şu mertebeyi dahi a‘zamî bir sûrette isbat eden gāyet kuvvetli bir burhânına şöyle işâret ederiz ki: Biz gözümüzü açtıkça, kâinât yüzüne nazarımızı saldırdıkça, en evvel gözümüze ilişen, âmm ve mükemmel bir nizâmdır ve şâmil, hassâs bir mîzândır. Görüyoruz, her şey dakîk bir nizâm ile, hassâs bir mîzân ve ölçü içindedir.

Daha bir parça dikkat-i nazar ettikçe, yeniden yeniye bir tanzîm ve tevzîniyet gözümüze çarpıyor. Yani birisi intizâm ile o nizâmı değiştiriyor. Ve tartıyla o mîzânı tazelendiriyor. Her şey bir model olup, pek kesretle, muntazam ve mevzûn sûretler giydiriliyor.

Daha ziyâde dikkat ettikçe, o tanzîm ve tevzîn altında bir hikmet ve adâlet görünüyor. Her harekette bir hikmet ve maslahat gözetiliyor. Bir hak, bir fâide ta‘kîb ediliyor. Daha ziyâde dikkat ettikçe, gāyet hakîmâne bir fa‘âliyet içinde bir kudretin tezâhürâtı ve her şeyin her şe’nini ihâta eden gāyet muhît bir ilmin cilveleri nazar-ı şuûrumuza çarpıyor.

Demek bütün mevcûdâttaki şu nizâm ve mîzân, umûma âmm bir tanzîm ve tevzîni; ve o tanzîm ve tevzîn, âmm bir hikmet ve adâleti; ve o hikmet ve adâlet, bir kudret ve ilmi gözümüze gösteriyor. Demek bir Kadîr-i Küll-i Şey’ ve bir Alîm-i Küll-i Şey’ şu perdeler arkasında akla görünüyor.

78

Hem her şeyin evveline ve âhirine bakıyoruz. Hususan zîhayat nev‘inde görüyoruz ki, başlangıçları, asılları, kökleri, hem meyveleri ve netîceleri öyle bir tarzdadır ki, güyâ tohumları, asılları birer ta‘rîfe, birer program şeklinde bütün o mevcûdun cihâzâtını tazammun ediyor. Ve netîcesinde ve meyvesinde, yine bütün o zîhayatın ma‘nâsı süzülüp onda tecemmu‘ eder. Târîhçe-i hayatını ona bırakır. Güyâ onun aslı olan çekirdeği, desâtîr-i îcâdiyesinin bir mecmûasıdır. Ve meyvesi ve semeresi ise, evâmir-i îcâdiyesinin bir fihristesi hükmünde görüyoruz.

Sonra o zîhayatın zâhirine ve bâtınına bakıyoruz. Gāyet derecede hikmetli bir kudretin tasarrufâtı ve nâfiz bir irâdenin tasvîrâtı ve tanzîmâtı görünüyor. Yani bir kuvvet ve kudret îcâd eder. Bir emir ve irâde sûret giydirir.

İşte bütün mevcûdât, böyle evveline dikkat ettikçe, bir ilmin ta‘rîfenâmesi; ve âhirine dikkat ettikçe, bir Sâni‘in plânı ve beyânnâmesi; ve zâhirine baktıkça, bir Fâil-i Muhtâr’ın ve Mürîd’in gāyet san‘atlı ve tenâsüblü bir hulle-i san‘atı; ve bâtınına baktıkça, bir Kadîr’in gāyet muntazam bir makinesini müşâhede ediyoruz. İşte şu hâl ve şu keyfiyet, bizzarûre ve bilbedâhe i‘lân eder ki, hiç bir şey, hiç bir zaman, hiç bir mekân, bir tek Sâni‘-i Zülcelâl’in kabza-i tasarrufundan hâriç olamaz. Her bir şey ve bütün eşyâ, bütün şuûnâtıyla bir Kadîr-i Mürîd’in kabza-i tasarrufunda tedbîr edilir. Ve bir Rahmân-ı Rahîm’in tanzîmiyle ve lütfuyla güzelleştiriliyor. Ve bir Hannân-ı Mennân’ın tezyîniyle süslendiriliyor.

Evet, başında şuûr ve yüzünde gözü bulunana, şu kâinât ve şu mevcûdâttaki nizâm ve mîzân ve tanzîm ve tevzîn; bir, tek, yektâ, Vâhid, Ehad, Kadîr, Mürîd, Alîm, Hakîm bir zâtı, vahdâniyet mertebesinde gösterir. Evet, her şeyde bir birlik var. Birlik ise biri gösterir. Meselâ, dünyanın lâmbası olan güneş birdir. Öyle ise dünyanın mâliki dahi birdir. Meselâ, zemîn yüzündeki zîhayatların hizmetçileri olan hava, ateş, su birdir. Öyle ise onları istihdâm eden ve bizlere musahhar eden dahi birdir.

Üçüncü Kelime: لَا شَرٖیكَ لَهُ Şu kelimeyi Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıf’i, gāyet kuvvetli ve şa‘şaalı bir sûrette isbat ettiğinden, ona havâle ederiz. Onun fevkınde beyân olamaz. Ondan daha ileri beyâna lüzûm yok. Ve îzâh edilmez.

79

Dördüncü Kelime: لَهُ الْمُلْكُ Yani ferşten Arş'a, serâdan Süreyyâ’ya, zerrâttan seyyârâta, ezelden ebede kadar her bir mevcûd, semâvât ve arz, dünya ve âhiret, her şey onun mülküdür. Mâlikiyet mertebe-i uzmâsı tevhîd-i a‘zam sûretinde onundur.

Şu mertebe-i uzmâ-yı mâlikiyet ve makam-ı a‘zam-ı tevhîdin bir huccet-i kübrâsı, latîf bir zamanda ve latîf bir hâtırada, Arabî ibâresinde şu âcizin hâtırına ilkā edildi. O latîf hâtıranın hâtırı için, aynı ibâre-i Arabiyeyi kaydedip sonra meâlini yazacağız. لَهُ الْمُلْكُ لِاَنَّ ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَبٖیرَ كَهٰذَا الْعَالَمِ الصَّغٖیرِ مَصْنُوعُ قُدْرَتِهٖ مَكْتُوبُ قَدَرِهٖ اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ صَیَّرَهُ مَسْجِدًا اٖیجَادُهُ لِهٰذَا صَیَّرَهُ سَاجِدًا اِنْشَٓائُهُ لِذَاكَ صَیَّرَ ذَاكَ مُلْكًا اٖیجَادُهُ لِهٰذَا صَیَّرَهُ مَمْلُوكًا صَنْعَتُهُ فٖی ذَاكَ تَظَاهَرَتْ كِتَابًا صِبْغَتُهُ فٖی هٰذَا تَزَاهَرَتْ خِطَابًا قُدْرَتُهُ فٖی ذَاكَ تُظْهِرُ حَشْمَتَهُ رَحْمَتُهُ فٖی هٰذَا تُنَظِّمُ نِعْمَتَهُ حَشْمَتُهُ فٖی ذَاكَ تَشْهَدُ هُوَ الْوَاحِدُ نِعْمَتُهُ فٖی هٰذَا تُعْلِنُ هُوَ الْاَحَدُ سِكَّتُهُ فٖی ذَاكَ فِی الْكُلِّ وَالْاَجْزَٓاءِ خَاتَمُهُ فٖی هٰذَا فِی الْجِسْمِ وَالْاَعْضَٓاءِ

Birinci Fıkra: ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَبٖیرَ ilâ ahire Yani şu kâinât denilen âlem-i ekber ve insan denilen onun misâl-i musağğarı olan âlem-i asgar, kudret ve kader kalemi ile yazılan âfâkî ve enfüsî vahdâniyet delâilini gösteriyorlar. Evet, kâinâttaki san‘at-ı muntazamanın küçük bir mikyâsta numûnesi insanda vardır. O dâire-i kübrâdaki san‘at, Sâni‘-i Vâhid’e şehâdet ettiği gibi; şu insanda olan küçük mikyâstaki hurdebînî san‘at dahi, yine o Sâni‘a işâret eder. Vahdetini gösterir.

Hem nasıl ki şu insan, gāyet ma‘nîdâr bir mektûb-u Rabbânîdir. Muntazam bir kasîde-i kaderdir. Öyle de, şu kâinât dahi aynı o kalem-i kader ile, fakat büyük bir mikyâsta yazılmış muntazam bir kasîde-i kaderdir. Hiç mümkün müdür ki, hadsiz alâmet-i fârika ile bütün insanlara bakan şu insan yüzündeki sikke-i vahdete ve bütün mevcûdâtı omuz omuza, el ele, baş başa veren kâinât üstündeki hâtem-i vahdâniyete, Vâhid-i Ehad’den başka bir şeyin müdâhalesi bulunsun?

80

İkinci Fıkra: اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ; ilâ-âhirihî Meâli şudur: Sâni‘-i Hakîm, âlem-i ekberi öyle bedî‘ bir sûrette halk edip, âyât-ı kibriyâsını üstünde nakşetmiş ki, kâinâtı bir mescid-i kebîr şekline döndürmüş. Ve insanı dahi öyle bir tarzda îcâd edip, ona akıl vererek, onunla o mu‘cizât-ı san‘atına ve o bedî‘ kudretine karşı secde-i hayret ettirerek, ona âyât-ı kibriyâyı okutturup, kemerbeste-i ubûdiyet ettirerek, o mescid-i kebîrde bir abd-i sâcid fıtratında yaratmıştır. Hiç mümkün müdür ki, şu mescid-i kebîrin içindeki sâcidlerin, âbidlerin Ma‘bûd-u Hakîkîleri, o Sâni‘-i Vâhid-i Ehad’den başkası olabilsin?

Üçüncü Fıkra: اِنْشَٓائُهُ لِذَاكَ ilâ-âhirihî Meâli şudur ki: O Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl, âlem-i ekberi, bâhusûs küre-i arz yüzünü öyle bir sûrette inşâ ederek yapmıştır ki, birbiri içinde hadsiz dâireler olup, her bir dâire bir tarla hükmünde olup, vakit-be-vakit, mevsim-be-mevsim, asır-be-asır eker, biçer, mahsûlât alır. Mütemâdiyen mülkünü çalıştırır. Tasarruf eder. En büyük dâire olan zerrât âlemini bir tarla yapıp, her zaman kâinât kadar mahsûlâtı kudretiyle, hikmetiyle onda eker, biçer, kaldırır. Âlem-i şehâdetten âlem-i gayba, dâire-i kudretten dâire-i ilme gönderir. Sonra mütevassıt bir dâire olan zemîn yüzünü aynen öyle bir mezraa yapmış ki, mevsim-be-mevsim âlemleri, envâ‘ları içinde eker, biçer, kaldırır. Ma‘nevî mahsûlâtını dahi gaybî, uhrevî, misâlî ve ma‘nevî âlemlerine gönderir. Daha küçük bir dâire olan bir bahçeyi yine yüz def‘a, bin def‘a kudretle doldurup, hikmetle boşalttırıyor. Daha küçük bir dâire olan bir zîhayatı, meselâ bir ağacı, bir insanı yüz def‘a onun kadar ondan mahsûlât alır.

Demek o Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl, küçük-büyük, cüz’î-küllî her şeyi birer model hükmünde inşâ ederek, yüzler tarzda taze taze nakışlarla münakkaş mensûcât-ı san‘atını onlara giydirir. Cilve-i esmâsını, mu‘cizât-ı kudretini izhâr eder. Kendi mülkünde her bir şeyi birer sahîfe hükmünde inşâ etmiş. Her sahîfede yüzer tarzda ma‘nîdâr mektûbâtını yazar. Hikmetinin âyâtını izhâr eder. Zîşuûrlara okutturur. Şu âlem-i ekberi mülk şeklinde inşâ etmekle beraber, şu insanı dahi öyle bir sûrette halketmiştir ve ona öyle cihâzât ve âletler ve havâs ve

81

hissiyâtlar ve bilhassa nefis, hevâ ve ihtiyâç ve iştihâ ve hırs ve da‘vâ vermiştir ki, o geniş mülkünde bütün mülke muhtâç bir memlûk hükmüne getirmiştir. İşte hiç mümkün müdür ki, pek büyük olan âlem-i zerrâttan, tâ bir sineğe kadar, bütününü mülk ve tarla yapan; ve küçük insanı o büyük mülke nâzır ve müfettiş ve çiftçi ve tüccâr ve dellâl ve âbid ve memlûk yaptıran; ve kendine muhterem bir misâfir ve sevgili bir muhâtab ittihâz eden o Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl’den başka, o mülke tasarruf edip, o memlûke seyyid olabilsin?

Dördüncü Fıkra: صَنْعَتُهُ فٖی ذَاكَ ilâ-âhirihî ibâresidir. Meâli şudur ki: Sâni‘-i Zülcelâl’in âlem-i ekberdeki san‘atı o derece ma‘nîdârdır ki, o san‘at bir kitap sûretinde tezâhür edip, kâinâtı bir kitâb-ı kebîr hükmüne getirdiğinden, akl-ı beşer, hakîkî fenn-i hikmet kütübhânesini ondan aldı. Ve ona göre yazdı. Ve o kitâb-ı hikmet o derece hakîkatle bağlı ve hakîkatten meded alıyor ki, büyük Kitâb-ı Mübîn’in bir nüshası olan Kur’ân-ı Hakîm şeklinde i‘lân edildi.

Hem nasıl ki kâinâttaki san‘atı, kemâl-i intizâmından kitap şekline girdi. İnsandaki sıbgatı ve nakş-ı hikmeti dahi, hitâb çiçeğini açtı. Yani o san‘at, o derece ma‘nîdâr ve hassâs ve güzeldir ki, o makine-i zîhayattaki cihâzâtı fonograf gibi nutka geldi, söylettirdi. Ve öyle bir ahsen-i takvîm içinde bir sıbga-i Rabbâniye vermiş ki, o maddî, cismânî, câmid kafada ma‘nevî, gaybî, hayâtdâr olan beyân ve hitâb çiçeği açıldı. Ve o insan kafasındaki kābiliyet-i nutuk ve beyâna, o derece ulvî cihâzât ve isti‘dâd verdi ki, Sultân-ı Ezelî’ye muhâtab olacak bir makamda inkişâf ettirdi. Terakkî verdi. Yani fıtrat-ı insaniyedeki sıbgat-i Rabbâniye hitâb-ı İlâhî çiçeğini açtı. Hiç mümkün müdür ki, kitap derecesine gelen bütün mevcûdâttaki san‘ata ve hitâb makamına gelen insandaki o sıbgata Vâhid-i Ehad’den başkası karışabilsin? Hâşâ

Beşinci Fıkra: قُدْرَتُهُ فٖی ذَاكَ ilâ-âhirihî ibâresidir. Meâli şudur ki: Kudret-i İlâhiye, âlem-i ekberde, haşmet-i rubûbiyetini gösteriyor. Rahmet-i Rabbâniye ise, âlem-i asgar olan insanda ni‘metleri tanzîm ediyor.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç