Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 8
[İKİNCİ MEKTÛB]
O mezkûr ve ma‘lûm talebesinin hediyesine karşı, cevâbdan bir parçadır.
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Sâlisen: Bana bir hediye gönderdin. Gāyet ehemmiyetli bir kāidemi bozmak istersin. Ben demiyorum ki, kardeşim ve biraderzâdem olan Abdülmecîd ve Abdurrahmân’dan kabûl etmediğim gibi, senden de kabûl etmem. Çünkü sen onlardan daha ileri ve rûhuma daha yakın olduğundan herkesin hediyesi reddedilse, seninki bir def‘aya mahsûs olmak üzere reddedilmez. Fakat bu münâsebetle o kaidemin sırrını söyleyeceğim. Şöyle ki:
Eski Saîd minnet almazdı. Minnetin altına girmekten ise, ölümü tercîh ederdi. Çok zahmet ve meşakkat çektiği hâlde kāidesini bozmadı. Eski Saîd’in senin bu bîçâre kardeşine irsiyet kalan şu hasleti ise, tezehhüd ve sun‘î bir istiğnâ değil. Belki dört, beş ciddî esbâba istinâd eder.
Birincisi: Ehl-i dalâlet; ehl-i ilmi, ilmi vâsıta-i cer etmekle ithâm ediyorlar. İlmi ve dîni kendilerine medâr-ı maîşet yapıyorlar deyip, insafsızcasına onlara hücûm ediyorlar. Bunları fiilen tekzîb lâzımdır.
İkincisi: Neşr-i hak için enbiyâya ittibâ‘ etmekle mükellefiz. Kur’ân-ı Hakîm’de hakkı neşredenler اِنْ اَجْرِیَ اِلَّا عَلَی اللّٰهِ اِنْ اَجْرِیَ اِلَّا عَلَی اللّٰهِ diyerek insanlardan istiğnâ göstermişler. Sûre-i Yâ-Sîn’de اِتَّبِعُوا مَنْ لَا یَسْئَلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ cümlesi, mes’elemiz hakkında çok ma‘nîdârdır.
Üçüncüsü: Birinci Söz’de beyân edildiği gibi, Allâh nâmına vermek, Allâh nâmına almak lâzımdır. Hâlbuki ekseriyâ ya veren gāfildir, kendi nâmına verir, zımnî bir minnet eder. Ya alan gāfildir, Mün‘im-i Hakîkî’ye âit şükrü ve senâyı zâhirî esbâba verir, hatâ eder.
SAYFA 9
Dördüncüsü: Tevekkül, kanâat ve iktisâd öyle bir hazîne ve bir servettir ki, hiç bir şey ile değişilmez. İnsanlardan ahz-ı mâl edip, o tükenmez hazîne ve defineleri kapatmak istemem. Rezzâk-ı Zülcelâl’e yüz binler şükrediyorum ki, küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbûr etmemiş. Onun keremine istinâden, bakiye-i ömrümü de o kaide ile geçirmesini rahmetinden niyâz ediyorum.
Beşincisi: Bir-iki senedir çok emâreler ve tecrübelerle kat‘î kanâatim oldu ki, halkların malını, hususan zenginlerin ve me’mûrların hediyelerini almaya me’zun değilim. Bazıları bana dokunuyor. Belki dokunduruluyor, yedirilmiyor. Bazen bana zararlı bir sûrete çevriliyor. Demek gayrın malını almamaya ma‘nen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir.
Hem bende bir tevahhuş var. Herkesi her vakit kabûl edemiyorum. Halkın hediyesini kabûl etmek, onların hâtırını sayıp istemediğim vakitte onları kabûl etmek lâzım geliyor. O da hoşuma gitmiyor. Hem tasannu‘ ve temelluktan beni kurtaran bir parça kuru ekmek yemek ve yüz yamalı bir libâs giymek, bana daha hoş geliyor. Gayrın en a‘lâ baklavasını yemek, en murassa‘ libâsını giymek ve onların hâtırını saymaya mecbûr olmak, bana nâ-hoş geliyor.
Altıncısı ve istiğnâ sebebinin en mühimmi: Mezhebimizce en mu‘teber olan İbn-i Hacer diyor ki: Salâhat niyetiyle sana verilen bir şey, sâlih olmazsan, kabûl etmek harâmdır. İşte şu zamanın insanları hırs ve tama‘ yüzünden küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar. Benim gibi günâhkâr bir bîçâreyi, sâlih veya velî tasavvur ederek, sonra bir ekmek veriyorlar. Eğer hâşâ, ben kendimi sâlih bilsem, o alâmet-i gurûrdur. Salâhatin ademine delîldir. Eğer kendimi sâlih bilmezsem, o malı kabûl etmek câiz değildir. Hem âhirete müteveccih a‘mâle mukābil sadaka ve hediyeyi almak, âhiretin bâkî meyvelerini dünyada fânî bir sûrette yemek demektir.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîd
SAYFA 10
[ÜÇÜNCÜ MEKTÛB]
O ma‘lûm talebesine gönderilen mektûbun bir parçasıdır.
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Hâmisen: Bir mektûbda buradaki hissiyâtıma hissedâr olmak arzusunu yazmıştın. İşte binden birini işit: Bir gece yüz tabakalık irtifâ‘da, bir katran ağacının başındaki yuvada, semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne baktım. Kur’ân-ı Hakîm’in فَلَٓا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِ kaseminde, ulvî bir nûr-u i‘câz ve parlak bir sırr-ı belâgat gördüm. Evet, seyyâr yıldızlara ve istitâr ve intişârlarına işâret eden şu âyet, gāyet âlî bir nakş-ı san‘at ve âlî bir levha-i ibret, nazar-ı temâşâya gösteriyor.
Evet, şu seyyâreler, kumandanları olan güneşin dâiresinden çıkıyorlar, sâbit yıldızlar dâiresine girerek semâda yeni yeni nakışları ve san‘atları gösteriyorlar. Bazen kendileri gibi parlak bir yıldıza omuz omuza verir, güzel bir vaz‘iyet gösteriyorlar. Bazen küçük yıldızlar içine girip bir kumandan sûretini gösteriyorlar. Husûsuyla bu mevsimde, akşamdan sonra ufukta Zühre Yıldızı ve fecirden evvel diğer parlak bir arkadaşı, gāyet şirin ve güzel bir vaz‘iyet gösteriyorlar. Sonra vazîfe-i teftîşiyelerini ve nakş-ı san‘atta mekiklik hizmetini îfâdan sonra yine dönüp, sultanları olan güneşin şa‘şaalı dâiresine girip gizleniyorlar.
Şimdi şu Hunnes, Künnes ta‘bîr edilen seyyâreleriyle şu zeminimizi kâinât fezâsında birer gemi, birer tayyâre sûretinde kemâl-i intizâm ile döndüren ve seyr-u seyahat ettiren zâtın haşmet-i rubûbiyetini ve şaʻşaa-i saltanat-ı ulûhiyetini güneş gibi parlaklığıyla gösteriyorlar. Bak bir saltanatın haşmetine ki, gemileri ve tayyâreleri içinde öyleleri var ki, bin def‘a küre-i arz kadar bir cesâmette ve bir saniyede sekiz sâat mesâfeyi kat‘ eden sür‘attedir. İşte böyle bir sultâna ubûdiyet ve îmânla intisâb etmek ve şu dünyada ona misâfir olmak, ne kadar âlî bir saâdet, ne derece büyük bir şeref olduğunu kıyâs et.
SAYFA 11
Sonra kamere baktım. وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ âyetinin gāyet parlak bir nûr-u i‘câzı ifade ettiğini gördüm. Evet, kamerin takdîri ve tedvîri ve tedbîr ve tenvîri ve zemine ve güneşe karşı gāyet dakîk bir hesabla vaz‘iyetleri, o kadar hayretfezâ, o derece hârikadır ki, Onu öyle tanzîm eden ve takdîr eden bir Kadîr’e hiç bir şey ağır gelmez. Onu öyle yapan her şeyi yapabilir fikrini, temâşâ eden her bir zîşuûra ders verir.
Hem öyle bir tarzda güneşi ta‘kîb ediyor ki, bir saniye kadar yolunu şaşırmıyor. Zerre kadar vazîfesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana سُبْحَانَ مَنْ تَحَیَّرَ فٖی صُنْعِهِ الْعُقُولُ dedirtiyor.
Hususan Mayıs’ın âhirinde olduğu gibi, bazı vakitte ince hilâl şeklinde Süreyyâ menziline girdiği vakit, hurmâ ağacının eğilmiş beyaz bir dalı sûretini ve Süreyyâ bir salkım sûretini gösterdiğinden, o yeşil semâ perdesi arkasında, hayâle nûrânî büyük bir ağacın vücûdunu tahayyül ettirir. Güyâ o ağaçtan bir dalının bir sivri ucu o perdeyi delmiş, bir salkımıyla beraber başını çıkarmış, Süreyyâ ve hilâl olmuş. Ve sâir yıldızlar da o gaybî ağacın meyveleri olduğunu hayâle telkîn eder. İşte كَالْعُرْجُونِ الْقَدٖیمِ teşbîhinin letâfetini, belâgatini gör.
Sonra هُوَ الَّذٖی جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فٖی مَنَاكِبِهَا âyeti hâtırıma geldi ki, zemîn musahhar bir sefîne, bir merkûb olduğunu işâret ediyor. O işaretten, kendimi fezâ-yı kâinâtta sür‘atle seyâhat eden pek büyük bir geminin yüksek bir mevkiinde gördüm. At ve gemi gibi bir merkûbe binildiği zaman kırâati sünnet olan سُبْحَانَ الَّذٖی سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنٖینَ âyetini okudum.
Hem gördüm ki, küre-i arz şu hareketle sinema levhalarını gösteren bir makine vaz‘iyetini aldı. Bütün semâvâtı harekete getirdi. Bütün yıldızları muhteşem bir ordu gibi sevke başladı. Öyle şirin ve yüksek manzaraları gösterdi ki, ehl-i fikri mest ve hayrân eder. فسبحان اللّٰە dedim. Ne kadar az bir masrafla, ne kadar çok ve büyük ve garîb ve acîb, âlî ve gālî işler görülüyor. Bu noktadan İki Nükte-i Îmâniye hâtıra geldi.
Birincisi: Birkaç gün evvel bir misafirim bana suâl etti. O şübheli suâlin esası şudur: Cennet ve cehennem pek çok uzaktırlar. Haydi, ehl-i cennet lütf-u İlâhî ile berk ve Burâk gibi uçarak haşirden geçerler, cennete giderler.
SAYFA 12
Fakat ehl-i cehennem, sakîl cisimleri ve büyük ve ağır günahların yükleri altında nasıl gidecekler? Hangi vâsıta ile? İşte hâtıra gelen şudur: Nasıl ki, meselâ Amerika’da bütün milletlere âit umûmî bir kongreye da‘vet edilse, her millet büyük gemisine biner, oraya gider. Öyle de, bahr-i muhît-i kâinâtta, bir senede yirmi beş bin senelik uzun bir seyahate alışan küre-i arz, ahâlisini alır, gider, mahşer meydanına boşaltır.
Hem her otuz üç metrede bir derece-i harâret tezâyüd ettiği delâletiyle, merkez-i arzda bulunan cehennem ateşinin hadîsçe beyân olunan derece-i harâretine muvâfık iki yüz bin derece-i harâreti taşıyan ve hadîsin rivâyâtına göre, dünyada ve berzahta büyük cehennemin bazı vazîfelerini gören ateşini cehenneme döker. Sonra emr-i İlâhî ile daha güzel ve bâkî bir sûrete tebeddül eder. Âhiret âleminden bir menzil olur.
Hâtıra gelen İkinci Nükte Sâni‘-i Kadîr, Fâtır-ı Hakîm, Vâhid-i Ehad kemâl-i kudretini ve cemâl-i hikmetini ve delîl-i vahdetini göstermek için, pek az bir şeyle çok işleri görmek, pek küçük bir şeyle pek büyük vazîfeleri gördürmeyi âdet etmiştir. Bazı Sözler’de demiştim ki: Eğer bütün eşyâ bir tek zâta isnâd edilse, vücûb derecesinde bir suhûlet, bir kolaylık peydâ eder. Eğer eşyâ müteaddid sâni‘lere, esbâblara isnâd edilse, imtinâ‘ derecesinde bir suûbet, bir müşkilât ortaya düşer. Çünkü bir zâbit gibi veya usta gibi bir tek zât, kesretli efrâda ve kesretli taşlara bir fiil ile, bir hareket ile ve suhûletle bir vaz‘iyet verip bir netice hâsıl eder ki, eğer o vaz‘iyeti alması ve o netîceyi istihsâl etmesi, o ordudaki efrâda ve o direksiz kubbedeki taşlara havâle edilse, pek çok fiillerle, pek çok müşkilâtla, pek çok karışıklıklarla ancak yapılabilir.
İşte şu kâinâttaki raks ve deverân, seyir ve cevelân ve temâşâ-yı tesbîhfeşân ve fusûl-ü erbaa ve gece gündüzdeki seyerân gibi ef‘âl, eğer vahdete verilse, bir tek zât bir tek emir ile bir tek küreyi tahrîk ile mevsimlerin değişmesindeki acâib-i san‘atı ve gece gündüzün deverânındaki garâib-i hikmeti ve yıldızların ve şems ve kamerin sûrî hareketlerinde şirin temâşâ levhalarını göstermek gibi, o âlî vaz‘iyetleri ve gālî netîceleri istihsâl eder. Çünkü umûm mevcûdât ordusu onundur. İstese, arz gibi bir neferi umûm yıldızlara kumandan ta‘yîn eder. Koca güneşi, ahâlisine ısıtıcı ve ışık verici bir lâmba; ve elvâh-ı nukūş-u kudret olan fusûl-ü erbaayı da bir mekik; ve
SAYFA 13
sahâif-i kitâbet-i hikmet olan gece gündüzü de bir yay yapar. Her bir gününe ayrı bir şekilde bir kameri göstererek, evkātın hesabı için takvîmcilik yaptırır. Ve yıldızların kendilerine, raksa gelen ve cezbeden raks eden melâikenin ellerinde, süslü ve şirin, parlak, nâzenîn misbâhlar sûretini vermek gibi, arza âit çok hikmetlerini gösterir. Eğer bu vaz‘iyetler, umûm mevcûdâta hükmü ve nizâmı ve kanunu ve tedbîri müteveccih olan bir zâttan istenilmezse, o vakit umûm güneşler, yıldızlar hakîkî hareket ile ve hadsiz bir sür‘atle hadsiz bir mesâfeyi her gün kat‘ etmeleri lâzım gelir. İşte vahdette nihâyetsiz suhûlet ve kesrette nihâyetsiz suûbet bulunduğundandır ki, ehl-i san‘at ve ticâret, kesrete bir vahdet verir. Tâ suhûlet ve kolaylık olsun. Yani şirketler teşkîl ederler.
Elhâsıl: Dalâlet yolunda nihâyetsiz müşkilât var. Hidâyet ve vahdet yolunda nihâyetsiz suhûlet var.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîd
[DÖRDÜNCÜ MEKTÛB]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
سَلَامُ اللّٰهِ وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَیْكُمْ وَعَلٰٓی اِخْوَانِكُمْ لَاسِیَّمَا الٓخرە
Azîz kardeşlerim,
Ben şimdi Çam Dağı’nda, yüksek bir tepede, büyük bir çam ağacının tepesinde bir menzilde bulunuyorum. İnsden tevahhuş ve vuhûşa ünsiyet ettim. İnsanlarla sohbet arzu ettiğim vakit, hayâlen sizleri yanımda bulur, bir hasbihâl ederim. Sizinle mütesellî olurum. Bir mâni‘ olmazsa, bir-iki ay burada yalnız kalmak arzusundayım. Barla’ya dönsem, arzunuz vechile sizden ziyâde müştâk olduğum şifâhî bir musâhebe çâresini arayacağız.
Şimdi bu çam ağacında hâtıra gelen iki-üç hâtırayı yazıyorum. Birincisi Bir parça mahrem bir sırdır. Fakat senden sır saklanmaz. Şöyle ki: Ehl-i hakîkatin bir kısmı nasıl ki ism-i Vedûd’a mazhardırlar. Ve a‘zamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcûdâtın pencereleriyle Vâcibü’l-Vücûd’a bakıyorlar. Öyle de, şu hiç-ender-hiç olan kardeşinize, yalnız hizmet-i Kur’âna
SAYFA 14
istihdâmı hengâmında ve o hazîne-i bî-nihâyenin dellâlı olduğu bir vakitte, ism-i Rahîm ve ism-i Hakîm mazhariyetine medâr bir vaz‘iyet verilmiş. Bütün Sözler, o mazhariyetin cilveleridir. İnşâallâh o Sözler وَمَنْ یُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِیَ خَیْرًا كَثٖیرًا sırrına mazhardırlar.
İkincisi: Tarîk-i Nakşî hakkında denilen: دَرْ طَرٖیقِ نَقْشِبَنْدٖی لَازِمْ آمَدْ چَارِ تَرْكْ: تَرْكِ دُنْیَا; تَرْكِ عُقْبَا; تَرْكِ هَسْتٖی; تَرْكِ تَرْكْ olan fıkra-i ra‘nâ, birden hâtıra geldi. O hâtıra ile beraber, birden şu fıkra tulû‘ etti:
(Der tarîk-i aczmendî lâzım âmed çâr çiz: Fakr-ı mutlak; acz-i mutlak; şükr-ü mutlak; şevk-i mutlak ey azîz)
Sonra senin yazdığın, Bak kitâb-ı kâinâtın safha-i rengînine; ilâ-âhirihî olan rengîn ve zengin şiir hâtırıma geldi. O şiir ile semânın yüzündeki yıldızlara baktım. Keşke şâir olsa idim. Bunu tekmîl etse idim dedim. Hâlbuki şiir ve nazma isti‘dâdım yokken yine başladım. Fakat nazım ve şiir yapamadım. Nasıl hutûr etti ise, öyle yazdım. Benim vârisim olan sen, istersen nazma çevir, tanzîm et. İşte birden hâtıra gelen şu:
Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şîrînine Nâme-i nurîn-i hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler: Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultânına
Birer burhan-ı nurefşânız biz vücûd-u Sânia. Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.
Şu zemînin yüzünü yaldızlayan Nâzenîn mu'cizâtı çün melek seyranına
Şu semânın arza bakan, Cennete dikkat eden Binler müdakkik gözleriz biz. Hâşiye
Tûbâ-yı hilkatten semâvât şıkkına Hep kehkeşân ağsânına
Bir Cemîl-i Zülcelâl'in dest-i hikmetiyle takılmış Pek güzel meyveleriz biz.
Şu semâvât ehline birer mescid-i seyyâr, Birer hâne-i devvâr, birer ulvî âşiyâne,
Birer misbâh-ı nevvâr, birer gemi-i cebbâr, Birer tayyâreleriz biz.
SAYFA 15
Bir Kadîr-i Zülkemâlin, bir Hakîm-i Zülcelâl’in Birer mu'cize-i kudret, birer harika-i san'at-ı Hâlıkane,
Birer nâdire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, Birer nûr âlemiyiz biz.
Böyle yüz bin dil ile yüz bin burhân gösteririz. İşittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü. Hem işitmez sözümüzü, Hak söyleyen âyetleriz biz.
Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize müsebbihiz, zikrederiz abîdâne
Kehkeşân’ın halka-i kübrâsına mensûb birer meczublarız biz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîd
[BEŞİNCİ MEKTÛB]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Silsile-i Nakşî’nin kahramanı ve bir güneşi olan İmâm-ı Rabbânî ra, Mektubât’ında demiş ki: Hakāik-i îmâniyeden bir mes’elenin inkişâfını, binler ezvâk ve mevâcid ve kerâmâta tercîh ederim. Hem demiş ki: Bütün tarîklerin nokta-i müntehâsı, hakāik-i îmâniyenin vuzûh ve inkişâfıdır. Hem demiş ki: Velâyet üç kısımdır. Biri velâyet-i suğrâ ki, meşhûr velâyettir. Biri velâyet-i vustâ, biri velâyet-i kübrâdır. Velâyet-i kübrâ ise, verâset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakîkate yol açmaktır. Hem demiş ki: Tarîk-i Nakşî’de iki kanat ile sülûk edilir. Yani hakāik-i îmâniyeye sağlam bir sûrette i‘tikād etmek ve ferâiz-i dîniyeyi imtisâl etmek ile olur. Bu iki cenâhta kusur varsa, o yolda gidilmez.
Öyle ise, Tarîk-i Nakşî’nin Üç Perdesi var. Birisi ve en birincisi ve en büyüğü Doğrudan doğruya hakāik-i îmâniyeye hizmettir ki, İmâm-ı Rabbânî de ra âhirzamanda ona sülûk etmiştir.
İkincisi: Ferâiz-i dîniyeye ve sünnet-i seniyeye tarîkat perdesi altında hizmettir.
Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin izâlesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir.
SAYFA 16
Birincisi farz, ikincisi vâcib, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir. Mâdem hakîkat böyledir. Ben tahmîn ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkādir-i Geylânî ra ve Şâh-ı Nakşibend ra ve İmâm-ı Rabbânî ra gibi zâtlar bu zamanda olsa idiler, bütün himmetlerini hakāik-i îmâniyenin ve akāid-i İslâmiyenin takviyesine sarf edeceklerdi. Çünkü saâdet-i ebediyenin medârı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekāvet-i ebediyeye sebebiyet verir. Îmânsız cennete gidemez. Fakat tasavvufsuz cennete giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz. Fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir. Hakāik-i İslâmiye gıdadır. Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr-ü sülûk ile bazı hakāik-i îmâniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle, kırk dakîkada o hakāike çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil.
İşte otuz üç aded Sözler, böyle Kur’ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar.
Mâdem hakîkat budur. Esrâr-ı Kur’âniyeye âit yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münâsib bir ilaç, bir merhem ve zulümâtın tehâcümâtına ma‘rûz hey’et-i İslâmiyeye en nâfi‘ bir nûr ve dalâlet vâdîlerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu i‘tikādındayım.
Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehâletten gelse, izâlesi kolaydır. Fakat dalâlet fenden ve ilimden gelse, izâlesi müşkildir. Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşâd ile yola gelebilirdi. Çünkü öyleler kendilerini beğeniyorlar. Hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenâb-ı Hakk şu zamanda, i‘câz-ı Kur’ân’ın ma‘nevî lemeâtından olan ma‘lûm Sözler’i, şu dalâlet zındıkasına bir tiryâk hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîd
SAYFA 17
[ALTINCI MEKTÛB]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
سَلَامُ اللّٰهِ وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَیْكُمَا وَعَلٰٓی اِخْوَانِكُمَا مَادَامَ الْمَلَوَانِ وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ وَمَادَامَ الْقَمَرَانِ وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ
Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyâr-ı gurbette medâr-ı tesellilerim,
Mâdem Cenâb-ı Hakk sizleri, fikrime ihsân ettiği ma‘nâlara hissedâr etmiştir. Elbette hissiyâtıma da hissedâr olmak hakkınızdır. Sizleri ziyâde müteessir etmemek için gurbetimdeki firkatimin ziyâde elîm kısmını tayyedip, bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyle ki: Şu iki-üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen on beş yirmi günde bir def‘a misâfir yanımda bulunur. Sâir vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır dağcılar yakınımda yok, dağıldılar.
İşte gece vakti, şu garîbâne dağlarda sessiz, sadâsız, yalnız, ağaçların hazînâne hemhemeleri içinde kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm. Birincisi: İhtiyârlık sırrıyla hemen ekseriyet-i mutlaka ile akrân ve ahbâbımdan ve akāribimden yalnız ve garîb kaldım. Onlar beni bırakıp âlem-i berzaha gittiklerinden neş’et eden hazîn bir gurbeti hissettim. İşte şu gurbet içinde ayrı diğer bir dâire-i gurbet açıldı. O da, geçen bahar gibi alâkadâr olduğum ekser mevcûdât beni bırakıp gittiklerinden hâsıl olan firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde bir dâire-i gurbet daha açıldı ki, vatanımdan ve akāribimden ayrı düşüp yalnız kaldığımdan tevellüd eden firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde gecenin ve dağların garîbâne vaz‘iyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi. Ve şu gurbetten dahi şu fânî misâfirhâneden ebedü’l-âbâd tarafına harekete âmâde olan rûhumu fevkalâde bir gurbette gördüm. Birden فسبحان اللّٰە dedim.
Bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır, düşündüm. Kalbim feryâd ile dedi:
یَارَبْ غَرٖیبَمْ, بٖی كَسَمْ, ضَعٖیفَمْ, نَاتُوَانَمْ, عَلٖیلَمْ, عَاجِزَمْ, اِخْتِیَارَمْ بٖی اِخْتِیَارَمْ, اَلْاَمَانْ كُویَمْ, عَفُوْ جُویَمْ, مَدَدْ خَواهَمْ, زِدَرْكَاهَتْ اِلٰهٖی
Birden nûr-u îmân, feyz-i Kur’ân, lütf-u Rahmân imdâdıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri beş nûrânî ünsiyet dâirelerine çevirdiler. Lisânım حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ söyledi. Kalbim فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِیَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَیْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ âyetini okudu. Aklım dahi ızdırâbından ve dehşetinden feryâd eden nefsime hitâben dedi:
SAYFA 18
Bırak bîçâre feryâdı, belâdan kıl tevekkül. Zîrâ feryâd, belâ-ender hatâ-ender belâdır bil.
Belâ vereni buldunsa eğer, safâ-ender vefâ-ender atâ-ender belâdır bil.
Mâdem öyle, bırak şekvâyı, şükret. Çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.
Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ-ender fenâ-ender hebâ-ender belâdır bil.
Cihân dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçücük bir belâdan, gel tevekkül kıl.
Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Hem üstâdlarımdan Mevlânâ Celâleddîn’in nefsine dediği gibi dedim: اُو كُفْتْ اَلَسْتُ وَتُوكُفْتٖی بَلٰی. شُكْرِ بَلٰی چٖیسْتْ كَشٖیدَنِ بَلَا سِرِّ بَلَا چٖیسْتْ. یَعْنٖی كِە مَنَمْ حَلْقَە زَنِ دَرْكَهِ فَقْرُ و فَنَا
O vakit nefsim dahi: Evet, evet. Acz ve tevekkül ile, fakr ve ilticâ ile nûr kapısı açılır, zulmetler dağılır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نُورِ الْاٖیمَانِ وَالْاِسْلَامِ dedi. Meşhûr Hikem-i Atâiye’nin şu fıkrası مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ; وَمَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ Yani Cenâb-ı Hakk’ı bulan neyi kaybeder? Ve onu kaybeden neyi kazanır? Yani onu bulan her şeyi bulur. Onu bulmayan hiç bir şeyi bulmaz. Bulsa da başına belâ bulur. Ne derece âlî bir hakîkat olduğunu gördüm. Ve طُوبٰی لِلْغُرَبَٓاءِ hadîsinin sırrını anladım, şükrettim.
İşte kardeşlerim, karanlıklı bu gurbetler, çendân nûr-u îmân ile nûrlandılar. Fakat yine bende bir derece hükümlerini icrâ ettiler. Ve şöyle bir düşünceyi verdiler: Mâdem ben garibim ve gurbetteyim. Ve gurbete gideceğim. Acaba şu misafirhânedeki vazîfem bitmiş midir? Tâ ki sizleri ve Sözler’i tevkîl etsem ve bütün bütün alâkamı kessem fikri hâtırıma geldi. Onun için sizden sormuştum ki: Acaba yazılan Sözler kâfî midir? Noksânı var mı? Yani vazîfem bitmiş midir? Tâ ki rahat-ı kalble kendimi nûrlu, zevkli, hakîkî bir gurbete atıp, dünyayı unutup, Mevlânâ Celâleddîn’in dediği gibi دَانٖی سَمَاعْ چِە بُوَدْ بٖی خُودْ شُدَنْ; زِهَسْتٖی اَنْدَرْ فَنَایِ مُطْلَقْ ذَوْقِ بَقَا چَشٖیدَنْ deyip, ulvî bir gurbeti arayabilir miyim diye, sizi o suâller ile tasdî‘ etmiştim.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîd
SAYFA 19
[YEDİNCİ MEKTÛB]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz kardeşlerim,
Bana söylemek üzere ŞamlıHâfız’a iki şey demişsiniz. Birincisi Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Zeyneb’i ra tezevvücünü, eski zaman münâfıkları gibi yeni zamanın ehl-i dalâleti dahi medâr-ı tenkîd buluyorlar. Nefsânî, şehevânî telakkî ediyorlar, diyorsunuz.
Elcevab: Yüz bin def‘a hâşâ ve kellâ O dâmen-i muallâya şöyle pest şübühâtın eli yetişmez Evet, on beş yaşından kırk yaşına kadar, harâret-i garîziyenin galeyânlı hengâmında ve hevesât-ı nefsâniyenin iltihâbı zamanında, dost ve düşmanın ittifâkıyla kemâl-i iffet ve tamâm-ı ismet ile Hatîcetü’l-Kübrâ radıyallâhü anhâ gibi ihtiyârca bir tek kadın ile iktifâ ve kanâat eden bir zâtın, kırktan sonra, yani harâret-i garîziye tevakkufu hengâmında ve hevesât-ı nefsâniyenin sükûneti zamanında kesret-i izdivâc ve tezevvücâtı, bizzarûre ve bilbedâhe nefsânî olmadığını ve başka ehemmiyetli hikmetlere müstenid olduğunu, zerre kadar insafı olana isbat eder bir huccettir.
O hikmetlerden birisi şudur ki: Zât-ı risâletin akvâli gibi, ef‘âl ve ahvâli ve etvâr ve harekâtı dahi menâbi‘-i dîn ve şerîattır. Ve ahkâmın me’hazleridir. Şıkk-ı zâhirîsine Sahâbeler hamele oldukları gibi, husûsî dâiresindeki mahfî ahvâlâtından tezâhür eden esrâr-ı dîn ve ahkâm-ı şerîatın hameleleri ve râvîleri de Ezvâc-ı Tâhirât’tır. Ve bilfiil o vazîfeyi îfâ etmişlerdir. Esrâr ve ahkâm-ı dînin hemen yarısı, belki onlardan geliyor. Demek bu azîm vazîfeye bir çok ve meşrebce muhtelif Ezvâc-ı Tâhirât lâzımdır. Gelelim Hazret-i Zeyneb’in ra tezevvücüne: Yirmi Beşinci Söz’ün Birinci Şu‘lesi’nin Üçüncü Şuâ‘ının misâllerinden olan مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِیّٖنَ âyetine dâir şöyle yazılmış ki: İnsanların tabakātına göre bir tek âyet, müteaddid vücûhlarla, her bir tabakanın fehmine göre bir ma‘nâ ifade ediyor. Bir tabakanın şu âyetten hisse-i fehmi şudur ki: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı veya oğlum hitâbına mazhar olan Zeyd radıyallâhü anh, rivâyet-i sahîha ile i‘tirâfına binâen, izzetli zevcesini kendine ma‘nen küfüv bulmadığı için
SAYFA 20
tatlîk etmiş. Yani Hazret-i Zeyneb ra, başka yüksek bir ahlâkta yaratılmış. Ve bir peygambere zevce olacak fıtratta olduğunu, Zeyd ra ferâsetle hissetmiş. Ve kendisini ona zevc olacak fıtratta kendine küfüv bulmadığından, ma‘nevî imtizâcsızlığa sebebiyet verdiği için tatlîk etmiştir. Allâh’ın emriyle Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış. Yani زَوَّجْنَاكَهَا nin işaretiyle, o nikâh bir akd-i semâvî olduğuna delâletiyle, hârikulâde ve örf ve muâmelât-ı zâhiriye fevkınde, sırf kaderin hükmüyledir ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o hükm-ü kadere inkıyâd göstermiştir ve mecbûr olmuştur. Nefis arzusuyla değildir.
Şu kader hükmünün de ehemmiyetli bir hükm-ü şer‘î ve mühim bir hikmet-i âmmeyi ve şumûllü bir maslahat-ı umûmiyeyi tazammun eden لِكَیْ لَا یَكُونَ عَلَی الْمُؤْمِنٖینَ حَرَجٌ فٖٓی اَزْوَاجِ اَدْعِیَٓائِهِمْ âyet-i kerîmesinin işaretiyle, büyüklerin küçüklere Oğlum demeleri, zıhâr mes’eleleri gibi, yani karısına Anam gibisin dese haram olduğu gibi değildir ki, ahkâm onun ile değişsin. Hem büyüklerin raiyetlerine ve peygamberlerin ümmetlerine pederâne nazar ve hitâbları, vazîfe-i risâlet i‘tibâriyledir. Şahsiyet-i insaniye i‘tibâriyle değildir ki, onlardan zevce almak uygun düşmesin.
İkinci bir tabakanın hisse-i fehmi şudur ki: Bir büyük âmir, raiyetine pederâne bir şefkat ile bakar. Eğer o âmir, zâhirî ve bâtınî bir pâdişâh-ı rûhânî olsa, merhameti pederin yüz def‘a şefkatinden ileri gittiği için, raiyetinin efrâdı onun hakîkî evlâdı gibi, ona peder nazarıyla bakarlar. Peder nazarı ise, zevc nazarına inkılâb edemediğinden; ve kız nazarı da zevce nazarına kolayca değişmediğinden, efkâr-ı âmmede Peygamber’in mü’minlerin kızlarını alması şu sırra uygun gelmediği için, Kur’ân o vehmî def‘ maksadıyla der: Peygamber, rahmet-i İlâhiye hesabıyla size şefkat eder, pederâne muâmele eder. Ve risâlet nâmına siz onun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyet-i insaniye i‘tibâriyle pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münâsib düşmesin. Ve sizlere oğlum dese, ahkâm-ı şerîat i‘tibâriyle siz onun evlâdı olamazsınız
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîd
SAYFA 21
[SEKİZİNCİ MEKTÛB]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ isimleri بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ girdiklerinin ve her mübârek şeyin başında zikredilmelerinin çok hikmetleri var. Onların beyânını başka vakte ta‘lîkan, şimdilik kendime âit bir hissimi söyleyeceğim. Kardeşim Ben er-Rahmân er-Rahîm isimlerini öyle bir nûr-u a‘zam görüyorum ki, bütün kâinâtı ihâta eder. Ve her rûhun bütün hâcât-ı ebediyesini tatmîn edecek ve hadsiz düşmanlarından emîn edecek, nûrlu ve kuvvetli görünüyorlar. Bu iki nûr-u a‘zam olan isimlere yetişmek için en mühim bulduğum vesîle, fakr ile şükür; acz ile şefkattir. Yani ubûdiyet ve iftikārdır.
Şu mes’ele münâsebetiyle hâtıra gelen ve muhakkikîne, hatta bir üstâdım olan İmâm-ı Rabbânî’ye muhâlif olarak diyorum ki: Hazret-i Ya‘kūb Aleyhisselâm’ın Yûsuf Aleyhisselâm’a karşı şedîd ve parlak hissiyâtı, muhabbet ve aşk değildir. Belki şefkattir. Çünkü şefkat aşk ve muhabbetten çok keskin ve parlak ve ulvî ve nezîhtir. Ve makam-ı nübüvvete lâyıktır. Fakat muhabbet ve aşk, mecâzî mahbûblara ve mahlûklara karşı derece-i şiddette olsa, o makam-ı muallâ-yı nübüvvete lâyık düşmüyor. Demek, Kur’ân-ı Hakîm’in parlak bir i‘câz ile parlak bir sûrette gösterdiği ve ism-i Rahîm’in vusûlüne vesîle olan hissiyât-ı Ya‘kūbiye as, yüksek bir derece-i şefkattir. İsm-i Vedûd’e vesîle-i vusûl olan aşk ise, Züleyhâ’nın Yûsuf Aleyhisselâm’a karşı olan muhabbet mes’elesindedir. Demek Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, Hazret-i Ya‘kūb Aleyhisselâm’ın hissiyâtını ne derece Züleyhâ’nın hissiyâtından yüksek göstermişse, şefkat dahi o derece aşktan daha yüksek görünüyor.