Bağış Yap
MEKTÛBATİkinci Mektub

8

[İKİNCİ MEKTÛB]

O mezkûr ve ma‘lûm talebesinin hediyesine karşı, cevâbdan bir parçadır.

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Sâlisen: Bana bir hediye gönderdin. Gāyet ehemmiyetli bir kāidemi bozmak istersin. Ben demiyorum ki, kardeşim ve biraderzâdem olan Abdülmecîd ve Abdurrahmân’dan kabûl etmediğim gibi, senden de kabûl etmem. Çünkü sen onlardan daha ileri ve rûhuma daha yakın olduğundan herkesin hediyesi reddedilse, seninki bir def‘aya mahsûs olmak üzere reddedilmez. Fakat bu münâsebetle o kaidemin sırrını söyleyeceğim. Şöyle ki:

Eski Saîd minnet almazdı. Minnetin altına girmekten ise, ölümü tercîh ederdi. Çok zahmet ve meşakkat çektiği hâlde kāidesini bozmadı. Eski Saîd’in senin bu bîçâre kardeşine irsiyet kalan şu hasleti ise, tezehhüd ve sun‘î bir istiğnâ değil. Belki dört, beş ciddî esbâba istinâd eder.

Birincisi: Ehl-i dalâlet; ehl-i ilmi, ilmi vâsıta-i cer etmekle ithâm ediyorlar. İlmi ve dîni kendilerine medâr-ı maîşet yapıyorlar deyip, insafsızcasına onlara hücûm ediyorlar. Bunları fiilen tekzîb lâzımdır.

İkincisi: Neşr-i hak için enbiyâya ittibâ‘ etmekle mükellefiz. Kur’ân-ı Hakîm’de hakkı neşredenler اِنْ اَجْرِیَ اِلَّا عَلَی اللّٰهِ اِنْ اَجْرِیَ اِلَّا عَلَی اللّٰهِ diyerek insanlardan istiğnâ göstermişler. Sûre-i Yâ-Sîn’de اِتَّبِعُوا مَنْ لَا یَسْئَلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ cümlesi, mes’elemiz hakkında çok ma‘nîdârdır.

Üçüncüsü: Birinci Söz’de beyân edildiği gibi, Allâh nâmına vermek, Allâh nâmına almak lâzımdır. Hâlbuki ekseriyâ ya veren gāfildir, kendi nâmına verir, zımnî bir minnet eder. Ya alan gāfildir, Mün‘im-i Hakîkî’ye âit şükrü ve senâyı zâhirî esbâba verir, hatâ eder.

9

Dördüncüsü: Tevekkül, kanâat ve iktisâd öyle bir hazîne ve bir servettir ki, hiç bir şey ile değişilmez. İnsanlardan ahz-ı mâl edip, o tükenmez hazîne ve defineleri kapatmak istemem. Rezzâk-ı Zülcelâl’e yüz binler şükrediyorum ki, küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbûr etmemiş. Onun keremine istinâden, bakiye-i ömrümü de o kaide ile geçirmesini rahmetinden niyâz ediyorum.

Beşincisi: Bir-iki senedir çok emâreler ve tecrübelerle kat‘î kanâatim oldu ki, halkların malını, hususan zenginlerin ve me’mûrların hediyelerini almaya me’zun değilim. Bazıları bana dokunuyor. Belki dokunduruluyor, yedirilmiyor. Bazen bana zararlı bir sûrete çevriliyor. Demek gayrın malını almamaya ma‘nen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir.

Hem bende bir tevahhuş var. Herkesi her vakit kabûl edemiyorum. Halkın hediyesini kabûl etmek, onların hâtırını sayıp istemediğim vakitte onları kabûl etmek lâzım geliyor. O da hoşuma gitmiyor. Hem tasannu‘ ve temelluktan beni kurtaran bir parça kuru ekmek yemek ve yüz yamalı bir libâs giymek, bana daha hoş geliyor. Gayrın en a‘lâ baklavasını yemek, en murassa‘ libâsını giymek ve onların hâtırını saymaya mecbûr olmak, bana nâ-hoş geliyor.

Altıncısı ve istiğnâ sebebinin en mühimmi: Mezhebimizce en mu‘teber olan İbn-i Hacer diyor ki: Salâhat niyetiyle sana verilen bir şey, sâlih olmazsan, kabûl etmek harâmdır. İşte şu zamanın insanları hırs ve tama‘ yüzünden küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar. Benim gibi günâhkâr bir bîçâreyi, sâlih veya velî tasavvur ederek, sonra bir ekmek veriyorlar. Eğer hâşâ, ben kendimi sâlih bilsem, o alâmet-i gurûrdur. Salâhatin ademine delîldir. Eğer kendimi sâlih bilmezsem, o malı kabûl etmek câiz değildir. Hem âhirete müteveccih a‘mâle mukābil sadaka ve hediyeyi almak, âhiretin bâkî meyvelerini dünyada fânî bir sûrette yemek demektir.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

10

[ÜÇÜNCÜ MEKTÛB]

O ma‘lûm talebesine gönderilen mektûbun bir parçasıdır.

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Hâmisen: Bir mektûbda buradaki hissiyâtıma hissedâr olmak arzusunu yazmıştın. İşte binden birini işit: Bir gece yüz tabakalık irtifâ‘da, bir katran ağacının başındaki yuvada, semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne baktım. Kur’ân-ı Hakîm’in فَلَٓا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِ kaseminde, ulvî bir nûr-u i‘câz ve parlak bir sırr-ı belâgat gördüm. Evet, seyyâr yıldızlara ve istitâr ve intişârlarına işâret eden şu âyet, gāyet âlî bir nakş-ı san‘at ve âlî bir levha-i ibret, nazar-ı temâşâya gösteriyor.

Evet, şu seyyâreler, kumandanları olan güneşin dâiresinden çıkıyorlar, sâbit yıldızlar dâiresine girerek semâda yeni yeni nakışları ve san‘atları gösteriyorlar. Bazen kendileri gibi parlak bir yıldıza omuz omuza verir, güzel bir vaz‘iyet gösteriyorlar. Bazen küçük yıldızlar içine girip bir kumandan sûretini gösteriyorlar. Husûsuyla bu mevsimde, akşamdan sonra ufukta Zühre Yıldızı ve fecirden evvel diğer parlak bir arkadaşı, gāyet şirin ve güzel bir vaz‘iyet gösteriyorlar. Sonra vazîfe-i teftîşiyelerini ve nakş-ı san‘atta mekiklik hizmetini îfâdan sonra yine dönüp, sultanları olan güneşin şa‘şaalı dâiresine girip gizleniyorlar.

Şimdi şu Hunnes, Künnes ta‘bîr edilen seyyâreleriyle şu zeminimizi kâinât fezâsında birer gemi, birer tayyâre sûretinde kemâl-i intizâm ile döndüren ve seyr-u seyahat ettiren zâtın haşmet-i rubûbiyetini ve şaʻşaa-i saltanat-ı ulûhiyetini güneş gibi parlaklığıyla gösteriyorlar. Bak bir saltanatın haşmetine ki, gemileri ve tayyâreleri içinde öyleleri var ki, bin def‘a küre-i arz kadar bir cesâmette ve bir saniyede sekiz sâat mesâfeyi kat‘ eden sür‘attedir. İşte böyle bir sultâna ubûdiyet ve îmânla intisâb etmek ve şu dünyada ona misâfir olmak, ne kadar âlî bir saâdet, ne derece büyük bir şeref olduğunu kıyâs et.

11

Sonra kamere baktım. وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ âyetinin gāyet parlak bir nûr-u i‘câzı ifade ettiğini gördüm. Evet, kamerin takdîri ve tedvîri ve tedbîr ve tenvîri ve zemine ve güneşe karşı gāyet dakîk bir hesabla vaz‘iyetleri, o kadar hayretfezâ, o derece hârikadır ki, Onu öyle tanzîm eden ve takdîr eden bir Kadîr’e hiç bir şey ağır gelmez. Onu öyle yapan her şeyi yapabilir fikrini, temâşâ eden her bir zîşuûra ders verir.

Hem öyle bir tarzda güneşi ta‘kîb ediyor ki, bir saniye kadar yolunu şaşırmıyor. Zerre kadar vazîfesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana سُبْحَانَ مَنْ تَحَیَّرَ فٖی صُنْعِهِ الْعُقُولُ dedirtiyor.

Hususan Mayıs’ın âhirinde olduğu gibi, bazı vakitte ince hilâl şeklinde Süreyyâ menziline girdiği vakit, hurmâ ağacının eğilmiş beyaz bir dalı sûretini ve Süreyyâ bir salkım sûretini gösterdiğinden, o yeşil semâ perdesi arkasında, hayâle nûrânî büyük bir ağacın vücûdunu tahayyül ettirir. Güyâ o ağaçtan bir dalının bir sivri ucu o perdeyi delmiş, bir salkımıyla beraber başını çıkarmış, Süreyyâ ve hilâl olmuş. Ve sâir yıldızlar da o gaybî ağacın meyveleri olduğunu hayâle telkîn eder. İşte كَالْعُرْجُونِ الْقَدٖیمِ teşbîhinin letâfetini, belâgatini gör.

Sonra هُوَ الَّذٖی جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فٖی مَنَاكِبِهَا âyeti hâtırıma geldi ki, zemîn musahhar bir sefîne, bir merkûb olduğunu işâret ediyor. O işaretten, kendimi fezâ-yı kâinâtta sür‘atle seyâhat eden pek büyük bir geminin yüksek bir mevkiinde gördüm. At ve gemi gibi bir merkûbe binildiği zaman kırâati sünnet olan سُبْحَانَ الَّذٖی سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنٖینَ âyetini okudum.

Hem gördüm ki, küre-i arz şu hareketle sinema levhalarını gösteren bir makine vaz‘iyetini aldı. Bütün semâvâtı harekete getirdi. Bütün yıldızları muhteşem bir ordu gibi sevke başladı. Öyle şirin ve yüksek manzaraları gösterdi ki, ehl-i fikri mest ve hayrân eder. فسبحان اللّٰە dedim. Ne kadar az bir masrafla, ne kadar çok ve büyük ve garîb ve acîb, âlî ve gālî işler görülüyor. Bu noktadan İki Nükte-i Îmâniye hâtıra geldi.

Birincisi: Birkaç gün evvel bir misafirim bana suâl etti. O şübheli suâlin esası şudur: Cennet ve cehennem pek çok uzaktırlar. Haydi, ehl-i cennet lütf-u İlâhî ile berk ve Burâk gibi uçarak haşirden geçerler, cennete giderler.

12

Fakat ehl-i cehennem, sakîl cisimleri ve büyük ve ağır günahların yükleri altında nasıl gidecekler? Hangi vâsıta ile? İşte hâtıra gelen şudur: Nasıl ki, meselâ Amerika’da bütün milletlere âit umûmî bir kongreye da‘vet edilse, her millet büyük gemisine biner, oraya gider. Öyle de, bahr-i muhît-i kâinâtta, bir senede yirmi beş bin senelik uzun bir seyahate alışan küre-i arz, ahâlisini alır, gider, mahşer meydanına boşaltır.

Hem her otuz üç metrede bir derece-i harâret tezâyüd ettiği delâletiyle, merkez-i arzda bulunan cehennem ateşinin hadîsçe beyân olunan derece-i harâretine muvâfık iki yüz bin derece-i harâreti taşıyan ve hadîsin rivâyâtına göre, dünyada ve berzahta büyük cehennemin bazı vazîfelerini gören ateşini cehenneme döker. Sonra emr-i İlâhî ile daha güzel ve bâkî bir sûrete tebeddül eder. Âhiret âleminden bir menzil olur.

Hâtıra gelen İkinci Nükte Sâni‘-i Kadîr, Fâtır-ı Hakîm, Vâhid-i Ehad kemâl-i kudretini ve cemâl-i hikmetini ve delîl-i vahdetini göstermek için, pek az bir şeyle çok işleri görmek, pek küçük bir şeyle pek büyük vazîfeleri gördürmeyi âdet etmiştir. Bazı Sözler’de demiştim ki: Eğer bütün eşyâ bir tek zâta isnâd edilse, vücûb derecesinde bir suhûlet, bir kolaylık peydâ eder. Eğer eşyâ müteaddid sâni‘lere, esbâblara isnâd edilse, imtinâ‘ derecesinde bir suûbet, bir müşkilât ortaya düşer. Çünkü bir zâbit gibi veya usta gibi bir tek zât, kesretli efrâda ve kesretli taşlara bir fiil ile, bir hareket ile ve suhûletle bir vaz‘iyet verip bir netice hâsıl eder ki, eğer o vaz‘iyeti alması ve o netîceyi istihsâl etmesi, o ordudaki efrâda ve o direksiz kubbedeki taşlara havâle edilse, pek çok fiillerle, pek çok müşkilâtla, pek çok karışıklıklarla ancak yapılabilir.

İşte şu kâinâttaki raks ve deverân, seyir ve cevelân ve temâşâ-yı tesbîhfeşân ve fusûl-ü erbaa ve gece gündüzdeki seyerân gibi ef‘âl, eğer vahdete verilse, bir tek zât bir tek emir ile bir tek küreyi tahrîk ile mevsimlerin değişmesindeki acâib-i san‘atı ve gece gündüzün deverânındaki garâib-i hikmeti ve yıldızların ve şems ve kamerin sûrî hareketlerinde şirin temâşâ levhalarını göstermek gibi, o âlî vaz‘iyetleri ve gālî netîceleri istihsâl eder. Çünkü umûm mevcûdât ordusu onundur. İstese, arz gibi bir neferi umûm yıldızlara kumandan ta‘yîn eder. Koca güneşi, ahâlisine ısıtıcı ve ışık verici bir lâmba; ve elvâh-ı nukūş-u kudret olan fusûl-ü erbaayı da bir mekik; ve

13

sahâif-i kitâbet-i hikmet olan gece gündüzü de bir yay yapar. Her bir gününe ayrı bir şekilde bir kameri göstererek, evkātın hesabı için takvîmcilik yaptırır. Ve yıldızların kendilerine, raksa gelen ve cezbeden raks eden melâikenin ellerinde, süslü ve şirin, parlak, nâzenîn misbâhlar sûretini vermek gibi, arza âit çok hikmetlerini gösterir. Eğer bu vaz‘iyetler, umûm mevcûdâta hükmü ve nizâmı ve kanunu ve tedbîri müteveccih olan bir zâttan istenilmezse, o vakit umûm güneşler, yıldızlar hakîkî hareket ile ve hadsiz bir sür‘atle hadsiz bir mesâfeyi her gün kat‘ etmeleri lâzım gelir. İşte vahdette nihâyetsiz suhûlet ve kesrette nihâyetsiz suûbet bulunduğundandır ki, ehl-i san‘at ve ticâret, kesrete bir vahdet verir. Tâ suhûlet ve kolaylık olsun. Yani şirketler teşkîl ederler.

Elhâsıl: Dalâlet yolunda nihâyetsiz müşkilât var. Hidâyet ve vahdet yolunda nihâyetsiz suhûlet var.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

[DÖRDÜNCÜ MEKTÛB]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

سَلَامُ اللّٰهِ وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَیْكُمْ وَعَلٰٓی اِخْوَانِكُمْ لَاسِیَّمَا الٓخرە

Azîz kardeşlerim,

Ben şimdi Çam Dağı’nda, yüksek bir tepede, büyük bir çam ağacının tepesinde bir menzilde bulunuyorum. İnsden tevahhuş ve vuhûşa ünsiyet ettim. İnsanlarla sohbet arzu ettiğim vakit, hayâlen sizleri yanımda bulur, bir hasbihâl ederim. Sizinle mütesellî olurum. Bir mâni‘ olmazsa, bir-iki ay burada yalnız kalmak arzusundayım. Barla’ya dönsem, arzunuz vechile sizden ziyâde müştâk olduğum şifâhî bir musâhebe çâresini arayacağız.

Şimdi bu çam ağacında hâtıra gelen iki-üç hâtırayı yazıyorum. Birincisi Bir parça mahrem bir sırdır. Fakat senden sır saklanmaz. Şöyle ki: Ehl-i hakîkatin bir kısmı nasıl ki ism-i Vedûd’a mazhardırlar. Ve a‘zamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcûdâtın pencereleriyle Vâcibü’l-Vücûd’a bakıyorlar. Öyle de, şu hiç-ender-hiç olan kardeşinize, yalnız hizmet-i Kur’âna

14

istihdâmı hengâmında ve o hazîne-i bî-nihâyenin dellâlı olduğu bir vakitte, ism-i Rahîm ve ism-i Hakîm mazhariyetine medâr bir vaz‘iyet verilmiş. Bütün Sözler, o mazhariyetin cilveleridir. İnşâallâh o Sözler وَمَنْ یُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِیَ خَیْرًا كَثٖیرًا sırrına mazhardırlar.

İkincisi: Tarîk-i Nakşî hakkında denilen: دَرْ طَرٖیقِ نَقْشِبَنْدٖی لَازِمْ آمَدْ چَارِ تَرْكْ: تَرْكِ دُنْیَا; تَرْكِ عُقْبَا; تَرْكِ هَسْتٖی; تَرْكِ تَرْكْ olan fıkra-i ra‘nâ, birden hâtıra geldi. O hâtıra ile beraber, birden şu fıkra tulû‘ etti:

(Der tarîk-i aczmendî lâzım âmed çâr çiz: Fakr-ı mutlak; acz-i mutlak; şükr-ü mutlak; şevk-i mutlak ey azîz)

Sonra senin yazdığın, Bak kitâb-ı kâinâtın safha-i rengînine; ilâ-âhirihî olan rengîn ve zengin şiir hâtırıma geldi. O şiir ile semânın yüzündeki yıldızlara baktım. Keşke şâir olsa idim. Bunu tekmîl etse idim dedim. Hâlbuki şiir ve nazma isti‘dâdım yokken yine başladım. Fakat nazım ve şiir yapamadım. Nasıl hutûr etti ise, öyle yazdım. Benim vârisim olan sen, istersen nazma çevir, tanzîm et. İşte birden hâtıra gelen şu:

Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şîrînine Nâme-i nurîn-i hikmet, bak ne takrîr eylemiş.

Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler: Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultânına

Birer burhan-ı nurefşânız biz vücûd-u Sânia. Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.

Şu zemînin yüzünü yaldızlayan Nâzenîn mu'cizâtı çün melek seyranına

Şu semânın arza bakan, Cennete dikkat eden Binler müdakkik gözleriz biz. Hâşiye

Tûbâ-yı hilkatten semâvât şıkkına Hep kehkeşân ağsânına

Bir Cemîl-i Zülcelâl'in dest-i hikmetiyle takılmış Pek güzel meyveleriz biz.

Şu semâvât ehline birer mescid-i seyyâr, Birer hâne-i devvâr, birer ulvî âşiyâne,

Birer misbâh-ı nevvâr, birer gemi-i cebbâr, Birer tayyâreleriz biz.

15

Bir Kadîr-i Zülkemâlin, bir Hakîm-i Zülcelâl’in Birer mu'cize-i kudret, birer harika-i san'at-ı Hâlıkane,

Birer nâdire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, Birer nûr âlemiyiz biz.

Böyle yüz bin dil ile yüz bin burhân gösteririz. İşittiririz insan olan insana.

Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü. Hem işitmez sözümüzü, Hak söyleyen âyetleriz biz.

Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize müsebbihiz, zikrederiz abîdâne

Kehkeşân’ın halka-i kübrâsına mensûb birer meczublarız biz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

[BEŞİNCİ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Silsile-i Nakşî’nin kahramanı ve bir güneşi olan İmâm-ı Rabbânî ra, Mektubât’ında demiş ki: Hakāik-i îmâniyeden bir mes’elenin inkişâfını, binler ezvâk ve mevâcid ve kerâmâta tercîh ederim. Hem demiş ki: Bütün tarîklerin nokta-i müntehâsı, hakāik-i îmâniyenin vuzûh ve inkişâfıdır. Hem demiş ki: Velâyet üç kısımdır. Biri velâyet-i suğrâ ki, meşhûr velâyettir. Biri velâyet-i vustâ, biri velâyet-i kübrâdır. Velâyet-i kübrâ ise, verâset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakîkate yol açmaktır. Hem demiş ki: Tarîk-i Nakşî’de iki kanat ile sülûk edilir. Yani hakāik-i îmâniyeye sağlam bir sûrette i‘tikād etmek ve ferâiz-i dîniyeyi imtisâl etmek ile olur. Bu iki cenâhta kusur varsa, o yolda gidilmez.

Öyle ise, Tarîk-i Nakşî’nin Üç Perdesi var. Birisi ve en birincisi ve en büyüğü Doğrudan doğruya hakāik-i îmâniyeye hizmettir ki, İmâm-ı Rabbânî de ra âhirzamanda ona sülûk etmiştir.

İkincisi: Ferâiz-i dîniyeye ve sünnet-i seniyeye tarîkat perdesi altında hizmettir.

Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin izâlesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç