MEKTÛBAT

51

[ON ALTINCI MEKTÛB]

[Ve Zeyli]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

اَلَّذٖینَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ اٖیمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ

Şu mektûb فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَیِّنًا sırrına mazhar olmuş, şiddetli yazılmamış.

Çoklar tarafından sarîhan ve ma‘nen gelen bir suâle cevâbdır. Şu cevâbı vermek benim için hoş değil, arzu etmiyorum. Her şeyimi Cenâb-ı Hakk’ın tevekkülüne bağlamıştım. Fakat ben kendi hâlimde ve âlemimde râhat bırakılmadığım ve yüzümü dünyaya çevirdikleri için, Yeni Saîd değil, bilmecbûriye Eski Saîd lisânıyla, şahsım için değil, belki dostlarımı ve Sözlerimi ehl-i dünyânın evhâm ve eziyetinden kurtarmak için, hakîkat-i hâli hem dostlarıma, hem ehl-i dünyâya ve ehl-i hükme beyân etmek için Beş Noktayı beyân ediyorum.

Birinci Nokta: Denilmiş: Ne için siyâsetten çekildin, hiç yanaşmıyorsun?

Elcevab: Dokuz-on sene evveldeki Eski Saîd, bir mikdâr siyâsete girdi. Belki siyâset vâsıtasıyla dine ve ilme hizmet edeceğim diye beyhûde yoruldu. Ve gördü ki, o yol meşkûk ve müşkilâtlı ve bana nisbeten fuzûliyâne, hem en lüzûmlu hizmete mâni‘ ve hatarlı bir yoldur. Çoğu yalancılık ve bilmeyerek ecnebî parmağına âlet olmak ihtimâli var.

Hem siyâsete giren ya muvâfık olur veya muhâlif olur. Eğer muvâfık olsa, mâdem me’mûr ve meb‘ûs değilim. O hâlde siyâsetçilik bana fuzûlî ve mâlâya‘nî bir şeydir. Bana ihtiyâç yok ki, beyhûde karışayım.

52

Eğer muhâlif siyâsete girsem, ya fikirle veya kuvvetle karışacağım. Eğer fikirle olsa, bana ihtiyâç yok. Çünkü mesâil tavazzuh etmiş. Herkes benim gibi bilir. Beyhûde çene çalmak ma‘nâsızdır. Eğer kuvvet ile ve hâdise çıkarmak ile muhâlefet etsem, husûlü meşkûk bir maksad için binler günaha girmek ihtimâli var. Birinin yüzünden çoklar belâya düşer. Hem on ihtimâlden bir-iki ihtimâle binâen günâhlara girmek, ma‘sûmları günaha atmak, vicdanım kabûl etmiyor diye, Eski Saîd sigara ile beraber gazeteleri ve siyâseti ve sohbet-i dünyeviye-i siyâsiyeyi terk etti.

Buna kat‘î şâhid, o vakitten beri, sekiz senedir bir tek gazete ne okudum ve ne dinledim. Okuduğumu ve dinlediğimi, biri çıksın, söylesin. Hâlbuki sekiz sene evvel, günde belki sekiz gazete Eski Saîd okuyordu. Hem beş senedir bütün dikkat ile benim hâlime nezâret ediliyor. Siyâsetvârî bir tereşşuh gören, söylesin. Hâlbuki benim gibi asabî ve اِنَّمَا الْحٖیلَةُ فٖی تَرْكِ الْحِیَلِ düstûruyla, en büyük hileyi hilesizlikte bulan pervâsız, alâkasız bir insanın, değil sekiz sene, sekiz gün bir fikri gizli kalmaz. Siyâsete iştihâsı ve arzusu olsa idi, tedkîkāta, taharriyâta lüzûm bırakmayarak top güllesi gibi sadâ verecekti.

İkinci Nokta: Yeni Saîd ne için bu kadar şiddetle siyâsetten tecennüb ediyor?

Elcevab: Milyarlar seneden ziyâde olan hayât-ı ebediyeye çalışmasını ve kazanmasını, meşkûk bir-iki sene hayât-ı dünyeviyeye lüzûmsuz, fuzûlî bir sûrette karışma ile fedâ etmemek için; hem en mühim, en lüzûmlu, en sâf ve en hakîkatli olan hizmet-i îman ve Kur’ân için şiddetle siyâsetten kaçıyor. Çünkü diyor: Ben ihtiyâr oluyorum. Bundan sonra kaç sene yaşayacağımı bilmiyorum. Öyle ise bana en mühim iş, hayât-ı ebediyeye çalışmak lâzım geliyor. Hayât-ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vâsıta ve saâdet-i ebediyenin anahtarı îmândır. Ona çalışmak lâzım geliyor.

Fakat ilim i‘tibâriyle insanlara dahi bir menfaat dokundurmak için şer‘an hizmete mükellef olduğumdan, hizmet etmek isterim. Lâkin o hizmet, ya hayât-ı ictimâiye ve dünyeviyeye âit olacak. O ise elimden gelmez. Hem fırtınalı bir zamanda sağlam

53

hizmet edilmez. Onun için o ciheti bırakıp, en mühim, en lüzûmlu, en selâmetli olan îmâna hizmet cihetini tercîh ettim. Kendi nefsime kazandığım hakāik-i îmâniyeyi ve nefsimde tecrübe ettiğim ma‘nevî ilaçları, sâir insanların eline geçmek için, o kapıyı açık bırakıyorum. Belki Cenâb-ı Hakk bu hizmeti kabûl eder ve eski günahıma keffâret yapar.

Bu hizmete karşı şeytân-ı racîmden başka hiç kimsenin, mü’min olsun, kâfir olsun, sıddîk olsun, zındık olsun, karşı gelmeye hakkı yoktur. Çünkü îmânsızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskda, kebâirde birer menhûs lezzet-i şeytâniye bulunabilir. Fakat îmânsızlıkta hiç bir cihet-i lezzet yok. Elem içinde elemdir. Zulmet içinde zulmettir. Azâb içinde azâbdır.

İşte böyle hadsiz bir hayât-ı ebediyeye çalışmayı ve îmân gibi kudsî bir nûra hizmeti bırakmak, ihtiyârlık zamanında lüzûmsuz, tehlikeli siyâset oyuncaklarına atılmak, benim gibi alâkasız ve yalnız ve eski günahlarına keffâret aramaya mecbûr bir adamda ne kadar hilâf-ı akıldır, ne kadar hilâf-ı hikmettir, ne derece bir dîvâneliktir, dîvâneler de anlayabilirler.

Ama Kur’ân ve îmânın hizmeti ne için beni men‘ ediyor dersen, Ben de derim ki: Hakāik-i îmâniye ve Kur’âniye birer elmas hükmünde olduğu hâlde, siyâset ile âlûde olsa idim, elimdeki o elmaslar, iğfâl olunabilen avâm tarafından, Acaba tarafdâr kazanmak için bir propaganda-i siyâset değil mi? diye düşünürler. O elmaslara âdî şişeler nazarıyla bakabilirler. O hâlde ben o siyâsete temas etmekle, o elmaslara zulmederim. Ve kıymetlerini tenzîl etmek hükmüne geçer. İşte ey ehl-i dünyâ Neden benim ile uğraşıyorsunuz? Beni kendi hâlimde bırakmıyorsunuz?

Eğer derseniz: Şeyhler bazen işimize karışıyorlar. Sana da bazen şeyh derler. Ben de derim: Hey efendiler Ben şeyh değilim. Ben hocayım. Buna delîl, dört senedir buradayım. Bir tek adama tarîkat verseydim, şübheye hakkınız olurdu. Belki yanıma gelen herkese demişim: Îmân lâzım, İslâmiyet lâzım, tarîkat zamanı değil.

54

Eğer derseniz: Sana Saîd-i Kürdî derler. Belki sende unsuriyetperverlik fikri var. O işimize gelmiyor

Ben de derim: Hey efendiler Eski Saîd ve Yeni Saîd’in yazdıkları meydanda. Şâhid gösteriyorum ki, ben اَلْاِسْلَامِیَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِیَّةَ الْجَاهِلِیَّةَ fermân-ı kat‘îsiyle, eski zamandan beri menfî milliyet ve unsuriyetperverliğe, Avrupa’nın bir nevi‘ frenk illeti olduğundan, bir zehr-i kātil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa o frenk illetini İslâm içine atmış, tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun, diye düşünür. O frenk illetine karşı eskiden beri tedâviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temas edenler biliyorlar.

Mâdem böyledir. Hey efendiler Her bir hâdiseyi bahâne tutup bana sıkıntı vermeye sebeb nedir acaba? Şarkta bir nefer hatâ etse, garbda bir nefere askerlik münâsebetiyle zahmet ve cezâ vermek; veya İstanbul’da bir esnâfın cinâyetiyle Bağdâd’da bir dükkâncıyı esnâflık münâsebetiyle mahkûm etmek nev‘inden, her hâdise-i dünyeviyede bana sıkıntı vermek, hangi usûl iledir? Hangi vicdân hükmeder? Hangi maslahat iktizâ eder?

Üçüncü Nokta: Hâlimi, istirâhatimi düşünen ve her musîbete karşı sabır ile sükûtumu istiğrâb eden dostlarımın şöyle bir suâlleri var ki: Sana gelen zahmetlere, sıkıntılara nasıl tahammül ediyorsun? Hâlbuki eskiden çok hiddetli ve izzetli idin. Ednâ bir tahkîre tahammül edemezdin.

Elcevab: İki küçük hâdiseyi ve hikâyeyi dinleyiniz, cevâbını alınız.

Birinci hikâye: İki sene evvel benim hakkımda bir müdür sebebsiz, gıyâbımda, tezyîfkârâne, hakāretli sözler söylemişti. Sonra bana söylediler. Bir sâat kadar Eski Saîd damarıyla müteessir oldum. Sonra Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle şöyle bir hakîkat kalbe geldi. Sıkıntıyı izâle edip, o adamı da bana helâl ettirdi. O hakîkat şudur: Nefsime dedim:

Eğer onun tahkîri ve beyân ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime âit ise, Allâh ondan râzı olsun ki, benim nefsimin ayıblarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise, beni nefsimin terbiyesine sevk eder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır.

55

Eğer yalan söylemiş ise, beni riyâdan ve riyânın esası olan şöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet, ben nefsim ile musâlaha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ondan darılmak değil, belki memnûn olmak lâzım gelir.

Eğer o adamın tahkîrâtı, benim îmâna ve Kur’ân’a hizmetkârlığım sıfatıma âit ise, o bana âit değil. O adamı, beni istihdâm eden Sâhib-i Kur’ân’a havâle ediyorum. O Azîz’dir, Hakîm’dir.

Eğer sırf beni sövmek, tahkîr etmek, çürütmek nev‘inden ise, o da bana âit değil. Ben menfî ve esîr ve garîb ve elim bağlı olduğundan, haysiyetimi kendi elimle düzeltmeye çalışmak bana düşmez. Belki misâfir olduğum ve bana nezâret eden şu köye, sonra kazâya, sonra vilâyete hükmedenlere âittir. Bir insanın elindeki esirini tahkîr etmek, sâhibine âittir. O müdâfaa eder.

Mâdem hakîkat budur. Kalbim istirâhat etti. وَاُفَوِّضُ اَمْرٖٓی اِلَی اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بَصٖیرٌ بِالْعِبَادِ dedim. O vâkıayı olmamış gibi saydım, unuttum. Fakat maatteessüf sonra anlaşıldı ki, Kur’ân onu helâl etmemiş.

İkinci hikâye: Şu senede işittim ki, bir hâdise olmuş. O hâdisenin vukūundan sonra, yalnız icmâlen vukūunu işittiğim hâlde, o vâkıa ile ciddî alâkadâr imişim gibi bir muâmele gördüm. Zâten muhâbere etmiyordum. Etsem de, pek nâdir olarak bir mes’ele-i îmâniyeyi bir dostuma yazardım. Hatta dört senede kardeşime bir tek mektûb yazdım. Ve ihtilâttan hem ben kendimi men‘ ediyordum, hem de ehl-i dünyâ beni men‘ ediyordu. Yalnız bir-iki ahbâb ile haftada bir def‘a görüşebiliyordum. Köye gelen misafirler ise, ayda bir-ikisi, bazı bir-iki dakîka, bir mes’ele-i âhirete dâir benimle görüşüyordu.

Bu gurbet hâlimde garîb, yalnız, kimsesiz, nafaka için çalışmaya benim gibilere muvâfık olmayan bir köyde, her şeyden, herkesten men‘ edildim. Hatta dört sene evvel harâb olmuş bir câmiyi ta‘mîr ettirdim. Memleketimde imamlık ve vâizlik vesîkam elimde olduğundan, o câmi‘de dört senedir Allâh kabûl etsin imamlık ettiğim hâlde, şu mübârek geçen Ramazân’da mescide gidemedim. Bazen yalnız namazımı kıldım. Cemâatle kılınan namazın yirmi beş sevabından ve hayrından mahrûm kaldım.

56

İşte başıma gelen bu yeni hâdiseye karşı, aynen iki sene evvel o me’mûrun bana karşı muâmelesine gösterdiğim sabır ve tahammülü gösterdim. İnşâallâh devam da ettireceğim. Şöyle de düşünüyorum ve diyorum ki: Eğer ehl-i dünyâ tarafından başıma gelen şu eziyet, şu sıkıntı, şu tazyîk ayıblı ve kusûrlu nefsim için ise, helâl ediyorum. Benim nefsim belki bununla ıslâh-ı hâl eder. Hem ona keffâretü’z-zünûb olur. Dünya misafirhânesinin safâsını çok gördüm. Azıcık cefâsını görsem, yine şükrederim.

Eğer îmâna ve Kur’ân’a hizmetkârlığım cihetiyle ehl-i dünyâ beni tazyîk ediyorsa, onun müdâfaası bana âit değil. Onu Azîz-i Cebbâr’a havâle ediyorum. Eğer asılsız ve riyâya sebeb ve ihlâsı kıracak bir şöhret-i kâzibeyi kırmak için teveccüh-ü âmmeyi hakkımda bozmak murad ise, onlara rahmet. Çünkü teveccüh-ü âmmeye mazhar olmak ve halkların nazarında şöhret kazanmak, benim gibi adamlara zarardır zannederim. Benim ile temas edenler beni bilirler ki, şahsıma karşı hürmet istemiyorum. Belki nefret ediyorum. Hatta kıymetdâr mühim bir dostumu, fazla hürmeti için, belki elli def‘a tekdîr etmişim.

Eğer beni çürütmek ve efkâr-ı âmmeden düşürtmek, iskāt ettirmekten muradları, tercümanlık ettiğim hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyeye âit ise, beyhûdedir. Zîrâ Kur’ân yıldızlarına perde çekilmez. Gözünü kapayan, yalnız kendi görmez. Başkasına gece yapamaz.

Dördüncü Nokta: Evhâmlı birkaç suâlin cevabıdır.

Birincisi: Ehl-i dünyâ bana der: Ne ile yaşıyorsun? Çalışmadan nasıl geçiniyorsun? Memleketimizde tenbelce oturanları ve başkasının sa‘yi ile geçinenleri istemiyoruz.

Elcevab: Ben iktisâd ve bereketle yaşıyorum. Rezzâkımdan başka kimsenin minnetini almıyorum ve almamaya da karar vermişim. Evet, günde yüz para, belki kırk para ile yaşayan bir adam, başkasının minnetini almaz. Şu mes’elenin îzâhını hiç arzu etmiyordum. Belki bir gururu ve bir enâniyeti ihsâs eder fikriyle, beyân etmek bana pek nâ-hoştur. Fakat mâdem ehl-i dünyâ evhâmlı bir sûrette soruyorlar. Ben de derim ki:

57

Küçüklüğümden beri halkların malını kabûl etmemek, velev zekât dahi olsa, hem maaşı kabûl etmemek, yalnız bir-iki sene Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de dostlarımın icbârıyla kabûl etmeye mecbûr oldum ve o parayı da ma‘nen millete iâde ettik. Hem maîşet-i dünyeviye için minnet altına girmemek, bütün ömrümde bir düstûr-u hayatımdır. Ehl-i memleketim ve başka yerlerde beni tanıyanlar bunu biliyorlar. Bu beş seneki nefyimde, çok dostlar bana hediyelerini kabûl ettirmek için çok çalıştılar, kabûl etmedim. Öyle ise nasıl idare edersin? denilse, derim:

Bereket ve ikrâm-ı İlâhî ile yaşıyorum. Nefsim çendân her hakārete, her ihânete müstehak ise de, fakat Kur’ân hizmetinin kerâmeti olarak erzâk husûsunda ikrâm-ı İlâhî olan berekete mazhar oluyorum. وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ sırrıyla, Cenâb-ı Hakk’ın bana ettiği ihsânâtı yâd edip, bir şükr-ü ma‘nevî nev‘inde birkaç numûnesini söyleyeceğim. Bir şükr-ü ma‘nevî olmakla beraber, korkuyorum ki, bir riyâ ve gururu ihsâs ederek, o mübârek bereket kesilsin. Çünkü müftehirâne gizli bereketi izhâr etmek, kesilmesine sebeb olur. Fakat ne çâre söylemeye mecbûr oldum.

İşte birisi: Şu altı aydır, otuz altı ekmekten ibâret bir kile buğday bana kâfî geldi. Daha var, bitmemiş. Ne mikdâr kifâyet Hâşiyeedecek, bilmiyorum.

İkincisi: Şu mübârek Ramazân’da, yalnız iki hâneden bana yemek geldi. İkisi de beni hasta etti. Anladım ki, başkasının yemeğini yemekten memnûum. Mütebâkîsi bütün Ramazân’da benim idareme bakan mübârek bir hânenin ve sâdık bir arkadaşım olan o hâne sâhibi Abdullâh Çavuş’un ihbârı ve şehâdetiyle üç ekmek, bir kıyye pirinç, bana kâfî gelmiştir. Hatta o pirinç, on beş gün Ramazan’dan sonra bitmiştir.

Üçüncüsü: Dağda, üç ay, bana ve misafirlerime bir kıyye tereyağı, hergün ekmekle beraber yemek şartıyla kâfî geldi. Hatta Süleymân isminde mübârek bir misafirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günü idi. Dedim ona: Git, ekmek getir. İki sâat her tarafımızda kimse yok ki, oradan ekmek alınsın. Cum‘a gecesi senin yanında, bu dağda beraber duâ etmek arzu ediyorum dedi. Ben de dedim: تَوَكَّلْنَا عَلَی اللّٰهِ, kal. Sonra hiç münâsebeti olmadığı hâlde ve bir bahâne yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı.

58

Bir parça şeker ile çayımız vardı, dedim: Kardeşim, bir parça çay yap. O ona başladı. Ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum.

Müteessifâne şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var. Bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız? Ve bu safî-kalb adama ne diyeceğim? diye düşünmede iken, birdenbire başım çevrilir gibi başımı çevirdim. Gördüm ki, koca bir ekmek katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: Süleymân müjde Cenâb-ı Hakk bize rızık verdi. O ekmeği aldık. Bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvânât-ı vahşiye, hiç biri ilişmemiş. Yirmi otuz gündür hiç bir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek ikimize iki gün kâfî geldi. Biz yerken, bitmek üzere iken, dört sene sâdık bir sıddîkım olan müstakîm Süleymân, ekmekle aşağıdan çıkageldi.

Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisâd ve rahmet-i İlâhiye bana kâfî geldi.

İşte şu numûneler gibi çok şeyler var. Ve bereket-i İlâhiyenin çok cihetleri var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahır için zikrediyorum zannetmeyiniz. Belki mecbûr oldum. Hem benim için iyiliğe bir medâr olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen hâlis dostlarıma ihsândır. Veya hizmet-i Kur’âniyeye bir ikrâmdır. Veya iktisâdın bereketli bir menfaatidir. Veyâhûd Yâ Rahîm Rahîm ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki, bereket sûretinde gelir. Ben de ondan istifâde ederim. Evet, hazîn mırmırlarını dikkatle dinlesen, Rahîm Rahîm çektiklerini anlarsın. Kedi bahsi geldi, tavuğu hâtıra getirdi:

Bir tavuğum var. Şu kışta yumurta makinesi gibi, pek az fâsıla ile her gün rahmet hazînesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi. Ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum: Böyle olur mu? dedim. Dediler: Belki bir ihsân-ı İlâhîdir. Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazân-ı Şerîf’in başında yumurtaya başladı. Tâ kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazân’da bu mübârek hâli bir ikrâm-ı Rabbânî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şübhemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı. Beni yumurtasız bırakmadı.

59

İkinci vehimli suâl: Ehl-i dünyâ diyorlar ki: Sana nasıl emniyet edeceğiz ki, sen dünyamıza karışmayacaksın? Seni serbest bıraksak, belki dünyamıza karışırsın. Hem nasıl bileceğiz ki, sen kurnazlık yapmıyorsun? Kendini târik-i dünyâ gösterip, halkın malını zâhiren almaz, gizli alır bir kurnazlık olmadığını nasıl bileceğiz?

Elcevab: Yirmi sene evvelki Dîvân-ı Harb-i Örfî’de ve hürriyetten daha evvel zamanda, çoklara ma‘lûm hâl ve vaz‘iyetim ve İki Mekteb-i Musîbet Şehâdetnâmesi nâmında o zaman Dîvân-ı Harb’deki müdâfaâtım kat‘î gösterir ki, değil kurnazlık, belki ednâ bir hileye tenezzül etmez bir tarzda hayat geçirmişim. Eğer hile olsaydı, bu beş sene zarfında sizlere temellukkârâne bir mürâcaat edilecekti. Hileli adam kendini sevdirir, kendini çekmez. İğfâl ve aldatmaya dâimâ çalışır. Hâlbuki bana karşı en mühim hücumlara ve tenkîdlere mukābil, tezellüle tenezzül etmedim. تَوَكَّلْتُ عَلَی اللّٰهِ deyip ehl-i dünyâya arkamı çevirdim. Hem de âhireti bilen ve dünyanın hakîkatini keşfeden, aklı varsa, pişman olmaz. Yeniden dünyaya dönüp uğraşmaz. Elli seneden sonra alâkasız tek başıyla bir adam, hayât-ı ebediyesini dünyanın bir-iki sene gevezeliğine, şarlatanlığına fedâ etmez. Fedâ etse kurnaz olmaz. Belki ebleh bir dîvâne olur. Ebleh bir dîvânenin elinden ne gelir ki, onun ile uğraşılsın. Ama zâhiren târik-i dünyâ, bâtınen tâlib-i dünyâ şübhesi ise وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْسٖٓی اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ sırrınca, ben nefsimi tebrie etmiyorum. Nefsim her fenâlığı ister. Fakat şu fânî dünyada, şu muvakkat misâfirhânede, ihtiyârlık zamanında, kısa bir ömürde, az bir lezzet için, ebedî, dâimî hayatını ve saâdet-i ebediyesini berbâd etmek, ehl-i aklın kârı değil. Ehl-i aklın ve zîşuûrun kârı olmadığından, nefs-i emmârem ister istemez akla tâbi‘ olmuştur.

Üçüncü vehimli suâl: Ehl-i dünyâ diyorlar ki: Sen bizi sever misin? Beğeniyor musun? Eğer seversen, neden bize küsüp karışmıyorsun? Eğer beğenmiyorsan, bize muârızsın. Biz muârızlarımızı ezeriz

Elcevab: Ben değil sizi, belki dünyanızı sevse idim, dünyadan çekilmezdim. Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum. Fakat karışmıyorum. Çünkü ben başka maksaddayım. Başka noktalar benim kalbimi doldurmuş. Başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin vazîfeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil. Çünkü idarenizi, âsâyişinizi istiyorsanız,

60

el karışmadığı vakit ne hakkınız var ki, hiç lâyık olmadığınız hâlde, kalb de bizi sevsin demeye? Kalbe karışsanız, evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temennî ediyorum ve arzu ediyorum, fakat irâde edemiyorum. Getirmeye teşebbüs edemiyorum. Öyle de, hâl-i âlemin salâhatini temennî ediyorum, duâ ediyorum. Ve ehl-i dünyânın ıslâhını arzu ediyorum, fakat irâde edemiyorum. Çünkü elimden gelmiyor. Bilfiil teşebbüs edemiyorum. Çünkü ne vazîfemdir, ne de iktidârım var.

Dördüncü şübheli suâl: Ehl-i dünyâ diyorlar ki: O kadar belâlar gördük ki, kimseye emniyetimiz kalmadı. Sana nasıl emîn olabiliriz ki, fırsat senin eline geçse, arzu ettiğin gibi karışmazsın?

Elcevab: Evvelki noktalar size emniyet vermekle beraber, memleketimde talebe ve akrabam içinde, beni dinleyenlerin ortasında, heyecanlı hâdiseler içinde, dünyanıza karışmadığım hâlde; diyâr-ı gurbette ve yalnız, tek başıyla, garîb, zaîf, âciz, bütün kuvvetiyle âhirete müteveccih, ihtilâttan, muhâbereden kesilmiş, îmân ve âhiret münâsebetiyle uzaktan uzağa yalnız bazı ehl-i âhireti dost bulan; ve başka herkese yabânî ve herkes de ona yabânî nazarıyla bakan bir insan, semeresiz, tehlikeli dünyanıza karışsa, muzâaf bir dîvâne olmak gerektir.

Beşinci Nokta: Beş Küçük Mes’ele ye dâirdir.

Birincisi: Ehl-i dünyâ bana diyorlar ki: Bizim usûl-ü medeniyetimizi, tarz-ı hayatımızı ve sûret-i telebbüsümüzü ne için sen kendine tatbîk etmiyorsun? Demek bize muârızsın

Ben de derim: Hey efendiler Ne hak ile bana usûl-ü medeniyetinizi teklîf ediyorsunuz? Hâlbuki siz beni hukuk-u medeniyetten iskāt etmiş gibi, haksız olarak beş sene bir köyde muhâbereden ve ihtilâttan memnû‘ bir tarzda ikāmet ettirdiniz. Her menfîyi şehirlerde dost ve akrabasıyla beraber bıraktınız. Ve sonra vesîka verdiğiniz hâlde, sebebsiz beni tecrîd edip, bir-iki tane müstesnâ, hiç bir hemşehri ile görüştürmediniz. Demek beni efrâd-ı milletten ve raiyetten saymıyorsunuz. Nasıl kānûn-u medeniyetinizin bana tatbîkini teklîf ediyorsunuz? Dünyayı bana zindan ettiniz. Zindanda olan bir adama böyle şeyler teklîf edilmez. Siz bana dünya kapısını kapadınız. Ben de

61

âhiret kapısını çaldım. Rahmet-i İlâhiye açtı. Âhiret kapısında bulunan bir adama, dünyanın karmakarışık usûl ve âdâtı, ona nasıl teklîf edilir? Ne vakit beni serbest bırakıp memleketime iâde edip, hukukumu verdiniz, o vakit usûlünüzün tatbîkini isteyebilirsiniz.

İkinci Mes’ele: Ehl-i dünyâ diyorlar ki: Bize ahkâm-ı dîniyeyi ve hakāik-i İslâmiyeyi ta‘lîm edecek resmî bir dâiremiz var. Sen ne salâhiyetle neşriyât-ı dîniye yapıyorsun? Sen mâdem nefye mahkûmsun, bu işlere karışmaya hakkın yok.

Elcevab: Hak ve hakîkat inhisâr altına alınmaz. Îmân ve Kur’ân, nasıl inhisâr altına alınabilir? Siz dünyanızın usûlünü, kanununu inhisâr altına alabilirsiniz. Fakat hakāik-i îmâniye ve esâsât-ı Kur’âniye, resmî bir şekilde ve ücret mukābilinde dünya muâmelâtı sûretine sokulmaz. Belki bir mevhibe-i İlâhiye olan o esrâr, hâlis bir niyet ile ve dünyadan ve huzûzât-ı nefsâniyeden tecerrüd etmek vesîlesiyle, o feyizler gelebilir. Hem de sizin o resmî dâireniz dahi, memlekette iken beni vâiz kabûl etti. Ta‘yîn etti. Ben o vâizliği kabûl ettim. Fakat maaşını terk ettim. Elimde vesîkam var. Vâizlik ve imamlık vesîkasıyla her yerde amel edebilirim. Çünkü benim nefyim, haksız olmuştur. Hem menfîler, mâdem iâde edildi. Eski vesîkalarımın hükmü bâkîdir.

Sâniyen Yazdığım hakāik-i îmâniyeyi doğrudan doğruya nefsime hitâb etmişim. Herkesi da‘vet etmiyorum. Belki rûhları muhtâç ve kalbleri yaralı olanlar, o edviye-i Kur’âniyeyi arayıp buluyorlar. Yalnız medâr-ı maîşetim için yeni hurûf çıkmadan evvel, haşre dâir bir risâlemi tab‘ ettirdim. Bunu da, bana karşı insafsız eski vâli, o risâleyi tedkîk edip tenkîd edecek bir cihet bulamadığı için ilişemedi.

Üçüncü Mes’ele: Benim bazı dostlarım, ehl-i dünyâ bana şübheli baktıkları için, ehl-i dünyâya hoş görünmek için, benden zâhiren teberrî ediyorlar. Belki tenkîd ediyorlar. Hâlbuki kurnaz ehl-i dünyâ, bunların teberrîsini ve bana karşı ictinâblarını o ehl-i dünyâya sadâkate değil, belki bir nevi‘ riyâya, vicdansızlığa hamledip o dostlarıma karşı fenâ nazarla bakıyorlar.

Ben de derim: Ey âhiret dostlarım Benim Kur’ân’a hizmetkârlığımdan teberrî edip kaçmayınız. Çünkü inşâallâh benden size zarar gelmez. Eğer farazâ musîbet gelse veya bana zulmedilse, siz benden teberrî ile kurtulamazsınız. O hâl ile musîbete ve tokata daha ziyâde istihkāk kesbedersiniz. Hem ne var ki evhâma düşüyorsunuz?

62

Dördüncü Mes’ele: Şu nefiy zamanımda görüyorum ki, hodfurûş ve siyâset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana tarafgîrâne, rakîbâne bir nazarla bakıyorlar. Güyâ ben de onlar gibi dünya cereyânlarıyla alâkadârım.

Hey efendiler Ben îmânın cereyânındayım. Karşımda îmânsızlık cereyânı var. Başka cereyânlarla alâkam yok. O adamlardan ücret mukābilinde iş görenler, belki kendini bir derece ma‘zur görüyor. Fakat ücretsiz, hamiyet nâmına bana karşı tarafgîrâne, rakîbâne vaz‘iyet almak ve ilişmek ve eziyet etmek, gāyet fenâ bir hatâdır. Çünkü sâbıkan isbat edildiği gibi, siyâset-i dünyâ ile hiç alâkadâr değilim. Yalnız bütün vaktimi ve hayâtımı hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyeye hasr ve vakfetmişim. Mâdem böyledir. Bana eziyet verip rakîbâne ilişen adam düşünsün ki, o muâmelesi zındıka ve îmânsızlık nâmına, îmâna ilişmek hükmüne geçer.

Beşinci Mes’ele: Dünya mâdem fânîdir. Hem mâdem ömür kısadır. Hem mâdem gāyet lüzûmlu vazîfeler çoktur. Hem mâdem hayât-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem mâdem dünya sâhibsiz değil. Hem mâdem şu misâfirhâne-i dünyânın gāyet Hakîm ve Kerîm bir Müdebbir’i var. Hem mâdem ne iyilik ve ne fenâlık cezâsız kalmayacaktır. Hem mâdem لَا یُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا sırrınca, teklîf-i mâlâyutâk yoktur. Hem mâdem zararsız yol zararlı yola müreccahtır. Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.

Elbette en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın. Âhiretini dünyaya fedâ etmesin. Hayât-ı ebediyesini hayât-ı dünyeviye için bozmasın. Mâlâya‘nî şeylerle ömrünü telef etmesin. Kendini misâfir telakkî edip misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin. Selâmetle kabir kapısını açıp saâdet-i ebediyeye girsin. Hâşiye

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

63

[On Altıncı Mektûb’un Zeyli]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Ehl-i dünyâ, sebebsiz, benim gibi âciz, garîb bir adamdan tevehhüm edip, binler adam kuvvetinde tahayyül ederek, beni çok kayıdlar altına almışlar. Barla’nın bir mahallesi olan Bedre’de ve Barla’nın bir dağında bir-iki gece kalmaklığıma müsâade etmemişler. İşittim ki, diyorlar: Saîd elli bin nefer kuvvetindedir. Onun için serbest bırakmıyoruz.

Ben de derim ki: Ey bedbaht ehl-i dünyâ Bütün kuvvetinizle dünyaya çalıştığınız hâlde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz? Dîvâne gibi hükmediyorsunuz? Eğer korkunuz şahsımdan ise, elli bin nefer değil, belki bir nefer elli def‘a benden ziyâde işler görebilir. Yani odamın kapısında durup bana Çıkmayacaksın diyebilir. Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur’ân’a âit dellâllığımdan ve kuvve-i ma‘neviye-i îmâniyeden ise, elli bin nefer değil, yanlışsınız, meslek i‘tibâriyle elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun Çünkü Kur’ân-ı Hakîm’in kuvvetiyle, sizin dinsizleriniz dâhil olduğu hâlde, bütün Avrupa’ya meydan okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr-ı îmâniye ile onların fünûn-u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kal‘alarını zîr-u zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz feylesoflarını hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Allâh’ın tevfîkiyle beni o mesleğimin bir mes’elesinden geri çeviremezler. İnşâallâh mağlûb edemezler.

Mâdem böyledir. Ben sizin dünyanıza karışmıyorum. Siz de benim âhiretime karışmayınız. Karışsanız da beyhûdedir.

Takdîr-i Hüdâ kuvvet-i bâzû ile dönmez.

Bir şem‘a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.

Benim hakkımda müstesnâ bir sûrette, pek ziyâde ehl-i dünyâ tevehhüm edip âdetâ korkuyorlar. Bende bulunmayan ve bulunsa dahi siyâsî bir kusur teşkîl etmeyen ve ithâma medâr olmayan şeyhlik, büyüklük, hânedân, aşîret sâhibi, nüfûzlu, etbâı çok; hemşehrileriyle görüşmek, dünya ahvâliyle alâkadâr olmak, hatta siyâsete girmek, hatta muhâlif olmak gibi bende bulunmayan emirleri tahayyül ederek, evhâma düşmüşler. Hatta hapiste ve hâriçteki, yani kendilerince kābil-i af olmayanların dahi aflarını müzâkere ettikleri sırada,

64

beni âdetâ her şeyden men‘ ettiler. Fenâ ve fânî bir adamın, güzel ve bâkî şöyle bir sözü var: Zulmün topu var, güllesi var, kal‘ası varsa, Hakk’ın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.

Ben de derim:

Ehl-i dünyânın hükmü var, şevketi var, kuvveti varsa,

Kur’ân’ın feyziyle hâdiminde de şaşırmaz ilmi, susmaz sözü vardır.

Yanılmaz kalbi, sönmez nûru vardır.

Çok dostlarla beraber, bana nezâret eden bir kumandan, mükerreren suâl ettiler. Neden vesîka için mürâcaat etmiyorsun, istid‘â vermiyorsun?

Elcevab: Beş-altı sebeb için mürâcaat etmiyorum ve edemiyorum.

Birincisi: Ben ehl-i dünyânın dünyasına karışmadım ki, onların mahkûmu olayım. Onlara mürâcaat edeyim. Ben kader-i İlâhînin mahkûmuyum. Ve ona karşı kusurum var. Ona mürâcaat ediyorum.

İkincisi: Bu dünya çabuk tebeddül eder bir misâfirhâne olduğunu yakînen îmân edip bildim. Onun için hakîkî vatan değil, her yer birdir. Mâdem vatanımda bâkî kalmayacağım. Beyhûde ona karşı çabalamak, oraya gitmek, bir şeye yaramıyor. Mâdem her yer misâfirhânedir. Eğer misâfirhâne sâhibinin rahmeti yâr ise, herkes yârdır. Her yer yarar. Eğer yâr değilse, her yer kalbe bârdır. Ve herkes düşmandır.

Üçüncüsü: Mürâcaat kanun dâiresinde olur. Hâlbuki bu altı senedir, bana karşı muâmele, keyfî ve fevkalkānûndur. Menfîler kanunuyla bana muâmele edilmedi. Hukuk-u medeniyetten ve belki hukuk-u dünyeviyeden iskāt edilmiş bir tarzda bana baktılar. Bu fevkalkānûn muâmele edenlere, kanun nâmına mürâcaat ma‘nâsız olur.

Dördüncüsü: Bu sene buranın müdürü, benim nâmıma Barla’nın bir mahallesi hükmünde olan Bedre Karyesi’nde, tebdîl-i hava için birkaç gün kalmaya dâir mürâcaat etti. Müsâade etmediler. Böyle ehemmiyetsiz bir ihtiyacıma cevâb-ı red verenlere nasıl mürâcaat edilir? Mürâcaat edilse, zillet içinde fâidesiz bir tezellül olur

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç