Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 431
el-Hutbetü'ş-Şâmiye Tercümesi
SAYFA 432
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Arabî Hutbetü’ş-Şâmiye tercümesinin mukaddimesidir.
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Kırk sene evvel Şam’daki Câmiü’l-Emevî’de, Şâm ulemâsının ısrârıyla, içinde yüz ehl-i ilim bulunan on bin adama yakın bir azîm cemâate verilen bu Arabî ders risâlesindeki hakîkatleri, bir hiss-i kablelvukū‘ ile Eski Saîd hissetmiş. Kemâl-i kat‘iyetle müjdeler vermiş. Ve pek yakın bir zamanda o hakîkatler görünecek zannetmiş. Hâlbuki iki harb-i umûmî ve yirmi beş sene devam eden bir istibdâd-ı mutlak, o hiss-i kable’l-vukūun kırk elli sene te’hîrine sebeb olmuş. Ve şimdi o zamandaki verdiği haberlerin aynen tezâhürleri âlem-i İslâmiyet’te başlamış. Demek bu pek ehemmiyetli ders, zamanı geçmiş eski bir hutbe değil, belki doğrudan doğruya bin üç yüz yirmi yediye bedel, bin üç yüz yetmişbirde ve Câmi‘-i Emevî yerine âlem-i İslâm câmi'inde, üç yüz yetmiş milyon bir cemâate hakîkatli ve taze bir ders-i ictimâî ve İslâmîdir diye, tercümesini neşretmek zamanıdır, tahmîn ederim.
Gāyet mühim bir suâle verilen çok ehemmiyetli bir cevâbı burada yazmaya münâsebet geldi. Çünki kırk sene evvel Eski Saîd, o dersinde bir hiss-i kablelvukū‘ ile Risâle-i Nûr’un hârika derslerini ve te’sîrâtını görmüş gibi bahsediyor. Onun için o suâl ve cevâbı yazacağız. Şöyle ki:
Çoklar tarafından hem bana, hem bazı Nûr kardeşlerime suâl etmişler ve ediyorlar ki: Neden bu kadar muârızlara karşı ve muannid feylesoflara ve ehl-i dalâlete mukābil Risâle-i Nûr mağlûb olmuyor? Milyonlar kıymetdâr hakîkî kütüb-ü îmâniye ve İslâmiye’nin intişârlarına bir derece sed çektikleri hâlde, sefâhet ve hayât-ı dünyeviyenin lezzetleriyle
SAYFA 433
çok bîçâre gençleri ve insanları hakāik-i îmâniyeden mahrûm bıraktıkları hâlde, en şiddetli hücûm ve en gaddârâne muâmele ve en ziyâde yalanlarla ve aleyhinde yapılan propagandalarla Risâle-i Nûr’u kırmak, insanları ondan ürkütmek ve vazgeçirmeye çalıştıkları hâlde, hiç bir eserde görülmediği bir tarzda Risâle-i Nûr’un intişârı, hatta çoğu el yazması ile altı yüz bin nüsha risâlelerinden kemâl-i iştiyâk ile perde altında intişâr etmesi ve dâhil ve hâriçte kemâl-i iştiyâk ile kendini okutturması hikmeti nedir? Sebebi nedir? diye bu meâlde çok suâllere karşı Elcevab: Deriz ki:
Kur’ân-ı Hakîm’in sırr-ı i‘câzıyla hakîkî bir tefsîri olan Risâle-i Nûr, bu dünyada bir ma‘nevî cehennemi dalâlette gösterdiği gibi; îmânda dahi bu dünyada ma‘nevî bir cennet bulunduğunu isbat ediyor. Ve günahların ve fenâlıkların ve haram lezzetlerin içinde ma‘nevî elîm elemleri gösterip, hasenât ve güzel hasletlerde ve hakāik-i şerîatın amelinde, cennet lezâizi gibi ma‘nevî lezzetler bulunduğunu isbat ediyor. Sefâhet ehlini ve dalâlete düşenlerini o cihetle aklı başında olanlarını kurtarıyor. Çünki bu zamanda iki dehşetli hâl var.
Birincisi Âkıbeti görmeyen ve bir dirhem hazır lezzeti ileride bir batman lezzetlere tercîh eden hissiyât-ı insaniye akıl ve fikre galebe ettiğinden, ehl-i sefâheti sefâhetinden kurtarmanın yegâne çâresi, aynı lezzetinde elemini gösterip hissini mağlûb etmektir. یَسْتَحِبُّونَ الْحَیٰوةَ الدُّنْیَا âyetinin işaretiyle, bu zamanda âhiretin elmas gibi ni‘metlerini, lezzetlerini bildiği hâlde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını ona tercîh etmek, ehl-i îmân iken ehl-i dalâlete o hubb-u dünyâ ve o sır için tâbi‘ olmak tehlikesinden kurtarmanın çâre-i yegânesi, dünyada dahi cehennem azâbını ve elemlerini göstermekle olur ki, Risâle-i Nûr o meslekten gidiyor. Yoksa bu zamandaki küfr-ü mutlakın ve fenden gelen dalâletin ve sefâhetten gelen tiryâkîliğin inâdı karşısında, Cenâb-ı Hakk’ı tanıttırdıktan sonra; ve cehennemin vücûdunu isbat ile ve onun azâbı ile insanları fenâlıktan, seyyiâttan vazgeçirmek, ondan, belki de yirmiden birisi ders alabilir. Ders aldıktan sonra da Cenâb-ı Hakk Gafuru’r-Rahîm’dir. Hem cehennem pek uzaktır der. Sefâhetine devam edebilir. Kalbi, rûhu hissiyâtına mağlûb olur.
SAYFA 434
İşte Risâle-i Nûr’daki ekser muvâzeneler, küfür ve dalâletin dünyadaki elîm ve ürkütücü netîcelerini göstermekle, en muannid ve nefisperest insanları dahi, o menhûs, gayr-i meşrû‘ lezzetlerden ve sefâhetlerden bir nefret verip, aklı başında olanları tevbeye sevk eder. O muvâzenelerden Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözler’deki küçük muvâzeneler ve Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’ndaki uzun muvâzene, en sefîh ve dalâlette giden adamı da ürkütüyor, dersini kabûl ettiriyor. Meselâ:
Âyet-i Nûr’daki seyâhat-i hayâliye ile hakîkat olarak gördüğü vaz‘iyetleri, gāyet kısaca işâret edeceğiz. Tafsîlâtını isteyen Sikke-i Gaybiye’nin âhirindeki 243’ten 245’inci sahîfeye kadar baksın.
Ezcümle, o seyâhat-i hayâliyede rızka muhtâç hayvanât âlemini gördüğüm vakit, maddî felsefe ile baktım. Hadsiz ihtiyâcât ve şiddetli açlıklarıyla beraber, zaaf ve aczleri, o zîhayat âlemini bana çok acıklı ve elîm gösterdi. Ehl-i dalâlet ve gafletin gözüyle baktığımdan feryâd eyledim. Birden hikmet-i Kur’âniye ve îmânın dürbünü ile gördüm. Rahmân ismi Rezzâk burcunda, parlak bir güneş gibi tulû‘ etti. O aç, bîçâre zîhayat âlemini rahmet ışığı ile yaldızladı.
Sonra hayvanât âlemi içinde yavruların zaaf ve acz ve ihtiyâç içinde çırpındıkları hazîn ve elîm ve herkesi rikkat ve acımaya getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm. Ehl-i dalâletin nazarıyla baktığıma, Eyvâh dedim. Birden îmân bana bir gözlük verdi. Gördüm ki, Rahîm ismi şefkat burcunda tulû‘ etti. O kadar güzel ve şirin bir sûrette o acı âlemi sevinçli âleme çevirip ışıklandırdı ki, şekvâ ve acımak ve hüzünden gelen gözyaşlarımı, sevinç ve şükrün lezzetlerinden gelen damlalara çevirdi.
Sonra sinema perdesi gibi insan âlemi bana göründü. Ehl-i dalâletin dürbünü ile baktım. O âlemi o kadar karanlıklı, dehşetli gördüm ki, kalbimin en derinliklerinden feryâd ettim. Eyvâh dedim. Çünki insanlarda ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve kâinâtı ihâta eden tasavvurât ve efkârları ve ebedî bekā ve saâdet-i ebediyeyi ve cenneti gāyet ciddî isteyen himmetleri ve fıtrî isti‘dâdları ve fıtrî had konulmayan, serbest bırakılan kuvveleri ve hadsiz maksadlara müteveccih ihtiyâçları ve zaaf ve aczleriyle beraber, hücûmlarına ma‘rûz kaldıkları hadsiz musîbet
SAYFA 435
ve a‘dâlarıyla beraber gāyet kısa bir ömür, hergün ve her sâat ölüm endişesi altında gāyet dağdağalı bir hayat yaşamak için gāyet perişan bir maîşet içinde kalbe, vicdâna en elîm ve en müdhiş hâlet olan mütemâdî zevâl ve firâk belâsını çekmek içinde, ehl-i gaflet için zulümât-ı ebedî kapısı sûretinde görülen kabre ve mezaristana bakıyorlar. Birer birer ve tâife tâife o zulümât kuyusuna atılıyorlar.
İşte, bu insan âlemini bu zulümât içinde gördüğüm anda, kalb ve rûh ve aklımla bütün letâif-i insaniyem, belki bütün zerrât ve vücûdum feryâd ile ağlamaya hazırken, birden Kur’ân’dan gelen nûr ve kuvvet-i îmân, o dalâlet gözlüğünü kırdı. Kafama bir göz verdi, gördüm ki:
Cenâb-ı Hakk’ın Âdil ismi Hakîm burcunda, Rahmân ismi Kerîm burcunda, Rahîm ismi Gafûr burcunda yani ma‘nâsında, Bâis ismi Vâris burcunda, Muhyî ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda birer güneş gibi tulû‘ ettiler. O karanlıklı insan âlemi içinde çok âlemler bulunan umumunu ışıklandırdılar, şenlendirdiler. Cehennemî hâletleri dağıtıp, nûrânî âhiret âleminden pencereler açıp, o perişan insan dünyasına nûrlar serptiler. Zerrât-ı kâinât adedince اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ اَلشُّكْرُ لِلّٰهِdedim. Ve aynelyakîn gördüm ki, îmânda ma‘nevî bir cennet ve dalâlette ma‘nevî bir cehennem bu dünyada da vardır, yakînen bildim.
Sonra küre-i arzın âlemi göründü. O seyâhat-i hayâliyemde dine itâat etmeyen felsefenin karanlıklı kavânîn-i ilmiyeleri, hayâlime dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş def‘a top güllesinden daha sür‘atli hareketiyle yirmi beş bin sene mesâfeyi bir senede gezip devreden ve her vakit dağılmaya ve parçalanmaya müsteid ve içi zelzeleli, çok ihtiyâr ve çok yaşlı küre-i arz içinde ve o dehşetli gemi üstünde kâinâtın hadsiz boşluğunda seyâhat eden bîçâre nev‘-i insan vaz‘iyeti, bana vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm karardı. Felsefenin gözlüğünü yere vurdum, kırdım.
Birden hikmet-i Kur’âniye ile ışıklanmış bir göz ile baktım, gördüm ki, Hâlik-ı Arz ve Semâvât’ın Kadîr, Alîm, Rab, Allâh ve Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz ve Musahhirü’ş-Şems ve’l-Kamer isimleri rahmet, azamet, rubûbiyet burçlarında güneş gibi tulû‘ ettiler. O karanlıklı, vahşetli, dehşetli âlemi öyle ışıklandırdılar ki, o hâlette benim îmânlı gözüme küre-i arz gāyet muntazam,
SAYFA 436
musahhar, mükemmel, hoş, emniyetli, herkesin erzâkı içinde bir seyâhat gemisi ve tenezzüh ve keyif ve ticâret için müheyyâ edilmiş ve zîruhları güneşin etrafında, memleket-i Rabbâniyede gezdirmek ve yaz ve bahar ve güzün mahsûlâtını rızık isteyenlere getirmek için bir gemi, bir tayyâre, bir şimendifer hükmünde gördüm. Küre-i arzın zerrâtı adedince اَلْحَمْدُلِلّٰهِ عَلٰی نِعْمَةِ الْاٖیمَانِ dedim.
İşte buna kıyâsen, Risâle-i Nûr’da pek çok muvâzenelerle, ehl-i sefâhet ve dalâlet, dünyada dahi bir ma‘nevî cehennem içinde azâb çektiklerini; ve ehl-i îmân ve salâhat, dünyada dahi bir ma‘nevî cennet içinde İslâmiyet ve insaniyet midesiyle ve îmânın tecelliyâtıyla ve cilveleriyle ma‘nevî cennet lezzetleri tadabilirler. Belki derece-i îmânlarına göre istifâde edebilirler. Fakat bu fırtınalı zamanın, hissi ibtâl eden ve beşerin nazarını âfâka dağıtan ve boğan cereyânlar, ibtâl-i his nev‘inden bir sersemlik vermiş ki, ehl-i dalâlet ma‘nevî azâbını muvakkaten tam hissedemiyor. Ehl-i hidâyette dahi gaflet basıyor. Hakîkî lezzetini takdîr edemiyor.
Bu asırda ikinci dehşetli hâl: Eski zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalâletler ve küfr-ü inâdîden gelen temerrüd, bu zamana nisbeten pek azdı. Onun için eski İslâm muhakkiklerinin dersleri, huccetleri, o zamanda tam kâfî olurdu. Küfr-ü meşkûkü çabuk izâle ederlerdi. Allâh’a îmân umûmî olduğundan, Allâh’ı tanıttırmakla ve cehennem azâbını ihtâr etmekle çokları sefâhetlerden, dalâletlerden vazgeçebilirlerdi.
Şimdi ise, eski zamanda bir memlekette bir kâfir-i mutlak yerine, şimdi bir kasabada yüz tane bulunabilir. Eskide fen ve ilim ile dalâlete girip inâd ve temerrüd ile hakāik-i îmâna karşı çıkana nisbeten şimdi yüz derece ziyâde olmuş. Bu mütemerrid inâdcılar, firavunluk derecesinde bir gurur ile ve dehşetli dalâletleriyle hakāik-i îmâniyeye karşı muâraza ettiklerinden, elbette bunlara karşı atom bombası gibi, bu dünyada onların temellerini parça parça edecek bir hakîkat-i kudsiye lâzımdır ki, onların tecâvüzâtını durdursun ve bir kısmını îmâna getirsin.
SAYFA 437
İşte Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun ki, bu zamanın tam yarasına bir tiryâk olarak Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın bir mu‘cize-i ma‘neviyesi ve lemeâtı bulunan Risâle-i Nûr, pek çok muvâzenelerle, en dehşetli, muannid mütemerridleri Kur’ân’ın elmas kılıcıyla kırıyor. Ve kâinât zerreleri adedince vahdâniyet-i İlâhiyeye ve îmânın hakîkatlerine huccetleri, delîlleri gösteriyor ki, yirmi beş seneden beri en şiddetli hücumlara karşı mağlûb olmayıp galebe etmiş.
Evet, Risâle-i Nûr’da îmân ve küfür muvâzeneleri ve hidâyet ve dalâlet mukāyeseleri, bu mezkûr hakîkati bilmüşâhede isbat ediyor. Meselâ, Yirmi İkinci Söz’ün iki makamının burhânları ve lem‘alarına ve Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıf'ına ve Otuz Üçüncü Mektûb’un pencerelerine ve Asâ-yı Mûsâ’nın On Bir Hucceti'ne sâir muvâzeneler kıyâs edilse ve dikkat edilse anlaşılır ki, bu zamanda küfr-ü mutlakı ve mütemerrid dalâletin inâdını kıracak, parçalayacak Risâle-i Nûr’da tecellî eden hakîkat-i Kur’âniyedir.
İnşâallâh nasıl Tılsımlar Mecmûası’nda, dinin mühim tılsımlarını ve hilkat-i âlemin muammâlarını keşfeden parçalar, o mecmûada toplanmış. Aynen öyle de, ehl-i dalâletin dünyada dahi cehennemlerini ve ehl-i hidâyetin dünyada dahi lezâiz-i cennetlerini gösteren; ve îmân, cennetin bir ma‘nevî çekirdeği ve küfür ise, cehennem zakkūmunun bir tohumu olduğunu gösteren Nûr’un o gibi parçaları, kısacık bir tarzda bir mecmûacık olarak yazılacak ve inşâallâh neşredilecek.
SAYFA 438
[Arabî Hutbetü’ş-Şâmiye eserinin tercümesi]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Bütün zîhayatlar, hayatlarının lisân-ı hâlleriyle Hâliklarına takdîm ettikleri ma‘nevî hediyelerini ve lisân-ı hâlle hamd ve şükürlerini, o Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’a biz de takdîm ediyoruz ki, demiş: لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ Yani rahmet-i İlâhiyeden ümidinizi kesmeyiniz.
Hem hadsiz salât ve selâm ol Peygamberimiz Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm üzerine olsun ki, demiş: جِئْتُ لِاُتَمِّمَ مَكَارِمَ الْاَخْلَاقِYani Benim insanlara Cenâb-ı Hakk tarafından bi‘setim ve gelmemin ehemmiyetli bir hikmeti, ahlâk-ı haseneyi ve güzel hasletleri tekmîl etmek ve beşeri ahlâksızlıktan kurtarmaktır.
Hamd ve salâttan sonra, ey bu Câmi‘-i Emevî’de bu dersi dinleyen Arab kardeşlerim Ben haddimin fevkınde bu minbere ve bu makama irşâdınız için çıkmadım. Çünki size ders vermek haddimin fevkındedir. Belki içinizde yüze yakın ulemâ bulunan cemâate karşı benim misâlim, medreseye giden bir çocuğun misâlidir ki, o sabî, o çocuk, sabahleyin medreseye gidip, okuyup, akşam da babasına gelip, okuduğu dersini babasına arz eder. Tâ doğru ders almış mı, almamış mı? Babasının irşâdını veya tasvîbini bekler. Evet, biz Kürdler size nisbeten çocuk hükmündeyiz ve talebeleriniziz. Sizler bizim ve İslâm milletlerinin üstâdlarısınız. İşte ben de aldığım dersimin bir kısmını sizler gibi üstâdlarımıza şöyle beyân ediyorum:
Ben bu zaman ve zeminde, beşerin hayât-ı ictimâiye medresesinde ders aldım ve bildim ki: Ecnebîler, Avrupalılar terakkîde istikbâle uçmalarıyla beraber, bizi maddî cihette kurûn-u vustâda durduran ve tevkîf eden Altı Tane Hastalık tır. O hastalıklar da bunlardır:
SAYFA 439
Birincisi Ye’sin, ümidsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi; İkincisi: Sıdkın hayat-ı ictimâiye-i siyasiyede ölmesi; Üçüncüsü: Adâvete muhabbet; Dördüncüsü: Ehl-i îmânı birbirine bağlayan nûrânî râbıtaları bilmemek; Beşincisi: Çeşit çeşit sârî hastalıklar gibi intişâr eden istibdâd; Altıncısı: Menfaat-i şahsiyesine himmeti hasretmek.
Bu altı dehşetli hastalığın ilacını da, bir tıb fakültesi hükmünde, hayat-ı ictimâiyemizde, eczâhâne-i Kur’âniyeden ders aldığım Altı Kelime ile beyân ediyorum. Muâlecenin esasları onları biliyorum.
Birinci Kelime: اَلْاَمَلْ Yani rahmet-i İlâhiyeye kuvvetli ümîd beslemek. Evet, ben kendi hesabıma aldığım dersime binâen, ey İslâm cemâati Müjde veriyorum ki: Şimdiki âlem-i İslâm’ın saâdet-i dünyeviyesi, bâhusûs Osmânlıların saâdeti ve bilhassa İslâm’ın terakkîsi onların intibâhıyla olan Arab’ın saâdetinin fecr-i sâdıkının emâreleri inkişâfa başlıyor. Ve saâdet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye’sin burnunun rağmına olarak, Hâşiyeben dünyaya işittirecek derecede kanâat-i kat‘iyemle derim:
İstikbâl, yalnız ve yalnız İslâmiyet’in olacak. Ve hâkim, hakāik-i Kur’âniye ve îmâniye olacak. Öyle ise şimdiki kader-i İlâhî ve kısmetimize râzı olmalıyız ki, bize parlak bir istikbâl, ecnebîlere müşevveş bir mâzî düşmüş.
Bu da‘vâma çok burhânlardan ders almışım. Şimdi o burhânlardan mukaddemâtlı bir buçuk burhânı zikredeceğim. O burhânın mukaddemâtına başlıyoruz.
SAYFA 440
İşte İslâmiyet’in hakāiki hem ma‘nen, hem maddeten terakkî etmeye kābil ve mükemmel bir isti‘dâdı var.
Birinci Cihet olan ma‘nen terakkî ise, biliniz, hakîkî vukūâtı kaydeden târîh, hakîkate en doğru şâhiddir. İşte târîh bize gösteriyor. Hatta Rus’u mağlûb eden Japon başkumandanının İslâmiyet’in hakkāniyetine şehâdeti de şudur ki: Hakîkat-i İslâmiyetin kuvveti nisbetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i İslâm temeddün edip terakkî ettiğini târîh gösteriyor. Ve ehl-i İslâm’ın hakîkat-i İslâmiyede za‘fiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve tedennîye düştüklerini ve herc ü merc içinde belâlara, mağlûbiyetlere düştüklerini târîh gösteriyor. Sâir dinler ise bilakistir. Yani salâbet ve taassublarının za‘fiyeti nisbetinde temeddün ve terakkî ettikleri gibi, dinlerine salâbet ve taassublarının kuvveti derecesinde de tedennî ve ihtilâllere ma‘rûz kaldıklarını târîh gösteriyor. Şimdiye kadar zaman böyle geçmiş.
Hem asr-ı saadetten şimdiye kadar hiç bir târîh bize göstermiyor ki, bir Müslümanın muhâkeme-i akliye ile ve delîl-i yakînî ile ve İslâmiyet’e tercîh etmekle, eski ve yeni ayrı bir dine girdiğini târîh göstermiyor. Avâmın delîlsiz, taklîdî bir sûrette başka dine girmesinin bu mes’elede ehemmiyeti yok. Dinsiz olmak da başka mes’eledir. Hâlbuki bütün dinlerin etbâ‘ları ise, hatta en ziyâde dinine taassub gösteren İngilizlerin ve eski Rusların muhâkeme-i akliye ile İslâmiyet’e dâhil olduklarını ve günden güne, bazı zaman takım takım, kat‘î burhân ile İslâmiyet’e girdiklerini târîhler bize bildiriyorlar. Hâşiye
SAYFA 441
Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakāik-i îmâniyenin kemâlâtını ef‘âlimizle izhâr etsek, sâir dinlerin tâbi‘leri, elbette cemâatlerle İslâmiyet’e girecekler. Belki küre-i arzın bazı kıt‘aları ve devletleri de İslâmiyet’e dehâlet edecekler.
Hem nev‘-i beşer, hususan medeniyet fenlerinin îkāzâtıyla uyanmış, intibâha gelmiş. İnsaniyetin mâhiyetini anlamış. Elbette ve elbette dinsiz, başıboş yaşamazlar. Ve olamazlar. En dinsizi de dine ilticâ etmeye mecbûrdur. Çünki acz-i beşerî ile beraber hadsiz musîbetler ve onu inciten hâricî ve dâhilî düşmanlara karşı istinâd noktası; ve fakrıyla beraber hadsiz ihtiyâcâta mübtelâ ve ebede kadar uzanmış arzularına meded ve yardım edecek istimdâd noktası, yalnız ve yalnız Sâni‘-i Âlem'i tanımak ve îmân etmek ve âhirete inanmak ve tasdîk etmekten başka uyanmış beşerin çâresi yok. Kalbin sadefinde dîn-i hakkın cevheri bulunmazsa, beşerin başında maddî-ma‘nevî kıyâmetler kopacak. Ve hayvanâtın en bedbahtı, en perişanı olacak.
Hâsıl-ı kelâm Beşer, bu asırda harblerin ve fenlerin ve dehşetli hâdiselerin îkāzâtıyla uyanmış. Ve insaniyetin cevherini ve câmi‘ isti‘dâdını hissetmiş. Ve insan, acîb, cem‘iyetli isti‘dâdıyla yalnız bu kısacık, dağdağalı dünya hayatı için yaratılmamış. Belki ebede meb‘ûstur ki, ebede uzanan arzular mâhiyetinde var. Ve bu dar, fânî dünya, insanın nihâyetsiz emel ve arzularına kâfî gelmediğini herkes bir derece hissetmeye başlamış.
Hatta insaniyetin bir kuvâsı ve hâdimi olan hayâle denilse: Sana dünya saltanatı ile beraber bir milyon sene ömür olacak. Fakat sonunda hiç dirilmeyecek bir sûrette bir i‘dâm senin başına gelecek. Elbette hakîkî insaniyetini kaybetmeyen ve intibâha gelmiş o insanın hayâli, sevinç ve beşârete bedel, derinden derine teessüf ve eyvâhlarla, saâdet-i ebediyenin bulunmamasına ağlayacak.
SAYFA 442
İşte bu nükte içindir ki, herkesin kalbinde derinden derine bir dîn-i hakkı aramak meyli çıkmış. Her şeyden evvel ölüm i‘dâmına karşı, dîn-i haktaki bir hakîkati arıyor ki, kendini kurtarsın. Şimdiki hâl-i âlem bu hakîkate şehâdet eder.
Kırk beş sene sonra tamamıyla beşerin bu ihtiyâc-ı şedîdini, dinsizliğin zuhûruyla küre-i arzın kıt‘aları ve devletleri birer insan gibi hissetmeye başlamışlar. Hem âyât-ı Kur’âniye başlarında ve âhirlerinde beşeri aklına havâle eder. Aklına bak der. Fikrine, kalbine mürâcaat et. Meşveret et, onunla görüş ki, bu hakîkati bilesin diyor.
Meselâ, bakınız. O âyetlerin başlarında ve âhirlerinde diyor ki: Neden bakmıyorsunuz? İbret almıyor musunuz? Bakınız ki hakîkati bilesiniz. Biliniz. Ve bil. Ve hakîkatine dikkat et. Acaba neden beşer bilemiyorlar, cehl-i mürekkebe düşüyorlar? Neden taakkul etmiyorlar, dîvâneliğe düşerler? Neden bakmıyorlar, hakkı görmeye kör olmuşlar? Neden insan sergüzeşt-i hayatında hâdisât-ı âlemden tahattur ve tefekkür etmiyor ki, istikāmet yolunu bulsun? Neden tefekkür ve tedebbür ve aklen muhâkeme etmiyorlar, dalâlete düşüyorlar? Ey insanlar İbret alınız. Geçmiş kurûnlardan ibret alıp gelecek ma‘nevî belâlardan kurtulmaya çalışınız, ma‘nâsında gelen âyetlerin bu cümlelerine kıyâsen, çok âyetlerde beşeri, aklına ve fikriyle meşverete havâle ediyor.
Ey bu Câmi‘-i Emevî’deki kardeşlerim gibi âlem-i İslâm’ın câmi‘-i kebîrinde olan kardeşlerim Siz de ibret alınız. Bu kırk beş senedeki bu dehşetli hâdisâtdan ibret alınız. Tam aklınızı başınıza alınız. Ey mütefekkir ve akıl sâhibi ve kendini münevver telakkî edenler
Hâsıl-ı kelâm Biz Kur’ân şâkirdleri olan Müslümanlar, burhâna tâbi‘ oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakāik-i îmâniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efrâdları gibi rûhbânları taklîd için burhânı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbâlde, elbette burhân-ı aklîye istinâd eden ve bütün hükümlerini akla tesbît ettiren Kur’ân hükmedecek.
SAYFA 443
Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına, inkisâfına ve beşeri tenvîr etmesine mümânaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümânaat edenler, çekilmeye başlıyorlar. Kırk beş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. Yetmiş birde fecr-i sâdıkı başladı ve başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzib de olsa, otuz kırk sene sonra fecr-i sâdık çıkacak.
Evet, hakîkat-i İslâmiyetin mâzî kıt‘asını tamâmen istîlâsına Sekiz Dehşetli Mânialar mümânaat ettiler.
Birinci, İkinci, Üçüncü Mâni‘ler: Ecnebîlerin cehli ve o zamanda vahşetleri ve dinlerine taassublarıdır. Bu üç mâni‘, ma‘rifet ve medeniyetin mehâsini ile kırıldı. Dağılmaya başlıyor.
Dördüncü, Beşinci Mâni‘ler: Papazların ve rûhânî reîslerin riyâsetleri ve tahakkümleri ve ecnebîlerin körü körüne onları taklîd etmeleridir. Bu iki mâni‘ dahi, fikr-i hürriyet ve meyl-i taharrî-i hakîkat nev‘-i beşerde başlamasıyla zevâl bulmaya başlıyor.
Altıncı, Yedinci Mâni‘ler: Bizdeki istibdâd ve şerîatın muhâlefetinden gelen sû’-i ahlâkımız, mümânaat ediyordular. Bir şahıstaki münferid istibdâd kuvveti şimdi zevâl bulması, cemâat ve komitenin dehşetli istibdâdlarının otuz-kırk sene sonra zevâl bulmasına işâret etmekle ve hamiyet-i İslâmiyenin şiddetli feverânı ile ve sû’-i ahlâkın çirkin netîceleri görünmesiyle, bu iki mâni‘ de zevâl buluyor. Ve bulmaya başlamış. İnşâallâh tam zevâl bulacak.
Sekizinci Mâni‘: Fünûn-u cedîdenin bazı müsbet mesâili, hakāik-i İslâmiyenin zâhirî ma‘nâlarına muhâlif ve muârız tevehhüm edilmesiyle, zaman-ı mâzîdeki istîlâsına bir derece sed çekmiş.
Meselâ, küre-i arza emr-i İlâhî ile nezârete me’mûr ve Sevr ve Hût nâmlarında iki rûhânî melâikeyi, dehşetli cismânî bir öküz, bir balık tevehhüm edip, ehl-i fen ve felsefe hakîkati bilmediklerinden, İslâmiyet’e
SAYFA 444
muârız çıkmışlar.
Bu misâl gibi yüz misâl var ki, hakîkati bilindikten sonra, en muannid feylesof da teslîm olmaya mecbûr oluyor. Hatta Risâle-i Nûr, Mu‘cizât-ı Kur’âniye Risâlesi’nde fennin iliştiği bütün âyetlerin her birisinin altında Kur’ân’ın bir lem‘a-i i‘câzını gösterip, ehl-i fennin medâr-ı tenkîd zannettikleri Kur’ân-ı Kerîm’in cümle ve kelimelerinde, fennin eli yetişmediği yüksek hakîkatleri izhâr edip, en muannid feylesofu da teslîme mecbûr ediyor. Meydandadır, isteyen bakabilir ve baksın. Bu mâni‘, kırk beş sene evvel söylenen sözden sonra, nasıl kırıldığını görsün.
Evet, bazı muhakkikîn-i İslâmiyenin bu yolda te’lîfâtları var. Bu sekizinci dehşetli mânianın zîr u zeber olacağına emâreler görünüyor.
Evet, şimdi olmasa da, otuz kırk sene sonra, fen ve hakîkî ma‘rifet ve medeniyetin mehâsini, bu üç kuvveti tam techîz edip, cihâzâtını verip, o sekiz mâni‘leri mağlûb edip dağıtmak için, taharrî-i hakîkat meyelânını ve insafı ve muhabbet-i insaniyeti, o sekiz düşman tâifesinin sekiz cebhesine göndermiş. Şimdi onları kaçırmaya başlamış. İnşâallâh yarım asır sonra onları darmadağınık edecek.
Evet, meşhurdur ki, en kat‘î fazîlet odur ki, düşmanları dahi o fazîletin tasdîkine şehâdet etsin. İşte yüzer misâlinden iki misâl:
Birincisi On dokuzuncu asrın ve Amerika kıt‘asının en meşhûr feylesofu Mister Karlayl, en yüksek sadâsıyla, çekinmeyerek, feylesoflara ve Hristiyan âlimlerine neşriyâtıyla bağırarak böyle diyor, eserlerinde şöyle yazmış:
(İslâmiyet gāyet parlak bir ateş gibi doğdu. Sâir dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak, İslâmiyet’in hakkı imiş. Çünki sâir dinler fakat Kur’ân’ın tasdîkine mazhar olmayan kısmı hiç hükmündedir.)
Hem Mister Karlayl yine diyor: En evvel kulak verilecek sözlerin en lâyıkı Muhammed’in asm sözüdür. Çünki hakîkî söz, onun sözleridir.