Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 382
Azametli, bahtsız bir kıt‘anın
Şânlı, tâli‘siz bir devletin
Değerli, sâhibsiz bir kavmin
Reçetesi
Veyâhûd
Bedîüzzamân’ın
Münâzarâtı
SAYFA 383
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Kırk beş sene evvel, Eski Saîd’in aşâirin suâllerine verdiği cevabların bir kısmıdır.
S Dine zarar olmasın, ne olursa olsun.
C İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar.
Hem de mağlûb bîçâre bir padişaha yâhûd müdâhin me’mûrlara veyâhûd mantıksız polislere i‘timâd edilir ve dinin himâyesi onlara bırakılırsa, acaba daha mı iyidir? Yoksa efkâr-ı âmme-i milletin arkasındaki hissiyât-ı İslâmiyenin ma‘deni olan herkesin kalbindeki şefkat-i imâniye olan envâr-ı İlâhiyenin lemeâtının ictimâ‘larından ve hamiyet-i İslâmiyenin şerârât-ı neyyirânesinin imtizâcından hâsıl olan amûd-u nûrânînin ve o seyf-i elmâsın hamiyetine bırakılırsa daha mı iyidir? Siz muhâkeme ediniz.
Evet, şu amûd-u nûrânî Hâşiye, dinin himâyetini şehâmetinin başına, murâkabenin gözüne, hamiyetinin omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz, lemeât-ı müteferrika tele’lüe başlamış. Yavaş yavaş incizâb ile imtizâc edecektir. Fenn-i hikmette takarrur etmiştir ki, hiss-i dînî, lâsiyyemâ, dîn-i hakk-ı fıtrînin sözü daha nâfiz, hükmü daha âlî, te’sîri daha şedîddir.
Elhâsıl Başkasına i‘timâd etmeyen, nefsiyle teşebbüs eder. Size bir misâl söyleyeceğim: Siz göçersiniz. Göçerin malı koyundur, o işi bilirsiniz. Şimdi her biriniz, bazı koyunları bir çobanın uhdesine vermişsiniz. Hâlbuki çoban tenbel ve muâvini kayıdsız, köpekleri değersizdir. Tamamıyla ona i‘timâd etseniz, rahatla evlerinizde yatsanız, bîçâre koyunları müstebid kurtlar ve hırsızlar ve belâlar içinde bıraksanız, daha mı iyidir? Yoksa onun adem-i kifâyetini bilmekle, nevm-i gafleti terk edip, hânesinden her biri bir kahraman gibi koşsun, koyunların etrafında halka tutup, bir çobana bedel, bin muhâfız olmakla, hiç bir kurt ve hırsız cesâret etmesin, daha mı iyidir?
SAYFA 384
Acaba Mamhûrân hırsızlarını tevbekâr ve sofî eden, şu sır değil midir? Evet, rûhları ağlamak istedi, biri bahâne oldu, ağladılar.
Evet evet, neam neam Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa, şevkiniz bozulmasın, teessüf etmeyiniz. Zîrâ kâinâtı nagamâtıyla raksa getiren, hakāikin esrârını ihtizâza veren mûsîka-i İlâhiye hiç durmuyor. Sermeden zirm zirm Hâşiyeeder.
Padişahların padişahı olan Sultân-ı Ezelî’nin Kur’ân denilen mûsîka-i İlâhiyesi ile, umûm âlemi doldurarak kubbe-i âsumânda zırmen getirmekle, sadef-i kehf-misâl olan ulemâ ve meşâyih ve hutebânın dimağ ve kalb ve femlerine vurarak, aksü’s-sadâ onların lisânlarından çıkıp seyr ü seyelân ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyayı zirm zirm ile ihtizâza getiren o sadânın tecessüm ve intibâıyla, umûm kütüb-ü İslâmiyeyi bir tanbûr ve kanunun birer teli ve şeridi hükmüne getiren ve her bir tel, bir nev‘iyle onu i‘lân eden o sadâ-yı semâvî ve rûhânîyi, kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen, acaba sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini veya pîş reşk gibi hükûmet adamlarının vızvızalarını işitecek midir?
Elhâsıl İnkılâb-ı siyâsî cihetiyle dininden havf eden adamın dinde hissesi, beytü’l-ankebût gibi zayıf düşmüş cehâlettir, onu korkutur. Taklîddir, onu telâşa düşürttürür. Zîrâ i‘timâd-ı nefsin fıkdânı ve aczin vücûdu cihetiyle, saâdetini yalnız hükûmetin cebinden zannettiğinden, kalbini, aklını da hükûmetin kesesinde tahayyül eder, korkar.
S Bazı adam, dediğiniz gibi demiyor. Belki Mehdî gelmek lâzımdır, der. Zîrâ dünya şeyhûhet i‘tibâriyle müşevveşedir. İslâmiyet, ağrâzın teneffüsüyle mütezelziledir.
C Eğer Mehdî acele edip gelse, baş-göz üstüne, hemen gelmeli Zîrâ güzel bir zemîn, müheyyâ ve mümehhed oldu. Zannettiğiniz gibi çirkin değildir. Güzel çiçekler, baharda vücûd-pezîr olur. Rahmet-i İlâhiye şânındandır ki, şu milletin sefâleti nihâyet-pezîr olsun. Bununla beraber kim dese: Zaman bütün berbâd oldu.
SAYFA 385
Eskisine temâyül gösterse, bilmediği hâlde İslâmiyet’in muhâlefetinden neş’et eden eski seyyiâtı, bazı ecnebîlerin zannı gibi İslâmiyet’e isnâd etmektir.
S Efkârı teşvîş eden, hürriyet ve meşrûtiyeti takdîr etmeyen kimlerdir?
C Cehâlet ağanın, inâd efendinin, garaz beyin, intikām paşanın, taklîd hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht-ı riyâsetlerinde, insan milletinden menba‘-ı saadetimiz olan meşvereti inciten bir cem‘iyettir. HâşiyeBenî-beşerde ona intisâb eden, bir dirhem zararını bin lira milletin menfaatine fedâ etmeyen; hem de menfaatini ızrâr-ı nâsta gören; hem de muvâzenesiz, muhâkemesiz ma‘nâ veren; hem de meyl-i intikam ve garaz-ı şahsîsini fedâ etmediği hâlde, mağrurâne millete ruhunu fedâ etmek da‘vâsında bulunan; hem de beylik veya tavâif-i mülûk mukaddemesi olan muhtariyet veya istibdâd-ı mutlak ma‘nâsıyla bir cumhûriyet gibi gayr-i ma‘kūl fikirlerde bulunan; hem de zulüm görmüş, kîn bağlamış, hürriyet ve meşrûtiyetin birinci ihsânı olan af ve istirâhat-i umûmiyeyi, fikr-i intikamına yediremediğinden, herkesin a‘sâbına dokundurmakla, tâ heyecana gelip terbiye görmekle teşeffî isteyenlerdir.
S Neden bunların umûmuna fenâ diyorsun? Hâlbuki hayırhâhımız gibi görünüyorlar.
C Hiç bir müfsid, ben müfsidim demez. Dâimâ sûret-i hakdan görünür. Yâhûd bâtılı hak görür. Evet, kimse demez, ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zîrâ çok silik söz, ticârette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabûl etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim hâlde ifsâd ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayâlin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise, kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduâyı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.
SAYFA 386
S Neden hüsn-ü zannımıza sû’-i zan edersin? Eski padişahlar ve eski hükûmetler seni haktan çeviremedi. Jön Türkler sizi kendilerine râm ve müdâheneci edemediler. Zîrâ seni hapsettiler, asacaklardı. Sen tezellül etmedin. Merdâne çıktın. Hem sana büyük maaş vereceklerdi, kabûl etmedin. Demek sen onların tarafdârlığı için demiyorsun. Demek hak tarafdârısın.
C Evet, hakkı tanıyan, hakkın hâtırını hiç bir hâtıra fedâ etmez. Zîrâ hakkın hâtırı âlîdir. Hiç bir hâtıra fedâ edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-ü zannınızı kabûl etmem. Zîrâ bir müfside, bir dessâsa hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delîl ve âkıbete bakınız.
S Nasıl anlayacağız? Biz câhiliz, sizin gibi ehl-i ilmi taklîd ederiz.
C Çendân câhilsiniz, fakat âkilsiniz. Hanginizle zebîb, yani üzümü paylaşsam, zekâvetiyle bana hile edebilir. Demek cehliniz özür değil. İşte müştebih ağaçları gösteren, semereleridir. Öyle ise, benim ve onların fikirlerimizin netîcelerine bakınız. İşte birisinde istirâhat ve itâattir; ötekisinde ihtilâf ve zarar saklanmıştır.
Size bir misâl daha söyleyeceğim: Şu sahrâda bir nâr görünür. Ben derim, nûrdur. Nâr olsa da, eski nârdan kalma, zayıf yukarı tabakasıdır. Geliniz, etrafına halka tutup temâşâ edelim. İstifâza edip, tâ tabaka-i nâriye yırtılsın, istifâde eyleyelim. Eğer dediğim gibi nûr ise, zâten istifâde edeceğiz. Eğer onların dedikleri gibi nâr olsa, karıştırmadık ki bizi yaksın. Onlar diyorlar ki: Ateş sûzândır. Eğer nûr olursa, kalb ve gözlerini kör eder. Eğer nâr dedikleri nûr-u saadet Hâşiye dünyanın hangi tarafına çıkmış ise, milyonlarla insanın tulum gibi kan suyu üzerine boşaltılmış ise söndürülmemiş. Hatta bu iki senedir mülkümüzde iki üç def‘a söndürülmesine teşebbüs edildi. Fakat söndürmek isteyenler, kendileri söndüler. Hâşiye
SAYFA 387
S Sen dedin ateş değil, şimdi ateş nazarıyla bakıyorsun.
C: Evet nûr, fenâlara nârdır.
S O fırkadan ehl-i fazl kısmına ne diyeceğiz? Onlar iyi adamlardır.
C Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenâlık yapıyorlar.
S Nasıl iyilikten fenâlık gelir?
C Muhâli taleb etmek, kendine fenâlık etmektir. Zerrâtı günahkârlardan mürekkeb bir hükûmet, tamamıyla ma‘sûm olamaz. Demek nokta-i nazar, hükûmetin hasenâtı seyyiâtına tereccühüdür. Yoksa seyyiesiz hükûmet, muhâl-i âdîdir. Ben öyle adamlara anarşist nazarıyla bakıyorum. Zîrâ onlardan birisi Allâh etmesin bin sene yaşayacak olsa, âdetâ mümkün hükûmetin hangi sûretini görse, hülya ile yine râzı olmayacak. Şu hülyanın netîcesi olan meylü’t-tahrîb ile, o sûreti bozmaya çalışacak. Hâşiye Şu hâlde böylelerin fenâ zannettikleri Jön Türkler nazarlarında dahi mel‘ûn, anarşist ve iğtişâşcı fırkasından addolunurlar. Meslekleri ihtilâl ve fesâddır.
S Belki onlar eski hâli istiyorlar?
C Size kısa bir söz söyleyeceğim. Ezber edebilirsiniz. İşte Eski hâl muhâl; ya yeni hâl veya izmihlâl Kendisi İslâm, millet-i hâkimesi İslâm, üssü’l-esâs siyâseti de şu düstûrdur: Bu devletin dîni dîn-i İslâm’dır. Şu esası vikāye etmek vazîfemizdir. Çünki milletimizin mâye-i hayatiyesidir.
SAYFA 388
S Demek hükûmet, bundan sonra da İslâmiyet ve dîn için hizmet edecek midir?
C Hayhay Bazı akılsız dinsizler müstesnâ olmak şartıyla, hükûmetin hedef-i maksadı; velev gizli ve uzak olsa bile, uhuvvet-i îmâniye sırrıyla, üç yüz milyonu bir vücûd eden ve nûrânî olan İslâmiyet’in silsilesini takviye ve muhâfaza etmektir. Zîrâ nokta-i istinâd ve nokta-i istimdâd yalnız odur. Yağmurun katarâtı, nûrun lemeâtı dağınık ve yayılmış kaldıkça, çabuk kurur, çabuk söner. Fakat sönmemek ve mahvolmamak için, Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak bize لَا تَتَفَرَّقُوا ve لَا تَقْنَطُوا ile ezel cânibinden nidâ ediyor. Evet, şeş cihetinden nağme-i lâ tegnetû, eyler hurûş.
Evet, zarûret ve incizâb ve temâyül ve tecârüb ve tecâvüb ve tevâtür, o katarât ve lemeâtı musâfaha ettirerek, ortalarındaki mesâfeyi tayyedip, bir havz-ı âb-ı hayat ve dünyayı ışıklandıracak bir elektrik-i nevvâreyi teşkîl edecektir. Zîrâ kemâlin cemâli dindir. Hem dîn saâdetin ziyâsıdır. Hissin ulviyetidir. Vicdânın selâmetidir. Hâşiye
S Şimdi hürriyet bahsini suâl edeceğiz. Nedir şu hürriyet ki, o kadar te’vîlât onda birbiriyle çekişiyorlar? Ve hakkında acîb, garîb rüyalar görülür?
C Yirmi seneden beri onu, hatta rüyalarda ta‘kîb eden ve o sevdâ ile her şeyi terk eden birisi size güzel cevâb verebilir.
S Hürriyeti bize çok fenâ tefsîr etmişler. Hatta âdetâ hürriyette insan, her ne sefâhet ve rezâlet işlese, başkasına zarar etmemek şartıyla bir şey denilmez. Acaba böyle midir?
C Öyleler hürriyeti değil, belki sefâhet ve rezâletlerini i‘lân ile çocuk bahanesi gibi bir hezeyân ediyorlar. Zîrâ nâzenîn hürriyet, âdâb-ı şerîatla müteeddibe ve mütezeyyinedir. Yoksa sefâhet ve rezâletteki hürriyet, hürriyet değildir.
SAYFA 389
Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdâdıdır, nefs-i emmâreye esîr olmaktır.
Hürriyet, umûmî efrâdın zerrât-ı hürriyâtının muhassalıdır. Hürriyetin şânı odur ki, ne nefsine, ne gayrıya zararı dokunmasın. عَلٰٓی اَنَّ كَمَالَ الْحُرِّیَّةِ اَنْ لَا یَتَفَرْعَنَ; وَاَنْ لَا یَسْتَهْزِئَ بِحُرِّیَّةِ غَیْرِهٖ; اِنَّ الْمُرَادَ حَقٌّ; لٰكِنَّ الْمُجَاهَدَةَ لَیْسَتْ فٖی سَبٖیلِهَا Hâşiye
S Bazı nâs, senin gibi ma‘nâ vermiyorlar. Hem de bazı Jön Türklerin a‘mâl ve etvârı pis tefsîr ediliyor. Zîrâ bazı Ramazân’ı yer, rakı içer, namazı terk eder. Böyle Allâh’ın emrinde hıyânet eden, nasıl millete sadâkat edecektir?
C Evet, neam, hakkınız var. Fakat hamiyet ayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdân, fezâil-i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, andan hakîkî hamiyet ve sadâkat ve adâlet beklenilmez. Fakat iş ve san‘at başka olduğu için, fâsık bir adam güzel çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi sâat yapabilir. İşte şimdi salâhat ve mahâreti, ta‘bîr-i âharla fazîleti ve hamiyeti, nûr-u kalb ve nûr-u fikri cem‘ edenler, vezâife kifâyet etmezler. Öyle ise ya mahârettir veya salâhattir. San‘atta mahâret ise müreccahtır. Hem de o sarhoş namazsızlar Jön Türk değiller, belki şeyn Türktürler. Yani fenâ ve çirkin Türktürler. Genç Türklerin râfızîleridirler. Her şeyin bir râfızîsi var. Hürriyetin râfızîsi de süfehâdır.
Ey Türkler ve Kürdler İnsaf ediniz. Bir râfızî bir hadîse yanlış ma‘nâ verse veya yanlış amel etse, acaba hadîsi inkâr etmek mi lâzımdır, yoksa o râfızîyi tahtie edip, nâmûs-u hadîsi muhâfaza etmek mi lâzımdır? Belki hürriyet budur ki, kānûn-u adâlet ve te’dîbden başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfûz kalsın. Herkes harekât-ı meşrûasında şâhâne serbest olsun. لَا یَجْعَلْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ nehyinin sırrına mazhar olsun.
SAYFA 390
S Demek, biz eskiden beri hürriyetimize mâlik idik. Hürriyetimiz tev’em olarak bizimle doğmuş. Öyle ise başkalar keyiflensin, bize ne?
C Evet, zâten o sevdâ-yı hürriyettir ki, sizi tahammülsüz meşakkatlere mütehammil kılmış. Ve medeniyetin müşa‘şa‘ bu kadar mehâsininden, sizin ankā meşrebâneniz sizi müstağnî etmiştir. Fakat ey göçerler Sizde olanı yarı hürriyettir. Diğer yarısı, başkasının hürriyetini bozmamaktır. Hem de kūt-u lâyemût ve vahşet ile âlûde olan hürriyet, sizin dağ komşularınız olan hayvanlarda da bulunur. Vâkıâ, şu bîçâre vahşi hayvanların bir lezzeti ve tesellîsi varsa, o da hürriyetleridir. Lâkin güneş gibi parlak, her rûhun ma‘şûkası ve cevher-i insaniyetin küfvü o hürriyettir ki, saâdet sarây-ı medeniyette oturuyor. Ma‘rifet ve fazîlet ve İslâmiyet hulleleriyle mütezeyyinedir.
S Ne diyorsun? Şu senâ ettiğin hürriyet hakkında denilmiştir: حُرِّیَّةٌ حَرِیَّةٌ بِالنَّارِ لِاَنَّهَا تَخْتَصُّ بِالْكُفَّارِ
C O bîçâre şâir, hürriyeti bolşevizm mesleği ve ibâha mezhebi zannetmiş. Hâşâ Belki insana karşı hürriyet, Allâh’a karşı ubûdiyeti intâc eder. Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Abdülhamîd’e ahrârdan ziyâde hücûm ederdi. Ve derdi: Hürriyeti ve kānûn-u esâsîyi otuz sene evvel kabûl ettiği için fenâdır. İşte yâhû Sultan Abdülhamîd’in mecbûr olduğu istibdâdını hürriyet zanneden ve kānûn-u esâsînin müsemmâsız isminden ürken adamın sözünde ne kıymet olur? Hem de yirmi senelik İslâmiyet’in bir fedâîsi de demiştir: Güzel ta‘rîf حُرِّیَّةٌ عَطِیَّةُ الرَّحْمٰنِ اِذْ اَنَّهَا خَٓاصِّیَّةُ الْاٖیمَانِ
S Nasıl, hürriyet îmânın hâssasıdır?
C Zîrâ râbıta-i îmân ile Sultân-ı Kâinât’a hizmetkâr olan adam, tezellüle tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdâdı altına girmeye izzet ve şehâmet-i îmâniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna
1 Hayme-nişînler tarafından, yani göçebe, siyah çadırlı bedevîlerin suâlidir.
SAYFA 391
tecâvüzü dahi şefkat-i îmâniyesi bırakmaz. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir bîçâreye tahakküme dahi tenezzül etmez. Demek îmân ne kadar mükemmel olursa, o derecede hürriyet parlar. İşte asr-ı saadet
S Bir büyük adama, bir velîye, bir şeyhe, bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onların meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların ve fazîletlerinin esiriyiz.
C Velâyet, şeyhlik, büyüklüğün şânı tevâzu‘ ve mahviyettir. Tekebbür ve tahakküm değildir. Demek tekebbür eden, sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.
S Neden tekebbür küçüklük alâmetidir?
C Zîrâ her bir insan için, içinde görünerek ve onunla nâsı temâşâ edecek bir mertebe-i haysiyet ve şöhret vardır. İşte o mertebe, eğer kāmet-i isti‘dâdından daha yüksek ise, o, o seviyede görünmek için tekebbür ile ona uzanıp, tetâvül ve tekebbür edecektir. Şâyet kıymet ve istihkākı daha bülend ise, tevâzu‘ ile takavvüs edip ona eğilecektir.
S Pekâlâ kabûl ettik ki, hürriyet iyidir, güzeldir. Fakat şu Rûm ve Ermenîlerin hürriyeti çirkin görünüyor, bizi düşündürür. Re’yin nedir?
C Evvelâ: Onların hürriyeti, onlara zulmetmemek ve râhat bırakmaktır. Bu ise şer‘îdir. Bundan fazlası, sizin fenâlığınıza, dîvâneliğinize karşı bir tecâvüzleridir. Cehâletinizden bir istifâdeleridir.
Sâniyen Farz ediniz ki, hürriyetleri bildiğiniz gibi size fenâ olsun. Lâkin yine biz ehl-i İslâm zararlı değiliz. Çünki içimizdeki Ermenîler üç milyon olmadığı gibi, gayr-i müslimler dahi on milyon yoktur. Hâlbuki bizim milletimiz ve ebedî kardeşlerimiz üç yüz milyondan ziyâde iken, bunlar üç müdhiş kayd-ı istibdâd ile mukayyed olup, ecnebîlerin
SAYFA 392
istibdâd-ı ma‘neviyelerinin taht-ı esâretlerinde ezilirler. İşte hürriyetimizin bir şu‘besi olan gayr-i müslimlerin hürriyeti, bizim umûm milletimizin hürriyetinin rüşvetidir. Ve o müdhiş istibdâd-ı ma‘nevînin Hâşiyedâfiidir. Ve o kayıdların anahtarıdır. Ve ecnebîlerin bizim dûşümüze çöktürdükleri müdhiş istibdâd-ı ma‘nevînin râfiidir. Evet, Osmânlıların hürriyeti, koca Asya tâliinin keşşâfıdır. İslâmiyet’in bahtının miftâhıdır. İttihâd-ı İslâm sûrunun temelidir.
S Nedir o üç kayıd ki, istibdâd-ı ma‘nevî onunla âlem-i İslâmiyet'i kaydetmiştir?
C Meselâ, Rus hükûmetinin istibdâdı bir kayıddır. Rus milletinin tahakkümü de diğer bir kayıddır. Âdât-ı küfriye ve zâlimânelerinin tagallübü de üçüncü bir kayıddır. İngiliz hükûmeti, gerçi zâhiren müstebid değilse de, milleti mütehakkimedir. Âdâtı dahi mütegallibedir. İşte size Hindistân bir burhân ve Mısır yarı burhândır. Binâenaleyh milletimiz ya üç veya bir buçuk kayıd ile mukayyeddir. Buna mukābil bizim gayr-i müslimlerin ayaklarında, yalnız bir yalancı kaydımız vardı. Ona bedelen çok nazlarını çektiğimiz gibi, onlar neslen ve serveten ziyâdeleştiler. Biz bir nevi‘ hizmetkârlık olan me’mûriyet ve askerlik cihetiyle servet ve nesilce aşağıya düştük. Fikr-i milliyet, hürriyetin pederidir. Yine esîr Ekrâd ve Etrâk idi. İşte o yalancı kaydı, üç veya on milyonun ayağında açıyoruz. Tâ ki üç kayıd ile mukayyed üç yüz milyon İslâm’ın hürriyetine meydan açılsın. HâşiyeElbette âcilen üçü veren ve âcilen üç yüzünü kazanan, hasâret etmiyor.
وَسَیَاْخُذُ الْاِسْلَامُ بِیَمٖینِهٖ مِنَ الْحُجَّةِ سَیْفًا صَارِمًا جَزَّارًا مُهَنَّدًا وَبِشِمَالِهٖ مِنَ الْحُرِّیَّةِ لِجَامَ فَرَسٍ عَرَبِیٍّ مُشْرِقِ اللَّوْنِ فَالِقًا بِفَأْسِهٖ وَقَوْسِهٖ رُؤُسَ الْاِسْتِبْدَادِ الَّذٖی بِهِ انْدَرَسَ Hâşiyeبَسَاتٖینُنَا
SAYFA 393
S Heyhât Nasıl hürriyetimiz umûm âlem-i İslâm’ın hürriyetinin mukaddimesi ve fecr-i sâdıkı olur?
C İki cihet ile. Birincisi: Bizde olan istibdâd, Asya’nın hürriyetine zulmânî bir sed çekmişti. Ziyâ-yı hürriyet o muzlim perdeden geçemez idi ki, gözleri açsın, kemâlâtı göstersin. İşte bu seddin tahrîbi ile, fikr-i hürriyet Çin’e kadar yayıldı ve yayılacaktır. Fakat Çin ifrât edip komünist oldu. Âlemdeki terâzinin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birdenbire terâzinin öteki gözünde olan vahşet ve istibdâdı kaldırdı. Git gide kalkacak. Eğer siz sahîfe-i efkârı okusanız, tarîk-i siyâseti görseniz, hutebâ-yı umûmî olan doğru konuşan cerâidi dinleseniz, anlayacaksınız ki, Arabistân, Hindistân, Cava, Mısır, Kafkas, Afrika ve emsâllerinde o derece fikr-i hürriyetin galeyânıyla, âlem-i İslâm’ın efkârında öyle bir tahavvül-ü azîm ve inkılâb-ı acîb ve terakkî-i fikrî ve teyakkuz-u tâm intâc etmiştir ki, bahâsına yüz sene verse idik, yine ucuzdu.
Zîrâ hürriyet, milliyeti gösterdi. Milliyet sadefinde olan İslâmiyet’in cevher-i nûrânîsi tecellîye başladı. İslâmiyet’in ihtizâzını ihbâr etti ki, her bir Müslim, cüz’-i ferd gibi başıboş değildir. Belki her biri, mürekkebât-ı mütedâhile-i mütesâideden bir cüz’dür. Sâir eczâlar ile, câzibe-i umûmiye-i İslâmiyet noktasında birbiriyle sıla-i rahimleri vardır. Şu ihbâr, bir kavî ümîd verir ki, nokta-i istinâd, nokta-i istimdâd gāyet kavî ve metîndir. Şu ümîd, ye’sle öldürülen kuvve-i ma‘neviyemizi ihyâ etti. Şu hayat, âlem-i İslâm'daki galeyân eden fikr-i hürriyetten istimdâd ederek, umûm âlem-i İslâm üzerine çökmüş olan istibdâd-ı ma‘nevî-i umumînin perdelerini parça parça Hâşiyeedecektir. عَلٰی رَغْمِ اَنْفِ اَبِی الْیَاْسِ
İkinci Cihet: Şimdiye kadar ecnebîler bahane-mahane tutardı. Milletimizi eziyorlardı. Şimdi ise ellerinde urûk-u insaniyetkârânelerine veya damar-ı mutaassıbânelerine veya a‘sâb-ı dessâsânelerine dokunduracak, ellerinde serrişte-i bahâne olacak öyle nokta bulamazlar. Bulsalar da tutamazlar. Bâhusûs medeniyet, hubb-u insaniyeti tevlîd eder.
SAYFA 394
S HâşiyeHeyhât Bize teselli veren şu ulvî emeli ye’se inkılâb ettiren, etrafımızda hayatımızı zehirlettirmek ve devletimizi parça parça etmek için ağızlarını açmış o müdhiş yılanlara ne diyeceğiz?
C Korkmayınız. Medeniyet, fazîlet, hürriyet âlem-i insaniyette galebe çalmaya başladığından, bizzarûre terâzinin öteki yüzü şey’en fe-şey’en hafifleşecektir. Farz-ı muhâl olarak, Allâh etmesin, eğer bizi parça parça edip öldürseler, emîn olsunlar, biz yirmi olarak öleceğiz, üç yüz olarak dirileceğiz.
Başımızdan rezâil ve ihtilâfâtın gubârını silkip, hakîkî münevver, müttehid olarak kervân-ı benî-beşere pişdârlık edeceğiz. Biz en şedîd, en kavî, en bâkî hayatı intâc eden öyle bir ölümden korkmayız. Biz ölsek de İslâmiyet sağ kalır.
S Gayr-i müslimlerle nasıl müsâvî olacağız?
C Müsâvât ise fazîlet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise, şâh ve gedâ birdir. Acaba bir şerîat, Karıncaya bilerek kasden ayak basmayınız dese, ta‘zîbinden men‘ ederse, nasıl benî-âdemin hukukunu ihmâl eder? Kellâ Biz imtisâl etmedik. Evet, İmâm-ı Alî’nin Radıyallâhü Anh, âdî bir Yahûdî ile muhâkemesi; ve medâr-ı fahriniz olan Salâhaddîn-i Eyûbî’nin miskîn bir Hristiyan ile mürâfaası, sizin şu yanlışınızı tashîh eder zannederim. Hâşiye
SAYFA 395
S Rûm ve Ermenîlerin hürriyeti, bizi teşvîş ediyor. Bir kerre tecâvüze başlıyorlar. Bir kerre, Hürriyet ve meşrûtiyet bizimdir, biz yaptık diyorlar. Bizi me’yûs ediyorlar.
C Zannediyorum tecâvüzleri, eskiden sizden tahayyül ettikleri tecâvüze karşı bir teşeffî-i gayz ve bundan sonra sizden tevehhüm ettikleri tecâvüze karşı bir nümâyiş gibidir. Eğer tamamıyla îmân etseler ki tecâvüz sizden olmaz, adâlete kanâat edeceklerdir. Şâyet adâlete kanâat etmezlerse, hak, hakkın kuvvetiyle burunlarını kırıp iknâ‘ ettirecektir.
Hem de meşrûtiyeti biz istihsâl ettik olan sözleri yalandır. Hürriyet ve meşrûtiyet, askerimizin süngüsüyle, cem‘iyet-i milliyenin kalemiyle sahîfe-i vücûda geldi. Öyle herzegûların arzuları, beylik ve muhtariyetin ammizâdesi olan adem-i merkeziyet-i siyâsiye idi. Sonra da yüzde doksan bize ittibâ‘ ettiler. Beşi geveze, birkaç tanesi de zevzeklik edip, eski hülyalarından vazgeçmek istemiyorlar.
S Yahûdî ve Nasârâ ile muhabbetten Kur’ân’da nehiy vardır. لَا تَتَّخِذُوا الْیَهُودَ وَالنَّصَارٰٓی اَوْلِیَٓاءَ Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz?
C Evvelen: Delîl, kat‘iyyü’l-metîn olduğu gibi, kat‘iyyü’d-delâlet olmak gerektir. Hâlbuki te’vîl ve ihtimâlin mecâli vardır. Zîrâ nehy-i Kur’ânî, âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise takyîd olunabilir. Zaman bir büyük müfessirdir. Kaydını izhâr etse, i‘tirâz olunmaz. Hem de hüküm, müştak üzerine olsa, me’haz-i iştikākı, illet-i hüküm gösterir. Demek bu nehiy, Yahûdî ve Nasârâ ile yahûdiyet ve nasrâniyet olan aynaları hasebiyledir.
Hem de bir adam zâtı için sevilemez. Belki muhabbet, sıfat veya san‘atı içindir. Öyle ise her bir müslümanın her bir sıfatı müslüman olması lâzım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve san‘atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binâenaleyh müslüman olan bir sıfatı veya bir san‘atı istihsân etmekle iktibâs etmek, neden câiz olmasın? Ehl-i kitâbdan bir haremin olsa, elbette seveceksin.
Sâniyen Zaman-ı saadette bir inkılâb-ı azîm-i dînî vücûda geldi. Bütün ezhânı nokta-i dîne çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adâveti o noktada toplayıp muhabbet ve adâvet ederlerdi. Onun için gayr-i müslimlere olan